ARALIK kitap kapağı

17. bölüm / 22

BÖLÜM 16

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 16

Işıklar
~Bora Arkan
Güneş henüz doğmamış, Mart ayının o dondurucu ve nemli soğuğu odamın camlarını pürüzsüz bir buğu tabakasıyla kaplamıştı. Saat sabahın tam altısıydı. Gözlerimi açtığım an, göğsümün ortasına oturan o devasa ağırlıkla irkildim. Bu bir gerginlik ya da panik değildi; bu, bir adamın hayatındaki en büyük yeminini etmeden önceki felç edici, kutsal bekleyişti.
Takvimler 18 Mart’ı gösteriyordu.
Yarın 19 Mart’tı... Alâ’nın doğduğu, bu dünyaya adım attığı ve benim zifiri karanlık ömrüme tek bir bakışıyla cenneti getirdiği o özel gün.
Yataktan çıkıp yalınayak mutfağa adımladım. Su ısıtıcısının düğmesine bastım, taze koyu bir kahve demledim. Bardağı iki elimle kavrayıp penceremin kenarına geçtim. Mahalle hâlâ zifiri karanlığın ve uykunun kollarındaydı. Sokak lambalarının sarı, cansız ışığı altında rüzgarla savrulan yaprakları izlerken zihnimdeki sesler bir saniye bile durmuyordu. Alâ şu an yatağında mışıl mışıl uyuyor olmalıydı. Belki rüyasında yarınki şenlik alanında gezindiğimizi görüyordu. Benim onun doğum gününü tamamen unuttuğumu sanarak içten içe buruk ama bana belli etmemek için incelikle gülümsediği o masum yüzü gözümün önüne geldi. Kalbim acıdı ama kendimi teselli ettim: “Az kaldı güzelim... Sadece 24 saat sonra, senin için kurduğum bu krallığın tam ortasında duracaksın.”
Kahvemi son yudumuna kadar bitirip siyah deri ceketimi üzerime geçirdim. Deri eldivenlerimi takıp siyah mat kaskımı elime aldım. Bugün kampüste son kontroller yapılacak, teknik ekipmanlar test edilecek ve reji ekibiyle sahnenin en ince detayını bile tekrar tekrar simüle edecektik. Motorun kontağını çevirdiğimde çıkan o gürültülü egzoz sesi, mahallenin sessizliğini bıçak gibi kesti.
Kampüs kapısından içeri girdiğimde karşılaştığım manzara, sıradan bir üniversite bahçesinden çok daha fazlasıydı. Devasa tırlar, dev jeneratörler, metrelerce uzanan siyah ses kabloları ve çelik konstrüksiyon podyum parçaları... Her yerde hummalı, arı kovanını andıran bir çalışma vardı. 19 Mart Bahar Şenliği için hazırlanan devasa ana sahne, çim amfinin tam ortasına kurulmuş, gökyüzüne doğru heybetle yükselmişti.
Girişten itibaren her direğe, her duvara asılmış mor ve siyah renklerdeki dev afişler gözüme çarptı:
19 MART BAHAR ŞENLİĞİ BÜYÜK GECE KONSERİ
Sahne: 21.30
AÇILIŞ: GİZEMLİ KONUK (SURPRISE MASKED BAND)
Gülümsedim. Afişteki o soru işaretinin arkasındaki adam olmak, o maskenin altından Alâ’nın gözlerinin içine bakacak olmak fikri damarlarımdaki kanı tutuşturuyordu.
Motoru reji çadırının arkasına park edip doğrudan ana podyuma yürüdüm. Sahne öyle büyüktü ki, podyumun ucuna gelip boş çim alana baktığımda yarın gece burada toplanacak olan 15 bin insanı hayal edebiliyordum. Bütün o kalabalık tek bir ritimle sallanırken, en önde, sahnenin sıfır noktasındaki VIP barikatının arkasında sadece o duracaktı.
"Bora!" Arkamdan gelen sesle irkildim. Nurşah, elinde devasa bir telsiz ve kalın bir klipsli dosya ile podyum merdivenlerini tırmanıyordu. Saçları darmadağındı, gözlerinin altı hafifçe morarmıştı ama enerjisi tavan yapmış durumdaydı.
"Nurşah?" dedim ona doğru yürüyerek. "Hiç uyumadın mı sen?"
"Uykuyu 20 Mart’ta uyuruz patron!" dedi gülerek dosyasını bana uzatarak. "Bak şimdi, bütün reji ekibini topladım. Işık sistemini DMX kontrolörlerine bağladık. Ses mikserlerinde seninkinin vokal frekansını özel bir kanala kilitledim. Maskeyle söyleyeceğin için boğuk çıkmasın diye yüksek frekansları biraz parlattık."
"Işık şovunu ve o genel aydınlatmayı naptınız?" diye sordum, çenemi sıkıp boş VIP alanına bakarak.
"Tam senin dediğin gibi detaylandırdık," dedi Nurşah, eliyle sahne kulelerini göstererek. "Bak Bora, sahnede ilk şarkıda kesinlikle karanlık bir ortam olmayacak. Aksine, ilk şarkıda tüm görkemli sahne ışıkları ve genel aydınlatma sonuna kadar açık duracak. Sen maskenle sahneye adım attığında, ışıl ışıl yanan o dev sahnenin ortasında devasa bir gizem olarak duracaksın. Alâ seni genel ışıkların altında maskeyle izleyecek ama yüzün kapalı olduğu için senin kim olduğunu asla anlayamayacak. Etrafına bakınıp duracak, seni arayacak."
Dudaklarımı kenara kıvırdım. "Peki o kırılma anı?"
"İkinci şarkının nakaratına geldiğinde sen 'Yaktın ışıkları' dediğin an, işte o zaman sahnedeki o genel aydınlatma bir anda tamamen sönecek! Bütün alan zifiri karanlığa bürünecek ve yalnızca sahne kulesindeki dev tepe spotu devreye girip VIP alanındaki Alâ’nın üzerine nokta atışı dökülecek. O an bütün kampüs kararmışken, tek bir ışık huzmesinin altında sadece Alâ duracak Bora. Sadece o."
Boğazım düğümlendi. Bütün senaryo kafamda kusursuzca oturdu. "Gözden kaçan tek bir detay bile istemiyorum Nurşah. Güvenlik barikatları sağlam mı? VIP alana kartı olmayan kimse girmeyecek değil mi?"
"Merak etme, VIP alanına özel güvenlik koyduk. Kartı olmayan babam bile olsa içeri adım atamaz. Alâ orada krallar gibi, kimse tarafından rahatsız edilmeden izleyecek seni."
Öğleden sonra sahne arkasındaki ses provasını bitirip kantin tarafına doğru yürüdüm. Amacım bir sandviç alıp rejiye dönmekti ama çim amfinin yanındaki patikada ilerlerken onu gördüm.
Alâ...
Üzerinde kiremit rengi bol kazağı, boynunda gri atkısı ve elinde kitaplarıyla dersliklerden çıkmış, tek başına yürüyordu. Yüzündeki o hafif durgunluk, adımlarındaki o isteksizlik yüz metre öteden bile hissediliyordu. Kalbim bir an için duracak gibi oldu.
Yaklaştığımı fark etmedi. Yanına kadar gidip adımlarımı onun temposuna uydurdum.
"Bu kadar derin ne düşünüyorsun bakalım?" dedim yumuşak bir sesle.
Hızla başını kaldırdı. Beni gördüğü an yüzünde beliren o anlık ışıltı, hemen ardından yerini hafif, hüzünlü bir tebessüme bıraktı.
"Bora!" dedi kollarını bana sararak. Başını göğsüme yasladı. Kokusunu içime çektim; gül ve tarçın kokuyordu. "Görmedim seni. Sahne tarafındaydın sanıyordum."
"Provalara ara verdik biraz," dedim saçlarını hafifçe okşayarak. "Sen nasılsın? Yüzün biraz solgun sanki? Bir şey mi oldu güzelim?"
Aslında ne olduğunu çok iyi biliyordum. Yarın doğum günüydü ve ben günlerdir tek bir kelime bile etmemiştim. Ne bir kutlama lafı, ne yarın için özel bir akşam yemeği planı... Tamamen şenlik koşturmacasına batmış bir adam rolünü oynuyordum. Ve o, beni çok sevdiği için, beni zor durumda bırakmamak adına tek bir sitem bile etmiyordu.
"Yok... Bir şeyim yok," dedi gözlerini benden kaçırıp sahne kurulumuna bakarak. "Sadece biraz yorgunluk. Yarın şenlik başlıyor ya, onun heyecanı herhalde. Her yer ne kadar kalabalık değil mi?"
"Evet," dedim elini tutup parmaklarımı parmaklarına kenetleyerek. "Çok büyük bir organizasyon oluyor. Yarın gece orada olacaksın değil mi?"
"Olacağım tabii," dedi hafifçe gülümsemeye çalışarak. "VIP kartlarım çantamda. Nurşah ile öğleden sonra stantları gezeceğiz, akşam da dediğin gibi en ön sıraya geçeceğim. Ama... Sen çok yoğun olacaksın değil mi Bora? Yarın gece hiç görüşemeyecek miyiz?"
İşte bu soru beni bitirdi. Ona sarılıp "Ben sahnede senin gözlerinin içine bakıyor olacağım sevgilim!" diye haykırmamak için dudaklarımı kanatana kadar ısırdım.
"İşlerim biraz uzun sürebilir güzelim," dedim sesimdeki çaresiz tonu taklit ederek. "Reji masasında Nurşah’a yardım etmem gerekecek. Ama dediğim gibi... Sen en önde dur. Gözlerini sahneden ayırma. Ben hep senin çok yakınında olacağım."
"Tamam," dedi sesinde hafif buruk bir kabullenişle. "Seni işte engellemek istemem zaten. Şenlik bittikten sonra konuşuruz."
Yanağından öptüm. O burukluğu görmek canımı yakıyordu ama biliyordum ki yarın gece o burukluğun yerini alacak olan şey, ömrü boyunca unutamayacağı devasa bir aşk olacaktı.
Güneş yavaş yavaş batmaya yüz tuttuğunda gökyüzü mor ve turuncu tonlarına büründü. Sahne arkasındaki soyunma konteynerine geçip çantamdaki özel kutuyu çıkardım.
Kutunun içinde, İtalya’dan özel olarak getirttiğim, yüzümün üst kısmını tamamen kaplayan ama gözlerimi ve ifademi açıkta bırakan mat siyah maske duruyordu. Maskeyi elime alıp dokusunu hissettim. Bu maske benim için sadece bir aksesuar değildi; yarın gece binlerce insanın karşısında kendi kimliğimi saklayıp, sadece Alâ'nın ruhuna hitap edeceğim bir kalkandı.
Maskeyi takıp aynaya baktım. Işıklar yüzüme vurduğunda, gerçekten de tanınması imkansız bir figüre dönüşüyordum. Maskenin altındaki gözler ise sadece tek bir kişiyi arıyordu.
Grup arkadaşlarımla birlikte son enstrüman provasını yaptık. Gitarların tonlamaları, bas gitara verilen ritimler, davulun temposu... Her şey pürüzsüzdü. Sahnenin dört bir yanına yerleştirilen dev ekranlarda ilk şarkı boyunca grubun gizemli görüntüsü yansıyacaktı. Işıklar sönmeyecek, genel aydınlatma sahnede şölen havası yaratacaktı.
Gece saat on olduğunda kampüsteki ışıkların çoğu sönmüş, sadece sahnenin üzerindeki test ışıkları karanlığı deliyordu. Ses teknisyenleri son kabloları bantlıyor, güvenlik görevlileri barikatları kilitliyordu. Nurşah ile birlikte rejinin ana kumanda masasının başındaydık.
"Bora, mikrofona bir kez daha geç," dedi Nurşah kulaklığını takarak. "Son ses frekans kontrolü yapıp kapatıyoruz sahneyi."
Podyuma çıktım. Genel aydınlatmalar yandı. Işıl ışıl yanan sahneden boş çim alana baktım. Rüzgar sahne perdelerini hafifçe sallıyordu. Mikrofona yaklaştım.
"Ses... Bir, iki... Test..." dedim. Sesim dev hoparlörlerden fırlayıp bütün boş kampüste yankılandı.
O an gözlerimi kapattım. Yarın gece bu saatlerde burada yaşanacak olan kıyameti düşündüm. İlk şarkıda bu ışıkların altında maskemle belirecektim. Bütün şehir bizi dinleyecekti ama ben sadece o VIP alanında duran çimen yeşili gözlü kıza şarkı söyleyecektim.
"Son frekanslar mükemmel Bora!" diye bağırdı Nurşah reji masasından elini kaldırarak. "Sistem kapatılıyor. Yarın gece görüşürüz!"
Sahneden inip soyunma odama geçtim. Deri ceketimi giydim. Masanın üzerinde duran siyah, pürüzsüz maskemi elime aldım. Kutunun içine yerleştirip fermuarını çektim.
Konteynerden çıkıp motoruma bindiğimde saat gece yarısına yaklaşıyordu. Kampüsten çıkıp eve doğru sürerken içimdeki heyecan artık kabına sığmıyordu. Eve girdiğimde saat tam 23:58’di.
Salona geçtim. Işıkları açmadım. Cebimdeki telefonu çıkarıp ekrana baktım.
Saniyeler akıyordu:
23:59:58...
23:59:59...
00:00.
Takvimler 19 Mart’ı gösterdi.
Telefonu sıkıca kavradım. Ona mesaj atmayacaktım. Onu aramayacaktım. Doğum gününü unuttuğumu sanan o küçük kızın kırgınlığını bu gece zihninde yaşamasına izin verecektim; çünkü yarın gece, o kırgınlığın küllerinden bu şehrin gördüğü en büyük aşk doğacaktı.
Pencereye yaklaşıp siyah maskemi elime aldım. Dışarıdaki zifiri karanlığa ve Alâ’nın uyuduğu o uzak eve doğru fısıldadım.
"İyi ki doğdun çimen gözlüm... İyi ki doğdun sevgilim. Gün başladı. Bu gece dünya sadece senin etrafında dönecek."
Güneş penceremden içeri sızıp yüzüme vurduğunda saat sabahın sekiziydi. Neredeyse hiç uyumamıştım. Gece boyunca telefona bakmamak, Alâ’ya "İyi ki doğdun sevgilim" mesajı atmamak için kendimle devasa bir iç savaş vermiştim. Kalbim sanki göğsümü delip dışarı çıkacakmış gibi çarpıyordu.
Bugün 19 Mart’tı... Alâ’mın doğduğu, bu dünyaya adım attığı ve benim zifiri karanlık ömrüme ışık olduğu o kutsal gün.
Pencerenin kenarına geçip elime koyu bir kahve aldım. Onu hayal ediyordum. Şu an uyanmış olmalıydı. Komodinin üzerindeki telefonuna uzanışını, gözlerini hafifçe kırpıştırıp benden gelen bir mesaj ya da arama arayışını görür gibiydim. Bildirim ekranı boş kaldığında, o çimen yeşili gözlerinin nasıl bir buruklukla gölgelendiğini bilmek içimi yakıyordu. Onu tanıdığım günden beri özel günlere ne kadar önem verdiğini, ince detaylara nasıl çocukça heyecanlandığını biliyordum. Şimdi ise koca bir hiçlikle baş başaydı.
Saat 09:15’te daha fazla dayanamayıp telefonumu çıkardım. Doğrudan Nurşah’a yazmaya başladım. Nurşah şu an onun yanına gitmek için hazırlanıyor olmalıydı. Her adımı, her kelimeyi saniye saniye bilmem gerekiyordu.
Bora:
Nurşah, uyandın mı? Naptınız? Alâ nasıl, gitti mi yanına?
Nurşah:
Uyandım Bora, çantaları topluyorum. Şimdi Alâ’nın evine geçeceğim. Valla ne olsun, kız dünden beri çökük zaten. Senden tık yok diye kıvranıyor.
Bora:
Mesaj attı mı sana bir şey söyledi mi? Sesi nasıldı?
Nurşah:
Bana sabah 08:30’da yazdı: "Nurşah günaydın, bugün erken buluşalım mı biraz?" diye. Sesi mesajdan bile kırgın geliyor Bora. Senden hâlâ mesaj gitmedi değil mi?
Bora:
Atmadım. İrade falan kalmadı bende Nurşah, zor tutuyorum kendimi. Arayıp "Güzelim her şey senin içindi" diye haykırmamak için evi turluyorum sabahtan beri.
Bora:
Bu arada ona geçen ay aldığım o siyah, zarafetiyle aklımı alan özel elbiseyi giydirmen lazım bugün! Şenlik için onu giymesini sağla. Bir de akşam hava soğuyacak, üşümesin diye yanına kalın şalını alsın sakın unutmasın!
Nurşah:
Hah! İyi hatırlattın. O siyah elbise dolabın baş köşesinde asılı duruyordu zaten. Şalı da çantasına tıkıştırırım ben. Tamamdır, halledeceğim! Sakın bozma planı!
Nurşah, Alâ’nın evine vardıktan 20 dakika sonra mesajlar fırtına gibi dökülmeye başladı. Reji konteynerinde oturmuş, kilitlenmiş gözlerle okuyordum
Nurşah:
Bora, kapıyı açtı bana. Yüzü bomboş... Masanın üzerinde duran telefonuna bakıp duruyor.
Bora:
Ağlamış mı Nurşah? Doğruyu söyle bana.
Nurşah:
Gözlerinin altı hafif torbalanmış, belli ki gece boyunca telefona bakıp durmuş. Ben içeri girince hafifçe sarıldı bana. "Hoş geldin" dedi ama sesi o kadar kısıktı ki...
Bora:
Sordu mu beni?
Nurşah:
Kahve demlerken dayanamadı tabii. "Bora ne yapıyor, şenlik koşturmacası nasıl gidiyor?" dedi kısık sesle. Ben de "Valla dikey kulelerin ses kablolarıyla uğraşıyordu en son" dedim. Yüzünü yere eğdi, kahve fincanını iki eliyle kavradı. "Bilmiyorum, hiç yazmadı sabah. Geçen sene ilk kutlayan o olmuştu, bu sene tamamen unuttu galiba... Şenlik işleri benden daha önemli demek ki" dedi. Sesindeki o titremeyi duysan için cız ederdi Bora.
Bora:
Ah be güzelim... Elbise ve şal konusunu ne yaptınız?
Nurşah:
Şimdi odasına geçtik, hazırlanma kısmındayız! Aynanın karşısına geçti, makyaj yaparken elleri titriyor. "Bugün ne giysem hiç bilmiyorum, hiç içimden gelmiyor" dedi. Ben hemen gardıroba koştum, senin ona aldığın o asil siyah elbiseyi çıkardım. "Aşkım bunu giysene! Bora’nın sana aldığı bu siyah elbise sana inanılmaz yakışıyor" dedim.
Bora:
Ne dedi peki?
Nurşah:
Önce siyah elbiseye baktı uzun uzun... Parmağıyla kumaşına dokundu. Gözleri doldu Bora. "O bana bunu aldığında 'Bunu hayatımın en özel gecesinde üzerinde görmek istiyorum' demişti... Unuttuğu bir günde giymek canımı yakıyor ama yine de bunu giyeceğim" dedi. Bir de üşümesin diye yanına koyu renk yumuşacık şalını aldırdım, çantasına koyduk. Şu an saçlarını düzleştiriyor, elbiseyi giyiyor. Görsen aklın çıkar, kuğu gibi oldu ama kalbi parça parça.
Öğleden sonra Nurşah ile Alâ kampüse giriş yaptı. Ben reji konteynerinin pencere storunu hafifçe aralamış, nefesimi tutarak dışarıyı izliyordum.
Alâ’yı gördüğüm an göğsümün ortasına bir kramp girdi.
Üzerinde ona aldığım o siyah zarif elbise, omzundan hafifçe düşen şalı ve açık bıraktığı dalgalı saçlarıyla kampüs patikasında yürüyordu. Etrafındaki binlerce insanın coşkusuna ve müzik seslerine tamamen yabancıydı. Adımları isteksiz, bakışları süzgündü. Bazen elini cebine atıp telefonunu çıkarıyor, ekrana bakıp hiçbir mesaj göremediğinde o güzel omuzlarını düşürerek derin bir nefes alıyordu. Şalına daha sıkı sarınıyordu.
Telefonum titremeye devam ediyordu.
Nurşah:
Şenlik alanındayız. Birkaç stant gezdik ama hiç keyfi yok. Bana "Nurşah ben galiba akşam konserden önce eve döneceğim, çok başım ağrıyor" dedi.
Bora:
Sakın gitmesine izin verme Nurşah! Bir yere gidemez!
Nurşah:
Merak etme, tutuyorum elinden. "Aşkım saçmalama, gizemli grup çıkacak sahneye 21:30'da, onu izlemeden gidemezsin, Bora da çok kızar" dedim. "Bora’nın ruhu bile duymaz" dedi buruk buruk...
Bora:
Az kaldı Nurşah, dayanması lazım.
Hava tamamen kararmış, kampüs soğumuştu. Şenlik alanında 15 bin insan toplanmıştı. Isınma grupları sahneden inmiş, saat 21:00'i gösterdiğinde dev sahnede büyük bir sessizlik hakim olmuştu.
Saat 21:15’te soyunma odamda siyah deri ceketimi giydim. Aynanın karşısına geçip siyah mat maskemi yüzüme oturttum. Bağcıklarını sıktım. Kalbim bir davul gibi vuruyordu.
Nurşah:
Bora! VIP alanındayız, en ön barikattayız. Siyah elbisesiyle tam sıfır noktasında duruyor. Soğuktan şalına sarındı ama gözleri hâlâ etrafta seni arıyor... Saat 21:25. Sahneye çıkışına 5 dakika var!
Bora:
Işıkçıya son kez hatırlat. Saat 21:30'da sahneye adım attığımda ilk şarkı boyunca genel aydınlatmalar ve görkemli sahne ışıkları sonuna kadar açık kalacak. Yüzümü kapayan bu maskeyle ışıklar altında belireceğim. Beni görecek ama tanıyamayacak.
Nurşah:
Anlaşıldı! İkinci şarkının nakaratında "Yaktın ışıkları" dediğin an zifiri karanlık ve dev tepe spotu Alâ'nın üzerinde olacak!
Bora:
Geliyorum...
Saat tam 21:30’u gösterdiğinde bütün kampüsteki hoparlörlerden devasa bir bass gürültüsü koptu. Sahnenin tüm görkemli, ışıl ışıl aydınlatmaları aynı anda yandı. Gökyüzü gündüz gibi aydınlandı.
Kulis kapısı açıldı. Derin bir nefes aldım. Siyah deri ceketim, mat siyah maskem ve elimdeki siyah elektro gitarımla podyum merdivenlerini tırmandım.
Dışarıda 15 bin kişinin tezahüratı gökyüzünü yırtıyordu. Ve en önde, kırgın kalbi, üzerindeki o özel siyah elbisesi ve omuzlarındaki şalıyla neyden habersiz bekleyen o çimen gözlü kız duruyordu. Işıklar yüzüme vururken adımlarımı podyumun ucuna, tam onun hizasına doğru attım...
Saat 21:28... Kulisin ağır, basık ve buram buram sis efekti kokan havasının ortasında, deri ceketimin cebindeki telefonum art arda titremeye başladı. Ekrandaki isim içimdeki bütün dengeleri altüst etti: Alâ’m arıyor...
Açmadım. Açamazdım. Bütün gün beni aramaktan, haber alamamaktan ve unutulduğunu sanmaktan ne kadar canının yandığını biliyordum. Birkaç saniye boyunca telefonun ekranındaki ışığın siyah mat maskemin üzerinde yansımasını izledim, ardından dişlerimi sıkıp telefonu kilitledim.
Dışarıda 15 bin kişinin sabırsız tezahüratı alanı inletiyordu. Onu reji ekranından son bir kez gördüm: En ön VIP barikatında, ona geçen ay aldığım o zarif siyah elbisesi ve soğuktan omzuna sımsıkı sardığı şalıyla duruyordu. Elindeki telefona bakar gibi kafasını eğmişti, sonra sinirle ve hüzünle kafasını kaldırıp sahnedeki karanlığa baktı. Beni arıyordu. "Neredesin Bora? Neden bugün yoksun?" der gibi etrafına bakınıyordu. Ama bilmiyordu ki, birazdan onun bütün evrenini değiştirecek olan adam tam karşısına çıkmak üzereydi.
Gitarımın askısını omzuma geçirdim. Derin bir nefes aldım. Siyah mat maskemin altından son kez gözlerimi kırpıştırdım ve podyum merdivenlerini adımladım.
Saat tam 21:30'da dev hoparlörlerden patlayan ilk akorla birlikte sahnenin bütün genel ışıkları, kör edici sarı ve beyaz projektörleri aynı anda yandı! Bütün kampüs gündüz gibi aydınlandı. 15 bin kişinin çığlığı gökyüzünü yırtarken, ben siyah deri ceketim, yüzümü tamamen kapatan siyah mat maskem ve elindeki siyah elektro gitarımla podyumun sıfır noktasına yürüdüm.
Işıklar yüzüme vuruyordu. Yüzüm kapalıydı ama gözlerim doğrudan VIP barikatındaki o tek bir noktaya odaklanmıştı.
Alâ... Siyah elbisesinin içinde, şalına sarılmış halde kalabalığın ortasında bir kuğu gibi parıldıyordu. Sahneye çıktığım an o da duraladı. Şalı parmaklarının arasında sıklaştı. Yüzümdeki siyah maskeye, duruşuma, gitarı tutuşuma baktı. Yüzünde kocaman bir soru işareti vardı. Yabancı bir gruba bakar gibi bakıyordu ama içten içe bir şeylerin onu huzursuz ettiğini, kalbinin ritminin değiştiğini o kadar net hissedebiliyordum ki... Telefonunu çantasından çıkarıp tekrar denedi. O an sahnede gitarın tellerine ilk vuruşumu yaptım.
Davulun ağır ve derinden gelen ritmiyle birlikte mikrofonu iki elimle kavradım. Sesi tamamen değiştiren bir efekt kullanmadan, kendi öz sesimle, onun ruhuna kazınan o tınıyla şarkıya başladım:
"Geçer kervanlar"
"Ben hâlâ bur’da"
"Dünya dönerken"
"Kaldım arafta..."
Alâ’nın elindeki telefon o an olduğu yerde durdu. Bakışları çakıldı. Şalını tutan eli gevşedi. O sesi tanıyordu. Dünyadaki milyonlarca ses arasından sadece o sesi ayırt edebilirdi. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. Yanındaki Nurşah’a dönüp bir şeyler söyledi, Nurşah ise sadece gülümsedi ve sahneyi işaret etti.
"Yar mı gerçekti?"
"Zaman mı yalan?"
"Sanma yürek kırık"
"Hâlâ sapasağlam..."
Gitarımla podyumun en ucuna, tam onun durduğu barikatın hizasına yürüdüm. Aramızda sadece iki metre vardı. Maskemin arkasındaki gözlerimin doğrudan onun çimen yeşili gözlerine dikildiğini hissedebiliyordu. Şarkının ritmi yükselirken, kalbindeki o kırgınlığın yerini devasa bir şoka bıraktığı anı adım adım izliyordum.
"Aşk dediğin"
"Kör bir seher"
"Yürekte kopar"
"Binbir keder..."
"Yalnız sen gülünce"
"Parlar gökyüzünde"
"Bir yıldız uzaktan"
"İnce ince..."
Alâ’nın gözlerinden tek bir damla yaş yanağına süzüldü. Siyah elbisesinin içinde tir tir titriyordu ama bu soğuktan değildi. Karşısındaki adamın kim olduğunu anlama eşiğindeydi. "Gözleri Ahu" şarkısının sözleri onun için yazılmıştı, her bir kelimesi onun ruhunu tarif ediyordu.
Müzik devasa bir tempoyla nakarata girdi. Bütün alan ritme katılmıştı ama benim evrenimde sadece o vardı. Sahnede geriye doğru bir adım atıp mikrofonu standından çıkardım. Sesim bütün kampüste yankılanıyordu.
"Gözleri ahu"
"Duymadı ruhu"
"Alsa canımı"
"Ses etmem yahu..."
"Gözleri ahu"
"Duymadı ruhu"
"Alsa canımı"
"Ses etmem yahu..."
Alâ ellerini ağzına kapattı. Artık emindi. O ses, o boyun büküş, o duruş Bora’dan başkası olamazdı.
Gitarın son solosu atılırken temposunu yavaşlattım. Davul son vuruşlarını yapıyordu. Mikrofonu dudaklarıma yaklaştırdım, nefes nefese doğrudan onun gözlerinin içine bakarak bağırdım:
"Gel al, gel al"
"Gel al, gel al"
"Gel al, gel al"
"Ses etmem ahu..."
"Gel al, gel al"
"Gel al, gel al"
"Gel al, gel al"
"Ses etmem yahu..."
Sahnedeki bütün ışıklar bir anda söndü! Dev bir karanlık çöktü alana. Yalnızca tepemdeki tek bir beyaz spot ışığı beni aydınlatıyordu. Şarkının son vurucu cümlesini fısıltı gibi ama bütün hoparlörleri titreterek söyledim:
"Aşk dediğin"
"Kör bir seher"
"Yürekte kopar"
"Binbir keder"
"Yalnız sen gülünce"
"Parlar gökyüzünde"
"Bir yıldız uzaktan"
"İnce ince..."
"Gözleri ahu"
"Duymadı ruhu"
"Alsa canımı"
"Ses etmem yahu..."
"Gözleri ahu"
"Duymadı ruhu"
"Alsa canımı"
"Ses etmem yahu..."
"Gel al, gel al"
"Gel al, gel al"
"Gel al, gel al"
"Ses etmem ahu..."
Müziğin son akoru havada asılı kaldı. 15 bin kişilik alanda tam bir sessizlik hakim oldu.
Sağ elimi yavaşça yüzüme götürdüm. Parmaklarım siyah mat maskenin kenarını tuttu. Bütün gözler sahnede, benim üzerimdeydi. Ama benim gözlerim sadece Alâ’nın üzerindeydi.
Maskenin bağcıklarını çözdüm. Ağır ağır, saniye saniye maskeyi yüzümden aşağı indirdim...
Tepedeki spot ışığı doğrudan yüzüme vurdu. Saçlarımı geriye attım.
Alâ ile göz göze geldik.
O an zaman durdu. Alâ’nın dudakları aralandı, elindeki şal omzundan kayıp yere düştü. Gözyaşları gözlerinden süzülürken "Bora..." diye fısıldadığını dudak haraketlerinden okudum. Karşısındaydım. Unuttuğunu sandığı, gün boyu kırıldığı adam; elinde gitarı, yüzünde ona olan sonsuz aşkıyla tam karşısında duruyordu. Işıklar 2. şarkı için zifiri karanlığa bürünürken, Alâ'ya doğru gülümsedim.
Maskemi çıkarıp attığım an 15 bin kişilik alanda kopan o devasa uğultu, kulağımdaki içi boş gürültüden ibaretti. Benim için o an dünyada sadece tek bir insan, tek bir nefes vardı.
Alâ...
Siyah elbisesinin içinde, şalı omzundan düşmüş halde bana bakıyordu. Çimen yeşili gözlerinden akan yaşlar yanaklarında süzülürken, şaşkınlıktan ellerini dudaklarına bastırmıştı. Birkaç dakika öncesine kadar unuttuğumu, onu önemsemediğimi sanıp kırılan o kız çocuk; şimdi karşısında onun için çıldıran, onun için koca bir şehri ayağa kaldıran adamı izliyordu.
Derin bir nefes aldım. Elektro gitarımın ses seviyesini sonuna kadar açtım. Mikrofona yaklaşıp kışkırtıcı, fısıltılı bir tonla konuştum:
"Söndürün bütün ışıkları..."
O an... Bütün kampüs, bütün podyum, bütün dev kuleler tek bir saniyede zifiri karanlığa büründü. 15 bin kişilik alanda bir anlık derin bir sessizlik oldu. Kapkaranlık gökyüzünün altında sadece kalplerimizin atışı vardı.
Sahnede geriye doğru bir adım atıp bateristime işaret verdim. Zifiri karanlığın ortasında sert, ritmik ve baştan çıkarıcı bir bas davul ritmi patladı.
Işıkların hiçbiri yanmıyordu. Karanlığın içinden yükselen sesimle ilk dizeyi söyledim:
"Doğrulttu kendini"
"Dikti gözlerini üstüme 'Benimsin' der gibi..."
Elektro gitarımın yırtıcı tonu karanlığı deldi. Podyumun ucuna, Alâ’nın tam hizasına doğru adımladım. Sesim hoparlörlerden bir fırtına gibi yayılıyordu:
"Uğradım da geçerken, bur'da mı bizimkiler?"
"Ama şu an, inan, hiç um'rumda değil..."
"Kim ki bu, kim ki bu? Yıktı, kalmadı tabu"
"Görülmeli en sonu hikâyenin, nedir konu?"
Alâ karanlıkta beni göremiyordu ama ayak seslerimi, gitarımın tellerinden çıkan her bir titreşimi ruhuyla hissediyordu. Ritmi daha da hızlandırdım. Baterinin trampet vuruşları bir kalbin son raddeye gelen atışları gibi hızlandı.
Mikrofonu standından söküp elimde tuttum. Karanlığa bağırıyordum.
"Sol tarafa bir adım kadar yakında durmalı..."
"Dedim 'Doğru kişiyse ışıkları yakmalı'..."
Tam bu dize bittiği an, elektro gitarımla dev bir akör bastım!
Ve nakarat patladı.
"YAKTIN IŞIKLARI!"
Tam "Yaktın ışıkları" dediğim o milisaniyede, gökyüzüne monte edilmiş devasa beyaz tepe spotu karanlığı bıçak gibi yararak tam Alâ’nın üzerine düştü!
Işık yandıktan sonra sahnede müziğe kısa, nefes kesen bir es verdim. Sahnede durdum, doğrudan o ışığın altındaki tek kadına baktım. Ardından sesim tüm alanda yırtıcı bir tutkuyla yankılandı:
"...SÖNDÜREMEZLER!"
Koca şenlik alanındaki 15 bin kişi karanlıkta kalırken, tek bir devasa ışık huzmesi VIP barikatındaki Alâ’yı ilahi bir varlık gibi aydınlattı. Üzerindeki o siyah elbisesi, ışığın altında parıldayan gözyaşları ve darmadağın olmuş güzel yüzüyle bir periyi atıfta bulunuyordu. Bütün alan aynı anda arkasını dönüp spot ışığının altındaki o muazzam kıza baktı. Bütün bakışlar, bütün kameralar onun üzerindeydi.
Ben sahnede dizlerimin üzerine çöktüm, doğrudan o ışığın içindeki kıza bakarak şarkıya devam ettim.
"Gitsek uzaklara döndüremezler!"
"Önce dudaklar, sonra da gözler."
"Bence bize yalan söyleyemezler!"
Tam o anda, planladığımız gibi özel görevlimiz VIP barikatının arasından sıyrıldı. Elinde kocaman, mis kokulu dev bir beyaz zambak buketiyle Alâ’nın yanına yanaştı. Alâ’nın zambaklara olan tutkusunu, en sevdiği çiçeğin o olduğunu bildiğim için günlerce bu özel zambakları aratmış, hazırlatmıştım.
Görevli zambak buketini Alâ’ya uzattı. Alâ şok içinde zambaklara baktı, elleri titreyerek buketi kucağına aldı. Zambakların kokusu yüzüne vururken gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve kafasını kaldırıp sahnedeki bana baktı. Zambaklar kucağında, dev beyaz ışığın altında tam anlamıyla bir tablo gibiydi.
"Yaktın ışıkları, söndüremezler!"
"Gitsek uzaklara döndüremezler..."
Şarkının son sert vuruşları yapıldı. Bateri son trampet vuruşunu vurup sustu, gitarımın telleri elimde titreyerek yavaşça söndü.
Alanda bir anlık derin bir sessizlik hakim oldu. Tepe spotu hâlâ Alâ’nın üzerinde yanıyor, kucağındaki beyaz zambaklar ve siyah elbisesiyle karanlığın ortasında tek bir yıldız gibi parlıyordu.
Göz göze duruyorduk. Henüz tek bir kelime konuşmamıştım, doğum gününü henüz sözle ifade etmemiştim. Bütün planım 3. şarkıda gizliydi.
Mikrofonu elimde sımsıkı sıkıp podyumun en ucuna doğru ağır adımlarla yürümeye başladım. 3. şarkının ritmi girmeden önce ve ben o romantik sözlerle onu yanıma çağırmadan hemen önce, çimen gözlerinin içine bakarak sadece gülümsedim...
İkinci şarkının o yırtıcı, alev alev yanan temposu bittiğinde alandaki derin sessizlik bir anlığına bütün şehri esir aldı. Tepe spotunun altında kucağında dev beyaz zambak buketi, üstünde o siyah zarif elbisesiyle duran Alâ’m... Gözlerinden akan yaşlar beyaz ışığın altında elmas gibi parıldıyordu.
Alandaki o karanlık ve sert atmosfer yavaşça değişmeye başladı. Rejiye verdiğim komutla sahnenin tüm agresif ışıkları kapandı. Yerini bal rengi, loş, ruhu okşayan ve neredeyse mum ışığı sıcaklığında bir aydınlatmaya bıraktı. Sahne artık bir konser alanı değil, ikimizin mabediydi.
Bateristim bagetlerini bıraktı, klavyeden ve akustik gitarın tellerinden dökülen o yumuşak, içe işleyen melodi kampüse yayıldı. Microfonu standına sabitledim. Podyumun ucunda oturur gibi dizlerimi büktüm, doğrudan o çimen yeşili gözlerin derinliğine daldım.
Sesim artık bağırmıyordu; bir fısıltı, bir yemin, bir adanış gibi doğrudan onun kalbine akıyordu.
Müziğin ritmi derinleştikçe içimdeki bütün savunma mekanizmaları çöktü. Bütün gün ona çektirdiğim o acının, cevapsız bıraktığım her mesajın diyeti olarak kalbimi söküp önüne koyuyordum:
"Neyleyim üç günlük ömrümü?"
"Bu gönül sensiz hiç güldü mü?"
"Sevgilim, önüme ölümü"
"Sunsan ben içerim, kendimden geçerim..."
"Senin için senden vazgeçerim..."
"Sunsan ben içerim, kendimden geçerim"
"Senin için benden vazgeçerim..."
Alâ kucağındaki beyaz zambaklara daha sıkı sarıldı. Şalının düştüğü omzu loş ışığın altında parlıyordu. Yüzündeki o kırgınlık yavaşça eriyor, yerini tam anlamıyla bir teslimiyete bırakıyordu. Dudaklarının titrediğini görebiliyordum. Benim sesimle, benim kelimelerimle nefes alıyordu.
Gitarın ritmi hafifçe yükseldi. Sahnede bir adım daha öne geldim, göğsümü tam onun hizasına açtım:
"Ben yağmuru gözlerinde"
"Bülbülü dillerinde"
"Günahı bedeninde"
"Tanıyıp da sevmişim..."
"Dönmüyor yedi cihan"
"Esirin olmuş zaman"
"Şarabı dudağından"
"İçip öyle sevmişim..."
Alandaki 15 bin kişi bile bu romantizmin büyüsüne kapılmış, nefesini tutmuştu. Kimse tezahürat yapmıyordu; herkes bir adamın bir kadına sahnede diz çöküşünü izliyordu.
"Ben yağmuru gözlerinde"
"Bülbülü dillerinde"
"Günahı bedeninde"
"Tanıyıp da sevmişim..."
"Dönmüyor yedi cihan"
"Esirin olmuş zaman"
"Şarabı dudağından"
"İçip öyle sevmişim..."
"Seni öyle sevmişim..."
Son akor uzayıp giderken mikrofonu standından çıkardım. Şarkı bitmişti ama aramızdaki o devasa çekim kuvveti alanı yakıp kavuruyordu.
Müzik tamamen sustu. Loş ışıklar podyumu ve Alâ’nın durduğu o VIP alanını bir altın koza gibi sarmıştı.
Mikrofonu dudaklarıma yaklaştırdım. Sesim bütün kampüste, binlerce insanın bir sessizlikle beklediği o atmosferde çınladı.
"Şimdi... O kucağındaki zambaklarla orada durmayı bırak ve ait olduğun yere, yanıma gel Alâ."
Alanda devasa bir alkış tufanı koptu! İnsanlar "ALÂ! ALÂ!" diye yeri göğü inletmeye başladı.
Nurşah hemen arkasından VIP barikatının kapısını açtı. Alâ, siyah elbisesinin eteklerini bir eliyle hafifçe toplayıp kucağındaki dev zambak buketiyle barikattan dışarı ilk adımını attı. Yanakları gözyaşlarıyla ıslanmıştı ama yüzünde hayatımda gördüğüm en gururlu tebessüm vardı.
Sahne merdivenlerini tırmanırken adımları titriyordu. Sahneye her bir adım yaklaşışında kalbimin göğüs kafesime vuruşunu hissedebiliyordum. Ben podyumun en ucuna gidip diz çöktüm. Merdivenin son basamağına geldiğinde elimi uzattım, onun o narin, buz gibi olmuş elini sımsıkı kavradım.
Onu sahneye, loş ışıkların ve binlerce insanın tam ortasına çektim.
Alâ kucağındaki zambaklarla tam karşımda duruyordu. Aramızda sadece birkaç santimlik mesafe vardı. Nefesi yüzüme vuruyordu, gözlerindeki o çimen yeşili pırıltı sahnedeki tüm ışıklardan daha parlaktı.
Elini bırakmadım. Mikrofonu sol elimle tutup doğrudan onun gözlerinin, gözyaşlarının içine bakarak konuşmaya başladım. Bütün dünya, 15 bin kişi, ışıklar, şehir... Büyülü bir şekilde silindi. Sadece o ve ben kaldık.
"Bugün 19 Mart..." dedim, sesim her bir kelimede titreyerek.
"Herkes için baharın gelişi, sıradan bir şenlik gecesi olabilir. Ama benim için... Benim zifiri karanlık, duvarlarla örülü dünyama bir güneşin doğduğu gün. Ben senden önce sadece yürüyordum Alâ; nefes alıyor ama yaşamıyordum. Kalbimin ritmini de, ruhumun sığınacak bir yuvası olduğunu da senin o çimen yeşili gözlerine baktığımda anladım."
Alâ’nın dudakları hafifçe aralandı. Kucağındaki zambaklara sarılan parmakları titriyordu. Gözlerinden akan tek bir damla yaş çenesinden süzülüp elbisesinin yakasına düştü.
"Herkes bu gece sahnede bir şov izlediğini sanıyor. Ama bilmiyorlar ki ben bu şarkıların her bir notasını, bu maskenin ardındaki her bir nefesi sadece senin için biriktirdim. Senin omuzlarındaki yükü, kalbindeki o sessiz sızıları tek bir gülüşünle silip atmak için buradayım. Benim en büyük zaferim de, en güzel yenilgim de sensin Alâ. Bu dünyadaki tüm karanlıklar üzerime gelse, senin tek bir bakışın beni aydınlatmaya yeter..."
Yaklaştım. Araya sadece zambakların mis kokusu girdi. Sesimdeki o tüm sertlik silinmiş, yerini sadece ona olan o devasa sevgiye ve adanmışlığa bırakmıştı.
"Yeni bir yaşına basıyorsun... İyi ki doğdun sevgilim. İyi ki benim dünyama dokundun, iyi ki kalbimin sahibi oldun. Doğum günün kutlu olsun Alâ'm... Sen benim bu hayattaki tek gerçeğimsin."
Kelimelerim biter bitmez mikrofonu yere bıraktım. Sahne tık diye yankılandı.
Alâ daha fazla dayanamadı; kucağındaki zambakları ikimizin arasına alarak kendini tamamen göğsüme bıraktı! Yüzünü boynuma gömdü, kollarıyla boynuma kenetlendi. O an dünya durdu. Kollarımla onu, zambakları ve o siyah elbisesini sımsıkı sardım. Onu yerden birkaç santim kaldırıp göğsüme bastırdım.
Kokusu... Bütün gün burnumda tüten o cennet kokusu ciğerlerime doldu.
"Çok canın yandı mı bugün?" diye fısıldadım kulağına, dudaklarımı ıslak yanaklarına bastırırken.
"Seni mahvedeceğim Bora..." dedi hıçkırıklarının arasından gülerek, sesi boynumda yankılandı. "Beni bütün gün öldürdün ama şu an... Şu an dünyadaki en mutlu kadınım."
"İyi ki doğdun çimen gözlüm" dedim, dudaklarımı şakaklarına sımsıkı bastırarak. "İyi ki benim oldun. İyi ki doğdun..."
Bütün kampüs, ikimizin bu dev sarılışını izlerken yeri göğü inletecek bir alkış ve tezahürat fırtınasına boğuldu.
Alâ’nın kucağındaki beyaz zambakların kokusu boynuma karışırken, göğsümdeki o sarsıcı hıçkırıklarını hissetmek içimi hem eritiyor hem de dağlıyordu. Bütün gün ona çektirdiğim o belirsizliğin, o soğuk sessizliğin son kırıntıları da boynuma dökülen sıcak gözyaşlarıyla eriyip gitti. Onu kucağımda biraz daha yukarı çekip kokusunu ciğerlerime hapsederek sarıldım. 15 bin kişinin çığlığı, ışıklar, müzik... Bize dair olmayan her şey tamamen silinmişti.Tam o anda arkamızdan kulis ekibinin ritmik alkışları ve sahneye doğru ilerleyen tekerlekli sehpanın sesi duyuldu.Alâ başını boynumdan yavaşça kaldırdı. Islak yanakları loş ışığın altında parıldıyordu. Gözlerini benden ayırmadan dudaklarını titreterek gülümsedi. O an arkamızdan yükselen sıcak, turuncu bir mum ışığı hüzmesi ikimizin de yüzüne vurdu.
Sahneye doğru yanaştırılan sehpanın üzerinde, etrafı zarif beyaz güllerle ve parıltılı süslerle çevrilmiş, tam ortasında yükselen devasa bir doğum günü pastası duruyordu. Pastanın üzerinde mumların alevleri gece rüzgarında hafifçe salınıyordu.
Alâ ellerini kucağındaki zambaklardan ayırmadan pastaya baktı. Gözleri şaşkınlıkla daha da büyüdü. Yanımızda beliren grubumuzun üyeleri ve Nurşahlar hep bir ağızdan tempoyla "İyi ki doğdun Alâ! İyi ki doğdun Alâ!" diye bağırmaya başladı. Bütün şenlik alanı bir anda ritme katıldı; binlerce insan aynı melodiyle gökyüzünü inletti.
Mikrofonu tekrar elime aldım. Alâ’nın yanına sokulup boşta kalan sol kolumu beline doladım. Onu kendime sımsıkı çektim.
"Kapat gözlerini çimen gözlüm..." diye fısıldadım kulağına, sesim mikrofondan tüm alana yayıldı. "Bütün bu kalabalığı, bu ışıkları unut. Sadece kalbinden geçen o tek dileğe odaklan. Mumları üflediğin an, senin dileğin benim bu hayattaki tek görevim olacak."
Alâ gözlerini kapatmadan önce kafasını kaldırıp gözlerimin içine baktı. O çimen yeşili irislerdeki teslimiyet ve aşk, içimdeki bütün fırtınaları dindirmeye yetti. Yavaşça gözlerini yumdu. Göğsü derin bir nefesle yükseldi. Birkaç saniyelik o kutsal sessizlikte, içinden neleri dilediğini tahmin etmek hiç zor değildi.
Dudaklarını hafifçe aralayıp mumlara doğru eğildi ve tek bir nefeste mumların hepsini söndürdü.
Sahnede patlayan konfetiler gece gökyüzünden üzerimize bir yağmur gibi yağmaya başladı. Işıklar yeniden parıldadı. Bütün alan alkıştan yıkılırken Alâ tekrar başını göğsüme yaslayıp kollarını belime doladı.
"Ne diledin?" diye fısıldadım kulağına, gülerek.
"Söylemem..." dedi burnunu ceketimin yakasına sürterek. "Söylersem gerçekleşmez derler ama... Zaten dilediğim şey tam şu an yanımda duruyor Bora."
Şarkıların ve konserin kapanış anonslarının ardından, korumaların ve görevlilerin açtığı güvenli koridordan sıyrılarak kulis alanına geçtik. Arkamızda kalan 15 bin kişinin coşkulu çığlıkları, tezahüratları ve şenlik alanındaki müzik sesi kulis koridoruna adım attıkça yavaşça boğuklaştı.
Grup üyelerimiz ve Nurşahlar kulisin kapısında bizi neşeyle karşıladı. Herkes Alâ’yı tebrik etmek, ona sarılmak için sıraya girmişti. Nurşah gülümsayarak Alâ’ya sarıldı. "Sana söylememek için bütün gün dilimi ısırdım! İyi ki doğdun güzellik!"
Alâ gülümseyerek tebrikleri kabul ederken gözleri anbean beni arıyordu. Aradaki o kısa konuşmaların ve tebriklerin ardından, herkesin dışarıdaki kutlama alanına geçmesini sağladım. Ahşap kulis kapısını arkamızdan kapatıp kilit mandalını tık diye attım.
Dışarıdaki dünya bir anda tamamen sustu. Odanın içindeki tek ses, ikimizin düzensiz ve derin nefesleriydi.
Alâ elindeki o devasa beyaz zambak buketini ve küçük çantasını kulisteki deri koltuğun üzerine nazikçe bıraktı. Üzerindeki o siyah zarif elbise, omzundan hafifçe kayan şalı ve hafifçe dağılmış saçlarıyla odanın ortasında öylece durdu. Yüzündeki makyaj gözyaşlarıyla hafifçe dağılmıştı ama gözlerindeki o pırıltı hayatımda gördüğüm en büyüleyici şeydi.
Aramızdaki iki adımlık mesafeyi yavaşça kapattım.
Bütün günün yorgunluğu, gerginliği ve o sahnedeki devasa duygu patlaması üzerimizden süzülüp giderken, sadece durup birbirimize baktık. Yüzüne doğru eğildim. Ellrimi kaldırıp iki yanından yanaklarını sarmaladım. Başparmaklarımla gözlerinin altında kurumuş gözyaşı izlerini büyük bir narinlikle sildim.
"Bütün gün..." dedim, sesim pürüzlü, kısıklı ve derin bir mahcubiyetle doluydu. "Bütün gün seni aramamak, o mesajlarına cevap vermemek için kendimle nasıl savaştım biliyor musun? Kalbini acıttığımı bildiğim her saniye içim gitti Alâ."
Alâ parmaklarını deri ceketimin yakalarına geçirdi. Başını ellerimin arasına biraz daha yaslayıp gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki o gündüzden kalan kırgınlığın yerini tamamen derin bir anlayış ve huzur almıştı.
"Beni mahvettin Bora..." diye fısıldadı, sesi titreyerek. "Saatlerce telefon ekranına baktım. 'Beni unuttu, şenlik benden daha önemli, beni artık aramayacak' dedim. Kalbim o kadar ağırlaştı ki nefes alamadım."
"Hiçbir şey senden önemli değil" dedim, alnımı onun alnına dayayarak. İkimiz de gözlerimizi yumduk. İki farklı kalbin tek bir ritimde atışını alnımızdaki o temas noktasından hissedebiliyordum.
"Bu dünyadaki hiçbir şey, senin tek bir gülücüğünden daha değerli olamaz. Sana unutulmaz bir gece vermek istedim çimen gözlüm. Bütün bu şehir senin doğum gününü konuşsun, herkes senin bu adama neler yaptığını, benim senin için neleri göze aldığımı görsün istedim."
Alâ derin bir nefes aldı. "Başardın..." dedi, nefesi yüzümü ısıtırken. "Şu an kalbim öyle bir atıyor ki, göğüs kafesime sığmıyorum. Hayatımda hiç böyle hissetmemiştim."
Alnımı alnından ayırmadan sağ elimi sırtına indirip onu göğsüme doğru çektim. Şakaklarına, saçlarının arasına uzun ve derin bir öpücük kondurdum. Kokusu... Bütün gün burnumda tüten, içimi ferahlatan o zambak ve vanilya karışımı cennet kokusu ciğerlerime doldu.
Dudaklarımı göz kapaklarına, ardından yanaklarına bastırdım. Her bir dokunuşumda, gün boyu ona yaşattığım o belirsizliğin özrünü diliyordum.
"İyi ki doğdun..." diye fısıldadım saçlarını okşayarak. "İyi ki benim dünyama geldin. İyi ki hayatımdasın."
Alâ kollarını boynuma sımsıkı doladı. Yüzünü boynumun çukuruna gömdü. Sıcak nefesi tenime vururken, gülümsediğini hissettim.
"İyi ki senin oldum Bora..." dedi fısıltıyla, sesi boynumda yankılandı. "Senden başka hiçbir yerde, hiçbir kucakta böyle güvende hissetmedim ben."
O odada, kulisin o loş ve huzurlu atmosferinde zaman tamamen durdu. Dışarıdaki binlerce kişilik kalabalık yavaş yavaş dağılırken, biz kapının arkasında, birbirimize sarılıp o sessizliğin ve kavuşmanın tadını çıkardık.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

23okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…