ARALIK kitap kapağı

15. bölüm / 22

BÖLÜM 14

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 14

Mühür
~Bora Arkan
Gökyüzü henüz gece ile gündüz arasındaki o gri, belirsiz çizgiye hapsolmuşken mutfağın pencerelerinden içeri giren o nemli ve serin havayı derin bir nefesle ciğerlerime çektim. Fincanımdan yükselen tarçınlı çayın kokusu, fırından yeni çıkardığım çıtır ekmeğin ve tezgaha dizdiğim kahvaltılıkların kokusuna karışıyordu. Sırtımı tezgaha dayayıp gözlerimi camın dışındaki o soluk sabah kızıllığına diktim. Üzerimde bol siyah bir tişört vardı. Gözlerimin altındaki hafif sızıyı ve sızlamayı hissedebiliyordum; bütün gece Nurşah’la mesajlaşmış, o büyük gecenin ışık açısından VIP geçiş yollarına, kulisteki kıyafet askılarına kadar her milimini zihnime tek tek kazımıştım. Ama içimdeki o tuhaf dinginlik, yorgunluğuma tam anlamıyla baskın çıkıyordu.
Ahşap parkelerden gelen hafif, kararsız adım seslerini duyduğumda zihnimde dönüp duran karmaşık planları bir kenara bıraktım.
Alâ, dökümlü yumuşak hırkasına iyice sarınmış halde mutfağın eşiğinde belirdi. Saçları uykudan yeni uyandığı için hafifçe dağılmıştı, gözlerini çocuksu bir edayla ovuşturarak içeri bir adım attı. Tezgaha özenle yerleştirdiğim kâseleri, dilimlediğim domatesleri, zeytin tabaklarını ve buharı tüten çaydanlığı gördüğünde adımları birden kesildi.
"Bora?" dedi sesi uykunun getirdiği o kırılgan pürüzle çıkarken. "Sen... Bu saatte uyandın mı gerçekten? Bütün bunları ne zaman hazırladın?"
Elimdeki fincanı sakince tezgaha bıraktım. Bütün gece zihnimi kemiren o gerginlik, onun sesini duyduğum an sanki hiç var olmamış gibi eriyip gitti. Aramızdaki mesafeyi yavaş adımlarla kapattım. Ona bakarken içimde yükselen tek şey, ne yaparsam yapayım gizleyemediğim o derin şefkatti. Dünden beri yaşananların, o belirsizliğin onun ruhunda açtığı yaraları çok iyi biliyordum. Onu incitmekten, içini tek bir an bile korkuyla doldurmaktan ödün kopuyordu.
"Günün en güzel saatini yalnız başıma geçirmek istemedim," dedim, sesimin olabildiğince yumuşak ve dingin çıkmasına gayret ederek. "Hoş geldin küçük hanım."
Alâ masanın üzerindeki taze lezzetlere, sıcak ekmek dilimlerine şaşkınlıkla bakmaya devam etti. "Ciddi misin sen? Sabahın bu kör saatinde kalkıp her şeyi tek tek hazırlamışsın... Ben dünkü hengameden sonra gözüme uyku girmez, sen de kafanı toplayamazsın sanıyordum."
Uzanıp yüzüne düşen bir tutam saçı nazikçe kulağının arkasına ittim. Parmak ucum yanağına değdiğinde, dünden beri göğsünün ortasında taşıdığı o ağır yükün hafiflediğini hissettim. Teninin sıcaklığı içimdeki bütün karanlığı dağıtmaya yetiyordu.
"Senden başka kim var ki bu evde?" diye fısıldadım, her bir kelimemi kalbine kazımak ister gibi. "Dün yüzün solgundu Alâ. Sen fark etmediğimi sanıyorsun ama senin gözlerindeki tek bir gölge bile benim uykumu kaçırmaya yeter. Sana daha önce de bir söz verdim; senin tek bir damla gözyaşına, tek bir kırgınlığına bile tahammülüm yok benim. Bütün dünya üzerimize gelse, ben tam burada, senin yanında duracağım. O yüzden bugün hiçbir şeyi düşünmeyeceksin. Ne dünü, ne yarını, ne de aklını kurcalayan o sesleri... Sadece kahvaltını yapıp dinleneceksin."
Alâ koyu gözlerimin içine bakarken, içindeki bütün savunma mekanizmalarının çöktüğünü görebiliyordum. Masaya doğru ilerleyip sandalyesini çekti, narince oturdu. Ben de karşısındaki bardağa taze çay doldurup hemen yanındaki sandalyeye yerleştim. Fincanını iki elinin arasına alıp buharını içine çekti.
"Bora..." dedi sesi bu kez daha muzip ama bir o kadar da meraklı çıkarken. "Sen böyle her şeyi kusursuz halledince ben kendimi çok tembel hissediyorum, biliyorsun değil mi? Ayrıca bana verdiğin başka sözler de var, unuttum sanma."
Hafifçe gülümsedim. Bardağımdan bir yudum alıp sırtımı sandalyeye yasladım. "Öyle mi? Hangi sözmüş o bakalım benim unuttuğum?"
Gözlerini hafifçe süzerek bana baktı. Dudaklarında o çok sevdiğim, hafif meydan okuyan tebessüm belirdi. "Aklım kaç zamandır o garajdaki siyah canavarda... Bana ne zaman motor sürmeyi öğreteceksin? Ya da daha doğrusu, ne zaman cesaret edip o koltuğu bana devredeceksin?"
Sözleri karşısında kaşlarımı hafifçe kaldırıp ona baktım. İçimdeki o korumacı adam bir anlığına irkildi; motorun hızı, rüzgarı ve kontrolün tamamen başka birinde olması fikri normalde beni çıldırtırdı. Ama söz konusu Alâ olunca, o tehlike bile gözüme bambaşka görünüyordu.
"Motor mu?" dedim alçak ve derin bir sesle. "Sen gerçekten o gücü kontrol edebileceğini mi düşünüyorsun küçük hanım?"
"Neden edemeyeyim?" dedi çayından bir yudum alıp dimdik gözlerimin içine bakarak. "Sen yanımda olduktan sonra korkacak neyim var ki? Sen öğretirsen bal gibi de öğrenirim. Tabii eğer benden korkmuyorsan..."
Söylediği şey üzerine hafifçe öne doğru eğildim. Elleri masada duran bardağın üzerindeydi, parmaklarımı parmaklarının üzerine koydum.
"Senden korkmak değil o Alâ," dedim gözlerimi gözlerinden ayırmadan. "Senin canının tek bir noktasına zarar gelme ihtimali bile benim nefesimi kesiyor. Ama Madem bu kadar çok istiyorsun... Sen ne zaman hazır hissedersen, ne zaman 'tamam' dersen o zaman geçeriz motora. Rüzgarı da, hızı da beraber kontrol ederiz. Yeter ki sen iste."
Alâ parmaklarımın altındaki elini hafifçe çevirip avucunu avucuma bastırdı. "Gerçekten mi? Ertelemek yok ama?"
"Bora sözü," dedim kararlı bir sesle. "Sen ne zaman istersen. İster bugün bu hengame bittiğinde, ister yarın sabahın ilk ışıklarında. Ama önce şu tabağındakileri bitireceksin."
Gülümsedi, yüzündeki o tüm sıkıntı ve gerginlik yerini tamamen tatlı bir huzura bıraktı. O an içimden geçirdiğim tek şey, onun bu gülüşünü korumak için gerekirse bütün dünyayı karşıma alabileceğimdi.
"Bora, sen gerçekten inanılmaz bir adamsın..." dedi alçak bir sesle. "Ama benim yüzümden kendi düzenini, halletmen gereken şeyleri ertelemiyorsun değil mi? Benim yüzümden bir şeylerin aksamasını istemiyorum."
Tam o anda cebimdeki telefon sessiz modda olmasına rağmen kuvvetle titremeye başladı. Alâ’ya hissettirmeden elimi cebime kaydırdım ve başparmağımla ekrana dokundum. Ekran ışığında Nurşah’ın adı parıldadı. Altındaki mesaj kısa, net ve sabırsızdı:
"Terzi kıyafetleri ve kumaşları stüdyoya indirdi. VIP davetiyelerin baskısı bitti, elimde. Saat 10.30'da stüdyoda olman şart! Kombin provaları ve defile akışı çok uzayacak, sakın ama sakın geç kalma!"
Mesajı okuduğumu ya da zamanın aleyhimize hızla aktığını ona asla belli etmedim. Ekranı kapatıp telefonu cebime geri kaydırdım. Yüzümdeki o sakin, kendinden emin ifadeden tek bir milim bile ödün vermedim. Karşımdaki kadının tek bir an bile şüphe duymasına veya endişelenmesine izin veremezdim.
"Benim ertelediğim ya da aksattığım hiçbir şey yok," dedim taze demlenmiş çaydan bardağına biraz daha eklerken. "Sadece halletmem gereken ufak tefek birkaç pürüz var, birkaç saatlik iş. Onları halledip kapatacağım. Ben gidip gelene kadar sen burada güzelce dinleneceksin, üzerindeki o yorgunluğu atacaksın. Sonra da oturup o motor dersinin planını yaparız. Anlaştık mı?"
Alâ sıcak çay bardağını iki elinin arasına alıp gözlerime baktı. "Tamam... Söz. Ama çok uzamayacak, değil mi? Erken döneceksin?"
Ayağa kalktım, onun yanına doğru bir adım atıp hafifçe eğildim. Dudaklarımı alnına uzun, sıcak ve korumacı bir buse olarak kondurdum. Teninin kokusunu içime çekerken birkaç saniye öylece kaldım. O an, dışarıda bekleyen bütün fırtınalara ve yaklaşan o büyük şova rağmen dünya benim için durmuş gibiydi.
"Sen daha ne olduğunu anlamadan, sen beni özlemeye bile vakit bulamadan yanında olacağım," diye fısıldadım alnına doğru.
Arkamı dönüp mutfaktan çıkarken, yüzümdeki o yumuşak ve şefkatli ifadeyi tamamen sildim. Yerini keskin, soğukkanlı ve fırtına öncesi sessizliğini andıran o sert bakışlarıma bıraktım. Koridordan geçip dış kapıya yönelirken cebimdeki telefonu çıkarıp Nurşah’ın numarasını tuşladım. Telefon daha ilk çalışta açıldı. Sesim pürüzsüz, buz gibi ve son derece kararlıydı:
"Yoldayım Nurşah. Stüdyodaki her şeyi hazır et. Kombinleri de, o siyah maskeyi de geldiğim an önümde göreceğim."
Evden çıkar çıkmaz garajın soğuk betonuna adım attım. Deri ceketimi üzerime geçirip kaskı başıma takarken zihnimdeki tek şey Alâ’nın mutfaktaki o bakışlarıydı. Ama o kapı kapandığı an, yerini tamamen soğukkanlı bir stratejiste bırakmak zorundaydım. Motorun marşına bastığımda çıkan o gürültülü, yırtıcı motor sesi garajın duvarlarında yankılandı. Gaz kolunu çevirdim ve siyah canavarla birlikte caddenin karmaşasına daldım.
Rüzgar göğsüme sertçe çarparken, vizörün ardından kentin hızla akan binalarını izledim. Trafik kilitlenmek üzereydi ama motorun verdiği serilikle araçların arasından pürüzsüzce sıyrıldım. Her virajda, her ivmelenmede aklımda sadece defile gecesinin hatasız işlemesi gereken detayları vardı. Nurşah haklıydı; zaman aleyhimize işliyordu ama benim planlarımda paniğe asla yer yoktu.
Stüdyonun arka otoparkına motoru yatırıp çabuk adımlarla park ettim. Kaskı çıkartıp gidonun üzerine bıraktığımda şakaklarımdan süzülen teri hissettim. Deri ceketimin fermuarını çekip doğrudan alt kattaki hazırlık stüdyosuna giden ağır demir kapıyı ittim.
İçeride tam anlamıyla bir kaos hâkimdi. Yüksek tavanlı stüdyonun spot ışıkları göz alıcı bir parlaklıkla yanıyor, terziler Ellerindeki iğneliklerle kumaşların arasında koşturuyordu.
"Nihayet!" Nurşah’ın topuklu ayakkabılarının beton zeminde çıkardığı o sert sesler daha yaklaşmadan duyuldu. Elinde bir dosya ve birkaç kumaş kartelasıyla hışımla yanıma geldi. "Geciktin Bora! Saat 10.30 dedik, prova akışı aksamak üzere. Terzi iki kombin için son kararı bekliyor."
"Sakin ol Nurşah," dedim sesimi bir ton bile yükseltmeden, pürüzsüz bir soğukkanlılıkla. "Ben geldiğime göre hiçbir şey aksamaz. Kıyafetler nerede?"
Nurşah derin bir nefes verip elindeki dosyayı arkasındaki masaya fırlattı ve beni uzun askılıkların bulunduğu karanlık bölmeye doğru sürükledi.
"Bak," dedi elini siyah kadife giysilerin üzerinde gezdirerek. "Işık tasarımı tamamen defilenin dramatik yapısına göre ayarlandı. Senin podyumun sonundaki duruşun gecenin en tepe noktası olacak. Ama kumaş seçimi konusunda anlaşamıyoruz. Terzi dökümlü saten kumaşı öneriyor, hareket kolaylığı sağlar diyor. Ben ise mat ve ağır İtalyan kumaşında ısrarcıyım. Senin kararın ne?"
Askılığa yaklaştım. İki farklı ceketin kumaşına parmaklarımla dokundum. Doku, ağırlık ve ışığı emme kapasitesi... Benim için bu sadece bir kıyafet değil, o gece takacağım kimliğin bir parçasıydı.
"Saten fazla parlar," dedim net bir sesle. "Podyumdaki spotlar vurunca o gizem yok olur. Nurşah haklı, mat İtalyan kumaşı kullanılacak. Omuz kesimleri daha keskin, hatlar daha belirgin olmalı. Kimse o silüetin arkasındaki adamın yumuşak bir detay taşıdığını düşünmemeli."
Terzi hemen araya girdi. "Bora Bey, ama o kumaşın esneklik payı az. Podyum sonundaki o ani dönüş hareketinde sizi sıkabilir."
Gözlerimi doğrudan terziye diktim. Bakışlarımdaki kararlılık adamın cümlesini yarıda kesmesine yetti. "Beni sıkmaz. Kıyafet bana değil, ben kıyafete yön vereceğim. Dediğim gibi dikilecek."
Nurşah zafer kazanmış bir edayla kollarını göğsünde birleştirdi. "Güzel. Peki ya maske?"
Masanın üzerinde, siyah kadife bir kutunun içinde yatan o özel tasarım maskeye doğru yürüdüm. Kutunun kapağını açtım. İnce, mat siyah metalden yapılmış, yüzün üst kısmını tamamen örten ama gözlerdeki o keskin ifadeyi dahi dışarıya vuracak kadar kusursuz kesimlere sahip bir maskeydi bu. Elime alıp parmaklarımın arasında çevirdim.
"VIP davetlilerin geçiş yapacağı o koridorda bu maske takılı olacak," dedim alçak bir sesle. "Kimse yüzümü net göremeyecek. Ne basın, ne de salondaki o meraklı gözler..."
"Alâ peki?" diye sordu Nurşah aniden. Sesindeki ton değişmişti, daha sorgulayıcıydı. "Onun bu geceden, bu maskeli podyum yürüyüşünden haberi yok değil mi? Onu podyumun hemen yanındaki VIP locasına oturtacağız demiştin."
Maskeyi sıkıca kavradım. Alâ’nın adı geçtiğinde içimdeki o sert, tavizsiz adam bir anlığına duraksadı. Zihnimde yine sabahki o huzurlu kahvaltı masası, onun bana 'motor sürmeyi öğretecek misin' derken gözlerinde beliren o çocuksu heyecan canlandı.
"Alâ sadece izleyecek," dedim, sesimdeki kararlılığı yeniden toplayarak. "Ona hiçbir şey belli etmeyeceksiniz. O benim bu hayattaki en hassas noktam Nurşah. O salona girdiğinde kendini tamamen güvende hissedecek. Şov başladığında, ışıklar sönecek ve ben o maskeyle podyuma çıkacağım. Ama o, o maskenin arkasındaki gözlerin sadece kendine baktığını bilecek."
Nurşah bana bakıp hafifçe başını salladı. "Sen gerçekten çıldırmışsın Bora... Bu kadar riskin ortasında bile tek düşündüğün şey o."
"Çünkü benim dünyam sadece ondan ibaret," dedim maskeyi kutusuna geri koyarken. "Şimdi provalara başlayalım. Tek bir dikiş hatası bile istemiyorum."
Terzinin elleri ceketimin omuz dikişlerinde son teyel iğnelerini gezdirene kadar stüdyodaki kimse nefes almaya bile cesaret edemedi. Mat İtalyan kumaşının o ağır, sert duruşu aynamın karşısında tam da hayal ettiğim gibi duruyordu. Ne en ufak bir potluk, ne de yürüyüşümü engelleyecek tek bir esneme kusuru vardı. Ceketin iç astarına, tam sol göğsümün üzerine özel olarak işletmiş olduğum o küçük, tek hatlı zarif zambak nakışına parmak uçlarımla dokundum. O detay oradaydı. Kimse görmeyecekti ama Alâ’nın varlığı, şov boyunca tam kalbimin üzerinde atıyor olacaktı.
Terzi başını kaldırıp derin bir nefes verdi. "Bora Bey, dikişler bitti. Üzerinizde tek bir santim bile oynamayacak şekilde oturdu. Kombin tamamen hazır."
Aynadaki silüetime son kez baktım. Maskeyi elime alıp prova masasının üstüne bıraktım. Bütün aksamalar çözülmüş, ışık ve sıralama krizleri giderilmiş, şovun ana iskeleti çelik gibi sağlam bir temele oturmuştu. Nurşah elindeki kontrol listesine son çentiği atıp şakaklarını ovaladı.
"Sonunda..." dedi rahatlamış ama hâlâ bitkin bir sesle. "Podyumdaki akış da tamam, senin kombin de bitti Bora. Şimdi sadece beklemek ve gecenin vaktini beklemek kaldı."
Ceketimi özenle çıkarıp mankenin üzerine astım. Saatime baktım; düşündüğümden daha hızlı halletmiştik. İçimdeki o dinmeyen huzursuzluk ise tamamen Alâ’yla ilgiliydi. O VIP locasında otururken, etraftaki şaşaalı kalabalığın arasında kendini yabancı veya gölgede hissetmemeliydi. O gece, podyumda ben olsam bile salondaki zarafetin simgesi Alâ olmalıydı.
Nurşah’a doğru döndüm. "Benim işim bitti derken acele etme. Şimdi en önemli kısıma geçiyoruz."
Nurşah kaşlarını çatarak bana baktı. "Anlamadım? Kıyafetin bitti işte, daha ne var?"
"Benimki bitti evet," dedim stüdyonun diğer tarafında bulunan, özel koleksiyon elbiselerinin sergilendiği yüksek askılıklara doğru yürürken. "Ama Alâ’nın giyeceği elbise henüz seçilmedi. Bu gece salona girdiği an kimse ondan gözünü alamayacak. O sıradan bir davetli değil; benim dünyamın tam merkezinde duran kadın. Ona yakışacak, onun ruhunu taşıyacak kıyafeti şimdi beraber seçeceğiz."
Nurşah önce şaşırdı, ardından yüzünde hafif, muzip bir gülümseme belirdi. "Sen gerçekten Alâ konusunu bir milim bile şansa bırakmıyorsun, değil mi? Tamam... Gel bakalım."
Askılıkların yanına vardığımızda Nurşah parmaklarını kumaşların üzerinde gezdirmeye başladı. İlk olarak göz alıcı, üzeri taşlarla süslü kırmızı, iddialı bir elbiseyi çekip çıkardı.
"Şuna ne dersin?" dedi Nurşah elbiseyi bana doğru tutarak. "Rengi inanılmaz canlı. Tüm spotları üzerinde toplar, salona girdiği an herkes ona bakar."
Elbiseye şöyle bir baktım. Rengi iddialıydı evet ama Alâ’nın o derin, çabasız zarafetini kapatacak kadar gürültülüydü. Başımı olumsuz anlamda salladım. "Hayır. Çok bağırıyor. Alâ’nın ışığı kıyafetin şaşaasından gelmemeli. O kendi zarafetiyle parlayan biri. Kıyafet onun önüne geçmemeli, onu tamamlamalı."
Nurşah elbiseyi geri asıp bu kez dökümlü, pudra pembesi, uçuş uçuş ipek bir elbiseyi öne çıkardı. "Peki bu? Daha yumuşak, masum bir havası var."
"Fazla yumuşak," dedim yine tatmin olmayan bir tonla. "Alâ kırılgan görünebilir ama içinde çok güçlü bir duruş var. O masumiyetin altında bükülmez bir gurur ve derinlik taşıyor. Bu elbise onun o güçlü duruşunu hissettirmez."
Nurşah derin bir iç çekip kollarını kavuşturdu. "Beyefendiye beğendirmek de imkansız! Ne çok şaşaalı istiyorsun, ne de çok sade. Ne arıyorsun tam olarak Bora?"
"Gördüğümde anlayacağım," dedim adımlarımı askılığın en derin, özel muhafaza kılıfı içinde duran kısmına kaydırarak.
Kılıfın fermuarını yavaşça aşağı çektim. İçinden çıkan elbiseyi gördüğüm an adımlarımı da, nefesimi de tuttum. Gece siyahı, ağır ve dökümlü bir kumaştan yapılmıştı. Tek omzunu açıkta bırakan, vücut hatlarını sarmak yerine narince dökülen ama bel kısmından aşağıya doğru bir su gibi kayan kusursuz bir kesimdi. Yaka kısmında ve omuz detayında, sanki gece gökyüzündeki yıldızlar kumaşa serpilmiş gibi mikro işlenmiş silik ışıltılar vardı. Hem asil, hem gizemli, hem de Alâ’nın o doğal güzelliğini taçlandıracak kadar mesafeliydi.
Nurşah yanıma gelip elbisenin kumaşına baktı. Dudakları hafifçe aralandı. "Bu... Bu parça Haute Couture serisinden özel bir tasarım. Oldukça zor bir kesimdir. Herkes taşıyamaz."
"Alâ taşır," dedim kendimden son derece emin bir sesle. Elbisenin kumaşına dokunurken sanki onu Alâ’nın üzerinde görüyormuşum gibi bir his kapladı içimi. "Onun o duru yüzü, o yeşil gözleri ve o zarif omuzları için biçilmiş kaftan bu. Salona girdiğinde kimse abartılı bir şov görmeyecek ama kimse gözlerini ondan alamayacak."
Nurşah bana bakıp hafifçe başını salladı, sesinde bu kez derin bir takdir vardı. "Gözlerin gerçekten yanılmıyor Bora. Bu elbise onun üzerinde bir sanat eserine dönüşür. Altına koyu gümüş detaylı ince bir ayakkabı ve çok zarif, küçük bir takı seti ayarlıyorum o zaman?"
"Evet," dedim bakışlarımı elbiseden ayırmadan. "Ve yanına dökümlü, yumuşak bir şal ekleyin. Gece hava soğuk olabilir, üşümesini istemiyorum."
Nurşah gülmeden edemedi. "İnanılmazsın. Şenliğin krizlerinden çok Alâ’nın üşüyüp üşümeyeceğini düşünüyorsun."
"Çünkü şenlik sadece bir gece sürecek Nurşah," dedim ceketimi elime alıp çıkışa doğru adım atarken. "Ama Alâ benim hayatım boyunca korumam gereken tek şey. Elbiseyi paketleyin, otoparkta özel kuryeye teslim edin. Eve benden önce varsın. Ben de motora geçiyorum."
Stüdyonun kapısından çıkarken içimde tarifi imkansız bir sabırsızlık vardı. Motorun yanına vardığımda vizörü kaldırdım, garajın serin havasını ciğerlerime çektim. Şimdi o siyah canavarın marşına basacak ve bu hediyeyle birlikte, beni evde bekleyen o kadının yanına, Alâ’ya dönecektim.
Motorun egzozundan yükselen o tok gürleme, bahçe kapısından içeri girdiğim an akşamın sessizliğini yardı. Garajın soğuk zeminine motoru yatırıp ayağımı yere bastığımda zihnimdeki tek şey stüdyodaki o karmaşayı geride bırakıp eve, Alâ’ya ulaşmaktı. Kaskı kafamdan çıkarıp gidonun üstüne bıraktım. Rüzgarın dağıttığı saçlarımı geriye doğru tararken gözüm bahçe girişine takıldı; otoparkın kenarında Nurşah’ın stüdyodan yönlendirdiği özel kuryenin aracı duruyordu.
Kurye saygıyla yaklaşarak elindeki mat siyah, üzeri mühürlü büyük boy hediye kutusunu uzattı. "Bora Bey, Nurşah Hanım'ın talimatıyla tam vaktinde getirdim."
Kutuyu kavradım. İpek kurdelesinin dokusu bile içindeki elbisenin ne kadar özel olduğunu hatırlatıyordu. Kutuyu tek kolumun altına alıp deri ceketimin fermuarını hafifçe indirdim ve adımlarımı doğruca evin kapısına yönelttim. İçimdeki o dinmeyen hırçın dalga, o kapının eşiğine her yaklaştığımda olduğu gibi yine yerini tuhaf bir sükunete bırakıyordu.
Kapıyı Alâ'nın verdiği anahtarla yavaşça açtım. Salondan hafif bir müzik sesi ve taze demlenmiş çayın kokusu geliyordu. İçeri adım attığımda Alâ koltukta oturmuş, elindeki kitaba odaklanmıştı. Ev halinin o çabasız masumiyeti üzerindeydi; saçları gevşekçe toplanmış, ışığın altında yüzünün o berrak hatları ortaya çıkmıştı. Kapının kapanma sesiyle başını kaldırdı. Bakışları önce bana, ardından elinde tuttuğum o devasa siyah kutuya kaydı. Koyu renk gözlerinde anında meraklı bir pırıltı belirdi.
"Geldin..." dedi, sesindeki o yumuşak ton günün bütün yorgunluğunu tek celsede silip atmaya yetti. Kitabı kenara koyup ayağa kalktı. "İşlerin bitti mi? Yüzün biraz yorgun görünüyor."
"Bitti," dedim yavaş adımlarla ona doğru yürürken. Bakışlarımı bir an bile yüzünden ayırmıyordum. "Bütün pürüzleri hallettik. Ama günün en önemli kararını çıkmadan hemen önce verdim."
Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam karşısında durdum. Siyah kutuyu ikimizin arasına, masanın üzerine bıraktım. Alâ kaşlarını hafifçe çatarak kutuya, sonra da gözlerimin içine baktı.
"Bu ne Bora?" diye sordu. Dudaklarında şaşkınlıkla karışık hafif bir tebessüm filizlenmişti. "Yine ne planlıyorsun?"
"Bu senin," dedim sesimi alçaltarak. Elimle kutunun kapağını işaret ettim. "Gelecek haftaki şenlik gecesi için. Benimle birlikte olacaksın demiştim..."
Alâ’nın nefesi hafifçe sekteye uğradı. Parmakları kararsızca kutunun üzerindeki ipek kurdeleye dokundu. "Bora... Ben gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum. Böyle büyük bir şeye ne gerek vardı? Kendi elbiselerimden birini giyebilirdim."
"Sözümü kesme," dedim araya girerek. Sesim sert değildi ama tavizsizdi. Adım atıp ona biraz daha yaklaştım, elimi beline koyup onu hafifçe kendime çektim. "Sen benim hayatımdasın Alâ. Benim olduğun bir gecede, sana yakışanın en iyisinden başkasını üzerinde görmeye tahammülüm yok. O kutuyu aç."
Alâ gözlerini gözlerimden çekip derin bir nefes aldı. Kurdelenin düğümünü yavaşça çözdü. Kurdele masaya süzülürken siyah kutunun kapağını kaldırdı. İçindeki koruma kağıtlarını araladığında, gece siyahı mat kumaşın ve omuz detayındaki mikro ışıltıların ortaya çıkışını izledim.
Alâ’nın dudakları hafifçe aralandı. Parmak uçlarıyla kumaşın dökümüne dokundu. O an yüzünde beliren o büyülenmiş ifade, stüdyoda harcadığım tüm o stresli saatlere değdiğini kanıtlıyordu.
"Bu... Bu inanılmaz bir şey," diye fısıldadı. Elbiseyi kutudan çıkarıp kendi üzerine doğru tuttuğunda, kumaşın dökümü boynundan aşağıya bir su gibi aktı. Başını kaldırıp bana baktı; gözlerinde hem bir çocuk heyecanı hem de beni tam kalbimden vuran o derin minnet vardı. "Bora, bu çok güzel... Kumaşı, rengi, üzerindeki bu küçük detaylar... Sanki bana özel dikilmiş gibi."
"Çünkü senin için seçildi," dedim. Yaklaşıp parmaklarımı elbisenin dokunduğu omzunda gezdirdim. Teninin sıcaklığı parmaklarıma yayıldı. "Onlarca iddialı, şaşaalı parça vardı. Ama hiçbiri senin o çabasız zarafetini taşımaya yetmezdi. Bunu gördüğüm an, üzerinde nasıl duracağını biliyordum. Kampüse girdiğinde kimse abartılı bir şov görmeyecek ama kimse gözlerini senden alamayacak."
Alâ elbiseyi dikkatle koltuğun üzerine bıraktı ve aniden bana doğru bir adım atıp kollarını boynuma doladı. Yüzünü göğsüme gömdüğünde sarılışındaki o sıkılık içimdeki bütün gardımı indirdi. Ellerimi sırtına yerleştirip onu iyice kendime kenetledim.
"Teşekkür ederim," dedi fısıltıyla, kokusu boynuma yayılırken. "Her şeyi, en ince ayrıntısına kadar düşünmenden... Beni böyle hissettirmenden dolayı."
Gözlerimi kapatıp saçlarının arasına derin bir nefes çektim. "Teşekkür etme," dedim alçak bir sesle. "Sen o gece şenlikte sadece var olarak bana ihtiyacım olan tüm gücü vereceksin. Ama unutma... Hava soğuk olabilir diye yanına bir de şal eklettim, sakın üşümek yok."
Alâ geriye çekilip yüzüme baktı, gözlerindeki o hafif muzip gülümsemeyle başını salladı. "Tamam beyefendi, şalımı da takacağım."
Onun bu gülüşü, yaklaşan o fırtınalı gecenin ortasında sığınacağım tek limandı. Maskeler takılacak, ışıklar sönecek ve oyun başlayacaktı ama ne olursa olsun, o gecenin sonunda döneceğim tek yer yine onun yanı olacaktı.
Ertesi günün akşamüstünde, güneş şehri kızıla boyarken Alâ’yı sahil kenarındaki geniş ve boş asfalt düzlüğe götürdüm. Etrafta ne bir araç vardı ne de bizi rahatsız edecek bir kalabalık. Motorun gür sesi boş alanda yankılanıp dururken Alâ’nın gözlerindeki o hem heyecanlı hem de hafif tedirgin ifadeyi izlemek paha biçilemezdi.
Motoru durdurup ayağımı yere bastım. Kaskımı çıkarıp gidonun üzerine koydum ve ona döndüm.
"Evet," dedim hafifçe gülümseyerek. "Sözümü tutma vakti. Hazır mısın?"
Alâ üzerindeki deri ceketin yakalarını düzeltirken derin bir nefes aldı. "Bora, emin misin? Bu devasa siyah canavarı gerçekten bana mı emanet edeceksin? Ya devirirsem?"
"Devirmezsin," dedim kendimden emin bir sesle. Ona doğru bir adım atıp ellerini tuttum. "Çünkü ben tam arkanda olacağım. Sana zarar gelmesine asla izin vermem."
Alâ’yı özenle motorun sürücü koltuğuna oturttum. Kendi kaskımı onun başından geçirip kayışını çenesinin altından narince sıktım. Ellerim çenesine dokunduğunda göz göze geldik; vizörün arkasındaki koyu gözleri ışıl ışıldı. Ardından ben de hemen arkasına oturdum. Bacaklarımı onun bacaklarının dışına yerleştirip göğsümü sırtına yasladım. İki elimle onun ellerini kavrayıp gidondaki elciklerin üzerine koydum.
"Şimdi beni iyi dinle," dedim, çenemi omzuna yaklaştırıp kulağına doğru fısıldayarak. "Sol elin debriyaj, sağ elin ön fren ve gaz kolu. Sol ayağınla vitesi bire takacağız. Her şeyi yavaşça, hissettirerek yapacaksın."
"Çok güçlü duruyor Bora... Sanki azıcık dokunsam fırlayacakmışız gibi," dedi sesi kaskın içinden biraz boğuk ama bir o kadar tatlı çıkarken.
"Güç senin ellerinde Alâ, motor sadece senin verdiğin komuta uyar," dedim. Ellerimi ellerinin üzerinden ayırmadan debriyajı çektirdim. "Şimdi sağ ayağınla arka frene hafifçe bas, sol ayağınla vitesi aşağı it."
Tak diye küçük bir ses geldi. Alâ hafifçe irkildi ama göğsüme daha çok yaslandı.
"Harika," dedim gülümsediğimi hissettirerek. "Şimdi gaz kolunu milim milim çevirirken sol elini debriyajdan yavaşça serbest bırakacaksın. Acele yok. Rüzgarı hisset."
Alâ dediğimi yaptı. Motor hafifçe titredi, devir saatinin ibresi yükseldi ve araç pürüzsüzce öne doğru kaymaya başladı. Alâ’nın heyecandan nefesini tuttuğunu sırtının göğsüme yaptığı baskıdan anladım. Birkaç metre ilerledikten sonra dudaklarından küçük bir neşe çığlığı kaçtı.
"Bora! Gidiyoruz! İnanmıyorum, gidiyoruz!"
"Sana söylemiştim," dedim ellerimi onun ellerinin üzerinden yavaşça çekip beline dolarken. Artık dengeyi o kuruyordu, ben ise sadece arkasında ona sığınak oluyordum. "Kontrol sende."
Asfaltta geniş bir kavis çizerken rüzgar ikimizin etrafında dans ediyordu. Alâ motoru yönlendirmeyi, o ağırlığı hissetmeyi çabucak kavramıştı. Sahil boyunca yavaş ama kendinden emin bir tempoda ilerledik. Şenlik alanına doğru giden yolun paralelinden geçerken, uzakta kurulan devasa sahnenin ışık kuleleri ve yüksek hoparlör sistemleri gözüme çarptı.
Alâ başını hafifçe yana eğip uzaktaki o ışıklı alana baktı. "Şenlik alanı kurulmuş bile... Şehrin her yerinde reklamları var. Bu sene inanılmaz bir organizasyon olacağını söylüyorlar. İnsanlar sırf o gece çıkacak 'sürpriz maskeli ismi' merak ettiği için biletleri saatler içinde bitirmiş."
Alâ’nın belindeki ellerimi biraz daha sıktım. Yüzümde kontrol edemediğim karanlık ve mağrur bir tebessüm belirdi. O sürpriz ismin, o gece podyuma çıkıp tüm şehri sarsacak olan adamın hemen arkasında oturduğundan, göğsüne yaslandığından haberi bile yoktu. Bütün dünya o gece şovun gizemini konuşacaktı ama Alâ, o gizemin tam kalbindeydi.9
"İnsanlar merak etmeyi sever Alâ," dedim sesimi rüzgarın uğultusu arasından ona ulaştırarak. "Ama bazen en büyük sürprizler, en yakınınızda durandır."
Alâ motoru yavaşlatıp durdurdu. Ayağını yere koyup vizörü kaldırdı. Başını bana doğru çevirdiğinde gözlerinde meraklı bir ifade vardı. "Nasıl yani? Sen de mi merak etmiyorsun kim olduğunu?"
Kaskının üzerinden alnımı alnına dayadım. "Benim merak ettiğim veya ilgilendiğim tek bir şey var Alâ. O gece VIP locasında, sana aldığım o siyah elbiseyle dururken gözlerinin benden başkasını görmemesi."
Alâ’nın yanakları hafifçe kızardı, gözlerindeki o çocuksu heyecan yerini derin bir tutkuya bıraktı. "Gözlerim senden başkasını görmüyor ki zaten Bora... İster şenlik olsun, ister devasa bir podyum."
Bilmiyordu. O gece o podyumda maskeyle yürürken, spot ışıkları üzerime vururken ve tüm şehir adımı fısıldarken o gözlerin sadece bana bakacağını bilmek, içimdeki o yırtıcı adamı tamamen doyuruyordu.
"Güzel," dedim kaskının üzerinden yanağına küçük bir öpücük kondurarak. "Şimdi gaz kolunu biraz daha aç bakalım. Dönüş yolunu sen sürüyorsun."
Motorun gürültülü motorunu Alâ'ların evinin önüne gelmeden metrelerce önce kapattım. Akşamın serinliği çökerken siyah canavarı sessizce bahçe kenarına yanaştırdım. Vizörü kaldırıp kaskı çıkardığımda, evin üst katındaki odanın lambasının yandığını gördüm. Ege yine masasının başındaydı.
Kapıyı açıp içeri adım attığımızda Alâ yorgun ama huzurlu bir tebessümle bana döndü. "Motor sürüşü harikaydı Bora... Ama sanki aklın biraz da evde, Umay'daydı?"
"Aklım sende Alâ," dedim elini kavrayıp dudaklarıma götürerek. "Ama Umay da bu aralar sınav temposundan iyice gerildi. İki dakika Ege'ye bakıp sonra kendi evime geçeceğim."
Alâ anlayışla başını salladı. Mutfaktan gelen taze demlenmiş çay kokusu salona yayılırken ben doğrudan üst kata, Ege'nin odasına yöneldim. Kapıyı hafifçe tıklatıp araladım. Ege, masasının üzerindeki kalın test kitaplarının ve soru bankalarının arasında kaybolmuş gibiydi. 18 yaşına gelmişti ama üzerindeki o sınav stresi gözlerinden okunuyordu.
"Kolay gelsin," dedim kapı pervazına yaslanarak.
Ege başını test kitabından kaldırıp bana baktı. Yüzünde her zamanki o mesafeli ama saygılı ifade vardı. "Sağ ol Bora. Sizi duydum, motorla gelmişsiniz yine."
"Yol boştu, Alâ'ya biraz pratik yaptırdık," dedim adımlayıp masasının kenarına oturarak. Masadaki matematik föyüne göz attım. "Nasıl gidiyor netler? Denemeler ne durumda?"
Ege derin bir nefes verip kalemi masaya bıraktı. "TYT fena değil de AYT mat biraz zorluyor Bora. Özellikle şu türev sorularında süre yetiştiremiyorum."
Elinden kalemi alıp önündeki soruya baktım. "Süreye takılma. Mantığını oturttuğun an sorular çorap söküğü gibi gelir. Bak şurada türevin tanımını kaçırıyorsun..." Birkaç hamlede sorunun kilit noktasını çizdim. "Alâ sen çalışırken çok üstüne gelmek istemiyor ama aklı sende. Kendini harap etmeden çalış."
Ege çizdiğim çözüme bakıp hafifçe başını salladı. "Anladım... Eyvallah Bora. Ablam yine çay demliyordu, aşağı in istersen."
"İniyorum. Fazla geç kalma, uykunu al," deyip omzuna hafifçe dokundum. Ege'nin Alâ için ne kadar değerli olduğunu biliyordum; o yüzden onun bu 18 yaşındaki dik duruşu ve geleceği için çabalaması içimi rahatlatıyordu.
Aşağı indiğimde Alâ elinde iki fincan çayla salona geçiyordu. Beni görünce tebessüm etti. "Soru mu çözdünüz yine?"
"Ufak bir türev krizini çözdük diyelim," dedim yanağından öperek. Çayımın son yudumunu alıp ceketimi üzerime geçirdim. "Ben kaçıyorum Alâ. Umay evde tek başınadır, sınav maratonunda onun da morale ihtiyacı var."
Alâ beni kapıya kadar uğurladı. Kapının önünde durup yüzünü ellerimin arasına aldım. "O gece... Şenlik gecesi yaklaşıyor Alâ. Şimdiden hazırlıklı ol. O siyah elbisenin içinde salona girdiğinde tüm gözler üzerinde olacak."
"Sen yanımda olduktan sonra hiçbir şeyden çekinmem Bora," dedi.
Onu öpüp kapıdan çıktım. Motoruma atlayıp gece rüzgarını arkama alarak kendi evime doğru sürdüm.
Kendi evimin garajına motoru çekip kapıyı açtığımda evdeki o derin sessizlik karşıladı beni. Ama bu sessizlik, Umay'ın odasından gelen hafif müzik sesiyle bölünüyordu. Deri ceketimi antredeki askılığa asıp doğrudan kardeşimin odasına yürüdüm.
Kapıyı hafifçe vurdum. "Umay?"
"Abi? Gel!"
İçeri girdiğimde Umay yatağının üzerinde bağdaş kurmuş, kucağındaki laptop ve yanındaki not defterleriyle boğuşuyordu. Beni görünce kulaklıklarını çıkarıp boynuma sarılmak için yataktan fırladı. 18 yaşında koca bir kız olmuştu ama benim gözümde hâlâ korumam gereken o küçük kardeşimdi.
"Hoş geldin abi!" dedi sesindeki o neşeyle. "Neredeydin bu saate kadar? Şenlik provaları bitti mi?"
"Bitti abicim, her şeyi hallettik," dedim saçlarını okşayıp yatağının kenarına oturarak. Ders notlarına baktım. "Sen ne yapıyorsun? Mola vermeden mi çalışıyorsun yine?"
"YKS yaklaşıyor abi, ne yapayım..." dedi iç çekerek. "Bazen kafam hiç kaldırmıyor gibi hissediyorum. Sen de günlerdir stüdyo, sahne, işler derken koşturuyorsun. Sana biraz haksızlık ediyormuşum gibi geliyor, hiç ilgilenemiyorum seninle."
Umay'ın bu ince düşüncesi içimdeki tüm yorgunluğu tek anda yok etti. Yüzünü tutup gözlerinin içine baktım. "Bana bak Umay... Sen sadece derslerine odaklanacaksın. Benim koşturmam, benim işlerim seni ilgilendirmez. Ben senin abinim; senin arkanda dağ gibi durmak benim görevim. Sınav stresi yüzünden kendini yıpratmayacaksın."
"İyi ki varsın abi," dedi başını göğsüme yaslayarak. "Bazen çok sert duruyorsun dışarıya karşı ama benim yanımda dünyanın en iyi abisisin."
"Sadece senin ve Alâ'nın yanında yumuşak bir adamım ben Umay," dedim alçak bir sesle. "Şimdi şu bilgisayarı kapatıyorsun. Biraz dinlen, yarın sana güzel bir kahvaltı hazırlayacağım."
Umay gülümsedi. "Tamam abi, söz."
Odadan çıkıp koridordan kendi odama geçerken maskeyi çıkardığım masanın üzerindeki kutuya baktım. Bir yanda korumam gereken Alâ ve kardeşi Ege, diğer yanda tek varlığım Umay... Ve birkaç gün sonra tüm bu isimlerin ortasında çıkacağım o devasa maskeli sahne. Bütün ipler benim elimdeydi ve bu oyunu kazanmaktan başka çarem yoktu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

25okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…