ARALIK kitap kapağı

21. bölüm / 22

20.BÖLÜM(FİNAL)

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: 20.BÖLÜM(FİNAL)

Son Durak
~Bora Arkan
Büyük Final gecesinin o devasa coşkusunu, kulis koridorlarındaki yankılı kahkahaları ve sabaha kadar süren kutlamaları geride bırakıp İstanbul’un o görkemli ama bir o kadar da yorucu kalabalığından sıyrıldığımızda, güneşin ilk turuncu ışıkları henüz Gebze’nin tepe yamaçlarını yeni yeni boyuyordu. Sabaha karşı Kaan’ın arabasıyla otoyolu kat ederek, üzerimizdeki tüm o şantajların, kameraların ve mahkeme salonlarının o ağır stresini sinmiş olan o beton yığınlarından uzaklaşmış; asıl evimize, Gebze’nin o sessiz, sakin ve bize ait olan mahallesine geri dönmüştük.
Eve adım attığımız an, üzerimdeki o zırhın ve zafer heyecanının yerini tarifsiz, derin bir sükûnet almıştı. Dün gece sabaha karşı içeri girdiğimizde, elimizdeki o altın sarısı birincilik ödülünü ve Aralık grubunun ilk resmi kupasını mutfak masasının üzerine öylece bırakmış, üzerimizdeki ağır kıyafetlerden kurtulup birbirimize sığınarak derin bir uykuya dalmıştık.
Şimdi, pazar sabahının o duru saatlerinde sessizce gözlerimi açtım. Pencereden içeri süzülen sabah rüzgârı odanın havasını tazelerken, odada hâlâ o eşsiz, o her anımda bana sığınak olan yoğun tarçın kokusu asılı duruyordu. Başımı yavaşça yana çevirdim. Alâ, başını yastığa gömmüş, saçları dağınık bir şekilde, aylar sonra ilk defa yüzünde tek bir endişe çizgisi olmaksızın huzurla uyuyordu. Omuzlarındaki o kâbuslar, Vedat’ın tehditleri tamamen silinip gitmişti.
Yavaşça yataktan kalkıp üzerime rahat bir eşofman geçirdim ve sessiz adımlarla mutfağa yöneldim. Ancak mutfağa girdiğimde beklediğimden çok daha hareketli bir manzarayla karşılaştım. Dün gece bizimle birlikte bu eve gelen ve salondaki koltuklarda sızıp kalan Kaan ile Nurşah, mutfakta çoktan yerlerini almışlardı.
Kaan, tezgâhın önünde durmuş, elindeki bıçakla ekmekleri kalın kalın dilimlemeye çalışırken bir yandan da Nurşah’a dönüp kahkahayla karışık bir şeyler anlatıyordu. Nurşah ise saçları hafif dağınık, üzerinde benim yedek sweatshirt’ümle kahve makinesinin başında duruyor, Kaan’ın her el kol hareketine gözlerini devirerek ama yüzündeki o gizleyemediği gülümsemeyle karşılık veriyordu.
"Kaan, bak o ekmekleri öyle parça pinçik doğramaya devam edersen, bütün mahalle üstümüze yürür," dedi Nurşah, alaycı ama bir o kadar da yumuşak bir ses tonuyla. "Sen gitar tellerini hırpalamaya benzemez bu işler, ekmek o ekmek!"
Kaan elindeki bıçağı tahtaya bırakıp sol elini kalbinin üzerine koydu, o her zamanki asi ama çapkın sırıtışıyla Nurşah’a doğru bir adım yaklaştı: "Sen yeter ki iste Nurşah Hanım, ben o ekmekleri senin için en kusursuz şekle sokarım. Hem dün gece jüri önünde o kadar koşturdun, menajerlik havanla beni bile büyüledin; şimdi altı üstü iki dilim ekmeğe mi takıldın?"
Nurşah bu ani çıkış karşısında hafifçe duraksadı, yanaklarına yayılan o belli belirsiz kızıllığı gizlemek için başını kahve makinesine çevirdi: "İşine bak Kaan, kahveler soğuyor." Ama dudaklarındaki o tatlı kıvrılma, ikisi arasında dünden beri kaynayan o tatlı flörtün en net kanıtıydı.
Ben kapının eşiğinde sessizce onları izlerken, arkamdan gelen o hafif, tanıdık ayak seslerini ve tahta döşemelerin gıcırtısını duydum. Başımı çevirmeme gerek kalmadan, ince kolların belime dolandığını ve sırtımın o yumuşak bedene yaslandığını hissettim. Alâ, siyah örgü hırkasını omuzlarına atarak uykulu gözlerle mutfağa gelmişti. Çenesini sırtıma yasladı, derin bir nefes alarak burnuma dolan tarçın kokusunu içine çekti ve tezgâhtaki ikiliye bakıp kıkırdadı.
"Günaydın sevgili menajerimiz ve baş gitaristimiz," dedi Alâ, uykulu ama imraci bir sesle. "Görüyorum ki siz kahvaltıdan önce birbirinizi yemekle meşgulsünüz."
Kaan hemen toparlanıp boğazını temizledi, Nurşah ise ellerini önünde bağlayıp kupaları masaya dizmeye başladı. Ama aralarındaki o elektrik, mutfağın havasını en az kahve kokusu kadar sardı.
Ben Alâ’nın ellerini ellerimin arasına alıp parmaklarına dokundum. Dışarıda Gebze’nin sakin sabah güneşi yükselirken, dün kazandığımız o büyük zaferin ve bu mutfaktaki huzurun hiçbir şeye değişilmeyeceğini biliyordum. Biz Aralık'tık; karanlığı geride bırakmış, kendi ellerimizle kurduğumuz o aydınlık sabahın ilk kahvesini içiyorduk.
Taze demlenmiş çayın o koyu renkli buharı, mutfağın küçük pencerelerinden içeri süzülen eylül güneşinin altın sarısı ışıklarıyla dans ediyor, odadaki loş havayı adeta bir tabloya dönüştürüyordu. Masanın tam ortasında, ev yapımı reçel kavanozları, zeytin tabakları ve yeni kesilmiş ekmek sepetinin hemen yanında dün gece kazandığımız o ağır, altın sarısı birincilik kupası bütün asaletiyle duruyordu. Dün gece o sahnede tıkım tıkım dolu salona karşı kaldırdığımız o heykelcik, şimdi Gebze’deki bu mütevazı mutfak masasında, ödediğimiz onca bedelin ve kazandığımız zaferin en somut nişanesi olarak parıldıyordu.
Kaan, çay bardağından büyük bir yudum alıp sırtını ahşap sandalyeye yasladı. Yüzünde geceden kalma yorgunluktan ziyade, içine sığdıramadığı çocuksu ve heyecanlı bir sabırsızlık vardı.
"Şaka gibi ya," dedi, elindeki çay kaşığıyla masadaki kupayı hafifçe tıklatarak. "Dün bu saatlerde 'Vedat bu işi sonuna kadar götürecek mi, bizi tamamen silecekler mi' diye düşünüyorduk. Şimdi ise masamızda birincilik ödülü var. Telefonumu sabah uyanır uyarınca sessize almak zorunda kaldım; eski lise arkadaşlarından tutun da mahalledeki esnafa kadar herkes mesaj atıyor. Herkes bizden bahsediyor!"
Nurşah, tabağındaki peyniri çatalla bölerken telefonunun ekranını masaya yüzüstü kapattı. Yüzünde profesyonel bir menajere yakışan o ciddi, soğukkanlı ifade belirse de, gözlerinin kenarındaki o gurur parıltısı her şeyi ele veriyordu.
"Sadece onlar değil Kaan," dedi Nurşah, sesine hâkim olan o kararlı ve otoriter tonla. "Sabahın altısından beri Türkiye’nin en büyük üç plak şirketinden arama geldi. İstanbul’daki büyük lansman konserleri ve turneler için teklif yağmuru var. Hatta birkaç bağımsız prodüktör, kendi stüdyolarının kapısını hiçbir aracı sokmadan, tamamen bizim kontrolümüzde kullanımımıza açmak istiyor."
Alâ, oturduğu sandalyede bana biraz daha yaklaştı. Sol elini masanın altından dizimin üzerine koydu; parmaklarının sıcaklığı ve tenine sinmiş olan o tanıdık, huzur verici tarçın kokusu, mutfaktaki o coşkulu ve hızlı havayı bir anda sakin, güvenli bir limana çevirdi.
Gözlerimi masadakilerin üzerinde gezdirdim. "Plak şirketleri şimdi sıraya girer tabii," dedim tok, tavizsiz bir sesle. "Çünkü kazananın yanında durmak her zaman kolaydır. Ama biz Vedat gibilerin o kirli sisteminden, o şantaj odalarından daha yeni kurtulduk. Yine birilerinin bizim ne söyleyeceğimize, şarkılarımızı nasıl düzenleyeceğimize, sahnede ne giyeceğimize veya hangi eseri albüme koyacağımıza karar vermesine asla izin vermeyiz. Biz o masaları kendi ellerimizle devirdik."
"Bora sonuna kadar haklı," diye araya girdi Alâ. Sesi narin ama bir o kadar da çelikten yapılmış gibi sert ve kararlıydı. "Biz o sahneye birilerinin kuklası olmak, popüler kültürün harcanabilir bir malzemesi olmak için çıkmadık. Bizi biz yapan şey; kendi sözlerimiz, kendi acılarımız, kendi isyanımızdı. Eğer bir albüm yapacak ve bu adı yaşatacaksak, bu tamamen bizim kurallarımızla, bizim stüdyomuzda olmalı."
Kaan, Alâ’nın bu sözleri üzerine gözlerini parlatarak masaya doğru biraz daha eğildi: "Zaten ben de tam olarak onu diyecektim! Nurşah’la dün gece eve gelirken yolda uzun uzun konuştuk. Büyük şirketlerin boyunduruğuna girip özgürlüğümüzü satmak yerine, kendi bağımsız albümümüzü sıfırdan hazırlayalım. Şarkıların telif hakları, sözleri, müzikleri tamamen bize ait olsun. Gebze’de eskiden provaya gittiğimiz o alt kattaki depo vardı ya, hatırlıyor musunuz? Orayı ses yalıtımıyla donatıp kendi profesyonel stüdyomuza dönüştürebiliriz. Dışarıdan kimseye muhtaç olmayız!"
Nurşah, Kaan’ın bu heyecanlı ve iddialı haline bakıp hafifçe kıkırdadı. Yanaklarındaki o tatlı pembelik yeniden belirirken gözlerini Kaan’ın üzerinden kaçırmaya çalıştı: "Bay Çok Bilmiş yine her şeyi şimdiden planlamış bakıyorum... Ama fikre itirazım yok, hatta en mantıklısı bu. Hukuki olarak Turgut Bey’le de sabah kısa bir ön görüşme yaptım; telif haklarının tamamı bizde kalacak şekilde bağımsız bir dijital dağıtım ağıyla anlaşabiliriz. Şarkıları kendi stüdyomuzda kaydederiz, mix ve mastering için de piyasanın o kirli ellerine bulaşmamış, en güvendiğimiz bağımsız isimlerle çalışırız."
"Peki," diye sordu Kaan, merakla gözlerini ikimizin üzerinde gezdirerek. "Bu bağımsız krallığın, bu ilk albümün adı ne olacak?"
Alâ ile göz göze geldik. Gözlerimizin arasında kelimelere dökülmeyen ama aylardır ilmek ilmek işlenen o sarsılmaz bağ yeniden kuruldu. Başımı hafifçe salladım, Alâ tebessüm ederek o kelimeyi masaya fısıldadı:
"Tabii ki Aralık," dedi Alâ, duru ve berrak bir sesle. "Çünkü biz o karanlığın en koyu yerinde, kapının ardında açılan tek aralıktık. İlk resmi albümümüzün, bu grubun ve bu hikayenin adı da bu duruşa yakışan tek şey olmalı."
Mutfaktaki herkes bir an için derin bir sessizliğe büründü. Kaan gururla gülümsedi, Nurşah başıyla onayladı. Masadaki kupa sabah ışığında parıldarken, ilk defa geleceğe dair kurduğumuz hayallerin önünde hiçbir engelin, hiçbir karanlık tehdidin kalmadığını hissediyorduk. Kendi bağımsız albümümüzü, kendi evimizde, kendi kurallarımızla ve birbirimizin ellerini hiç bırakmadan inşa edecektik.
Mutfaktaki o ciddi ama bir o kadar da geleceğe umutla bakan albüm planlarımız, koridordan gelen hafif, uykulu ayak sesleri ve tahta döşemelerin neşeyle gıcırtısıyla bölündü. Birkaç saniye sonra, Umay ile Ege gözlerini ovuşturarak, üzerlerinde hâlâ dün gecenin o tatlı yorgunluğu ve dağınık kıyafetleriyle mutfağın kapısında belirdiler.
Umay, saçları gece uykusundan tamamen kabarmış bir halde doğrudan bana doğru yürüdü; kollarını belime dolayıp yüzünü göğsüme saklayarak uzun uzun esnedi: "Günaydın... Sabahın bu kör saatinde ne bu kahkaha sesleri? Dün gece sabaha kadar kutlama yaptık zaten, insan biraz uyur."
Ege ise mutfak masasının ortasında, sabah güneşinin altında tüm ihtişamıyla parlayan o altın sarısı birincilik kupasını görür görmez üzerindeki tüm uykululuğu bir anda attı. Gözleri ardına kadar açıldı, hayretle masaya yaklaşıp elleriyle heykeli dikkatlice kavradı ve sanki dünyadaki en paha biçilmez hazineyi tutuyormuş gibi havaya kaldırdı: "Oha! Şaka değil, gerçekten almışız kupayı! Abicim ben dün gece her şeyi rüya zannediyordum ama kupanın gerçek ağırlığı ellerimde parlıyor!"
Kaan dayanamayıp kahkahayı patlattı: "Bırak o kupayı usta, dikkat et düşüreceksin! O artık Gebze’nin milli serveti sayılır. Hem dünkü devasa performansınızdan sonra buraya gelip koltuklarda sızmasaydınız, sabah kahvesini çoktan içmiştik."
Nurşah, Umay’ın o dağınık saçlarını sevmek için oturduğu yerden kalktı ve kızlar için hemen taze birer çay bardağı doldurdu. O sırada Alâ, mutfak tezgahından aldığı reçel kavanozunu masaya koyarken Umay’a göz kırptı: "Bırak şimdi uykuyu Umay, kahvaltıdan sonra bizi bekleyen dev bir stüdyo inşaatı var. Kaan’ın alt kattaki o eski depoyu nasıl tıkış tıkış bir müzik üssüne çevireceğini, kabloları nasıl birbirine dolaştıracağını hep birlikte göreceğiz."
Umay başını kaldırıp Alâ’ya baktı; yüzünde, dün o kuliste döktüğü gurur gözyaşlarının yerini alan o cıvıl cıvıl, inatçı gülümseme belirdi: "Ben de yardım edeceğim! Duvarları boyarız, afişler asarız, kabloları düzenlerim. Aralık grubu stüdyosuz,e sersiz kalmaz!"
Evdeki bu kalabalık, bu gürültülü, kahkahalarla dolu ve birbirine sımsıkı sarılan aile ortamı; dün o İstanbul plazalarında çektiğimiz tüm o acıların, tehditlerin, kameraların ve o karanlık kâbusların üstüne sürülen en şifalı merhem gibiydi. Artık kimse bize zarar veremezdi. Kardeşlerimiz yanımızdaydı, grubumuz resmi olarak kurulmuştu, adımız Aralık'tı ve geleceğimiz tamamen bizim kendi ellerimizde şekilleniyordu.
Mutfaktaki bu neşeli curcuna kahvaltı masasında koyu bir sohbete dönüşürken, içimdeki o son küçük endişe kırıntısı da tamamen bu sevgi çemberinin içinde eriyip gitti.
Öğleden sonra güneşin o yumuşak, eylül sonuna yakışan sarı ışığı Gebze’nin dar ve tanıdık sokaklarına yayılırken, mutfaktaki o kalabalık kahvaltı masasını toplamış, Kaan ile Ege’yi alt kattaki deponun temizliği için görevlendirip Alâ ile birlikte dışarı adım atmıştık. İstanbul’un o üzerimize kabus gibi çöken plazalarından, kameralarından ve nefes almamızı zorlaştıran o boğucu beton yığınlarından sonra, bu mahallenin kaldırımlarına basmak adeta yeniden doğmak gibiydi.
Üzerime rahat siyah bir ceket almıştım; Alâ ise o her zamanki gri kapüşonlusunu giymiş, ellerini cebine sokmuştu. Yanından geçerken rüzgârın hafifçe savurduğu saçlarından süzülen o yoğun tarçın kokusu, sokaktaki sonbahar yapraklarının kokusuyla kusursuz bir uyum oluşturuyordu.
Mahallenin köşe başındaki bakkal amca bizi gördüğü gibi dükkanın önündeki sandalyeden fırladı. Yüzünde kocaman bir gururla ellerini önünde bağlayıp bize doğru seslendi: "Ooo, televizyonların yıldızı! Gözümüz aydın çocuklar! Dün akşam ekranda sizi gördüğümüzde mahallece ayağa kalktık, helal olsun size!"
Birkaç adım ilerideki manav dükkanının önünü süpüren teyze elindeki süpürgeyi bırakıp ellerini salladı: "Bora oğlum, Alâ kızım... Hepinize koca bir aferin! O karanlık adamların arkasından nasıl sıyrıldığınızı gördük, sırtınızı yere getiremediler!"
Mahallelinin o samimi, içten ve hiçbir menfaat gözetmeyen tebrikleri karşısında istemsizce gülümsedim. İstanbul’un o sahte ve kibirli dünyasından sonra, insanımızın bu saf sevgisi içimizdeki son yorgunluk izlerini de sildi süpürdü. İnsanların gözündeki o hayranlık ve sevgi, kazandığımız kupadan çok daha büyüktü. Biz bu sokaklarda büyümüştük, yaralarımızı burada sarmıştık ve şimdi zaferimizi yine bu topraklarda mühürlüyorduk.
Mahallenin biraz daha sakin, trafiğin el etmediği o eski parkın kenarındaki taş merdivenlere doğru yürüdük. Etrafta kimseler yoktu; sadece uzaktan gelen çocuk kahkahaları ve rüzgârda sallanan ağaç hışırtıları duyuluyordu.
Alâ merdiven basamağına oturup dizlerini kendine çekti, başını yana eğerek bana baktı. Gözlerindeki o inatçı ve berrak ışık, gün batımının turuncu tonlarıyla dans ediyordu.
"Biliyor musun Bora," dedi, sesi taç yaprakları gibi yumuşak ama derinden gelerek. "Buraya, bu taşlara tekrar oturacağımızı, hiçbir şeyden korkmadan, arkamıza bakmadan nefes alacağımız günlerin geleceğini bir ara hiç inanmamıştım. Sanki o karanlık hiç bitmeyecek sanıyordum."
Yanına oturup kolumu omzuna attım, beni kendine doğru çektiğimde tenine sinen o tarçın kokusu bütün dünyayı unutturmaya yetiyordu.
"Çünkü sen yalnız değildin Alâ," dedim, sesimdeki o sarsılmaz güvenle. "Biz Aralık'ı kurduk ve o aralıktan içeri giren ışık sadece bizi değil, etrafımızdaki bütün karanlığı aydınlattı. Artık kimse bizi o eski günlere geri götüremez."
Alâ başını göğsüme yasladı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Güneş yavaş yavaş tepeyi terk ederken, bu sakin sokakta baş başa kaldığımız o an, hayatımın en kusursuz tablosu gibiydi.
Güneş yavaş yavaş Gebze’nin solgun kiremitli çatılarının ve dağınık bacalarının ardında ağır ağır kaybolurken, gökyüzü yavaşça mora, ardından da koyu, yıldızsız bir laciverte boyanmaya başlamıştı. Mahallenin o sakin, rüzgârlı parkındaki dinlendirici yürüyüşümüzün ve esnafın o samimi tebriklerinin ardından, ellerimiz cebimizde, aramızdaki o hiç bozulmayan huzurlu sessizlikle birlikte evimizin hemen alt sokağındaki o atıl, eski depoya doğru adımlamıştık.
Aylar önce, daha ortada hiçbir şey yokken, Vedat’ın o boğucu tehditleriyle boğuşurken, her köşe başında karşımıza çıkacak bir tehlikeyi kollarken bu deponun önünden kaç kez kaçarak, kaç kez soluk soluğa geçtiğimizi hatırlamıyorum bile. O zamanlar burası sadece kilit vurulmuş, örümcek ağlarıyla kaplı, kimsenin yüzüne bakmadığı soğuk bir hücreden farksızdı. Ama şimdi, deponun paslı demir kapısını itip içeri adım attığımız anda burnumuza çarpan o hafif toz, eski ahşap, boya ve taze kireç kokusu; buranın talihinin tamamen değiştiğinin, artık sadece bir depo değil, Aralık grubunun kalbinin atacığı o kutsal mabet olacağının en büyük kanıtıydı.
İçeride adeta bir seferberlik ilan edilmişti. Kaan, eline geçirdiği devasa bir süpürgeyle yerlerdeki kalın toz tabakasını süpürmeye çalışırken bir yandan da kalkan tozdan arka arkaya öksürüyor, Nurşah ise elindeki ıslak bezle duvar kenarındaki eski, çatlak sehpanın üzerini büyük bir hırsla silerken ona gözlerini deviriyordu.
"Kaan, süpürgeyi öyle dikine ve savruk sallarsan bütün o birikmiş toz tavana yapışacak, sonra o tavanı inip yine biz temizlemek zorunda kalacağız!" dedi Nurşah, sesindeki o hafif, otoriter azarlar tona karışan o saklı tebessümü gizleyemeyerek. "Senin eline sahne için elektro gitar verilir, ritim tutulur ama bu tozlu topraklı işler senin boyunu aşar arkadaşım!"
Kaan süpürgenin ahşap sapına iki eliyle yaslanıp alnındaki koyu kumral teri alnından koluyla sildi, o her zamanki asi, biraz da şımarık sırıtışıyla Nurşah’a doğru kendinden emin bir adım attı: "Eyvallah menajer hanım, büyük sahnelerde mikrofonu kapıp devleri alt etmesini biliyoruz ama burası bizim ilk mabetimiz; kendi ellerimizle parlatacağız, her köşesine adımızı kazıyacağız tabii ki. Hem bak, sen böyle sinirlendikçe, kaşlarını çatıp bana emirler yağdırdıkça daha da çekici oluyorsun, bu temizlik motivasyonumu kelimenin tam anlamıyla katlıyor."
Nurşah elindeki kirli bezi aniden Kaan’ın yüzüne doğru fırlatacak gibi bir hamle yapıp son anda durdu; yanaklarına aniden yayılan o kıpkırmızı, ateş gibi kızıllığı gizlemek için hızla başını arkadaki tahta duvara çevirdi: "Senin o çene yapan dilini bir gün bizzat stüdyo gitarının teliyle akort edeceğim Kaan, görürsün sen gününü!"
Alâ kapının paslı eşiğinde durmuş, ikilinin bu bitmek bilmeyen, her anı gizli bir elektrikle dolup taşan tatlı çekişmesini izlerken elini ince narin parmaklarıyla ağzına götürmüş, o zarif kahkahasını bastırmaya çalışıyordu. Yanına yaklaşırken omuzuma hafifçe dokundu; tenine sinmiş olan o yoğun, baş döndürücü tarçın kokusu, deponun o kasvetli ve tozlu havasını bir anda tamamen unutturuyordu.
"Bakıyorum da içerideki görev dağılımı bizimkinden çok daha hareketli, çok daha sesli," diye fısıldadı Alâ, gözlerindeki o inatçı, okyanus mavisi parıltıyla başını yana eğerek. "Kaan bu gidişle temizlik yapmak yerine Nurşah’ı çıldırtmaktan başka bir şey beceremeyecek."
Tam o sırada Ege ile Umay deponun en karanlık, kuytu köşesinde buldukları devasa, güvelenmiş eski bir halıyı dışarıya doğru sürüklemeye çalışırken bağırarak yardıma çağırıyorlardı: "Abicim gelin şuna bir el atın Allah aşkına, burası tam süper bir stüdyo olacak ama önce şu antikaları, çürümüş eşyaları dışarı atmamız lazım, belimiz koptu!"
Alâ ile birlikte hemen içeri girip kolları sıvadık. Tozlu rafları tek tek sildik, pencerelerin camlarındaki yılların kirini kazıdık, odanın ses yalıtımı için köşelere eski süngerleri, kalın battaniyeleri yerleştirmeye başladık. Burası artık ne eski, soğuk ve unutulmuş bir depoydu ne de kimsenთა bilmediği karanlık bir sığınak. Burası; bizim acılarımızı, Vedat’ın o pis tehditlerini, gecelerce uykusuz kaldığımız stüdyo köşelerini ve yazdığımız o isyankar şarkıların bütün notalarını saklayacak olan yuvamızdı.
Her bir köşesinde Aralık grubunun, bizim izimiz olacaktı. Ve biz o tozun, o yorgunluğun, o bitmek bilmeyen emeğin ortasında bile birbirimizin gözlerine bakarak geleceğin ne kadar parlak, ne kadar özgür olduğunu çok iyi biliyorduk.
Deponun o ağır, pas tutmuş demir kapısını arkamızdan yavaşça çekip kapattığımızda, Gebze’nin eylül sonuna yakışan o serin, taze ve huzurlu akşam nefesi üzerimizdeki o yoğun toz, boya ve ahşap kokusunu anında dağıttı. Saatler süren o yorucu ama bir o kadar da ruhumuzu arındıran çalışmanın ardından hepimizin omuzlarına, artık yük olmaktan çıkıp tatlı bir madalyaya dönüşen derin bir yorgunluk çökmüştü. Sokağın köşesinde Kaan ile Nurşah hâlâ ellerindeki alet edevat çantasını çekiştirerek kendi aralarında, gülüşmelerle biten o tatlı atışmalarına devam ediyorlardı; Ege ile Umay ise günün koşturmacasından sızmak üzere oldukları için önden eve doğru yürümeye başlamışlardı bile.
Alâ ile ben, sokağın o sarı, titrek ışık veren tekli lambasının altında, deponun önündeki eski tahta bankta baş başa, dünyadan yalıtılmış bir adada gibi öylece oturuyorduk.
Hafiften esen gece rüzgârı Alâ’nın o dağınık saç tellerini alnına ve yanaklarına doğru savururken, burnuma dolan o yoğun, her anımda bana sığınak olan o eşsiz tarçın kokusu, bu uzun, dikenli ve kanlı can pazarı yolculuğun sonunda durduğumuz yerin ne kadar doğru, ne kadar hak edilmiş olduğunu bir kez daha fısıldadı bana. Alâ ellerini gri kapüşonlusunun ceplerine derinlemesine sokmuş, karşımızdaki karanlığa bürünmüş sessiz sokağın akışını izliyordu. Sokak lambasının sarı ışığı profilinde narin bir gölge oyunu yaratırken, yüzünde o geçmişin bıraktığı bütün o karanlık izlerin, Vedat’ın kâbuslarının tamamen silindiğini, yerine yepyeni, tertemiz, cıvıl cıvıl bir geleceğin kazındığını açıkça görüyordum.
Elini yavaşça cebinden çıkardım, parmaklarımı onun buz tutmuş parmaklarına kenetledim. Elim anında onun tenindeki sıcaklıkla buluştu.
"Biliyor musun Bora," dedi Alâ, sesini o kadar alçak, o kadar yumuşak bir tonla tutarak ki sanki rüzgârın bile duymasını istemiyordu. "Daha birkaç ay önce, şu mahallenin köşesinden dışarı adım atarken arkamızda bıraktığımız tek şey korkuydu. Vedat’ın o zehirli gölgesi, başımıza dikilen o gizli kameralar, o nefes almamızı yasaklayan dört duvar arasındaki odalar... Her an bir şey patlayacak, her an biri bizi koparıp alacak sanıyordum. Şimdi ise... Şimdi kendi stüdyomuzun, kendi mabetimizin kapısındayız. Kendi adımızla, kendi şarkılarımızla ve en önemlisi başımız dik bir şekilde ayaktayız."
Yanına biraz daha yanaştım; ceketimin kollarını onun omuzlarına doğru sararak beni kendine doğru çektiğimde, başını doğrudan göğsüme yasladı. Kalbimin o düzensiz, deli gibi atan ritmini doğrudan hissettiğini biliyordum.
"Çünkü sen bir an bile pes etmedin Alâ," dedim, sesimdeki o derin hayranlığı ve sarsılmaz bağlılığı gizlemeye gerek bile duymayarak. "Biz bu yola çıkarken birbirimize tek bir söz verdik; o karanlığın en koyu yerinde bile kaybolmayacağız dedik. Dünyayı karşımıza almamız gerekirse alacağız ama birbirimizin elini bırakmayacağız dedik. Ve bırakmadık. Aralık sadece bu grubun, bu sahnelerin adı değil; bizim hayatta kalma biçimimiz, birbirimize tutunduğumuz o tek ince kapı oldu."
Alâ hafifçe başını kaldırıp çenesini göğsüme dayadı; okyanus mavisi gözlerindeki o inatçı parıltı, yıldızlardan bile daha berrak parlıyordu. Uzanıp parmak uçlarıyla yanağım dokundu, o nasırlı parmaklarındaki şefkat içimdeki en sert duvarları bile eritmeye yeterdi.
"Biz kazandık Bora," diye fısıldadı Alâ, dudaklarında o sahaf kokulu, en güzel tebessümüyle. "Karanlığı yendik, müziğimizi aldık, kendimizi geri kazandık. Bundan sonra bizi kimse durduramaz."
Gökyüzündeki yıldızlar gece ilerledikçe daha da belirginleşirken, sokağın o sessizliğinde içimizdeki bütün o büyük fırtına yerini kelimelerle tarif edilemeyecek kadar derin bir sükûnete ve sarsılmaz bir huzura bırakmıştı.
Artık her şey yerli yerindeydi. Parçalar birleşmiş, tablo tamamlanmıştı. Ama bu gecenin, bu hikayenin o büyük kapanışından hemen önce, kalbimin en derin köşesinde aylardır, o en karanlık gecelerde bile tek tesellim olarak sakladığım o en büyük, o en hayat değiştirici adım için geriye sadece doğru anı bekleyen birkaç sakin dakika kalmıştı.
Eski deponun önündeki o uzun, iç huzuru dolduran molanın ardından Gebze’deki evimize geri döndüğümüzde, duvar saatinin akrep ve yelkovanı gece yarısını çoktan devirmiş, evi koyu, ağır bir sessizliğe büründürmüştü. Ege ile Umay gün boyunca yaşadıkları o devasa yorgunluğun ve omuzlarından kalkan o ağır psikolojik yükün rahatlığıyla odalarına çekilmiş, derin ve mışıl mışıl bir uykuya teslim olmuşlardı. Alâ da odasına geçip omuzlarındaki bütün yükü unutup huzurla kıvrıldığında, evin o loş mutfağında sadece ikimiz kalmıştık: Ben ve Kaan.
Ocağın üzerine bıraktığım cezvedeki suyun yavaş yavaş ısınmasını, kahvenin o koyu renginin suya karışmasını izlerken; içimdeki o çocuksu heyecan, boğazımda düğümlenen o korku ve parmak uçlarımdan tüm vücuduma yayılan o tatlı titreme kelimelerle tarif edilemeyecek kadar büyüktü. Hayatım boyunca sahneye çıkarken, o devasa jürinin karşısına dikilirken, mahkeme salonlarında o pislik prodüktörlerin avukatlarıyla göz göze gelirken bile ellerimin bu kadar titrediğini, nefesimin bu kadar kesildiğini hatırlamıyordum. Bu, kaybetme korkusu değilmiş meğer; bu, hayatımın en kusursuz insanına layık olup olamayacağımın o derin, o ezici sorgusuydu.
Kaan, mutfak tezgahının köşesine kalçasını yaslamış, elindeki boş bardağı parmaklarının arasında çevirirken yüzümdeki o tuhaf, ne yapacağını bilemez hâli fark edip sol kaşını havaya kaldırdı: "Oğlum Bora... Hayırdır inşallah? Yarışmayı kazandık, kupayı masaya koyduk, alt katta kendi mabetimizi, stüdyomuzu kuruyoruz, her şey tam da istediğimiz gibi raya girdi ama senin yüzün kireç gibi solmuş. Az önce deponun önünde tahta bankta taştan adam gibi oturuyordun, şimdi burada mum gibi eriyorsun. Bir şey mi oldu? Kötü bir şey yok ya?"
Derin, göğsümü tamamen dolduran bir nefes alıp cezveyi ocaktan çektim. İki fincana kahveyi doldururken ellerimin hâlâ zangır zangır titrediğini gizlemeye çalıştım ama Kaan’ın o keskin, her şeyi anında çakan bakışlarından bunu saklamama imkân yoktu. Kafamı kaldırdım, gözlerinin içine baktım.
"Kaan..." dedim, sesimi olabildiğince alçak, evdekileri uyandırmayacak kadar fısıltılı bir tonla tutarak. Mutfak kapısına doğru son bir kez göz gezdirdim. "Yarın akşam... Alâ'ya evlilik teklif edeceğim."
Kaan elindeki cam bardağı neredeyse mutfak mermerine düşürüyordu; son anda parmaklarını sıkıp bardağı yakaladı ama içindeki o şok bütün yüzüne yansıdı. Gözleri ardına kadar açıldı, bir an için nefesi kesildi sanki. Karşımda öylece, put gibi kalakaldı. Ve ardından mutfakta yankılanan o koca kahkahayı patlatmamak için sağ eliyle ağzını, burnunu sertçe kapattı: "Oha! Çüş lan! Şaka yapıyorsun... Ciddi misin sen?! Omuzlarından kamyon devrilmiş gibi bakıyorsun ama altından bu çıktı hayırsız!"
"Sesini kes, kafasız!" diye tısladım, gözlerim istemsizce koridora kayarken. "Uyanacaklar, duyacaklar herkesi!" Ama yüzümdeki o aptal, engellenemez sırıtışın kulaklarıma kadar vardığını, o an ne kadar uğraşsam da saklayamayacağımı çok iyi biliyordum. "Ciddiyim Kaan. Yeter onca acı, yeter o karanlık odalar, Vedat’ın o iğrenç tehditleri, kameralar, baskılar... Alâ bu hayatta görebileceği her türlü adaletsizliği yaşadı ama artık hak ettiği tek şey huzur. Bu hikaye yarım kalmayacak. Bizim adımız bundan sonra sadece o sahnelerde, o tabelalarda değil, ömrümüzün sonuna kadar bir olacak."
Kaan’ın yüzündeki o şaşkınlık dalgası yavaş yavaş çekildi, yerine öylesine büyük, öylesine gururlu ve samimi bir sırıtış geldi ki... Gelip omzuma öyle bir yumruk indirdi ki az kalsın elindeki kahveyi üzerime döküyordum. "Helal olsun usta! Vallahi sonunda aklını başını topladın ve bugüne kadarki en kusursuz kararı verdin. Ben diyordum zaten bu kız bu kadar çileyi senin karizman için çekmedi diye! Peki, plan ne? Nasıl yapacağız? Ortada bir yüzük var mı? Ve en önemlisi... Nurşah’ın bu dehşet planından haberi var mı?"
"Henüz yok," dedim başımı sallayarak. "İlk sana söylüyorum. Ama Nurşah olmadan bu işi yüzümüze gözümüze bulaştırmadan yapamayız, bunu ikimiz de biliyoruz. O organizasyon işlerinden, detaylardan anlar. Bize yardım etmesi gerekecek."
Tam o sırada, mutfak kapısının dar aralığı hafifçe gıcırdadı. Üzerinde yine o solmuş siyah hırkası, saçları gece uykusundan tamamen dağılmış hâlde Nurşah uykulu gözlerle içeri adım attı. Gece su içmek için kalktığı her hâlinden belliydi ama mutfaktaki bu gergin fısıldaşmaları, yüzümüzdeki o suçüstü yakalanmış çocuksu ifadeleri görünce adeta bir saniyede kendine geldi. Uykulu hâli falan uçup gitmişti.
"Siz gece yarısının bu kör saatinde mutfakta baş başa verip ne fısıldaşıyorsunuz böyle?" dedi Nurşah, kaşlarını şüpheyle, alaycı bir şekilde havaya kaldırarak. "Suçüstü yakalanmış iki kaçakçısınız sanki. İtiraf edin, hangi planı kaynatıyorsunuz yine?"
Kaan vakit kaybetmeden atıldı; sırıtışını yüzünden bir saniye bile silmeyerek Nurşah’ın kolundan tuttuğu gibi masanın kenarındaki sandalyeye çekti: "Gel menajer hanım gel... Sabaha karşı masaya uluslararası bir operasyon planı yatırıyoruz! Bora, nihayet batıl inançları bir kenara bırakıp Alâ’ya evlilik teklif ediyor!"
Nurşah’ın gözleri önce bana, ardından yanı başındaki Kaan’a baktı. Öyle bir an sessizlik oldu ki mutfaktaki saatlerin tik-tak sesini bile duydum. Ve ardından Nurşah’ın yüzünde öylesine devasa, öylesine parlak bir gülümseme yayıldı ki, gözlerinin içi resmen yıldız gibi parladı. Elindeki boş bardağı tezgaha pat diye bırakıp ellerini birbirine vurdu: "Aman Allah’ım... Kesinlikle ve kesinlikle varım! Bu plan kusursuz olmak zorunda! Yarın akşam... Evet, yarın akşam sahil kenarındaki o eski fenerin olduğu kayalıklarda bunu patlatıyoruz! Ben Alâ’yı oyalayacak kusursuz bir bahane bulurum, sen de yüzüğü ve çiçekleri hazırla Bora!"
Mutfakta üçümüz, başlarımızı o küçük ahşap masaya eğip detayları, saatleri, bahaneleri tek tek örmeye başlarken; içimdeki o son eksik parça da yerine oturuyordu. Alâ’ya parmağına takacağım o yüzük, bu karanlık masalların, o acı dolu yılların sonunu mühürleyecek en kusursuz imza olacaktı.
Mutfaktaki o gece yarısı heyecanı yatışıp sabaha karşı herkes odalarına çekildiğinde, gözüme uyku girmediğini fark ettim. Yatağın içinde sağa dönüyor, sola dönüyor, Alâ’nın düzenli nefes alış verişlerini dinlerken içimdeki o devasa dalgalanmayı bastırmaya çalışıyordum. Ertesi gün için kurulacak o büyük cümlenin, parmağına takacağım o küçük halkanın ağırlığı şimdiden omuzlarıma binmişti. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yataktan sessizce sıyrıldım, üzerime hızlıca bir şeyler geçirip mutfağa geçtiğimde Kaan’ın da çoktan uyanmış, masada kahve bardağıyla kara kara düşündüğünü gördüm.
"Oha, usta sen de mi uyumadın?" dedi Kaan, kahve kupasını kaldırarak. "Ben sabaha kadar yüzük modelleri aradım internette. Öyle sıradan, gümüş, vitrinlik dandik bir şey olamaz; Alâ’nın o zarif parmaklarına, çektiği onca çilenin ardından hak ettiği o asil duruşa yakışan bir şey bulmamız lazım."
Haklıydı. Alâ evet dışarıdan bakıldığında son derece naif, ince ruhlu bir kızdı; ama benim gözümde o bu dünyadaki herkesten çok daha eşsiz, çok daha benzersizdi. O sıradan bir vitrin parçasını, binlerce kadının parmağında görebileceğimiz seri üretim bir halkayı asla hak etmiyordu. O, karanlığın içinden kendi müziğiyle sıyrılarak çıkmış nadide bir çiçekti. Bu yüzden o yüzük da sıradan olamazdı; zambak kadar nadir, bir su damlası kadar berrak ve zarif, tamamen ona özel tasarlanmış bir parça olmalıydı.
Tam o sırada kapı hafifçe aralandı ve elinde taze kahve fincanıyla Nurşah içeri girdi. Yüzünde operasyon komutanlarına taş çıkartacak cinsten ciddi, kararlı bir ifade vardı: "Günaydın baylar. Saat dokuz oldu. Alâ henüz uykuda ama çok uzun sürmez. Bugün günümüz çok yoğun; önce stüdyo işleri için esnafla buluşacağız, ben Alâ’yı oyalarken siz de o kuyumcu meselesini çözeceksiniz, tamam mı?"
Kaan heyecanla ayağa kalktı: "Tamam da hangi kuyumcu? Gebze’nin merkezindeki o eski kuyumcular çarşısına mı gideceğiz? Orada herkes herkesi tanır, Alâ’nın kulağına giderse bütün sürpriz bozulur!"
"O yüzden merkezdeki çarşıya değil, biraz daha ilerideki o sakin mahallede, babadan kalma işçilik yapan sessiz bir ustaya gideceksiniz," dedi Nurşah, elindeki planı masaya çizer gibi yaparak. Ardından bana dönüp gözlerini kıstı: "Bora, yüzük konusunda tam olarak ne düşünüyorsun? Vitrinler dolusu model var, aklında bir şey var mı?"
Derin bir nefes alıp masaya ellerimi dayadım. Gözümün önüne Alâ’nın o narin parmakları, her sahnede gitar tellerine dokunurken titreyen elleri geldi.
"Hazır bir şey istemiyorum," dedim, sesimdeki o kararlı tonla. "Alâ çok naif bir kız, biliyorum. Ama benim gözümde bu evrende eşi benzeri yok. Sadece ona özel, başka kimsenin parmağında olmayacak bir tasarım istiyorum. Bir su damlası kadar berrak ve zarif, ama bir zambak kadar da nadir ve dimdik duran bir şey... Sanki o karanlık toprağın altından kendi gücüyle filizlenmiş gibi özel bir işçilik olmalı."
Nurşah’ın yüzünde onaylayan, gözleri dolmak üzere olan tatlı bir tebessüm belirdi: "Çok haklısın Bora... Alâ tam olarak bunu hak ediyor. O zaman planı netleştiriyoruz: Kaan seni arabayla o özel ustaya götürecek, ben de Alâ’yı mahalledeki o eski kitapçıya ve sahaf dükkanına götürüp saatlerce oyalayacağım. Akşama doğru da o büyük hazırlık için fenerin oralarda buluşuruz."
Kaan heyecanla ellerini ovuşturdu: "Hadi o zaman durma usta, kalk gidelim! Hayatımda ilk defa bir kuyumcuda adam akıllı zanaat konuşacağım ama olsun, bu işin sonu o muazzam imzayı atacak!"
Evden dışarı adım atarken, içimdeki o heyecan dalgası artık korkudan ziyade, hayatımın en doğru, en eşsiz adımını atacak olmanın o saf sabırsızlığına dönüşmüştü. O yüzük tasarlanacaktı, o zambak kadar nadir parça Alâ’nın parmağına takılacaktı ve o büyük an adım adım yaklaşacaktı.
Nurşah’ın tarif ettiği o sakin, şehirden biraz izole kalmış mahallenin dar ve sessiz sokaklarında Kaan’ın arabasını köşe başındaki eski bir çınarın altına park ettiğimizde, içimdeki o heyecan dalgası artık göğüs kafesimi dövmekten öte, kelimenin tam anlamıyla tüm vücudumu esir almıştı. Etrafta devasa vitrinler, göz alıcı neon tabelalar ya da modern alışveriş merkezlerinin o yapay ışıltısı yoktu; aksine, yılların yorgunluğunu üzerindeki ahşap tabelasında taşıyan, camı hafif tozlu ama içeriden sızan o lehim, eski ahşap ve sıcak metal kokusuyla "Ben buradayım" diyen dürüst, mütevazı bir zanaatkâr dükkânı duruyordu karşımızda.
Arabadan inerken ayaklarımın altındaki kaldırım taşları bile bana o anın ne kadar gerçek, ne kadar kader anı olduğunu fısıldıyordu. Kapının koluna uzandığımda avucumun içi terlemişti; Kaan omzuma dostane ama bana cesaret veren o ağır eliyle vurup hafifçe itti kapıyı.
İçeri adım attığımız anda bizi saran o ağır ama huzurlu hava, sanki zamanı başka bir yüzyıla sabitlemiş gibiydi. Tezgâhın arkasında, gözlerinde büyüteç gözlüğüyle masasının üzerine eğilmiş gümüş bir kolyenin ince işçiliğiyle uğraşan yaşlı bir usta başını yavaşça kaldırdı. Saçları, bıyıkları ve çenesindeki sakalları tamamen kar gibi ağarmış olan ustanın yüzündeki o derin, çizgili ifade; ömrünü bu demir, gümüş ve altın parçalarına şekil vermeye adadığının, zanaatını bir ibadet gibi yaptığının en şaşmaz kanıtıydı.
"Buyurun evlatlar," dedi usta, tok ama insanı hemen sakinleştiren o yumuşak ses tonuyla. Büyüteç gözlüğünü alın boşluğuna doğru iterken bizi şöyle bir süzdü. "Görüyorum ki vitrinlik gümüş bakmaya, seri üretim vitrin önü halkaları seçmeye gelmemişsiniz. Gözlerinizde o aceleci müşterilerin hali yok, daha çok... Bir karar anının ağırlığı var. Safir mi, pırlanta mı, yoksa aklınızda başka bir şey mi var?"
Kaan hemen bir adım öne çıkarak omzumu hafifçe sıktı ve ustaya dönüp o her zamanki kendinden emin ama bu sefer içinde derin bir saygı barındıran sesliğiyle konuştu: "Usta, bize öyle vitrindeki sıradan, herkesin parmağında görebileceğimiz halkalardan lazım değil. Yanımdaki bu adam hayatının en büyük imzasını atacak; öyle bir şey istiyoruz ki, bu dünyada bir eşi daha olmasın. Zambak kadar nadir, bir su damlası kadar berrak ve narin ama bir o kadar da sarsılmaz olsun."
Yaşlı usta büyüteç gözlüğünü tamamen çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Dikkatli, her şeyi gören yaşlı gözlerini doğrudan benim üzerime dikti. Dükkandaki o hafif çekiç sesleri ve radyo mırıltısı bile sanki biz konuşurken susmuştu. Sanki ruhumu okur gibi yüzümü, gözlerimdeki o yorgun ama kararlı ışığı inceledikten sonra hafifçe, babacan bir tebessümle dudakları kıvrıldı: "Demek öyle... Sevdiğin kadın için özel, başka hiçbir yerde kopyası olmayan bir parça arıyorsun. Anlat bakalım delikanlı, nasıl bir hikayesi var bu yüzüğün? Kimi anlatıyor bu metal?"
Tezgâhın önüne doğru yaklaştım, ellerimi o yılların izini taşıyan ahşap yüzeye sıkıca dayadım. İçimdeki o kelimelere sığmayan bütün o yoğun duygular, Alâ ile birlikte çektiğimiz onca acı, göğüs gerdiğimiz o fırtınalar ve sonunda bulduğumuz o sakin liman bir anda dilime dökülmeye başladı. Konuşurken sesimdeki o hafif titremeyi gizleme gereği duymadım; çünkü karşımızdaki adam bir tüccar değil, bir zanaatkârdı.
"Çok naif bir kız usta," dedim, gözlerimin önüne Alâ’nın o her anımda sığınağım olan, saçlarından o yoğun tarçın kokusu yayılan o zarif hali gelirken. "Hayatı boyunca karanlıklarla, haksızlıklarla, üzerimize çöken o kirli oyunlarla boğuştu. Ama ne yaptıysa ruhundaki o zarafetten, o inatçı temizliğinden asla ödün vermedi. Biz birlikte bir karanlığı yendik, kendi müziğimizi, kendi yuvamızı kurduk. İstiyorum ki bu yüzük onun o dışarıdan kırılgan zannedilen ama aslında çelikten bir iradeye sahip duruşunu simarlasın. Sade olsun, gereksiz taşlarla, göz yoran şatafatla boğulmamış olsun; ince, adeta bir zambak yaprağını andıran narin kıvrımları olsun ve ortasında berrak bir su damlası gibi ışığı yakalayan tek bir zarif taş barındırsın. Tamamen ona özel, bu dünyada bir tane daha olmayan bir tasarım..."
Yaşlı usta başını bir an bile başka yere çevirmeden, her kelimemi zihnine kazıdı ve dikkatle dinledi. Derin bir nefes aldı, önündeki çekmeceden tertemiz, bembeyaz bir kâğıt çıkardı ve yanındaki uçlu kurşun kalemine uzandı.
Birkaç saniye boyunca dükkanda sadece kalemin kâğıt üzerinde çıkardığı o hafif hışırtı sesi duyuldu. Usta parmakların yılların verdiği o kusursuz refleksle, hiçbir tereddüt yaşamadan kâğıt üzerinde çizgileri birleştirmeye başladı. Gözlerimin önünde, sanki kelimelerim ete kemiğe bürünüyor; Alâ’nın zarafeti, o zambak yaprağının kıvrımları ve ortasındaki o su damlası gibi parlayan taş adeta kâğıttan bize doğru bakıyordu.
Usta kalemi bırakıp kâğıdı yavaşça benim tarafıma doğru kaydırdı: "Anladım delikanlı... Bu sıradan bir takı değil. Bu, bir kadına duyulan sadakatin, çekilen onca çilenin ardından atılan o en temiz imzanın metal hali. Gümüşü öyle bir işleyeceğim ki, o yaprak kıvrımları onun parmağını sararken sanki doğanın bir parçası gibi duracak. El işçiliğiyle, sadece onun ölçüsüne ve ruhuna uyacak şekilde bu akşam sabaha kadar bu tezgâhta şekillenecek. İçin tamamen rahat olsun."
O an içimdeki o son gerginlik düğümü de çözüldü. Ustaya teşekkür edip dükkândan dışarı adımı attığımızda, Kaan derin bir nefes alıp sırtımı öyle bir sıvazladı ki az kalsın yere kapaklanıyordum: "Usta bu iş tamamdır! Adamdaki o elleri, o bakışı gördün mü? Tam bir sanat eseri çıkacak ortaya! Şimdi arkamıza yaslanıp Nurşah’la Alâ’nın o sahil planının kusursuz işlemesini bekleyeceğiz."
Yüzük yola çıkmıştı, zambak kadar nadir o parça artık gerçeğe dönüşüyordu. Geriye sadece o büyük buluşma, o fenerin altındaki rüzgâr ve hayatımın en doğru sorusunu sormak kalıyordu.
Güneş yavaş yavaş Gebze’nin solgun kiremitli çatılarının ardında kaybolurken, gökyüzü mora ve koyu laciverte bürünüyor; eylül sonunun o serin akşam rüzgarı mahallenin sokaklarında yavaşça esmeye başlıyordu. Evin içinde ise adeta olağanüstü hal ilan edilmişti. Nurşah, verdiği sözü tutarak Alâ’yı sabah saatlerinden beri oyalıyor; mahalledeki eski sahhaftan çıkıp stüdyo için ikinci el plaklar bakma bahanesiyle onu o tarafta tutmaya devam ediyordu. Kaan, Umay ve Ege de alt kattaki son hazırlıklar için koştururken, evde tamamen yalnız kaldığım o birkaç saatlik zaman dilimi, hayatımın en uzun, en gergin ve en sessiz saatleri olmuştu.
Odama çekilmiştim. Üzerimde her zamanki siyah ceketim vardı ama ayna karşısına geçip yakasını düzeltirken, parmaklarımın ilk defa bu kadar titrediğini fark ettim. Hayatım boyunca devasa sahnelerde binlerce insan karşısına çıkmış, jürilerin o keskin bakışlarını göğüslemiş, Vedat’ın o karanlık adamlarıyla mahkeme salonlarında göz göze gelmiştim. O anların hiçbirinde kalbim şu an olduğu gibi, göğüs kafesimi kırarcasına deli gibi atmamıştı. Bu, bir sahne korkusu ya da bir kavgaya hazırlık değildi; bu, hayatımın en kusursuz insanına, kelimenin tam anlamıyla ruhumu teslim edeceğim o büyük ana adım atmanın yarattığı o saf, o iliklere kadar hissedilen heyecandı.
Cebimdeki o siyah kadife kutuyu çıkardım. Yaşlı ustanın dün gece sabaha kadar çalışarak elleriyle işlediği o yüzük kutunun içinde parlıyordu. Işığı gördüğünde, incecik zambak yaprağı motiflerinin arasından süzülen ve tam ortasında berrak bir su damlası gibi duran o tek taş, Alâ’nın zarafetini ve inatçı direnişini öyle kusursuz yansıtıyordu ki; kutuya bakarken gözlerimin dolduğunu hissettim. Bu yüzük sadece gümüş ve taştan ibaret değil bizim çektiğimiz acıların, ödediğimiz bedellerin ve sonunda yazdığımız o tertemiz zaferin mühürüydü.
Yatağın kenarına oturup ellerimi başımın arasına aldım. Akşamüstü fenerin altında ona neler söyleyeceğimi, kelimeleri nasıl dizeceğimi düşünmeye başladım. Zihnimde kurduğum yüzlerce cümle vardı ama hiçbiri onun gözlerinin içine baktığımda taşıyacağım o ağırlığı karşılamaya yetmiyormuş gibi geliyordu.
“Sadece içinden geldiği gibi konuş usta,” diye geçirdim içimden, Kaan’ın o sabahki sesini hatırlayarak. “Edebiyat yapmana gerek yok; zaten o kız senin o halini, o gözlerindeki gerçeği en iyi bilen kişi.”
Yine de kalbimdeki o fırtınayı dindirmek imkansızdı. Ayağa kalkıp odanın içinde bir o yana bir bu yana adımlamaya başladım. Alâ’nın o her anımda etrafımı saran, o sığınak olan tarçın kokusu sanki hala odanın içindeymiş gibi burnuma geliyordu. Onunla geçirdiğimiz o zorlu ayları, o karanlık stüdyo gecelerini, tehditleri, kameralardan kaçarken el ele tutuştuğumuz o dar sokakları düşündüm. Her bir an, bu akşam kurulacak o tek bir cümleye çıkıyordu.
Duvardaki saate baktığımda vakit gelmişti. Nurşah’tan gelen o kısa mesaj ekranımda belirdi: "Biz fenerin oraya doğru yürüyoruz, her şey yolunda, sen de çık!"
Derin, göğsümü tamamen dolduran o son nefesi çektim içime. Siyah ceketimin fermuarını yukarı çektim, kadife kutuyu iç cebime yerleştirdim ve odadan dışarı adım attım. Sahile doğru yürürken, hayatımın akışını tamamen değiştirecek o büyük buluşmaya doğru attığım her adım ayaklarımda tonlarca ağırlık taşıyor gibiydi ama içimdeki o heyecan her şeyden daha büyüktü.
Gebze’nin o geceye teslim olmuş, kimseciklerin uğramadığı ıssız sahil şeridine ayak basarken, eylül sonunun buz gibi, hırçın ve acımasız gece rüzgârı denizin o yoğun tuzlu kokusunu ve dalgaların kayalara çarparak çıkardığı o boğuk, vahşi uğultuyu doğrudan yüzüme çarpıyordu. İçimde göğüs kafesimi döven o deli kalbin sesi, dünyanın en gürültülü fırtınasından bile daha şiddetli, daha sağır ediciydi. Adımlarım kumların üzerinde ağırlaşıyor, sanki birazdan atacağım o tek bir adım bütün bir ömrün, o omuzlarımızda taşıdığımız tonlarca yükün, çektiğimiz onca eziyetin, gece yarısı uykudan sıçratan kâbusların ve bitmek bilmeyen o karanlık bekleyişlerin hesabını verecekmiş gibi titriyordu.
Uzaktan, o tarihi, boyası dökülmüş, yılların ve rüzgârın hırpaladığı eski fenerin o sarımtırak, titrek ve yapayalnız ışığının altında duran iki narin siluet seçtim. Nurşah, elleriyle denizi gösterip Alâ’ya bir şeyler anlatıyor, Alâ ise o her zamanki duru, dalgın, dünyadan bir haber ama o inatçı sorgulayan haliyle rüzgârda savrulan o siyah saçlarını kulağının arkasına sıkıştırarak onu dinliyordu. Beni o karanlığın içinden, üzerimde siyah ceketimle tek başıma onlara doğru yürürken gördüklerinde, zaman sanki evrenin bir emriyle aniden askıya alındı.
Nurşah, aramızdaki o gergin, kutsal ve nefes kesen bağı bir bakışta sezmiş gibi hafifçe gülümsedi; başıyla bana gizli, sarsılmaz ve her şeyi onaylayan bir işaret verdi. Alâ’ya dönüp kulağına son bir şey fısıldadıktan sonra arkasını döndü ve arkasındaki o karanlık kayalıkların arasına doğru sessizce kaybolup gitti. Sahne artık tamamen bize, aramızdaki o yedi yıllık fırtınaya, ödediğimiz bedellere ve bu gece yazılacak o son, en kusursuz cümleye kalmıştı.
Alâ, Nurşah’ın gidişiyle şaşkınlıkla kaşlarını havalandırdı; başını çevirip bana doğru baktığında, adımlarım tamamen yavaşladı ve tam önünde durdum. Etrafta başka hiçbir insan, hiçbir yapay gürültü yoktu; sadece gece, hırçın dalgalar, fenerin o sarı ışığı ve gökyüzünde bizi izleyen milyonlarca tanrısal yıldız vardı. Alâ’nın gözlerindeki o masum, hafif ürkek ama bana karşı duyduğu o sonsuz güveni barındıran inatçı maviliği gördüğümde, günlerdir zihnimde ördüğüm, kelime kelime ezberlediğim bütün o süslü, edebi cümleler bir anda buz gibi eriyip gitti. Zihnimde tek bir satır, tek bir kelime bile kalmadı. Geriye sadece gerçeğin o çıplak, acıtan ve bir o kadar da kutsal ağırlığı kaldı.
"Bora...?" dedi Alâ, sesi dalgaların arasında dalgalanarak, bir fısıltı ile gerçek arasında gidip gelerek. Gözlerinde o tatlı, ne yapacağını bilemez şaşkınlık parlıyordu. "Sen bu saatte burada ne arıyorsun? Nurşah bana sadece ikimizin sahil boyunca yürüyüp biraz kafa dağıtacağımızı söylemişti... Bir şey mi oldu? Kötü bir şey mi var yine? Yoksa... Yoksa bir şeyler mi oldu?"
O an, yüzündeki o en ufak endişe izini, o eski korkuların gölgesini silmek için derin, göğsümü yırtan bir nefes aldım. Ellerimi ceketimin cebinden çıkardım; parmaklarımın o buz kesmiş titremesini saklamaya çalışmadan, doğrudan gözlerinin en derinine, ruhuma ev sahipliği yapan o denize baktım.
"Kötü olan ne varsa geride bıraktık Alâ," dedim, sesim dalgaların uğultusunu delecek kadar güçlü ama içindeki o kırılgan titremeyle birlikte ruhumu ortaya sererek. "Seni o karanlık odalardan, o mahkeme salonlarından, Vedat’ın o pis tehditlerinden, kameraların üzerimize dikilen o zehirli gözlerinden ve her gece nefesini kesen o kâbuslardan buraya... Bu yıldızların altına, bu rüzgârın özgürlüğüne getirmek için günlerdir, aylardır, hatta seni ilk gördüğüm, o şarkıyı ilk mırıldandığın o günden beri bu anı bekliyordum."
Alâ’nın okyanus mavisi gözleri anında doldu, buğuarla kaplandı. Nefesi boğazına tıkandı sanki; ellerini önünde birbirine kenetleyip bana doğru bir adım attı. Rüzgârın savurduğu o siyah saçlarından süzülen, ruhumun tek limanı olan o yoğun, baş döndürücü tarçın kokusu, o an üzerimdeki bütün o yorgunlukları, bütün o korkuları tek bir nefeste silip süpürdü.
"Bora..." dedi, sesi bu defa hıçkırıkla karışık bir yalvarışa dönüşerek. "Korkutuyorsun beni... Gözlerin... Gözlerin sanki dünyayı sırtlamış gibi bakıyor, kalbim yerinden çıkacak."
Ve o an, kelimelerin bittiği, kalbin konuştuğu, dünyadaki tüm sahte gürültülerin sustuğu o kutsal yere geldim.
Hiçbir şey söylemeden, rüzgârın ceketimin eteklerini ve saçlarımı savurduğu o saniyede iki dizimin üzerine, o soğuk, ıslak kumların ve çakılların üzerine doğru çöktüm. Toprağa, bu sahilin acımasız ama bize ev olan zeminine diz çöktüm.
Alâ’nın elleri istemsizce ağzına gitti; gözlerinden boşalan o ilk damla yanağından süzülürken, nefesi tamamen kesildi. Olduğu yere çivilenmiş gibi kaldı, adım bile atamadı. İç cebimden o siyah kadife kutuyu çıkardım; parmaklarım kutunun kapağına dokunurken, geride bıraktığımız o onca acı, mahvolan pazar kahvaltıları, stüdyoda gözyaşı döktüğümüz o karanlık geceler, Vedat’ın arabasının arkasından baktığımız o korkunç günlerin hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti.
Kapağı yavaşça açtım. Fenerin o sarı, solgun ışığı kutunun içine düştüğünde; yaşlı ustanın sabaha kadar elleriyle, göz nuruyla, zanaatının tüm sevgisiyle işlediği o incecik zambak yaprağı motifleri ve tam ortasında berrak bir su damlası gibi, en saf haliyle parlayan o tek taş, karanlığın ortasında adeta bir umut güneşi gibi parladı.
"Biz bu yola çıkarken karanlığın en koyu, en kimsesiz yerindeydik," diye fısıldadım, sesim artık titremekten öte, ruhumun derinliklerinden kopup gelen bir çığlık gibi geceye yayılıyordu. "Dünyayı karşımıza aldık Alâ. Canımız yandı, kanadık, kaybettiklerimiz oldu, insan insanı yerken biz sadece birbirimize tutunduk. Sen benim bu hayattaki tek sığınağım, tek evim, bu kırık dökük ömrümün en güzel tesellisi oldun. Biz seninle sadece bir grup kurmadık; biz adımızı Aralık koyduk, kışın ortasında baharı yarattık. Şimdi... Sana hayatımın en doğru, en saf sorusunu soruyorum..."
Gözlerindeki o devasa gözyaşı denizi yanaklarını tamamen ıslatmış, dudakları zangır zangır titriyordu. Kutuyu ona doğru biraz daha uzattım.
"Hayatımın kalan bütün o karanlık köşelerini seninle aydınlatmaya, sabahları uykulu gözlerinle bana bakmana, benimle sonsuza kadar 'Aralık' kalmaya var mısın? Benimle evlenir misin Alâ?"
O an, saniyeler durdu. Dalgalar bile sesini kesti sanki. Alâ, diz çöktüğüm yerden kalkmama, tek bir saniye bile düşünmeme, nefes almama bile izin vermedi. Olduğu yere, kumların üzerine o da dizlerinin üzerine çöktü; elleriyle aceleyle, sanki kaçacakmışım, sanki bir rüya olup parmaklarımın arasından kayıp gidecekmişim gibi boynuma sımsıkı sarıldı. Başını göğsüme öyle bir gömdü ki, hıçkırıkları doğrudan kalbimin üzerine, o yara izlerimin tam orta yerine düştü. Göğüs kafesimi yırtarcasına, hıçkırıklarla, boğazından kopan o derin seslerle ağlıyordu; ama bunlar acının değil, hayatında ilk defa bu kadar gerçek, bu kadar saf ve inkar edilemez bir mutluluğun gözyaşlarıydı.
"Evet..." diye hıçkırdı, başını kaldırıp gözyaşları içinde parlayan o inatçı mavi gözlerini ellerimin arasına alırken. "Evet, Bora... Binlerce defa, milyonlarca defa evet! Sensiz geçen tek bir saniyem, nefes aldığım tek bir anım bile olmasın! Seninle sonsuza kadar 'Aralık' kalmaya varım! Evet!"
Onu sımsıkı, dünyadan koparacak, dışarıdaki o zalim evrenden tamamen koruyacak kadar büyük bir şefkatle ve aşkla kollarımın arasında sarmalayıp ayağa kaldırdığımda; uzaktaki karanlık kayalıkların arkasından Kaan, Nurşah, Umay ve Ege’nin kopardığı o coşkulu alkışlar, mutluluk çığlıkları ve hıçkırıklar geceye karıştı. Nurşah’ın da uzaktan elleriyle ağzını kapatıp hıçkırarak ağladığını gördüm. Deniz bizim için dalgalanıyor, gökyüzündeki milyonlarca yıldız sanki sadece bizim aşkımızı kutlamak için daha da parlak yanıyordu. Çektiğimiz onca acının, ödediğimiz o ağır bedellerin, verdiğimiz o can pazarı savaşların tek ve tek karşılığı buydu. Nihayet, tam da hak ettiğimiz yerdeydik; evimizdeydik.
Ve hayat, o sahil kenarındaki fenerin altında o zambak yüzükle mühürlendiğinde bitmedi; aksine, Aralık grubunun alt kattaki o yeni stüdyosundan yükselen o ilk kusursuz akorla, önümüzde uzanan o yepyeni turnelerle ve henüz yazılmamış, kalbimizin en derin köşesinde saklı duran daha nice şarkıyla birlikte yeniden, en baştan başlıyordu.
~Devam Edecek~

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

21okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…