ARALIK kitap kapağı

9. bölüm / 22

BÖLÜM 8

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 8

Ayaz
~Bora Arkan
Cumartesi sabahına uyanmak, Gebze’nin o insanı kemiklerine kadar donduran rüzgârına rağmen evde garip bir sakinlik bırakmıştı. Dün gecenin o fırtınalı, kırılmalı anlarından sonra mutfaktan yükselen taze demlenmiş çay kokusu ve kızartılan ekmeklerin cızırtısı, sanki evin üzerindeki o ağır kasveti dağıtmak ister gibiydi.
Mutfak masasının etrafında toplanmıştık. Masada kaşarlı, sucuklu tostlar, zeytinler ve domates dilimleri vardı. Nurşah her zamanki gibi pratikliğiyle çayları tazelerken, Umay önündeki test kitabını bir kenara itip çayından bir yudum aldı. Yüzünde dünün yorgunluğu ve dershanedeki deneme sınavlarının stresi hâlâ okunuyordu ama dün geceye nazaran çok daha sakindi.
“Abla, bu akşam yine türev tekrarlarına bakmam lazım,” dedi Umay, Nurşah’a dönerek. “Sınıftaki o Ege gıcığı her denemede tavan yapıyor, sinirlerimi bozuyor. Bu hafta onu geçmem şart.”
Nurşah gülümsedi, Umay’ın saçlarını şefkatle okşadı. “Halledersin sen. Ama önce biraz kafanı boşaltman lazım. Kahvaltıdan sonra çıkalım, biraz yürüyüş yapalım, dershane için alacaklarını halledelim. Bütün gün o testlerin başında oturmak sana iyi gelmiyor.”
Ben masanın kenarında, çay bardağını avuçlarımın arasında tutmuş, sessizce onları dinliyordum. Konuşulanlara dâhil olamıyordum çünkü zihnim hâlâ dün gecenin, o balkondaki dökülüşün ve Nurşah’ın kulağıma fısıldadığı "Bütün içindekileri kâğıda dök, yaz" sözünün etkisindeydi. Nurşah bir an gözlerini bana çevirdi. Bakışlarında ne bir yargılama ne de bir acıma vardı; sadece derin bir anlayış ve "yanındayım" mesajı taşıyordu. O kısa göz teması, içimdeki o kördüğümü az da olsa gevşetti.
Kahvaltı bittikten sonra masayı birlikte topladık. Kızlar üzerlerini giyinip dışarı çıkmak üzere koridorda hazırlandıklarında saat öğleye geliyordu.
“Biz çıkıyoruz Bora,” dedi Nurşah, montunun fermuarını çekerken. “Akşama doğru döneriz. Bir şeye ihtiyacın var mı?”
“Yok,” dedim zoraki bir tebessümle. “Dikkat edin kendinize. Umay, kafanı çok takma o Ege’ye.”
Umay gözlerini devirip gülümsedi. Kapı kapandığında, evdeki o sessizlik bir anda omuzlarıma çöktü.
Saatlerce ne yapacağımı bilemeden evin içinde dolandım. Kah bir bardağa su doldurup pencereden dışarıdaki çam ağaçlarının sallanışını izledim, kah bilgisayarın başına geçip kodlama projelerimden birini açtım. Ama satırlar birbirine karışıyor, mantık hataları ekranda çoğalıyordu. Aklım, kalbim, zihnim tek bir yerde kilitli kalmıştı: Alâ.
Zaman ağır ağır aktı. Akşama doğru kızlar eve döndü. Yemeğimizi yedik, kısa sohbetlerin ardından günün yorgunluğuyla herkes kendi odasına çekildi. Evdeki tüm ışıklar tek tek söndü. Sadece benim odamın kapısının altından sızan ve masamın üzerindeki cılız lambanın ışığı kaldı.
İşte o an, içimdeki o yangın daha fazla sessiz kalmama izin vermedi. Masanın başına geçtim. Boş bir kareli defter sayfasını önüme koydum, tükenmez kalemi parmaklarımın arasına aldım. Ve Gebze’nin o soğuk rüzgârı penceremi döverken, hikâyenin en başına, içimdeki o ilk kırılma anına döndüm...
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Gebze’nin o insanı iliklerine kadar üşüten sonbahar rüzgarı, odamın pencerelerini dövüp duruyordu. Dışarıda çam ağaçlarının dalları birbirine çarparken, içeride sadece masanın üzerindeki lambanın cılız sarı ışığı ve hışırdayan kareli defter sayfası vardı. Göğsümün tam ortasında öyle ağır, öyle amansız bir sıkışma vardı ki, her nefes alışımda kaburgalarım kalbime batıyordu sanki.
Ben Bora Arkan’dım.
GTÜ Bilgisayar Mühendisliği amfilerinde, Çayırova kampüsünün çam kokulu yollarında kahkahası eksik olmayan o adam... Mert’le kantini birbirine katan, herkesle muhabbeti olan, amfide en ön sıralarda espriler patlatan, kızların bakışlarını üzerinde toplayan, rahat, özgüvenli ve havalı Bora. Yıllardır kimse benim bir kadının karşısında bocaladığımı, kontrolümü kaybettiğimi veya çaresiz kaldığımı görmemişti. Kafama koyduğum şeyi alan, duruşuyla, tarzıyla nerede nasıl duracağını iyi bilen biriydim ben.
Ama söz konusu Alâ Soykan olduğunda... O bütün özgüvenim, o ‘cool’ maskem, o sarsılmaz duruşum tek bir gülüşüyle yerle bir oluyordu.
O hesapsız neşesi, omuzlarına dökülen uzun kestane saçları ve etrafına saçtığı o büyüleyici ışığıyla hayatımın tam ortasına düştüğünden beri kendimi tanıyamaz hale gelmiştim.
Masanın başında oturmuş, tükenmez kalemi parmaklarımın arasında sıkıyordum. Derken koridorda hafif bir ayak sesi duyuldu. Kapım hafifçe tık tıklandı ve içeriye kız kardeşim Umay kafasını uzattı. Saçları darmadağınık, elinde matematik soru bankasıyla bana ters bir bakış attı.
“Abi, odandan tıkır tıkır ses geliyor, saat gecenin ikisi!” dedi huysuzca. “Sırf senin yüzünden türev sorularına odaklanamıyorum. Zaten sınıftaki o gıcık Ege denemede yine tavan yapmış, sinirim tepemde!”
Hafifçe gülümsedim. “Tamam Umay,” dedim sesimi olabildiğince sakin tutarak. “Yatıyorum şimdi. Sen de kapa artık o test kitabını, kafanı boşalt biraz.”
“Sanki yatar mısın... Dertli dertli ne yazıyorsan artık,” diye mırıldanıp kapıyı kapattı.
Umay’ın haklı bir yanı vardı; gerçekten dertliydim. Ama bu derdin dermanı ne dershanedeydi ne de kodlama laboratuvarında.
Zihnim günlerdir tek bir rüyanın etrafında dönüp duruyordu. Uykularımı kaçıran, her sabah uyandığımda göğsümün üzerine tonlarca yük bindiren o rüya... Gün boyu onlarca insanla rahatça laflayan ben, bir tek onun karşısında, o yeşil gözlerinin tam içine bakarken dilim tutulacakmış gibi hissediyordum.
Kalemin ucunu kağıda gömercesine yazmaya başladım:
Çok tuhaf...
Rüyanda aşık olduğun bir kız...
Ve de o kızın sen olması!
Duygularım karmakarışıktı bugün. Hep bir çözüm yolu aradım kendi kendime.
“Nasıl?” dedim. 1 hafta boyunca bir kız nasıl olur da rüyalarıma girer.
Yazdıkça içimdeki o yangın biraz olsun dışarıya sızıyordu sanki.
Gözlerimin önüne gündüz kampüste yaşananlar geldi. Çayırova’nın o soğuk, çam kokulu havasında, Endüstri Amfisi’nin önünde duruşu... Mert’le yanından geçerken her zamanki gibi muzip bir şeyler söyleyip kahkaha atmıştım. Dışarıdan bakıldığında ne kadar rahat, ne kadar umursamaz görünüyordum! Oysa o an, o Kulüp Başkanı Emir denilen çocuk Alâ’nın yanına yanaşıp projedendir bahanesiyle ona gülümsediğinde, elini onun omzuna doğru hafifçe uzattığında... İçimdeki o kıskançlık canavarı nasıl da şahlanmıştı! Masanın altından avuçlarımı sıkmaktan tırnaklarım etime batmıştı ama yüzümdeki o umursamaz gülüşü tek bir milim bile bozmamıştım. Kahkaha atmaya devam etmiştim Mert’le.
Kimse anlamamıştı içimde kopan fırtınayı. Kimse bilmiyordu Bora Arkan’ın içten içe nasıl yandığını.
Ayağa kalktım, odanın içinde huzursuzca birkaç adım attım. Sonra tekrar masanın başına dönüp kaleme sarıldım.
Aslında kimseye tek bir şey dahi bile söylemeyecektim. Ta ki seni koridorun başında görene dek. Her zamankinden farklıydın. Bu sefer seni gördüğümde kalbim öyle bir heyecanla attı ki nasıl bir duygu olduğunu anlamadım. Ve en sonunda o yaşadığım duyguyu az da olsa sana anlatmak istedim.
Yazarak...
Unutakoyduğum bir anı zihnime bir yıldırım gibi düştü. O gün, kampüsün arkasındaki o tenha, kimsenin geçmediği ağaçlıklı yolda çocukluk sırdaşım Nurşah’la buluştuğum an...
Herkesin yanında dertsiz, havalı duran ben; Nurşah’ın karşısına geçtiğimde sesim titremişti. “Ben mahvoldum Nurşah,” demiştim. Ve orada, kimsenin görmediği o ağaçların gölgesinde, sırf bir kızın gülüşü içimi bu kadar yaktığı için, sırf onu kıskanmaktan ve kaybetme korkusundan mahvolduğum için gözyaşlarımı tutamamıştım. Ağlamıştım. Güçlü görünen adamların da nasıl darmadağın olabileceğini ilk kez o gün anlamıştım.
Kalem kağıdın üzerinde hışırdayarak devam etti:
Biliyorum, olmayacak, sevmeyeceksin beni ama ben kendi kendime güzel karar aldım. Her şeye 0’dan başlayacağım. Ve yeni hayatımın ilk kahramanının sen olmasını istiyorum.
Hiçbir şey söylemeyecektim kimseye. Gülüşün her şeye engel oldu. Nurşah’a anlattım bu durumu, ağlayarak. Normalde de zaten hemen ağlarım ama kimsenin olmadığı bir yerde. “Tamam” dedi. Galiba sana söylemiş her şeyi. Bir yana pişmanlık duydum ama bir yana da içim rahatladı.
Nurşah’ın gidip ona anlatmış olma ihtimali bile dizlerimin bağını çözüyordu. Bir yanım “Keşke bilse, anlasa bu yangını, baksa gözlerimin içine” derken; diğer yanım o aşılmaz erkeklik gururuna yenik düşüp pişmanlıkla kıvranıyordu. Ya benden tamamen uzaklaşırsa? Ya o havalı, mesafeli duruşumun ardındaki bu çaresiz adama gülerse?
Gözlerim doldu ama silmedim. Kalemin ucunu kağıda daha sert bastırdım.
Bunu duysalar şimdi herkes farklı düşünecektir hakkımda. Belki de sen bile. Ama ilk defa başıma geldi böyle şey.
Çok tatlı gülüyorsun, bakıyorsun. Düşünüyorum bir insanın her şeyi mükemmel olur mu diye de, anladım ki oluyormuş.
Farkındayım, olmadık hayaller peşinde koşuyorum ama beni tek mutlu eden şey, peşinden koştuğum hayallerim sensin.
Kalemi yavaşça masaya bıraktım. Derin bir nefes verdim.
Kağıdı özenle katladım. Göğsümün üzerindeki deri ceketimin iç cebine, tam kalbimin üzerine yerleştirdim.
Bu kağıt belki de hiçbir zaman onun eline doğrudan ulaşmayacaktı. Belki amfide, bir ders çıkışında sırasının arasında unutulacaktı. Belki de bir gün kaza ara cebimden düşecekti. Ama bildiğim tek bir şey vardı: Yarın sabah o GTÜ Çayırova kampüsünün kapısından içeri girdiğimde, ben yine herkesin tanıdığı havalı, rahat ve eğlenceli Bora Arkan olmaya devam edecektim. Mert’e takılacak, amfide espriler yapacak, gülümsedim mi etrafı aydınlatacaktım.
Ama bakışlarım hep onu arayacaktı. O başkasıyla konuştuğunda içim yine cayır cayır yanacak ama dışarıya tek bir duman bile hissettirmeyecektim.
Çünkü ben yeni hayatımın ilk kahramanını seçmiştim. Ve bu hikaye, ne pahasına olursa olsun, en baştan yazılacaktı.
Pazar sabahı Gebze, cumartesiye nazaran daha sakin, daha aydınlık bir gökyüzüne uyanmıştı. Pencereden içeri sızan hafif güneş ışığı, odamdaki eşyaların üzerine ince bir toz bulutu gibi çökmüştü. Ama o aydınlık bile içimdeki gölgeli, dumanlı köşeleri aydınlatmaya yetmiyordu.
Evin içinde garip bir pazar sessizliği vardı. Mutfağın penceresinden sızan rüzgâr tül perdeyi hafifçe havalandırırken, Nurşah ve Umay’ın koridordaki alçak sesli konuşmalarını duyuyordum. Kardeşim Umay, kahvaltısını eder etmez yine masanın üzerine türev ve integral testlerini yaymış, kalemi hırsla kâğıda bastırarak soru çözmeye başlamıştı. Nurşah ise çayını yudumlarken bir yandan elindeki ders notlarını karıştırıyor, bir yandan da göz ucuyla Umay’ı izliyordu.
Benim içinse pazar günü, zamanın durduğu ağır bir bekleyişten ibaretti. Masamın başında oturmuş, bilgisayar ekranındaki kod satırlarına bakıyordum ama zihnim tamamen satırların dışındaydı. Parmağım klavyenin üzerinde öylece kalıyor, gözlerim ekrandan kayıp sandalyenin arkasına asılı duran siyah deri ceketim takılıyordu. O ceketimin iç cebinde, dün gece kareli defter sayfasına tükenmez kalemle kazıdığım o cümleler duruyordu. Nurşah’ın fısıldadığı "Yaz" sözü yerini bulmuş, içimdeki o dumanlı yangın kâğıda dökülmüştü. Ama şimdi o kâğıdın varlığı, kalbimin üzerinde dondurucu bir ağırlık yapıyordu.
Öğlene doğru odamdan çıkıp mutfağa geçtim. Bardağıma soğumuş çaydan doldururken Nurşah başını kaldırdı.
"Çok sessizsin bugün," dedi, sesindeki o korumacı, dostça tonla.
Zoraki bir tebessümle çayımdan bir yudum aldım. "Kodlara kafam takıldı biraz, ondandır."
Yüzüme baktı. Bakışlarında ne bir sorgulama ne de bir baskı vardı; sadece cumartesi gecesinden kalan o derin anlayış süzülüyordu. Başını hafifçe sallamakla yetindi. Kardeşimle aramızdaki bu sessiz anlaşma, içimdeki "Ya her şey mahvolursa?" korkusunu bir nebze olsun dizginliyordu.
Günün geri kalanı benim için adeta bir hayalet gibi geçti. Kah odamda dolandım, kah pencere kenarına geçip dışarıdaki çam ağaçlarının rüzgârda salınışını izledim. Aklım, kalbim ve bütün hücrelerim tek bir ana kilitlenmişti: Yarın sabaha.
Gece yarısına doğru evdeki tüm ışıklar tek tek söndü. Umay’ın odasından gelen sayfa hışırtıları kesilmiş, Nurşah’ın odasının altından sızan ışık kapanmıştı. Gebze’nin o insanı kemiklerine kadar üşüten sonbahar rüzgârı pencereleri hafifçe zorlarken yatağımda sırtüstü uzanmış, tavandaki gölgeleri izliyordum.
Yarın pazartesiydi. Çayırova kampüsüne gidecektim.
Dışarıya karşı taktığım o 'cool', rahat, kahkahası eksik olmayan Bora Arkan maskesini yüzüme geçirecektim yine. Mert’le kantinde şakalaşacak, amfide espriler patlatacak, herkesin bildiği o özgüvenli duruşumu sergileyecektim. Ama biliyordum; gözlerim koridorun başında hep o kestane saçları, o yeşil gözleri ve etrafına ışık saçan neşesiyle Alâ’yı arayacaktı.
Deri ceketimin iç cebindeki o katlanmış kâğıt, göğsümün üzerinde gizli bir yara gibi sızlıyordu. Bu, fırtına öncesindeki son sessizlikti.
Pazartesi sabahı GTÜ Çayırova kampüsü, sonbaharın o taze ama keskin havasıyla uyanmıştı. Çam ağaçlarının arasından süzülen güneş ışığı, ıslak asfaltın üzerinde parlıyor; amfilere doğru koşturan öğrencilerin ellerindeki sıcak kahve bardaklarından tüten buharlar havaya karışıyordu.
Kampüsün ana kapısından içeri adım attığımda omuzlarımı dikleştirdim. Siyah deri ceketimin fermuarını yarıya kadar çekmiş, ellerimi ceplerime sokmuştum. Yanımda Mert, her zamanki gibi hafta sonu izlediği maçın analizini yapıyor, hararetle bir şeyler anlatıyordu. Uygun yerlerde başımı sallıyor, dudaklarıma o alıştıkları muzip tebessümü oturtuyordum.
"Oğlum sen beni dinlemiyorsun ki!" dedi Mert gülerek, omzuma hafifçe vurarak. "Aklın nerede senin?"
"Dinliyorum lan," dedim, sesimdeki o rahat, umursamaz tonu hiç bozmadan. "Defans hattı çöktü diyorsun işte."
Ama gözlerim... Gözlerim Endüstri Amfisi’nin önündeki kalabalığı tarıyordu.
Ve tam o an, binanın girişindeki merdivenlerin orada gördüm onu.
Alâ, üzerindeki dökümlü krem rengi kazağı, omuzlarına serbestçe dökülen uzun saçlarıyla arkadaş grubuyla konuşuyordu. Yüzünde o hesapsız, tatlı tebessüm vardı. Işık yine onun olduğu tarafa düşüyor, etrafındaki her şeyi aydınlatıyordu.
Adımlarım yavaşlar gibi oldu ama çabuk toparlandım. Yüzümdeki 'cool' maskemi korudum, çenemi hafifçe kastım. Kalbim, deri ceketimin iç cebindeki o katlanmış kareli kâğıdın tam arkasında, kaburgalarımı dövercesine çarpmaya başladı.
Alâ, tam o sırada başını çevirdi ve benimle göz göze geldi. Dudaklarındaki o gülüş bir an için hafifçe duraksadı, yeşil gözlerinde derin bir merak ve tanımlayamadığı bir ifade belirdi. Başımı hafifçe sallayarak selam verdim; yüzümdeki umursamaz gülüşümü bozmadım ama bakışlarım Alâ’nın üzerine kilitlenip kaldı.
Gülüşün her şeye engel oldu...
İçimdeki o dumanlı yangın, GTÜ koridorlarının serin havasında büyüyerek yayılıyordu. Deri ceketimin içindeki o cümleler artık sadece kâğıtta değil, havadaki o ağır sessizlikte de tutuşmaya hazırdı.
GTÜ Çayırova kampüsünün o çam kokulu serinliğinde Endüstri Amfisi'ne doğru yürürken, üzerimdeki siyah deri ceketin iç cebinde duran o katlanmış kareli kâğıt her adımımda göğsüme batıyordu. Alâ ile merdivenlerin başında o kısa göz temasını kurduktan sonra çaktırmadan derin bir nefes alıp Mert’le birlikte amfiden içeri girdik.
Mert her zamanki gibi arka sıralardan birine doğru yönelip çantasını sıraya fırlattı. "Oğlum," dedi esneyerek, "bu saatte ders mi olur Allah aşkına? Beynim henüz açılmadı bile."
"Senin beynin ne zaman açıldı ki Mert?" dedim, sesimdeki o alışılmış umursamaz tonu takınarak. Ama gözlerim amfinin kapısındaydı.
Çok geçmeden kapı açıldı. Alâ, yanındaki kızlarla gülüşerek içeri girdi. Üzerindeki o dökümlü krem rengi kazak ve omzundan kayan kestane saçlarıyla amfinin o kasvetli, gri havasını bir anda dağıttı sanki. Gözleri sırayla amfiyi taradı ve en arka sırada duran bana kilitlendi. Bakışlarındaki o hafif merak duygusu hâlâ oradaydı. Yavaş adımlarla bizim olduğumuz sıraya doğru yürümeye başladı.
Kalbim, ceketimin içindeki o mektubun tam arkasında ritmini şaşırdı. Ama yüzümdeki o 'cool', kendinden emin Bora Arkan tebessümünü tek bir milim bile bozmadım.
"Günaydın gençlik," dedi Alâ, sıramızın yanına gelip durduğunda. Sesi her zamanki gibi canlı, içtendi.
"Günaydın," dedi Mert neşeyle. "Valla sen olmasan bu amfide enerjisi olan tek bir canlı kalmayacak."
Alâ hafifçe güldü, sonra yeşil gözlerini doğrudan bana çevirdi. "Sana da günaydın Bora. Hafta sonun nasıl geçti?"
"Her zamanki gibi," dedim, arkama hafifçe yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirirken. Ceketimin cebindeki kâğıt hışırdayacak diye ödüm kopuyordu. "Kodlar, rüzgâr ve biraz sessizlik. Senden ne haber?"
"İyi diyelim, ders koşturmacası işte," dedi. Sonra duraksadı, bakışlarında daha kişisel, samimi bir ifade belirdi. Hafifçe bana doğru eğildi, sesini biraz düşürdü. "Şey... Bora, aslında sana bir şey soracaktım. Umay nasıl?"
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım, şaşırmış gibi yaptım. "Umay mı? İyi, n'oldu ki?"
Alâ hafifçe gülümsedi, saçlarını kulağının arkasına attı. "Yok yani, cuma ve bugün dershaneye gitmemiş ya... Bizim sınıftaki Ege sorup durdu. 'Umay iki gündür yok, deneme sınavı yaklaşıyor, bir şeyi mi var acaba?' deyip duruyor. Bayağı merak etmiş. Hatta sana sormamı rica etti, çekindi herhalde senden."
Ege adını duyduğum an içimde bir anlık o gıcık kıskançlık dalgası kabarır gibi oldu ama çabuk bastırdım. "Ege mi merak etmiş?" dedim, alaycı bir gülüş oturtarak dudaklarıma. "Valla Ege söyle o gıcık merakına hâkim olsun. Umay iyi, sadece evde kafasını toparlıyor. Bilirsin, denemelerde birilerini geçmek için strateji yapıyor."
Alâ bu cevabıma kocaman bir kahkaha attı. O gülüş amfide yankılandı sanki. Gülüşün her şeye engel oldu... Dün gece kareli deftere yazdığım o cümle zihnimde çakıp geçti.
"Yani tavan yapma yarışındalar hâlâ," dedi Alâ gülerek. "Ege’ye söylerim o zaman, boşuna endişelenmesin. Umay bombadır yine."
"Bombadır," dedim sesimi yumuşatarak. "Sadece biraz dinlenmeye ihtiyacı vardı. Evde türev integral arasında mekik dokuyor."
Alâ ile gözlerimiz birkaç saniye boyunca öylece takılı kaldı. O an aramızdaki o birkaç adımlık mesafe sanki kilometrelerce uzaktı ama bir o kadar da yakındı. Bakışlarında bir şey arıyor gibiydi; belki cuma günkü o mesafeli halimin sebebini, belki de dışarıya sergilediğim bu umursamaz duruşun altındaki gerçek Bora’yı...
"Neyse," dedi Alâ, gözlerini benden ayırıp ön sıralara doğru bir adım atarak. "Ben yerime geçeyim, hoca gelmek üzeredir. Görüşürüz dersten sonra."
"Görüşürüz," dedim arkasından bakarken.
O öne doğru yürüyüp yerine otururken ben derin bir nefes verdim. Elimi refleksle deri ceketimin iç cebine götürdüm, kâğıdın orada olduğunu hissettim.
"Oğlum," dedi Mert yanımda, şüpheci bir ifadeyle bana bakarak. "Sen Alâ ile konuşurken niye böyle kasılıyorsun lan? Eskiden takılırdın kızlara rahat rahat."
"Saçmalama Mert," dedim çaktırmadan önüme dönerek. "Amfi soğuk, ondandır."
Ama içim soğuk değildi. İçimde, o kâğıda kazıdığım cümleler Alâ'nın o tatlı tebessümüyle bir kez daha cayır cayır tutuşmuştu. Ve o mektup, bu amfide bir yerlerde elbet sahibini bulacaktı.
Pazartesi gününün GTÜ Çayırova kampüsündeki o gerilimli koşturmacası bitmiş, herkes evlerine dağılmıştı. Gün boyu Alâ ile kütüphane randevusu üzerine yaptığımız o kısa konuşma aklımdan bir an bile çıkmamıştı. Zihnimdeki tüm düşünceler, bütün planlarım verilmiş o sözün etrafında fır dönüyordu. Kampüsten eve dönerken trenin soğuk camına alnımı yaslamış, yol boyunca sadece o anı, onun bakışlarını ve yüzündeki o tereddüdü düşünmüştüm.
Eve geldiğimde her şey kendi halindeydi. Kardeşim Umay iki günlük aranın ardından hırsla masasının başında türev sorularını deviriyor, çözemediği sorular karşısında hırsından dudaklarını ısırıyordu. Kardeşim Nurşah ise mutfakta sessizce çayını yudumluyor, bakışlarıyla bana "N'oldu?" der gibi bakıyordu ama tek bir soru sorup üzerime gelmiyordu. Yemek masasında birkaç kelime lafladık, Umay'ın hırsını yatıştırmaya çalıştık, sonra herkes kendi kabuğuna çekildi. Gece ilerledikçe evdeki tüm ışıklar tek tek söndü. Koridordaki ayak sesleri kesildi, kapılar kapandı.
Pazartesi, Saat 23:42
Odamda, masamın üzerindeki cılız sarı lambanın ışığında bir ileri bir geri yürüyordum. Siyah deri ceketimin cebinden çıkardığım o katlanmış kareli kâğıt masanın üzerinde duruyordu. İçimdeki heyecan ve hafif korku karışımı duygu uykumu darmadağın etmişti. Yatağa uzanmayı denemiştim ama zihnimdeki fırtına bir an bile durmuyordu. Tavandaki gölgeler Alâ’nın siluetine dönüşüyor, rüzgârın cama vurduğu her darbe kalbimin ritmini hızlandırıyordu.
Salı günü öğleden sonra kütüphanede buluşacaktık. Ama bir yanım Alâ’nın son anda çekinip gelmemesinden veya o her zamanki neşeli kaçamaklarıyla olayı geçiştirmesinden deli gibi korkuyordu. Dışarıda herkesin bildiği o havalı, umursamaz Bora Arkan; şu döküntü odada, masa lambasının ışığında tek bir mesajın ardına sığınacak kadar savunmasızdı.
Derin bir nefes alıp telefonumu elime aldım. Ekranın soğuk ışığı yüzüme vururken WhatsApp’a girdim. Alâ’nın profil resmine baktım; omuzlarına dökülen kestane saçları ve etrafına ışık saçan o tatlı tebessümüyle ekrandan bana bakıyordu.
Aramızdaki sohbet penceresini açtım. Parmaklarım klavyenin üzerinde bir süre kararsızca dolaştı. Her harfi silip tekrar yazdım. En sonunda içimdeki o durdurulamaz ses galip geldi.
Bora:
Işığın hâlâ yanıyor mu bilmiyorum ama uykunun ortasında bile aklıma sızmana engel olamıyorum.
Ekranda bir süre tek gri tık kaldı. Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Derken tık maviye döndü. Yazıyor... yazıyor... durdu. Tekrar yazıyor...
Alâ:
Bora... Bu saatte mi? Okuldaki ve günün bütün koşturmacasından sonra tam kafamı yastığa koymuştum.
Bora:
Aklıma takıldı. Bugün amfide konuşurken Umay’ı sordun ya... Ege sorup durdu dedin. Aslında Umay da Ege’yi merak etti biraz. 'Okulda dersleri aksatıyor mu, deneme netleri ne durumda?' diye sorup duruyordu.
Alâ:
Gülümsedim şu an... Ege gerçekten merak etmişti ama. Okulda gözü kapıda kaldı iki gündür, Umay amfide görünmeyince kesin bir şey oldu sandı. İkisi arasındaki bu tatlı ders rekabeti beni öldürecek.
Bora:
Merak etmesin, kardeşim gayet iyi. Sadece evde türev ve integral arasında mekik dokuyor. Yakında okulla dershane arasında fırtına gibi eser yine, Ege de rahat bir nefes alır.
Alâ:
İyi bari, Ege’ye yarın okulda müjdeyi veririm o zaman. Ama senin derdin sadece Umay ve Ege değil sanki, değil mi?
Bora:
Değil. Konu sadece onlar olsaydı yarın sabah da söylerdim. Mesele sensin Alâ.
Alâ:
Bora... Yapma böyle. Anlaşmıştık. Salı’ya kadar bana biraz nefes alanı bırakmayacak mısın? Zaten kafamın içi darmadağın.
Bora:
Darmadağın etmek istemiyorum Alâ. Sadece o kargaşanın arasında bir yerlerde durmak istiyorum. Sadece varlığımı hisset.
Alâ:
Hissediyorum zaten. Bir an bile aklımdan çıkmıyorsun ki, mesele de bu.
Bu son cümle ekrana düştüğünde göğsümün ortasında devasa bir genişleme hissettim. Bütün kaburgalarım tek tek açıldı sanki. İtiraf etmişti. Ne kadar geri çekilmeye çalışırsa çalışsın, ne kadar kendini korumak isterse istesin, o da benimle aynı yangının ortasındaydı. O da bu ayazda üşüyor, o da benim gibi bu düşünceden kaçamıyordu.
Sırtımı sandalyeye verip gözlerimi kapattım. Yüzümde kontrol edemediğim, içten gelen şaşkın ve mutlu bir tebessüm belirdi. Parmaklarım tuşların üzerinde yeniden kaydı:
Bora:
Öğleden sonra saat üç. Kütüphanenin en arka masası. Bu sefer bahanelerin arkasına saklanmak yok.
Alâ:
Saklanmayacağım. Salı günü oradayım. Şimdi kapat şu telefonu da uyu artık, iyi geceler Bora.
Bora:
İyi geceler yeşil.
O mesaj gittiğinde ekrana bakıp öylece kaldım. "Yeşil..."O yeşil gözlerinin, içimdeki tüm karanlığı tek bir bakışta aydınlatışına verilmiş gizli bir isimdi bu.
Mesajı okudu ama bu kez cevap yazmadı. Sadece çevrimiçi yazısı kayboldu.
Telefonu masanın üzerine yüzüstü bıraktım. Kalbimin güm güm atışı odadaki tek ses haline gelmişti. Masanın üzerindeki o kareli kâğıdı elime aldım, kat yerlerini yavaşça düzelttim. Kardeşim Nurşah'ın "Yaz" dediği, gece yarısı gözyaşlarıyla, içimdeki o kıskançlık ve çaresizlikle dökülen her bir satırı yeniden okudum.
"Gülüşün her şeye engel oldu... Biliyorum olmayacak, sevmeyeceksin beni ama ben kendi kendime güzel karar aldım. Her şeye 0’dan başlayacağım."
Kâğıdı tekrar özenle katlayıp deri ceketimin iç cebine, tam kalbimin üzerine yerleştirdim.
Yatağa yürüdüm, sırtüstü uzandım. Ellerimi başımın altına koyup tavanı izlemeye başladım.
Gebze’nin o dondurucu rüzgârı penceremi dövmeye, camları titretmeye devam ediyordu. Dışarıda zifiri bir karanlık, içimde ise kor gibi yanan bir heyecan vardı. Biliyordum; yarın saat 15:00’te o kütüphanenin arka masasında, o ahşap kokulu sessizliğin ortasında sadece iki kişi olmayacaktık. Tüm söylenmemiş sözler, kaçırılan bakışlar, o kareli defter sayfasına dökülen cümleler de bizimle o masada oturacaktı.
Aramızdaki tüm mesafeler, örülen tüm yüksek duvarlar yarın saat üçte teker teker yıkılacaktı. Ve ben ilk defa maskemi tamamen çıkarmaya bu kadar hazırdım.
Gözlerimi kapattığımda, kulağımda hâlâ onun o son cümlesi yankılanıyordu:
"Bir an bile aklımdan çıkmıyorsun ki..."
Kütüphanedeki o büyük yüzleşme için zaman ağır ağır, her saniyesi bir ömür gibi uzayarak Salı'ya doğru akıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…