ARALIK kitap kapağı

5. bölüm / 7

ARALIK

Bölüm 4

Vaveyla Yazarı: zemheri ︎︎

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Bölüm 4

Mesafe
~Bora Arkan
Masa lambasının sarı ışığı, karanlık odanın tavanında geniş, kasvetli gölgeler oluşturuyordu. Yatakta sırtüstü uzanmış, elimi başımın altına koymuş halde tavandaki o gölgelerin yavaşça biçim değiştirmesini izliyordum. Dışarıda, sonbaharın ilk sert yağmuru pencere camlarını dövüyor; rüzgâr, çatının kenarlarındaki sacları zorlayarak ıslık çalar gibi uğulduyordu. Şehrin gürültüsü çoktan çekilmiş, geriye sadece yağmurun o ritmik, boğuk sesi kalmıştı. Ama zihnimdeki o uğultu, dışarıdaki fırtınayı bastıracak kadar güçlüydü.
Uykunun beni içine çekmesine izin veremiyordum. Ne zaman gözlerimi kapatsam, karanlığın içinden o tek bir ekran ışığı parlıyor, o üç kelimelik mesaj zihnimin duvarlarında yankılanıyordu:
“Saat 3 uygun mu?”
Komodinin üzerinde yüzüstü duran telefona kaydı bakışlarım. Sadece bir saat önce atılmış o mesaja verdiğim o kısa, mesafeli yanıt... “Uygun. Yarın 3’te görüşürüz.”
Klavyedeki harflere basarken parmaklarımın ucunda hissettiğim o garip, hafif uyuşukluk hâlâ geçmemişti. O kadar net, o kadar duygusuz görünmeye çalışmışım ki, sanki yanıtı yazan ben değil de zihnimin bir köşesindeki o otomatik, soğuk mekanizmaydı. Ama o altı harfli kelimeyi gönder tuşuna basıp ekrana düşürdüğüm an, göğsümün ortasında bir yıldır sıkışıp kalan o ağır havanın birdenbire yer değiştirdiğini hissetmiştim.
Yataktan ağır adımlarla doğrulup oturdum. Çıplak ayaklarım soğuk parkeye değdiğinde vücuduma hafif bir ürperti yayıldı. Dirseklerimi dizlerime dayayıp ellerimle yüzümü kapattım. Avuç içlerimi şakaklarıma bastırırken, şakaklarımdaki damarların düzensizce attığını hissedebiliyordum. Normalde günün yorgunluğuyla çoktan derin bir uykuya dalmış olmam gerekiyordu. Saatlerdir garajda motorun zincirini temizlemiş, yağlamış, motor bloklarını parlatmış, bedenimi en uç noktasına kadar yormuştum. Zihnimi susturmanın, bir yıldır kaçtığım o bakışların gerilimini bünyemden atmanın bildiğim tek yolu buydu: Elleri gres yağına bulaştırmak, anahtar takımlarının o soğuk metalik sesiyle kendimi uyuşturmak.
Ama bu gece garajın o ağır benzin ve motor yağı kokusu bile işe yaramamıştı.
Ayağa kalkıp odanın içinde amaçsızca birkaç adım attım. Pencerenin yanına varıp perdeyi kenara çektim. Islak camdan dışarıdaki karanlığa, sokak lambasının sarı hareleri altında parıldayan asfalt yola baktım. Zihnim, o mesajın gelmesinden hemen önceki o birkaç saate, garajdaki o uzun ve sessiz saatlere kaydı.
Otoparktan çıkarken motorun gazını sonuna kadar açıp fakültenin bahçesinden uzaklaştığım anı hatırladım. Rüzgâr kaskın vizöründen içeri süzülüp yüzümü dondururken, sadece önümdeki yola odaklanmaya çalışmışım. Ama ne kadar hız yaparsam yapayım, ne kadar virajı sert alırsam alayım; o amfi çıkışında, o dar koridorda yaşanan o kısacık an zihnimden sökülüp gitmiyordu. Emir’in ona doğru adım atışı, rahat bir edayla masasının kenarına dayanışı, “Seni arabayla bırakayım” derken ki bo kendinden emin sesi... Ve benim tam o an, onların yanından geçerken çenemi ne kadar sert sıktığım...
O an hissettiğim şey sadece bir öfke değildi. İçimde bir yerlerde, kontrolümü kaybetme korkusuyla birleşen o yırtıcı, huzursuz ciddiyetti. Bir yıldır amfide arkamı dönüp bakmamak için kendimi nasıl kastığımı bir tek ben biliyordum. Onun ön sıralardan birine oturup defterine notlar alırken pencereden süzülen ışığın saçlarına vuruşunu, hafifçe başını eğdiğinde ortaya çıkan o zarif profilini sadece gözümün ucuyla takip etmek... Bir yıl boyunca aradaki o mesafeyi ben inşa etmiştim. O soğuk duvarı, o aşılmaz engeli ben örmüştüm. Çünkü o duvardan tek bir taş çekilirse, altından kalkamayacağım bir fırtınanın kopacağını biliyordum.
Ama bu gece... O tek bir mesajla, o duvarın üzerindeki ilk harç çözülmüştü işte.
Pencereden ayrılıp masama doğru yürüdüm. Masanın üzerinde dağınık halde duran kodlama notları, devre şemaları ve kütüphaneden aldığım kalın referans kitapları duruyordu. Sandalyeyi çekip oturdum. Elimi masadaki ahşap kutuya uzattım; kutunun içinden çıkarttığım deri kaplı, ağır anahtarlık parmaklarımın arasında soğuk bir his bıraktı. Motorun anahtarıydı bu. İki yıldır ne zaman başım sıkışsa, ne zaman zihnimdeki gürültü çekilmez bir hal alsa beni bu şehirden, bu hislerden uzaklaştıran tek nesne.
Anahtarlığı parmaklarımın arasında çevirirken gözlerim masadaki lambanın ışığında parıldayan telefon ekranına takıldı.
Benim attığım o ilk mesaj... O kadar uzun süre tereddüt etmiştim ki o mesajı yazarken. Odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürürken, telefonu elime alıp alıp bırakmış; klavyeye “Selam Alâ” yazıp defalarca silmiştim. “Profesyonelce bir mesaj olmalı” diyordum kendi kendime. “Sadece hoca proje detaylarını yüklediği için yazıyorum. Başka hiçbir anlamı yok. İşi şansa bırakmamak için, iki disiplinli öğrenci gibi hareket etmek için...” Kendime söylediğim bu yalanlara inanmak, gerçeği kabullenmekten çok daha kolaydı.
Gerçek ise basitti: Ben o mesajı atmasaydım, aradaki o sessizlik yarın saatlerce sürecek bir gerilime dönüşecekti. O kaçış alanı, o mesafeli duruş amfinin soğuk duvarları arasında bizi boğacaktı. İlk adımı ben atmalıydım. Duvarı ören bendim, o duvarda kapıyı açması gereken de ben olmalıydım.
Ve o yanıt geldiğinde...
Ekran ışığı karanlığı böldüğünde ve onun adını bildirimin üzerinde gördüğümde, göğsümün içindeki o ritim bozulmuştu. “Yarın ders çıkışı kütüphanenin alt katındaki çalışma salonunda olalım. Saat 3 uygun mu?”
O kadar net, o kadar mesafeli ama bir o kadar da geri çekilmeyen bir yanıttı ki... Tıpkı onun o sakin, ne istediğini bilen duruşu gibi. Bir yıldır uzaktan izlediğim o gururlu, kendi doğrularından taviz vermeyen tavrı bu iki satırlık mesaja da sinmişti. Kaçmamıştı. Mesajı gördüğünde tereddüt ettiğini, belki de benim gibi ekranın karşısında durup düşüncelerle boğuştuğunu tahmin edebiliyordum. Ama cevabı netti. Yarın saat 3.
Sandalyede geriye doğru yaslandım. Derin bir nefes alıp ciğerlerimi doldurdum. Odadaki o hafif çam ve deri kokusu... Garajda üzerime sinen o sert, odunsu koku havada süzülüyordu.
Yarın saat 3’te, kütüphanenin o sessiz, loş çalışma salonunda, ahşap bir masanın iki ucunda karşı karşıya oturacaktık. Artık amfideki gibi aramızda sıralar olmayacaktı. Koridordaki gibi teğet geçip gitmek yoktu. Birbirimizin gözlerinin içine bakmak, ses tonumuzdaki en ufak bir titremeyi bile gizleyemeyeceğimiz kadar yakın olmak zorundaydık. Saatlerce aynı kod satırlarını inceleyecek, aynı devre şemaları üzerinde tartışacaktık. Yüzüne bakarken kendimi ele vermemek, o bir yıldır ördüğüm mesafeli maskenin arkasına saklanabilmek yarın hiç olmadığı kadar zor olacaktı.
Çünkü Alâ Soykan, sıradan biri değildi. O, bakışlarıyla insanı çözen, o sakin duruşunun arkasında fırtınalar koparan ama dışarıya tek bir dalga bile sızdırmayan biriydi. Ve ben, onun karşısında ilk kez bu kadar silahsız kalacaktım.
Ayağa kalkıp masadaki lambayı kapattım. Oda yeniden karanlığa gömüldü. Pencereye vuran yağmur damlalarının sesi odanın tavanında yankılanırken, yatağa yürüdüm ve üzerimdeki yorganı çektim.
Gözlerimi kapatırken dışarıdaki rüzgârın uğultusu hafiflemişti. Zihnimdeki gürültü ise tek bir noktada düğümlenmişti.
Yarın. Kütüphane. Saat 3.

Kaçış ikimiz için de bitmişti. Ve ben, o saat 3 geldiğinde ne olacağını düşünmekten bu gece tek bir saniye bile uyuyamayacağımı çok iyi biliyordum.
Gece boyunca gözüme tek damla uyku girmedi. Yağmur sabaha karşı dinmiş, yerini Karadeniz’in o nemli, gri ve üzerinize ağır bir yorgan gibi çöken soğuk havasına bırakmıştı. Pencereden içeri süzülen soluk gün ışığı odanın karanlığını ağır ağır yarmaya başladığında, ben çoktan yataktan kalkmış, gardırobun kapağına yaslanmış halde öylece dışarıyı izliyordum. Gözlerimde uykusuzluğun getirdiği o hafif sızı, şakaklarımda ise hiç dinmeyen zonklayıcı bir baskı vardı. Zihnim bütün gece aynı döngünün içinde dönüp durmuş, yarın saat 3’te kütüphanede yaşanacak o anı ilmek ilmek işlemişti.
Giyinip aşağıya indiğimde evde derin bir sessizlik hâkimdi. Mutfağa geçip makineye sert bir filtre kahve koydum. Kahvenin acı, yoğun kokusu mutfağa yayılırken, tezgâha yaslanıp soğuk camdan bahçeye baktım. İçimdeki o huzursuzluk, havanın gri tonuyla birebir örtüşüyordu. Birkaç yudum kahveyle boğazımdaki o kuruluğu geçirmeye çalıştım ama zihnimdeki o düğüm bir türlü çözülmüyordu.
“Abi?”
Arkamdan gelen kısık, uykulu sesle irkilip döndüm. Umay, üzerindeki bol gri hırkası, darmadağınık saçları ve gözlerindeki o bıkkın ifadeyle mutfak kapısında duruyordu. Sınav senesinin getirdiği o ağır yük, daha dönemin ilk haftalarından omuzlarına çökmüştü bile. Gözlerinin altındaki morluklar, elinde tuttuğu Test Okulu YKS soru bankası ve o her zamanki gururlu ama yorgun duruşu...
“Günaydın ufaklık,” dedim sesimdeki o mesafeli, sert tonu yumuşatmaya çalışarak. Kahve kupasını tezgâha bıraktım. “Bu saatte ayaktasın? Dershaneye mi, okula mı?”
“Okula abi,” dedi Umay, masanın kenarındaki sandalyeyi çekip otururken. Sesinde garip, hafif kırgın bir ton vardı. Bakışlarını tezgâhtaki kahve fincanına dikti. “Zaten bütün gece doğru düzgün uyuyamadım. Şu matematik netleri kafamı kurcalayıp duruyor.”
Umay’ın yanına yaklaşıp saçlarını hafifçe karıştırdım. Tıpkı bana benziyordu; gururlu, kırıldığında ya da kafası bir şeye takıldığında kendi kabuğuna çekilen, derdini kimseye anlatmayıp kendi içinde büyüten bir yapısı vardı. Alâ’dan ders aldığı dönemde de fark etmiştim bunu. Alâ, onun bu duvarlarını saniyeler içinde çözer, o sakin ve anlayışlı diliyle Umay’ın zihnindeki karmaşayı yatıştırırdı. Alâ’nın adı zihnime yeniden düştüğünde, göğsümdeki o sızı kendini tekrar hatırlattı.
“Kafana takma dedikçe daha çok takıyorsun,” dedim sandalyenin arkalığına tutunarak. “Alâ ablanla çalışırken gayet iyi gidiyordun. Ne oldu o temposuna?”
Umay’ın gözleri bir anlığına kaçtı. Yüzüne ani bir gölge düştü, dudaklarını birbirine bastırdı. “Alâ abla harika anlatıyordu zaten abi, mesele o değil. Mesele... ne bileyim, okulda insan tipinde dolaşan bazı gereksizlerin moral bozması.”
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Sesimdeki o korumacı sertlik anında su yüzüne çıktı. “Hangi gereksizler? Okulda birisi canını mı sıktı senin?”
“Boş ver abi, önemli bir şey değil,” dedi Umay hemen toparlanmaya çalışarak, çantasını omzuna takıp ayağa kalktı. “Okul kantininde saçma sapan bir tipten laf işittim işte, takılmıyorum. Zaten sınav stresi yeter, bir de bunlarla uğraşamam.”
Umay konuyu kapatmak için hızla kapıya doğru yürüse de içimdeki o hırçın şüphe uyanmıştı bir kere. Kimse benim kardeşimin moralini bozup öylece gidemezdi. Ama şu an üzerine gitmenin onu daha da kapatacağını bildiğimden üstelemedim. “Hazırlan, seni ben bırakıyorum bugün,” dedim net bir sesle.
“Motorla mı?” dedi Umay, kaşlarını kaldırarak.
“Giy montunu, garajdayım.”
Garaja indiğimde motorun üzerindeki brandayı tek bir hareketle çekip çıkardım. Siyah, heybetli makine garajın loş ışığında parıldıyordu. Dün gece saatlerce yağladığım zincirler, temizlediğim motor bloğu... Vücudumu yormak için harcadığım o saatler bile zihnimdeki Alâ gerçeğini silmeye yetmemişti. Kaskı elime alıp Umay’ın gelmesini beklerken garajın o benzin, deri ve çam kokulu havasını ciğerlerime çektim.
Umay garaja gelip arkama kurulduğunda ve belime sıkıca sarıldığında, kaskın vizörünü indirdim. Motoru çalıştırdığım an kükreyen o devasa ses garajın duvarlarında yankılandı. Debriyajı bıraktım ve gri Karadeniz sabahına doğru fırladık.
Yol boyunca rüzgâr kaskın açıklıklarından içeri doluyor, ıslak asfaltın kokusu genzimi yakıyordu. Önümdeki yola odaklanmaya çalışsam da zihnim adeta ikiye bölünmüştü. Bir yanım belime sarılan Umay’ın güvenliğini ve okulda onu kıran o meçhul tipin kim olduğunu düşünüyordu; diğer yanım ise saat 3’ü, kütüphanenin o loş alt katını ve Alâ’yla göz göze geleceğim o ilk saniyeyi...
Lisenin önüne vardığımızda motoru sağa çektim. Umay kaskı çıkarıp bana uzattı, saçlarını düzeltti.
“Milletin ne dediğine takılma ufaklık,” dedim kaskı gidona asarken. Bakışlarımı gözlerine diktim. “Bir sıkıntı olursa, canını sıkan biri olursa bana direkt söylüyorsun. Anlaştık mı?”
“Anlaştık abi, sağ ol,” dedi hafifçe tebessüm ederek. “Sen de şu kaşlarını çatmayı bırak artık. Bütün mahalle senden korkacak.”
Umay okul kapısından içeri girip gözden kaybolana kadar bekledim. Ardından vizörü kapatıp gaza yüklendim. İstikamet, Mühendislik Fakültesi’ydi. Kaçışın bittiği, zamanın geriye doğru saymaya başladığı o yer.
Kampüse girdiğimde sonbahar rüzgârı kurumuş sarı yaprakları geniş asfalt yolda savuruyordu. Motoru otoparktaki her zamanki yerime çekip kontağı kapattım. Kaskı elime alıp motordan indiğimde, fakülte binasının o soğuk beton duvarları bana her zamankinden daha yabancı, daha tehditkâr geldi.
Otoparktan binaya doğru yürürken adımlarım ağır ama kararlıydı. Deri ceketimin yakasını kalkık tutarak koridora adım attım. Burnuma dolan o eski tahta sıraların, tozlu havanın ve kalabalığın kokusu dünle tamamen aynıydı. Ama bugün farklı olan bir şey vardı: Koridordan geçen herkesin bakışlarında, fısıltılarında bir beklenti seziliyordu.
Mert, dersliğin kapısında durmuş, elinde kahve bardağıyla beni bekliyordu. Yanına yaklaştığımda yüzündeki o yarım yamalak tebessümü gördüm.
“Gelmeyeceksin sandım,” dedi Mert, kahvesinden bir yudum alarak. “Gece hiç uyumadığına yemin edebilirim ama ispatlayamam Arkan. Yüzün kül gibi.”
“Uzatma Mert,” dedim yanından geçip sınıfa doğru adımlarken. Sesimdeki soğukluk Mert’in tebessümünü anında sildi.
“Tamam tamam, bir şey demedim,” diye peşimden geldi. “Sadece... Dün panodaki isimleri gördükten sonra Alâ’nın yüz ifadesini görecektin. Kız adeta dondu kaldı. Sen de arkana bile bakmadan bastın gittin motorla. Bütün fakülte bu projeyi konuşuyor oğlum. Yan yana gelemez dediğimiz iki adamı hoca aynı masaya oturttu.”
Sınıfın kapısını itip içeri girdiğimde gözlerim refleks olarak en ön sıraya, pencerenin altındaki o masaya kaydı.
Oradaydı.
Üzerinde krem rengi hafif bir hırka vardı. Saçları omuzlarına dökülmüş, elindeki kalemi yavaşça defterine vurarak yanındaki Nurşah’ı dinliyordu. İçeri girdiğimi, botlarımın ahşap zeminde çıkardığı o tok sesi duyduğu an sırtının hafifçe dikleştiğini fark ettim. Başını çevirmedi, arkasına bakmadı. Ama o ince, zarif omuzlarındaki gerilimi, varlığımı hissettiği an girdiği o savunma pozisyonunu bir tek ben anlayabilirdim.
Üst sıralara, her zamanki yerime doğru yürüdüm. Sıraya oturup kaskı masanın üzerine bıraktım. Deri ceketimin cebindeki telefon ısınmış gibi geliyordu sanki. Cebimden çıkarıp ekranına baktım. Dün gece atılan o mesaj hâlâ oradaydı:
“Yarın ders çıkışı kütüphanenin alt katındaki çalışma salonunda olalım. Saat 3 uygun mu?”
Gözlerimi ekrandan ayırıp aşağıya, onun oturduğu sıraya diktim. Pencereden süzülen o soluk sonbahar ışığı doğrudan onun masasına düşüyordu. Hafifçe eğilip defterine bir şeyler yazarken, yüzüne düşen o bir tutam kahverengi saçı zarif bir hareketle kulağının arkasına sıkıştırdı.
O an, içimdeki o sert, aşılmaz duvarların altından bir şeylerin kaydığını hissettim. Bir yıl boyunca amfide arkamı dönmemek için verdiğim o savaş, kütüphanedeki o ahşap masada son bulacaktı. Saatime baktım.
10.42
Zaman ağır ağır akıyordu ama geri dönüşü yoktu. Saat 3’e sadece saatler kalmıştı ve ben, hayatımda ilk kez bir dersin bitip saatlerin tükenmesinden bu kadar çok korkuyordum.
Saatler, amfinin duvarındaki o eski yuvarlak kadranda adeta ağır çekimde ilerliyordu. Hocanın tahtada çizdiği devasa algoritma şemaları, havada uçuşan teknik terimler ve amfideki o boğuk uğultu zihnimin tamamen dışında kalıyordu. Bakışlarım, ön sıradaki o masaya, krem rengi hırkasının içinde kıpırdamadan not alan Alâ’ya kilitlenmişti. Arada bir kalemi bırakıp derin bir nefes alıyor, omuzlarını hafifçe dikleştirip tahtaya bakıyordu. Her hareketinde, her kıpırdanışında aramızdaki o bir yıllık sessizliğin baskısını hissedebiliyordum.
Dersin bitiş zili çaldığında amfideki herkes gürültüyle toparlanmaya başladı. Sandalyelerin ahşap zeminde çıkardığı gıcırtılar, çanta fermuarlarının sesleri amfiyi doldurdu. Alâ, masasındaki notları yavaşça çantasına yerleştirdi, hırkasının yakasını düzeltti ve Nurşah’la birlikte kapıya doğru adımladı.
Onun sınıftan çıkışını, koridordaki kalabalığın arasında kayboluşunu üst sıradan izledim. Mert yanıma gelip omuzuma vurdu, “Kafeteryaya geçiyoruz, geliyor musun?” diye sordu.
“İşim var Mert, siz geçin,” dedim sesimi olabildiğince düz tutarak.
Saatime baktım. 14:45.
Zaman dolmuştu. Cebimdeki telefonu çıkarıp sıktım. Zihnimdeki o hırçın, kontrolcü ses “Gitme, kütüphanede masada bekle, ilk oturan o olsun” diyordu. Gurur, bir yıldır koruduğum o kalenin tek kalesiydi. Ama sonra o ilk mesajı attığım an geldi aklıma. İletişimi başlatan bendim, o kaçış duvarında ilk gediği açan da bendim. Beklemek, köşeme çekilip onun gelmesini gözlemek bana göre değildi.
Sıramdan kalktım. Kaskımı elime alıp koridora adım attım. Fakülte binasından çıkıp kütüphaneye giden o geniş, yapraklarla kaplı yola adım attığımda sonbahar rüzgârı yüzüme çarptı. Gökyüzü gri bir kurşun gibi tepemize çökmüştü; yerdeki ıslak toprak ve çam kokusu ciğerlerime doldu.
Kütüphane binasının önündeki geniş merdivenlerin dibine geldiğimde adımlarım aniden kilitlendi.
Alâ, merdivenlerin ilk basamağında duruyordu. Sırtında çantası, elleri hırkasının ceplerinde, bakışları rüzgârın savurduğu sarı yapraklarda öylece durmuş, derin nefesler alıyordu. Rüzgâr kahverengi saçlarını hafifçe yüzüne doğru savuruyordu. İçeri girmeden önce, o da en az benim kadar zihnindeki fırtınayı yatıştırmaya çalışıyor gibiydi. Kendi içine çekilmiş, o sakin ama sarsılmaz savunma hattını kuruyordu.
O an, içimdeki o son tereddüt kırıntısı da rüzgârla savrulup gitti. Deri ceketimin yakasını düzelttim. Kaskı tutan parmaklarımı sıktım ve adımlarımı doğrudan ona doğru yönelttim. Botlarımın ıslak taşlarda çıkardığı tok ses, rüzgârın uğultusuna karıştı.
Aramızdaki mesafe birkaç adıma indiğinde Alâ yaklaşan adımları hissetmiş gibi başını hafifçe çevirdi. Göz göze geldik.
Bir yıldır koridorlarda, amfilerde bakışlarımızın teğet geçtiği o anlardan çok farklıydı bu. Bu kez kaçmak yoktu. Bakışlarındaki o bir saliselik şaşkınlık, yerini anında o aşina olduğum gururlu ve sakin ifadeye bıraktı. Ama gözlerinin en derinindeki o hafif kıpırtıyı, göğsünün hızla inip kalkışını fark etmemek imkânsızdı.
“Selam,” dedim. Sesim, rüzgârın ortasında beklenmedik kadar net ve pürüzsüz çıkmıştı.
Alâ duraksadı. Sesimi bu kadar yakından, doğrudan kendisine hitap ederken duymak onu bir anlığına silkelemiş gibiydi. Rüzgârın yüzüne düşürdüğü bir tutam saçı zarif bir hareketle kulağının arkasına sıkıştırdı.
“Selam Bora,” dedi. Sesindeki o duruluk, içimdeki o hırçın dalgaları bir anlığına teskin eder gibi oldu.
“Saat henüz 3 olmadı ama...” dedim elindeki kütüphane kartını işaret ederek. Bakışlarımı gözlerinden ayırmadan hafifçe öne doğru bir adım attım. “Burada rüzgârın altında beklemek yerine gel beraber geçelim aşağıya. Masayı seçmiş oluruz.”
Bir an için tereddüt etti. O keskin, analitik zihninin içinden binlerce düşüncenin geçtiğini görebiliyordum. “Sanki can atıyormuşum gibi görünmesin” diye düşünen o gururlu halini okuyabiliyordum. Ama geri çekilmedi.
“Uygun,” dedi hafifçe başını sallayarak. “Geçelim.”
Birlikte kütüphanenin o ağır, cam kapısını itip içeri adım attık. Dışarıdaki soğuk rüzgâr ve yaprak hışırtıları bir anda geride kaldı. İçerideki o ağır, sessiz ve eski kitap kokan sıcak hava bizi karşıladı. Yan yana yürümeye başladık. Aramızda sadece yarım adımlık bir mesafe vardı. O yürüdükçe, hırkasından ve saçlarından süzülen o hafif, tanıdık koku duyularıma hücum ediyordu. Garajdaki benzin ve motor yağı kokusundan, benim kullandığım o sert çam aromasından bambaşka; insana huzur veren ama aynı zamanda içini kıpır kıpır eden bir kokuydu bu.
Kütüphanenin alt katına, özel çalışma salonlarına inen o geniş merdivenleri basamak basamak indik. Her adımda zihnimdeki gerilim daha da tırmanıyordu. Alt kata indiğimizde ortam daha da sessizleşti. Loş ışıklar, ahşap separatörlerle ayrılmış masalar ve rafları dolduran binlerce cilt...
En dipte, pencereden süzülen soluk ışığın tam altına düşen geniş bir ahşap masayı seçtik. Alâ çantasını masanın üzerindeki ahşap yüzeye bıraktı ve sandalyeyi çekip oturdu. Ben de kaskımı masanın kenarına yerleştirip tam karşısındaki sandalyeye çekildim.
Aramızda sadece geniş, koyu renkli bir ahşap masa vardı.
Bir yıldır aynı amfide, aramızda onlarca sıra varken koruduğumuz o mesafe, şimdi bu birkaç karışlık ahşap blokla sınırlanmıştı. Bakışlarımı masadan kaldırıp doğrudan onun yüzüne diktim. O da kaçmadı. Krem rengi hırkasının kollarını hafifçe yukarı çekip ellerini masanın üzerinde birleştirdi.
“Hoca sisteme detaylı bir ister listesi yüklemiş,” diyerek sessizliği ilk bozan o oldu. Sesini kütüphane kurallarına uygun olarak alçak tutmuştu ama o alçak ses tonu, aramızdaki bu dar alanda her zamankinden daha derin, daha etkileyici yankılanıyordu. “Veri tabanı mimarisini ve sistem optimizasyonunu iki ana modüle bölmemizi istiyor. Ben gelirken ana hatları not aldım.”
Çantasından kalın bir defter ve siyah bir kalem çıkardı. Defteri masanın ortasına doğru kaydırdı. Sayfada düzenli, kusursuz bir el yazısıyla alınmış maddeler duruyordu. O kadar sistemli, o kadar disiplinliydi ki...
“Sistem optimizasyonu ve algoritma kısmını ben üstlenebilirim,” dedim öne doğru hafifçe eğilerek. Dirseklerimi masaya dayadım. “Senin veri tabanı mimarisindeki yetkinliğini biliyorum. Geçen seneki proje notların fakültede hâlâ konuşuluyor.”
Alâ’nın kaşları hafifçe havalandı. Yüzünde çok hafif, belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Benim notlarımı takip ettiğini bilmiyordum.”
“Fakültede başarılı işler çabuk duyulur Alâ,” dedim sesimdeki o mesafeli tonu korumaya çalışarak. Ama gözlerindeki o derinliğe baktıkça, maskemi korumak her saniye daha da zorlaşıyordu. “Gizli bir şey değil.”
“Anladım,” dedi bakışlarını deftere çevirerek. Kalemin kapağını açtı. “O zaman veri tabanı şemasını ben kuruyorum. Sen optimizasyon protokollerini hazırlıyorsun. Haftalık kod incelemelerini de her Salı bu saatte yapacağız.”
“Salı günleri saat 3,” dedim kelimeleri tek tek vurgulayarak. “Uygun.”
Masanın üzerindeki dizüstü bilgisayarını açtı. Ekranın ışığı yüzüne vurduğunda, gözlerinin altındaki o hafif yorgunluğu ve o duru güzelliği bir kez daha fark ettim. Saatlerce yan yana oturduk. Kod satırlarını, sistem gereksinimlerini, veri akış şemalarını tartıştık. İkimiz de o kadar odaklanmış, profesyonel kalmak için kendimizi o kadar kastıydık ki, dış dünyayla olan tüm bağımız kopmuştu.
Ama ne zaman bir şema üzerinde anlaşsak, ne zaman parmaklarımız masanın üzerindeki deftere aynı anda uzansa, aramızda görünmez bir elektrik akımı geçiyordu. O bakışlarını hemen deftere çeviriyor, ben çenemi sıkarak kod satırlarına odaklanıyordum. Kendimizi kandırıyorduk; iş yapıyor gibi görünürken aslında bir yıldır içimizde biriken o çekimin, o gerilimin ortasında yanıyorduk.
Saatler süzülüp gitti. Kütüphanedeki diğer öğrenciler tek tek dağılmaya başlarken biz hâlâ o masadaydık. Pencereden dışarı baktığımda havanın tamamen karardığını, yağmurun yeniden kütüphanenin yüksek camlarını dövmeye başladığını gördüm.
Alâ bilgisayarın kapağını yavaşça kapattı. “Bugünlük bu kadar yeter bence. Temel şemayı çıkardık.”
“Evet,” dedim geriye doğru yaslanarak. Saatime baktım. 18:30 olmuştu. İnanılmaz bir hızla geçmişti zaman.
Alâ eşyalarını yavaşça çantasına toplamaya başladı. Kalemini kutusuna koydu, defterini yerleştirdi. Ayağa kalktığında ben de kalktım. Kaskımı elime aldım.
Kütüphanenin alt katından yukarıya, çıkışa doğru yan yana yürüdük. Merdivenleri çıkarken aramızdaki o sessizlik artık ilk dakikalardaki gibi gerilimli ve yabancı değildi. Bir şeyler değişmişti. O duvar kırılmamıştı belki ama üzerinde geri dönülemez bir çatlak oluşmuştu.
Çıkış kapısını itip dışarı çıktığımızda, sonbahar gecesinin o buz gibi, ıslak havası yüzümüze çarptı. Yağmur oldukça hızlanmıştı; ıslak asfalt sokak lambalarının sarı ışığında parıldıyordu.
Alâ merdivenlerin başında durup gökyüzüne baktı. Hırkasına biraz daha sarındı. “Yağmur fena bastırmış,” diye mırıldandı kendi kendine.
Ona baktım. Islak sokakta yürümesini, o soğukta dolmuş durağına kadar ıslanmasını istemiyordum. İçimdeki o korumacı, hırçın ses yine kontrolü ele aldı.
“Otobüs durağına kadar yürüme bu yağmurda,” dedim net, tartışmaya kapalı bir sesle. Kaskı ona doğru hafifçe kaldırdım. “Motorla bırakayım seni. Kask var, ıslanmazsın.”
Alâ aniden bana döndü. Gözleri irileşmişti. Bir yıldır uzaktan izlediği, koridorlarda teğet geçtiği o çocuğun şimdi ona motorla bırakmayı teklif etmesi... Bu, aramızdaki tüm kuralları yıkmak demekti.
“Bora... Gerek yok, gerçekten,” dedi tereddütle. Sesinde ilk kez o savunmasız, şaşkın ton belirdi. “Dolmuş durağı yakın zaten, yürürüm.”
“Alâ,” dedim adımını keserek. Bir adım daha yaklaştım ona. Aramızdaki mesafe sıfırlandı sanki. Islak havanın ortasında gözlerinin içine baktım. “İnat etme. Yağmur sicim gibi yağıyor. Kaskı tak, seni eve bırakayım. Proje ortağımın ilk günden şifayı kapmasını istemem.”
Cümlemdeki o hafif, gizli takılmayı fark ettiğinde dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılır gibi oldu. Bakışlarımı kasktan alıp yüzüme çıkardı. O gururlu duvarları ilk kez bu kadar net bir şekilde sarsılıyordu.
“Kask sende kalırsa sen ıslanırsın,” dedi direnmeye çalışarak.
“Ben alışkınım,” dedim kaskı onun eline doğru uzatarak. “Hadi.”
Alâ elini uzatıp kaskı aldı. Parmakları parmaklarıma değdiğinde, ikimiz de o elektrik çarpan hisle irkildik. Ama geri çekilmedi. Kaskı elinde tutarak bana baktı ve hafifçe başını salladı.
“Tamam,” dedi alçak bir sesle. “Teşekkür ederim.”
Mert’in, Nurşah’ın, bütün fakültenin “asla yan yana gelemezler” dediği o iki insan, şimdi gecenin ve yağmurun ortasında, otoparktaki o siyah motora doğru yan yana yürüyordu.
Kaçış sadece bitmemişti; oyun tamamen yön değiştirmişti.
Yağmur, otoparkın üzerindeki devasa çam ağaçlarının dallarını döverken, ıslak asfaltın üzerinde yürüyen adımlarımızın sesi rüzgâra karışıyordu. Yanımda yürüyen Alâ, elimdeki siyah kaskı iki eliyle göğsüne bastırmış, adımlarını benimkilerle hizalamaya çalışıyordu. Arada bir yüzüne düşen saç tutamını geriye itiyor, o her zamanki sakin duruşunu korumak için kendisiyle sessiz bir mücadele veriyordu. Ama o kaskı elinde tutuşundaki o hafif gerginlik, içindeki fırtınayı ele vermeye yetiyordu.
Motorun yanına vardığımızda, cebimden anahtarı çıkarıp kontağa taktım. Motor kükreyerek çalıştı; o devasa, hırçın ses otoparkın boşluğunda yankılandı.
Alâ’ya döndüm. Kaskı elinden alıp hafifçe başından aşağıya doğru geçirmesine yardım ettim. Klipsini birleştirirken parmaklarım çenesinin hemen altındaki o pürüzsüz tenine hafifçe değdi. O an ikimiz de nefesimizi tuttuk. Göz göze geldiğimiz o tek saniyede, vizörün arkasındaki koyu renk gözlerinde beliren o hafif ürpertiyi çok net gördüm. Bu, sadece bir motor yolculuğu değildi; bir yıldır ikimizin de özenle koruduğu o mesafenin tamamen kül oluşuydu.
“Sıkı tutun,” dedim kaskın vizörünü indirirken. Sesim motorun gürültüsüne rağmen gayet net çıkmıştı. “Gözün korkmasın, iyi sürücüyüm.”
Alâ başını hafifçe salladı. Selede arkama yerleşti. İlk birkaç saniye ne yapacağını bilemez halde ellerini iki yanına yerleştirdi, mesafesini korumaya çalıştı. Ama debriyajı bırakıp motoru otoparkın çıkışına doğru ivmelendirdiğim an, o ani sarsıntıyla birlikte hafif bir korku nidası koptu dudaklarından.
Ve o an, o incecik kollarını belime doladı.
Tüm bedenimden elektrik çarpmış gibi bir his geçti. İlk başta düşmemek için temkinli tutunuyordu ama ana yola çıkıp hızlandıkça, rüzgâr ve yağmur ikimizi birden sarmaladıkça, heyecanın ve korkunun getirdiği o refleksle bana daha da sıkı sarıldı. Başını sırtıma hafifçe yasladı. Deri ceketimin üzerinden bile onun göğsünün hızla inip kalkışını, kalbinin o delice atışını hissedebiliyordum. Virajlara girerken yatışımda, arkamdaki o narin bedenin bana tamamen güvenerek hareket etmesi, belimdeki parmaklarını bir an olsun gevşetmemesi içimdeki o hırçın, kontrolcü adamı paramparça ediyordu.
Yağmur sicim gibi yağarken ıslak yolu yarıp geçiyorduk. Normalde bu yolları çok daha hızlı, agresif sürerdim. Ama bu gece arkamda taşıdığım o yük, dünyadaki en kıymetli şeydi sanki. Gaz kolunu aşırıya kaçmadan, ama o hissettiği heyecanı da bitirmeden dengeli bir ivmeyle tuttum. Şehrin sarı sokak lambaları ıslak vizörün üzerinde süzülürken, Alâ’nın belimdeki varlığı bir rüya gibiydi. Bir yıldır uzaktan izlediğim o kız, şimdi sırtıma sığınmış, nefesini deri ceketimin kıvrımlarında bırakıyordu.
Evinin olduğu sokağa girdiğimde hızı iyice düşürdüm. Binanın önüne yanaşıp motoru durdurduğumda, rüzgârın ve motorun o gürültülü sesi aniden kesildi. Geriye sadece ıslak kaldırımlara düşen yağmur damlalarının sesi kaldı.
Alâ birkaç saniye boyunca belimdeki kollarını çözemedi. Heyecandan ve adrenalinden kaynaklanan o hafif titremeyi hissettim. Sonra yavaşça geriye çekildi, ayaklarını yere bastı. Kaskın klipsini açmaya çalışırken parmakları biraz dolaşınca hemen dönüp yardımcı oldum. Kaskı kafasından çıkardığımda, dökülen saçları ve hafifçe kızarmış yanaklarıyla bana baktı. Gözlerinde motorun hızından ve o yakınlıktan kalan görünmez bir pırıltı vardı.
“Teşekkür ederim,” dedi. Ses tonu tatlı bir heyecanla kısıktı. “Çok... hızlıydı ama güzeldi.”
Hafifçe tebessüm ettim. “Korkmadın umarım?”
“Biraz,” dedi dürüstçe, dudaklarının kenarında beliren o küçük tebessümle. “Ama güvende hissettim.”
Güvende hissettim. O iki kelime, gecenin soğuğunu tek bir salisede unutturdu bana. Kaskı gidona asarken başımla binanın kapısını işaret ettim. “Hadi, daha fazla ıslanmadan gir içeri. Salı günü saat 3’te kütüphanede görüşürüz.”
“Görüşürüz Bora,” dedi. Kapıya doğru birkaç adım attı, tam anahtarını çıkarırken bir an duraksayıp arkasına döndü, bana son bir kez baktı ve içeri girdi.
Kapı kapandığında otoparktaki o soğuk rüzgâr yeniden üzerime çöktü. Ama içimdeki o ateş sönmüyordu. Vizörü kapatıp gaza bastım. Eve dönen yol boyunca belimde hâlâ onun kollarının sıcaklığı vardı.
Eve vardığımda saat dokuzu geçiyordu. Garaja geçip motoru her zamanki yerine çektim. Motor bloğundan hâlâ hafif bir sıcaklık ve o hafif cızırdayan benzin kokusu yükseliyordu. Koruyucu brandayı üzerine örterken parmaklarımın ucunda Alâ’nın kaskı tuttuğu anki o hafif titreme belirdi. Garajın kapısını kilitleyip eve geçtiğimde antre sessizdi. Montumu çıkarıp vestiyere astım, ayakkabılarımı kenara bıraktım.
Mutfağa geçtiğimde Umay masada oturmuş, önündeki test kitabına gömülmüştü. Üzerinde bol hırkası, saçları darmadağınık halde bir elindeki kalemi şakaklarına vuruyor, diğer eliyle de masadaki bardağı karıştırıyordu. Masanın üzerinde hafif çubuk tarçın kokulu, buharı tüten bir çay vardı.
“Hâlâ uyumadın mı sen?” dedim elimi yıkamak için tezgâha yürürken.
Umay başını kaldırdı. Gözleri yorgunluktan hafifçe kızarmıştı ama yüzünde beni gördüğüne sevinen bir ifade belirdi. “Uyamadım abi... Şu tarçınlı çaydan yapıyordum kendime, sana da koydum bir bardak. Kafam patlayacak gibi zaten.”
Tezgâhtaki dumanı tüten bardağı elime alıp masaya, Umay’ın tam karşısına oturdum. Tarçının o baharatlı, sıcak kokusu mutfağı kaplamıştı.
“Yine neye takıldın?” diye sordum çaydan bir yudum alarak.
Umay test kitabını bana doğru çevirdi. Siyah tükenmez kalemle üzerini çizip durduğu bir soruyu işaret etti. “Şu soruya bak abi Allah aşkına. İki saattir tanım aralığını oturtmaya çalışıyorum ama cevap anahtarıyla uzaktan yakından alakası çıkmıyor. Kafayı yiyeceğim.”
Öne doğru eğilip soruya baktım. Kalemi Umay’ın elinden alıp boş bir taslak kâğıdına doğru çektim. Sesimdeki o sabırlı ders anlatma tonu kendiliğinden devreye girmişti.
“Şimdi bak ufaklık,” dedim kalemin ucuyla seçenekleri ve işlem adımlarını göstererek. “Sen büyük ihtimalle iki farklı durumu aynı anda tek bir denklem gibi düşünmeye çalıştın, oradan patladın. Parçalı yapılarda kural şudur: Her parçayı kendi sınırları ve kendi tanım aralığı içinde kontrol edeceksin.”
Kalemin ucuyla kâğıt üzerinde kısa adımlar çizerek ilerledim. “İlk ihtimali değerlendirirken sınır şartına bakıyorsun. Çıkan değerlerden biri tanım aralığının dışında kaldığı için onu eliyorsun. İkinci ihtimalde bulduğun sonuç da sınır değerine tam eşit çıkıyor ama soru senden kesin bir küçüklük şartı istediği için onu da dahil edemiyorsun. Yani elinde sadece tek bir geçerli kök kalıyor.”
Kalemi masaya bıraktım. “Aşama aşama elendiğinde geriye tek bir doğru cevap çıkıyor, hepsi bu.”
Umay kâğıttaki adımlara bakıp derin bir iç çekti. “İnanmıyorum ya... O kadar basit bir ayrıntıymış ki. Ben gidip karmaşık yollardan çözmeye çalışıyorum iki saattir.”
“Acele ediyorsun çünkü,” dedim çayımdan bir yudum daha alarak. “Soruyu okurken kuralları adım adım koyacaksın kafanda. Alâ ablan sana bunları öğretmedi mi?”
Alâ’nın adını duyduğu an Umay’ın yüzündeki o yorgun ifade yumuşadı. Çay bardağını iki eliyle kavrayıp bakışlarını masaya dikti. “Öğretti abi... Alâ abla bir şeyi anlatırken hiç acele ettirmezdi beni. ‘Önce sorunun senden ne istediğini hisset’ derdi. Çok özledim onunla ders çalışmayı valla. Onun gibisi gelmez.”
Sustum. Bardağımdaki sıcak çayı izlerken zihnim yine o birkaç saat öncesine, motorun üzerindeki o anlara kaydı. Alâ’nın sırtımdaki sıcaklığı, belimdeki elleri...
“Abi...” dedi Umay alçak bir sesle. İçini dökmek istediği her halinden belliydi. “Bugün okulda yine moralim bozuldu biraz.”
“Yine ne oldu?” diye sordum kaşlarımı hafifçe çatarak.
“Şu bizim sınıftaki Ege var ya,” dedi Umay gıcık bir ifadeyle gözlerini devirerek. “Günün ilk saatinden beri ayrı bir sinirlerimi bozdu zaten. Kantin sırasında geldi, sanki dünyanın tek acelesi olan insanı kendiymiş gibi ukala ukala öne geçmeye çalıştı. Laf sokunca da ‘Sen de amma hassas çıktın Umay’ deyip güldü gıcıklığına. Bütün gün sinirimi bozdu, yanımdan geçerken yüzüne bile bakmadım.”
Dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Alâ’nın kardeşi Ege’nin o neşeli, biraz patavatsız ama aslında kötü niyeti olmayan hallerini biliyordum. Kaderin bizimle nasıl oynadığını izlemek inanılmazdı. Ben ablasıyla kütüphanede kod satırları arasında kaybolup gece motorumun sırtında onu taşırken, Ege de benim kardeşimin sinirlerini bozuyordu.
“Ege işte,” dedim sesimdeki o sertliği dizginlemeye çalışarak. “Takılma sen ona ufaklık. Ege kötü çocuk değildir, biraz patavatsızdır sadece. Yarın gelip özür dilerse çok uzatma, sınav senendesin. Kafanı böyle şeylerle doldurma.”
“Bakarız,” diye mırıldandı Umay çayından son yudumu alarak. “Ama öyle kolay affetmem, biraz sürünsün.”
Umay elindeki boş bardağı tezgâha koyup test kitabını çantasına yerleştirdi. “Ben yatıyorum abi, saat çok geç oldu. Çözüm için de sağ ol, cankurtaran gibi yetiştin yine.”
“İyi geceler ufaklık,” dedim.
Umay odasına çekilip kapısını kapattığında, ev yeniden o derin, neredeyse ağırlığı hissedilen sessizliğe büründü. Mutfak masasında tek başıma oturdum. Önümdeki tarçın çayından yükselen son buhar çizgisi de havada süzülüp yok oldu. Masadaki taslak kâğıdına baktım; biraz önce Umay için çizdiğim notlar, mantıksal aralıklar...
Zihnimde her şey bir parçalı fonksiyon gibiydi sanki. Bir tarafımda kütüphanede göz göze geldiğimiz o resmi, mesafeli ortam; diğer tarafımda gecenin karanlığında belime sıkıca sarılan, nefesi sırtımı ısıtan o Alâ. Hangisi gerçek tanım aralığıydı, hangisi sınırlara uymadığı için elenmeliydi bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı: Denklem bir kez kurulmuştu ve geriye dönüş yoktu.
Ayağa kalkıp mutfağın ışığını kapattım. Üst kata, kendi odama çıktım.
Odaya girdiğimde fırtına tamamen dindirmiş, yerini caddeden geçen tek tük araçların ıslak asfalt sesine bırakmıştı. Üzerimdeki deri ceketi çıkarıp sandalyenin arkalığına astım. Ceketten hâlâ hafif bir yağmur, çam ve onun kokusu geliyordu sanki. Masanın üzerindeki lambayı yakmadım. Yatağın kenarına oturup telefonumu elime aldım.
Ekranı açtığımda Alâ ile olan sohbet penceremiz açık kaldı. Dün attığı “Saat 3 uygun mu?” mesajı ve benim verdiğim o kısa yanıt duruyordu. Parmaklarım klavyenin üzerinde bir anlığına tereddüt etti. “İyi geceler, eve vardın mı?” ya da “Umarım ıslanmamışsındır” yazmak geçti içimden. Ama sonra durdum. Bir adımı zaten atmıştım; kaskı eline vermiş, onu evine kadar taşımıştım. Şimdi fazla üstüne gitmek, o zarif dengeleri bozabilirdi.
Telefonu yüzüstü masaya bıraktım.
Yatağa uzanıp ellerimi başımın arkasında birleştirdim. Tavandaki gölgeler rüzgârın kırılan son dallarıyla hafifçe kıpırdıyordu. Gözlerimi kapattığım an, motorun selelerindeki o sarsıntı, viraja girerken Alâ’nın kollarını belimde biraz daha sıkması ve vizörün altından yüzüme vuran sıcak nefesi yeniden zihnimi kapladı.
Bir yıldır amfilerde, kantin bahçesinde sadece uzaktan bakışlarını takip ettiğim kız, bu gece benim arkamda, bana güvenerek şehri geçmişti. Sokağının ortasında kaskı çıkarırken ki o kızarmış yanakları, bakışlarındaki o koruyucu perdeyi indirdiği an...
Güvende hissettim.

Gözlerimi karanlığa açtım. Göğsümün ortasında ritmini bir türlü bulamayan o huzursuz, hırçın atış bu gece ilk kez yavaşlamıştı. Şehir uyuyordu, Umay odasında mışıl mışıl uyuyordu, muhtemelen Alâ da odasındaki o çam kokulu mumun dumanı çekilirken yatağında bu geceyi düşünüyordu.
Kaçış bitti demişti kendi kendine... Yanılıyordu. Kaçış sadece bitmemişti; aramızdaki o bir yıllık soğuk savaş, bu gece otoparktan çıkan bir motorun kükremesiyle yerini bambaşka bir hikâyeye bırakmıştı. Ve ben, Salı günü saat 3’te kütüphanenin o loş alt katında, o masanın başında yeniden onun karşısına oturacağım anı beklemekten başka hiçbir şey yapamayacaktım.
Yorganı üzerime çekip gözlerimi yeniden kapattım. Zihnimdeki fırtına dinmişti ama içimdeki o kıvılcım, yangına dönmek üzereydi.
Çünkü biliyordum; o kaskı ona verdiğim an, kendi kalbimin anahtarını da ellerine teslim etmiştim.