ARALIK kitap kapağı

19. bölüm / 22

BÖLÜM 18

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 18

Arınma
~Bora Arkan
Ertesi sabah Gebze’nin üzerine çöken sis, sanayi dumanlarıyla birleşip şehri adeta kirli bir kefen gibi sarmıştı.
Saat sekiz buçukta plazanın önündeydik. Turgut Bey’in kiraladığı siyah camlı minibüsün içinde, omuz omuza oturuyorduk. Arabanın içinde çıt çıkmıyordu; sadece Nurşah’ın kulaklıktan gelen hafif parazit sesleri ve Turgut Bey’in elindeki ses kayıt cihazının ritmik dijital bip sesleri duyuluyordu.
Turgut Bey, montumun iç cebine gizlediği iğne deliği büyüklüğündeki mikrofona son bir kez dokundu. "Bora, dinle beni," dedi, gözlerimin içine dikkatle bakarak. "Savcılık izni cebimizde. Şantaj ve yasadışı dinleme/görüntüleme kovanı soruşturması kapsamında bu canlı kayıt doğrudan mahkemede delil sayılacak. Senin tek yapman gereken şey; Vedat’ı konuşturmak. O videoyu ne amaçla çektiğini, senden ne istediğini, tehditlerini kendi ağzıyla söylet. Gerisini bize bırak."
Alâ hemen yanımda oturuyordu. Ellerimizi birbirine kenetlemiştik. Yüzü solgundu ama gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu. Üzerinde yine o salaş, siyah örgü hırkası vardı ve yaklaştıkça burnuma dolan o yoğun tarçın kokusu, Gebze'nin rutubetli havasını tamamen yok ediyordu.
"Hiçbir şey senin suçun değildi Bora," dedi Alâ, sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya düşürerek. "O odaya başın dik gireceksin. Biz yanlış bir şey yapmadık. O adam kibrinde boğulacak."
"Biliyorum," dedim, elinin üzerini sıkıca sıkarak. "Yarıda bırakmayacağız."
Arabadan indim. Plazanın devasa cam kapılarından içeri girdiğimde, güvenlikler beni her zamanki gibi yüzlerinde o soğuk, kibirli ifadeyle karşıladı. Üstüm aranmadı bile; çünkü Vedat benim çaresizlikten boyun eğmeye, diz çökmeye geldiğimi sanıyordu.
kata çıkan asansörün aynasındaki yansımama baktım. Yüzümde dünün o perişan, şoke olmuş halinden eser yoktu. Deri ceketimin fermuarını biraz daha yukarı çektim. İçimdeki korku yerini tam bir soğukkanlılığa bırakmıştı.
Asansörün kapıları açıldı. Vedat’ın sekreteri beni görünce hiç beklemeden kapıyı işaret etti. "Vedat Bey sizi bekliyor Bora Bey."
Derin bir nefes aldım ve o ağır ahşap kapıyı iterek odaya girdim.
Vedat, devasa deri koltuğunda geriye yaslanmış, elindeki puroyu tüttürüyordu. Masanın üzerinde yine o dünkü siyah protokol dosyası ve yanında ekranı bana doğru dönük duran tablet duruyordu. Yüzündeki o iğrenç, kendinden emin tefeci tebessümü genişledi.
"Hoş geldin Bora," dedi, purosunun dumanını tavana doğru üfleyerek. "Erkencisin. Demek ki aklın başına çabuk geldi. Güzel. Akıllı çocukları severim."
Masaya doğru yavaş adımlarla ilerledim. Sandalyeyi çekip oturmadım; masanın tam karşısında, dik bir şekilde durdum.
"Protokolü imzalamaya mı geldin, yoksa o küçük sevgilinin videosunun internete düşmesini engellemek için yalvarmaya mı?" dedi, sesi alaycı bir neşeyle çınladı.
"Video sende kalsın Vedat," dedim, sesimi bilinçli olarak biraz kısık ve çaresiz tutarak. "Ama Alâ’yı bu işe karıştırma. O kızın hiçbir suçu yok. O videoyu sil, ne istiyorsan imzalayayım."
Vedat kahkaha attı. Oturduğu yerden kalkıp masanın etrafından dolandı ve tam karşıma geçti. Purosunu kül tablasına bastırıp yüzüme doğru eğildi.
"Ah, şu delikanlı aşkları..." dedi alayla. "Bora, sen anlamıyorsun galiba. O video benim sigortam. Sen o stüdyo evinde, benim tuttuğum o çatının altında kızın önünde diz çöküp 'Vedat bizi tefecilere sattı, usulsüzlük yaptı' diye dertleşirken ben her saniyesini HD kalitede kaydediyordum. O gizli kameraları oraya boşuna koydurmadım ben."
İçimdeki mikrofonun her kelimeyi net bir şekilde kaydettiğini bilerek soruyu derinleştirdim:
"Yani o stüdyo evine gizli kamera yerleştirdiğini kabul ediyorsun? Bizi izledin mi?"
"Tabii ki izledim!" diye haykırdı Vedat, kibri kontrolünü tamamen ele geçirmişti. "Sizi ben var ettim lan! O evi ben kiraladım, o enstrümanları ben aldım. Sizin mahreminiz de benim, geleceğiniz de! O videoda sadece aşkınız yok; senin benim hakkımda söylediklerin de var. Eğer yarın o 10 yıllık kölelik sözleşmesini imzalamazsan, o videoyu sadece magazin sitelerine değil, üniversite yönetimine de atarım. Alâ’nın o tertemiz imajı yerle bir olur. Kız sokağa çıkamaz hale gelir!"
"Bana şantaj yapıyorsun," dedim net bir sesle. "Görüntülerimizi yasa dışı çekip, bunu kullanarak beni sözleşmeye zorluyorsun."
"Adına ne dersen de koçum!" dedi Vedat, elini masaya vurarak. "İster şantaj de, ister ticaret! Kanun da benim, kural da! Şimdi al şu kalemi, at imzanı. Yoksa Alâ’nın hayatını tek bir tıkla bitiririm!"
Gülümsedim.
Vedat’ın yüzündeki o kendinden emin ifade ilk kez çatırdadı. "Ne gülüyorsun lan sen?"
Deri ceketimin iç cebine uzandım. Vedat bir an irkilip geriledi. Cebimden telefonu değil, Turgut Bey’in verdiği küçük siyah kumandayı çıkardım ve düğmesine bastım.
O an, odanın dışından, koridordan bir velvele koptu. Bağrışmalar ve hızlı adım sesleri ahşap kapıyı dövmeye başladı.
Vedat ne olduğunu anlayamadan kapı sertçe açıldı. İçeriye ellerinde dosyalarla Turgut Bey, arkasında Nurşah ve hemen arkalarında Gebze Emniyet Müdürlüğü’nden polis ekipleri girdi.
Vedat’ın rengi bir anda kül gibi oldu. "Bu... Bu ne demek? Siz kimsiz lan? Nasıl girersiniz benim odama?!"
Turgut Bey, cebinden çıkardığı resmi savcılık belgesini Vedat’ın yüzüne doğru uzattı.
"Vedat Bey," dedi Turgut Bey, pürüzsüz ve buz gibi bir sesle. "Nöbetçi Cumhuriyet Savcılığı’nın kararıyla; yasa dışı dinleme ve görüntü kaydı alma, şantaj, nitelikli tehdit ve kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirme suçlarından hakkınızda arama ve gözaltı kararı var. Ayrıca az önce müvekkilim Bora’nın üzerindeki canlı ses kaydıyla şantaj suçunu suçüstü halinde itiraf ettiniz."
Vedat şoke olmuş halde masadaki tablete ve bana baktı. "Siz... Siz beni dinlediniz mi?"
"Kendi kazdığın kuyuya düştün Vedat," dedim, ona doğru bir adım atarak. "Hani kanun da sensin, kural da sensindi ya? Şimdi o kuralları polis oturup sana tek tek anlatsın."
Polisler Vedat’ın yanına yaklaşıp kollarını arkaya doğru bükere kelepçeyi taktıklarında, Vedat çılgın gibi bağırmaya başladı: "O videoları yayacağım! Mahvedececeğim sizi! O kızın hayatını bitireceğim!"
Turgut Bey alaycı bir tebessümle masadaki hard disklere ve tablete el koyan polislere işaret etti. "Tüm dijital materyallerinize ve sunucularınıza şu an el konuluyor Vedat Bey. O videolar artık sizin şantaj malzemeniz değil, mahkemedeki en büyük deliliniz. İtirafınız için teşekkür ederiz."
Vedat polislerin arasında odadan çıkarılırken, gözlerindeki o kibir tamamen yok olmuş, yerini saf bir panik ve korkuya bırakmıştı.
Koridora çıktığımda, Alâ kapının önünde duruyordu. Polislerin Vedat’ı kelepçeli halde götürüşünü izledi. Yanına gittiğimde başını bana çevirdi.
Öpüşmedik, süslü laflar etmedik. Sadece birbirimizin gözlerinin içine baktık. Alâ elini uzatıp montumun yakasını düzeltti. Yüzünde rahatlamanın getirdiği hafif bir tebessüm belirdi. O tanıdık tarçın kokusu, plazanın o kasvetli havasını bir kez daha dağıttı.
"Bitti mi?" diye fısıldadı.
"Vedat kısmı bitti," dedim. "Ama şimdi ödememiz gereken son bir bedel var."
Plazadaki polis hareketliliği ve savcılık işlemleri saatler sürmüştü. Vedat’ın bilgisayarlarına, yedekleme disklerine ve sunucularına el konulurken, Turgut Bey sürecin her saniyesini bizzat takip edip tek bir kaset parçasına bile dışarı sızma şansı tanımamıştı. Hukumet binasından çıktığımızda, üzerimizden tonlarca ağırlık kalkmış gibiydi ama içimizdeki o kırgınlık ve ihlal edilmişlik duygusu hâlâ tazeydi.
Aynı akşam, Kaan’ın arabasıyla stüdyo evinin önüne yanaştık.
Bahçe kapısını açıp içeri adım attığımızda, ev bize her zamankinden farklı görünüyordu. Aylar boyunca müzik ürettiğimiz, kahkahalar attığımız, sabahlara kadar hayal kurduğumuz o çatı katı; meğer her köşesinde tefeci bir adamın röntgenleyen gözleriyle kirletilmiş bir tuzakmış.
Kaan kapıyı açıp içeri girdi. Salonda ne ışıkları yaktı ne de gitarına dokundu. Ellerini cebine sokup ortalıkta dolaşırken sesi öfkeyle titriyordu: "Şimdi nereye bakacağız abi? Yatak odalarımıza mı, mutfaktaki avizeye mi? Herif evimize kadar girmiş ulan!"
Nurşah elindeki küçük frekans tarayıcı ve sinyal tespit cihazıyla arkamızdan içeri girdi. Turgut Bey’in polisten özel izinle getirttiği bir ekipmandı bu.
"Öfkelenmeyi bırakın da şu evi tamamen temizleyelim," dedi Nurşah, cihazın düğmesine basarak. Cihazdan hafif bir bızlama sesi yükseldi. "Tek bir vida başı, tek bir priz deliği kalmayacak. Bu evi ona yar etmeyeceğiz."
Eldivenleri taktık.
İlk durağımız salon oldu. Nurşah cihazı duvarmış gibi duran ahşap panellere yaklaştırdıkça cihaz ritmik olarak ötmeye başladı. Kaan elindeki tornavidayla hemen paneli söktü. Ahşabın arkasına gizlenmiş, toplu iğne başı büyüklüğündeki merceği ve siyah kablo ağını görünce Kaan küfür ederek kabloyu çekip kopardı. Merceği yere atıp postalıyla ezdi.
Alâ mutfaktaydı. Ben de onun yanına geçtim. Mutfak tezgahının üzerindeki tavan lambasının duyuna gizlenmiş ikinci bir kamera bulundu. Turgut Bey’in talimatıyla bulunan her düzenek fotoğraflandı ve delil poşetlerine konuldu.
Alâ bir kenarda durmuş, sökülen kablolara bakıyordu. Yüzü solgundu ama ağlamıyordu. Yanına yaklaştım, elimi omzuna koydum. Burnuma dolan o yoğun tarçın kokusu, evin içindeki o basık, sanayi dumanı kokan kirli havayı bir kez daha bastırdı.
"Burası artık onun evi değil Alâ," dedim kısık bir sesle. "Gitti o adam."
Alâ derin bir nefes alıp bana döndü. "Sadece evimiz değil, mahremiyetimiz çalınmış gibi hissettim bir an Bora. Ama haklısın... O kabloları söküp attığımız gibi, zihnimizdeki o gölgeyi de söküp atacağız."
En ağır an ise üst kattaki dinlenme odasına çıktığımızda yaşandı. Dün Vedat’ın videosunda izlediğimiz, benim Alâ’nın önünde diz çöktüğüm ve içimi döktüğüm o köşe... Cihaz, kitaplığın arkasındaki ahşap oyuğa yaklaştığında adeta çıldırdı.
Kaan hiçbir şey söylemeden kitaplığı öne çekti. Arka duvara monte edilmiş gizli mikrofon ve lens düzeneğini elindeki penseyle kökünden söküp aldı. Kablolar duvardan koparken çıkan o çatırtı, sanki Vedat’ın üzerimizdeki son baskısının da kırılma sesiydi.
"Bitti," dedi Nurşah, cihazı kapatarak. "Tüm odalar, banyo havalandırmaları, tavan araları... Evde tek bir yabancı sinyal veya kamera kalmadı. Ev temiz."
Salonun ortasında, sökülen tüm o kasetler, kablolar ve mercekler bir poşetin içinde birikmişti. Turgut Bey poşeti alıp mühürledi.
Kaan salondaki orta masanın üzerine çöktü. "Tamam, kamera kalmadı da... Şimdi ne yapacağız? Bu evde nasıl kalacağız? Nasıl müzik yapacağız?"
Alâ adımlarını salona doğru attı. Mutfaktaki tezgahtan büyük bir cam sürahil alıp içine su doldurdu. Çantasından çıkardığı çubuk tarçınları ve damson eriklerini sürahinin içine bıraktı. Ardından salondaki büyük camları sonuna kadar açtı.
Gebze’nin soğuk ama temiz akşam rüzgârı salona doldu. Dışarıdaki rüzgâr içeriye temiz bir nefes taşırken, Alâ masanın üzerindeki kirli bardakları toplamaya başladı.
"Nasıl mı müzik yapacağız Kaan?" dedi Alâ, sesi ilk kez bu kadar gür ve kendinden emin çıkarak. "Eskisinden daha güçlü yapacağız. O herif bizim korkup dağılacağımızı, birbirimizin yüzüne bakamayacağımızı sandı. Eğer şimdi bu evden kaçarsak, biz çalarken susarsak o kazanmış olur. Bu evi biz müzikle doldurduk, yine müzikle temizleyeceğiz."
Kaan başını kaldırıp Alâ’ya baktı. Yüzündeki o karanlık ifade yavaşça dağıldı. Gülümsedi. Sehpanın kenarında duran akustik gitarına uzandı, kılıfından çıkardı.
"Doğru söylüyorsun yenge," dedi Kaan, gitarın akordunu kontrol ederek. "Madem sesimizi dinlemeyi çok seviyordu Vedat Bey, şimdi hapishanedeki koğuşunda bizim haberlerimizi dinlesin."
Kaan tellere hafifçe vurdu. Re minör bir akor salonda yankılandı.
Ben de Alâ’nın yanına gittim. Elinden sürahiyi alıp masaya bıraktım. Ellerini tuttum. Parmaklarının arasındaki o sıcaklık bana ihtiyacım olan tek cevabı veriyordu. Öpüşmedik, süslü laflar etmedik. Sadece birbirimizin gözlerinin içine bakarak kenetlendik. Yüzlerimiz birbirine yakınlaştığında alnımı onun alnına dayadım.
Evin içindeki o ağır, güvensiz ve kasvetli hava; açılan pencerelerden giren rüzgârla, Kaan’ın gitarından çıkan akorlarla ve Alâ’nın o sarsılmaz tarçın kokusuyla tamamen dağılıp gitti.
Vedat tutuklanmıştı, ev temizlenmişti. Ancak ertesi gün bizi bekleyen başka bir sınav vardı: Şenlikteki skandalın basına nasıl yansıyacağı ve yarışma komitesinin vereceği karar.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Gebze’nin o soğuk, fırtınalı rüzgârı açtığımız pencerelerden içeri dolmaya devam ederken, evdeki o basık ve kirli hava yerini yavaş yavaş içimizi serinleten bir ferahlığa bırakmıştı.
Salonda ışıkları açmamıştık. Masanın tam ortasında yanan tek bir mumun loş ışığı, duvardaki sökülmüş kablo izlerinin ve boşlukların üzerine titrek gölgeler düşürüyordu. Alâ, hazırladığı tarçınlı ve erikli soğuk sudan hepimize birer bardak doldurup masaya bıraktı. Kokusundaki o ferahlatıcı, sarsılmaz tarçın, stüdyonun her köşesine sinerek evden söküp attığımız o karanlık gölgeyi tamamen yok ediyordu.
Kaan koltukta bacaklarını uzatmış, elindeki gitarın tellerine hafifçe dokunuyordu. Sesi bir fısıltı gibi salona yayıldı: "Kurtulduk abi... Ama içimde öyle bir birikmişlik var ki, sadece o adama değil; bu hayatta aşkımızı, yolumuzu engelleyen herkese bir sözümüz olmalı. Öyle bir şarkı yapalım ki, yarın bir gün başkaları da dinlediğinde kendi sevdasına ve mücadelesine tutunsun."
Alâ yanıma oturdu. Başını omzuma yasladı, parmaklarını parmaklarımın arasına yavaşça geçirdi. Yan yana durduğumuz her an, fırtınanın ortasında sığındığımız en güvenli limandı.
"Kaan çok haklı," dedi Alâ, sesi mum ışığının sıcaklığında bir fısıltı gibi çıkarak. "Bizi bir odaya hapsetmek, sesimizi kesmek, sevgimizi kirletip bizi birbirimize düşürmek istediler. Ama biz o karanlıktan eksilerek değil, birbirimize daha da kenetlenerek çıktık. Bu şarkı hem aşkımızın hem de ayakta kalma mücadelemizin marşı olsun."
Gitarı Kaan’ın elinden aldım. Parmaklarım ahşabın üzerinde gezinirken, teknik hiçbir şey düşünmüyordum. Ne karmaşık bir ritim ne de zorlu terimler... Sadece içimizden geçen o hesapsız duyguyu, Alâ’ya olan sevgimi ve o sarsılmaz bağı sözlere dökmek istiyordum.
Gözlerimi Alâ’nın gözlerine diktim. Alnımı onun alnına dayadım. Ne süslü hareketler vardı aramızda ne de yapmacık bir telaş; sadece nefeslerimizin birbirine karışması ve O'nun o büyüleyici tarçın kokusu...
Elime bir kalem aldım. Nurşah masanın üzerindeki boş defteri önüne çekti. Salondaki herkes sustu. Sadece mum ışığının titreyişi ve kâğıda dokunan kalemin cızırtısı vardı.
Duru, vurucu, aşksal, samimi ve her mısrası birbiriyle kafiyeli tarzında dize dize dökülmeye başladık.
(1. Bölüm)
Kilit vurdun sanıp karanlık odaya,
Düşürecektin bizi derin bir yaraya.
Düşmedik biz o çirkin tuzaklara,
Kurban etmeyiz bu aşkı kıyılara.
(2. Bölüm)
Gölgeler sinse de o soğuk duvara,
Sarılırız biz yine o sıcacık amaca.
Önümüze kurulan her bir tuzağa,
Bastık da geçtik biz bakıp uzağa.
(3. Bölüm)
Gözlerinin içinde buldum ben yönümü,
Seninle yürüdüm, unutum dünümü.
Versek de bu yolda en ağır ödünü,
Değişmem seninle geçen tek günümü.
(Nakarat)
Sattın sanıyorsun bu özgür hayatı,
Yıktık yüzünüze o süslü saltanatı.
Çekmedik kimseden böyle hakareti,
Aşkımızla gösterdik gerçek cesareti.
Ödedik bedeli, kalmadı borcumuz,
Sözümüz silahımız, sevgimiz harcımız.
Susturamaz bizi kimsenin kibri,
Bizimle yeniden doğacak bu devri.
(4. Bölüm)
Yalanla kurulan tahtlar yıkılır,
Sevdayla tutunan el mi bükülür?
Gece ne kadar karanlık olursa,
Aşkımız o sokaklara süzülür.
(5. Bölüm)
Aşarız dağları, engeli saymayız,
Yan yana durdukça yoldan caymayız.
Yüzümüze kapanan o ağır kapıya,
Ruhumuzu satıp da kul olmayız.
Sözler bittiğinde salonda derin ve büyülü bir sessizlik oldu. Mısraların hepsi hem içimizdeki o büyük aşkı vurucu bir dille anlatmış hem de gelecekte bu şarkıyı dinleyecek herkesin kendinden ve kendi sevdasından bir parça bulabileceği evrensel bir marşa dönüşmüştü.
Nurşah kâğıttan başını kaldırdı, gözleri ışıl ışıldı. "Bora... Bu inanılmaz bir denge oldu," dedi sesi heyecanla titreyerek. "Hem aranızdaki o güçlü bağı hissettiriyor hem de haksızlığa karşı dimdik duran bir meydan okuma var."
Kaan koltuktan kalkıp yanımıza geldi, kâğıttaki mısraları baştan sona okudu. Yüzünde kocaman bir tebessüm belirdi. "İşte bu! Hem tutkulu hem vurucu... Yarışmanın finalinde bu sözler salonda yankılandığında kimsenin söyleyecek tek bir lafı kalmayacak."
Gitarı kenara bıraktım. Alâ’nın ellerini yeniden tuttum, yüzünü ellerimin arasına aldım.
"Bu şarkı," dedim, Alâ’nın gözlerinin tam içine bakarak. "Bizim hem aşkımızın hem de özgürlüğümüzün mühürlendiği an. Artık kimse bizi gölgelerin arkasına saklayamaz."
Alâ başını göğsüme yasladı. Bakışlarında, aylardır ilk kez gördüğüm o katıksız huzur vardı. Evin içindeki o sökülmüş kameraların yarattığı güvensizlik hissi tamamen yok olmuş, yerini tarçın kokulu sarsılmaz bir kenetlenmeye bırakmıştı.
Sabah olduğunda, Vedat’ın tutuklanmasının yankılarıyla basının karşısına çıkacak ve bu bedelin hesabını tüm dünyaya verecektik.
Ertesi sabah Gebze’nin o üzerimize karabasan gibi çöken sisli ve kirli havası yerini, sonbaharın en keskin, en net güneşine bırakmıştı.
Ancak dışarıdaki dünya, pencerelerden içeri sızan güneş ışığından çok daha parlak ve çok daha gürültülü bir fırtınanın içindeydi. Dijital dünyada, haber bültenlerinde ve sosyal medyanın en üst sıralarında tek bir olay konuşuluyordu: Vedat’ın polis gözetiminde, çelik bileklerine takılan kelepçelerle plazadan çıkarıldığı o anlar... Şirketine yapılan ani baskınlar, el konulan sunucular, yasadışı dinleme cihazları ve şantaj kumpasları sabahın ilk saatlerinden itibaren tüm kanalların manşetlerini zapt etmişti. Müzik camiası, üniversite yönetimi ve bu sektörü ellerinde tuttuğunu sanan o kibirli odaklar adeta darmadağın olmuştu.
Saat 14.00’ü gösterdiğinde, Turgut Bey’in titizlikle organize ettiği Kocaeli Barosu’nun büyük konferans salonunun önündeydik.
İçeri adım attığımız anda patlayan flaşlar gözlerimizi kamaştırdı. Salon mahşeri bir kalabalığı ağırlıyordu; ülkenin dört bir yanından gelen gazeteciler, televizyon muhabirleri, kameralarını bizden bir saniye bile ayırmayan medya mensupları ve bu davanın sonucunu merakla bekleyen yüzlerce insan... Salonun sesini dolduran o uğultu, üzerimizdeki tüm baskının ve mücadelenin büyüklüğünü adeta yüzümüze vuruyordu.
Kürsünün arkasındaki uzun masanın ortasında Turgut Bey yerini almıştı. Ben hemen sağındaydım, Alâ ise sol yanımdaydı. Masanın diğer ucunda ise bu kâbusu bizimle birlikte omuzlayan Kaan ve Nurşah oturuyordu.
Alâ’nın üzerinde, dün yaşananların getirdiği o olgunluğu ve kararlılığı yansıtan koyu renk, sade ama çok şık bir ceket vardı. Yan yana oturduğumuzda masanın altında parmaklarımızı birbirine sımsıkı kenetlemiştik. Onun o an bile kaybetmediği sarsılmaz duruşu, teninden yayılan ve etrafımızdaki tüm o yapay, boğucu havayı dağıtan o yoğun tarçın kokusu, içimdeki son kalan tortuları bile söküp atıyordu. Dünyanın en kalabalık yerindeydik belki ama biz sadece ikimizden oluşan bir adadaydık.
Turgut Bey önündeki mikrofonları yavaşça kendine doğru çekti. O an salondaki onca insan, o devasa uğultu bir anda kesildi; herkes tırnaklarını yemeye hazırmış gibi derin bir sessizliğe gömüldü.
"Değerli basın mensupları ve ekranları başındaki vatandaşlar," diye söze başladı Turgut Bey. Sesindeki o tecrübeli hukukçu otoritesi, salondaki tüm duvarlarda yankılandı. "Dün Gebze Emniyet Müdürlüğü ve Cumhuriyet Savcılığı’nın koordineli ve titizlikle yürüttüğü operasyonla; müvekkillerim Bora ve Alâ başta olmak üzere, bu ülkenin genç müzisyenlerine yönelik kurulan yasa dışı dinleme, gizli kamera ile mahremiyet ihlali, şantaj ve nitelikli tehdit organizasyonu tamamen çökertilmiştir. Şüpheli Vedat K. gözaltına alınmış, çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderilmiştir."
Salondan bir anda deklanşör seslerinin hızı on katına çıktı. Muhabirler birbirlerinin sözünü keserek not almaya çalışırken, Turgut Bey elini hafifçe kaldırarak kalabalığı sakinleştirdi ve konuşmasını derinleştirdi:
"Geçtiğimiz günlerde şenlik sahnesinde ve grup içinde yaşanan tüm o üzücü aksaklıklar, skandallar ve haksız kararlar; tamamen bu çetenin kurduğu şantaj kumpasının birer parçasından ibarettir. Müvekkillerim bu tehditler karşısında boyun eğmemiş, boyunlarını bükmemiş, aksine doğrudan adalete sığınarak bu kirli düzeni kendi elleriyle yerle bir etmiştir. Şüphelinin elindeki tüm dijital materyallere, yedekleme ünitelerine ve sunuculara savcılık kararıyla el konulmuştur. Adaletin en şeffaf şekilde tecelli edeceğinden kimsenin şüphesi olmasın."
Turgut Bey arkasına yaslandığında, mikrofonu kendime doğru çektim.
Flaşlar bir kez daha gözlerimi alırken, başımı dik tuttum. Doğrudan kameraların o siyah merceğine baktım. Çünkü arkamızda bıraktığımız o gecelerin, Alâ’nın gözlerindeki o anlık endişenin ve çektiğimiz tüm çilelerin hesabını sorma vakti gelmişti.
"Biz bu yola birilerinin lütfuyla, onların gölgesinde ya da parasıyla müzik yapmaya çıkmadık," dedim. Sesim, salondaki mikrofonlar aracılığıyla dışarıdaki milyonlara ulaşıyordu. "Bizi şantajla, gizli kameralarla, mahremiyetimizi ayaklar altına alarak, paramparça etmek istedikleri hayallerimizle sınadılar. Korkacağımızı, sinip köşemize çekileceğimizi sandılar. Ama yanıldılar. Biz korkmadık. Ödediğimiz her bedel, bizi birbirimize, inandığımız yola ve müziğimize daha da sıkı bağladı. Artık kimseden korkumuz da yok, kimseye verecek bir tavizimiz de."
Alâ, benim bu kararlı ses tonumdan güç alarak mikrofonu hafifçe kendine yaklaştırdı. O narin, pürüzsüz ama salondaki herkesin tüylerini diken diken eden o berrak sesiyle konuştu:
"Sanatın, müziğin ve emeğin bu kadar ucuz bahanelerle kirletilmesine asla izin vermeyeceğiz. Bizim hikayemiz korkunun karanlığıyla değil, cesaretin ve birbirimize olan sevgimizin ışığıyla yazılıyor, yazılmaya da devam edecek."
Tam o saniyede, salonun arka kapısında bir hareketlilik oldu. Kalabalık iki yana açıldı. İçeriye doğru adımlayan kişi, Türkiye Gençlik Müzik Yarışması Komite Başkanı’ydı. Elindeki resmi, mühürlü zarfla birlikte yürüyerek doğrudan kürsüye doğru geldi. Bütün kameraların lensleri aniden onun elindeki o zarfa kilitlendi.
Başkan kürsüye ulaştığında Turgut Bey ile sert ama saygılı bir şekilde tokalaştı. Mikrofonu eline alıp boğazını temizledi ve nihai kararı okumaya başladı:
"Yarışma komitemiz, son 24 saatte yürütülen adli soruşturmayı, savcılık tutanaklarını ve resmi itiraf raporlarını bizzat incelemiştir. Gençlerimizin maruz kaldığı ağır mağduriyet ve bu süreçte gösterdikleri o dik, tavizsiz duruş göz önüne alınmıştır. Şenlik sahnesinde yaşanan ve skandalla ilişkilendirilen tüm haksız puanlamalar, engellemeler ve diskalifiye kararları resmi olarak hükümsüz kılınmıştır! Grubumuz, önümüzdeki hafta sonu İstanbul’da gerçekleşecek olan Büyük Final sahnesine, doğrudan ve onur konuğu olarak katılma hakkı kazanmıştır!"
Salonda adeta yer yerinden oynadı. Patlayan alkışlar, Kaan’ın coşkuyla masaya vurarak ayağa kalkışı, Nurşah’ın gözlerinde biriken yaşlarla birlikte attığı o derin ve rahatlamış nefes... Her şey o an fırtınanın dindiğini, güneşin tam tepemize geldiğini söylüyordu.
Alâ ile birbirimize döndük.
Öpüşmedik, yapmacık ya da süslü laflar etmedik. Sadece birbirimizin gözlerinin içine baktık; o derin, o okyanus kadar sessiz ve mahrem alanda kenetlendik. Alnımı yavaşça onun alnına dayadım. Burnuma gelen o yoğun tarçın kokusu, bu zaferin en güzel mührü oldu. Flaşlar aralıksız patlamaya devam ederken, ödediğimiz o ağır bedellerin ardından büyük finale, kendi şartlarımızla, omuz omuza çıkacağımızı çok iyi biliyordum.
Karanlık tamamen geride kalmıştı. Şimdi önümüzde duran o tek ve devasa hedef vardı: İstanbul’daki o muazzam sahnede yerimizi almak ve "Bedel" şarkısıyla tüm ülkeyi sallamak.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

21okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…