1. bölüm / 7
ARALIKGİRİŞ
Bölümler 7Şu an: GİRİŞ
- 1 GİRİŞ906 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 BÖLÜM 11.669 kelime
- 3 BÖLÜM 21.639 kelime
- 4 BÖLÜM 32.797 kelime
- 5 Bölüm 45.078 kelime
- 6 Bölüm 53.346 kelime
- 7 Bölüm 65.277 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
~Bora Arkan
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Gebze’nin o insanı iliklerine kadar üşüten sonbahar rüzgarı, odamın pencerelerini dövüp duruyordu. Dışarıda çam ağaçlarının dalları birbirine çarparken, içeride sadece masanın üzerindeki lambanın cılız sarı ışığı ve hışırdayan kareli defter sayfası vardı. Göğsümün tam ortasında öyle ağır, öyle amansız bir sıkışma vardı ki, her nefes alışımda kaburgalarım kalbime batıyordu sanki.
Ben Bora Arkan’dım.
GTÜ Bilgisayar Mühendisliği amfilerinde, Çayırova kampüsünün çam kokulu yollarında kahkahası eksik olmayan o adam... Mert’le kantini birbirine katan, herkesle muhabbeti olan, amfide en ön sıralarda espriler patlatan, kızların bakışlarını üzerinde toplayan, rahat, özgüvenli ve havalı Bora. Yıllardır kimse benim bir kadının karşısında bocaladığımı, kontrolümü kaybettiğimi veya çaresiz kaldığımı görmemişti. Kafama koyduğum şeyi alan, duruşuyla, tarzıyla nerede nasıl duracağını iyi bilen biriydim ben.
Ama söz konusu Alâ Soykan olduğunda... O bütün özgüvenim, o ‘cool’ maskem, o sarsılmaz duruşum tek bir gülüşüyle yerle bir oluyordu.
O hesapsız neşesi, omuzlarına dökülen uzun kestane saçları ve etrafına saçtığı o büyüleyici ışığıyla hayatımın tam ortasına düştüğünden beri kendimi tanıyamaz hale gelmiştim.
Masanın başında oturmuş, tükenmez kalemi parmaklarımın arasında sıkıyordum. Derken koridorda hafif bir ayak sesi duyuldu. Kapım hafifçe tık tıklandı ve içeriye kız kardeşim Umay kafasını uzattı. Saçları darmadağınık, elinde matematik soru bankasıyla bana ters bir bakış attı.
“Abi, odandan tıkır tıkır ses geliyor, saat gecenin ikisi!” dedi huysuzca. “Sırf senin yüzünden türev sorularına odaklanamıyorum. Zaten sınıftaki o gıcık Ege denemede yine tavan yapmış, sinirim tepemde!”
Hafifçe gülümsedim. “Tamam Umay,” dedim sesimi olabildiğince sakin tutarak. “Yatıyorum şimdi. Sen de kapa artık o test kitabını, kafanı boşalt biraz.”
“Sanki yatar mısın... Dertli dertli ne yazıyorsan artık,” diye mırıldanıp kapıyı kapattı.
Umay’ın haklı bir yanı vardı; gerçekten dertliydim. Ama bu derdin dermanı ne dershanedeydi ne de kodlama laboratuvarında.
Zihnim günlerdir tek bir rüyanın etrafında dönüp duruyordu. Uykularımı kaçıran, her sabah uyandığımda göğsümün üzerine tonlarca yük bindiren o rüya... Gün boyu onlarca insanla rahatça laflayan ben, bir tek onun karşısında, o yeşil gözlerinin tam içine bakarken dilim tutulacakmış gibi hissediyordum.
Kalemin ucunu kağıda gömercesine yazmaya başladım:
Çok tuhaf...
Rüyanda aşık olduğun bir kız...
Ve de o kızın sen olması!
Duygularım karmakarışıktı bugün. Hep bir çözüm yolu aradım kendi kendime.
“Nasıl?” dedim. 1 hafta boyunca bir kız nasıl olur da rüyalarıma girer.
Yazdıkça içimdeki o yangın biraz olsun dışarıya sızıyordu sanki.
Gözlerimin önüne gündüz kampüste yaşananlar geldi. Çayırova’nın o soğuk, çam kokulu havasında, Endüstri Amfisi’nin önünde duruşu... Mert’le yanından geçerken her zamanki gibi muzip bir şeyler söyleyip kahkaha atmıştım. Dışarıdan bakıldığında ne kadar rahat, ne kadar umursamaz görünüyordum! Oysa o an, o Kulüp Başkanı Emir denilen çocuk Alâ’nın yanına yanaşıp projedendir bahanesiyle ona gülümsediğinde, elini onun omzuna doğru hafifçe uzattığında... İçimdeki o kıskançlık canavarı nasıl da şahlanmıştı! Masanın altından avuçlarımı sıkmaktan tırnaklarım etime batmıştı ama yüzümdeki o umursamaz gülüşü tek bir milim bile bozmamıştım. Kahkaha atmaya devam etmiştim Mert’le.
Kimse anlamamıştı içimde kopan fırtınayı. Kimse bilmiyordu Bora Arkan’ın içten içe nasıl yandığını.
Ayağa kalktım, odanın içinde huzursuzca birkaç adım attım. Sonra tekrar masanın başına dönüp kaleme sarıldım.
Aslında kimseye tek bir şey dahi bile söylemeyecektim. Ta ki seni koridorun başında görene dek. Her zamankinden farklıydın. Bu sefer seni gördüğümde kalbim öyle bir heyecanla attı ki nasıl bir duygu olduğunu anlamadım. Ve en sonunda o yaşadığım duyguyu az da olsa sana anlatmak istedim.
Yazarak...
Unutakoyduğum bir anı zihnime bir yıldırım gibi düştü. O gün, kampüsün arkasındaki o tenha, kimsenin geçmediği ağaçlıklı yolda çocukluk sırdaşım Nurşah’la buluştuğum an...
Herkesin yanında dertsiz, havalı duran ben; Nurşah’ın karşısına geçtiğimde sesim titremişti. “Ben mahvoldum Nurşah,” demiştim. Ve orada, kimsenin görmediği o ağaçların gölgesinde, sırf bir kızın gülüşü içimi bu kadar yaktığı için, sırf onu kıskanmaktan ve kaybetme korkusundan mahvolduğum için gözyaşlarımı tutamamıştım. Ağlamıştım. Güçlü görünen adamların da nasıl darmadağın olabileceğini ilk kez o gün anlamıştım.
Kalem kağıdın üzerinde hışırdayarak devam etti:
Biliyorum, olmayacak, sevmeyeceksin beni ama ben kendi kendime güzel karar aldım. Her şeye 0’dan başlayacağım. Ve yeni hayatımın ilk kahramanının sen olmasını istiyorum.
Hiçbir şey söylemeyecektim kimseye. Gülüşün her şeye engel oldu. Nurşah’a anlattım bu durumu, ağlayarak. Normalde de zaten hemen ağlarım ama kimsenin olmadığı bir yerde. “Tamam” dedi. Galiba sana söylemiş her şeyi. Bir yana pişmanlık duydum ama bir yana da içim rahatladı.
Nurşah’ın gidip ona anlatmış olma ihtimali bile dizlerimin bağını çözüyordu. Bir yanım “Keşke bilse, anlasa bu yangını, baksa gözlerimin içine” derken; diğer yanım o aşılmaz erkeklik gururuna yenik düşüp pişmanlıkla kıvranıyordu. Ya benden tamamen uzaklaşırsa? Ya o havalı, mesafeli duruşumun ardındaki bu çaresiz adama gülerse?
Gözlerim doldu ama silmedim. Kalemin ucunu kağıda daha sert bastırdım.
Bunu duysalar şimdi herkes farklı düşünecektir hakkımda. Belki de sen bile. Ama ilk defa başıma geldi böyle şey.
Çok tatlı gülüyorsun, bakıyorsun. Düşünüyorum bir insanın her şeyi mükemmel olur mu diye de, anladım ki oluyormuş.
Farkındayım, olmadık hayaller peşinde koşuyorum ama beni tek mutlu eden şey, peşinden koştuğum hayallerim sensin.
Kalemi yavaşça masaya bıraktım. Derin bir nefes verdim.
Kağıdı özenle katladım. Göğsümün üzerindeki deri ceketimin iç cebine, tam kalbimin üzerine yerleştirdim.
Bu kağıt belki de hiçbir zaman onun eline doğrudan ulaşmayacaktı. Belki amfide, bir ders çıkışında sırasının arasında unutulacaktı. Belki de bir gün kaza ara cebimden düşecekti. Ama bildiğim tek bir şey vardı: Yarın sabah o GTÜ Çayırova kampüsünün kapısından içeri girdiğimde, ben yine herkesin tanıdığı havalı, rahat ve eğlenceli Bora Arkan olmaya devam edecektim. Mert’e takılacak, amfide espriler yapacak, gülümsedim mi etrafı aydınlatacaktım.
Ama bakışlarım hep onu arayacaktı. O başkasıyla konuştuğunda içim yine cayır cayır yanacak ama dışarıya tek bir duman bile hissettirmeyecektim.
Çünkü ben yeni hayatımın ilk kahramanını seçmiştim. Ve bu hikaye, ne pahasına olursa olsun, en baştan yazılacaktı.
