ARALIK kitap kapağı

4. bölüm / 7

ARALIK

BÖLÜM 3

Vaveyla Yazarı: zemheri ︎︎

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: BÖLÜM 3

Kıvılcım
~Alâ Soykan
Sonbahar, kampüsün patikalarına her yıl olduğu gibi yine aynı ağır sessizlik ve nemle çökmüştü. Çam ağaçlarının yüksek dalları arasından süzülen keskin rüzgar; kurumuş sarı yaprakları geniş asfalt yolda bir o yana bir bu yana savuruyor, havadaki o ıslak toprak kokusunu fakülte binalarının soğuk beton duvarlarına doğru taşıyordu. Yazın o çekilmez, bomboş ve zamanın geçmek bilmediği günleri nihayet geride kalmıştı. Üniversitenin her bir köşesi, yeni akademik yılın ilk gününün getirdiği o hareketlilikle dolup taşıyordu. İkinci sınıfın ilk sabahıydı. Ders programları sıfırdan yazılmıştı, amfilere yeni yüzler dolmuştu ama benim zihnimin en kilitli köşesine kazıdığım o ağır his... Geçen yılla milim şaşmadan tamamen aynıydı.
Elimdeki kalın ders notlarını göğsüme bastırmış, adımlarımı her zamanki düzenli ritmiyle Mühendislik Fakültesi’nin dik, soğuk ve geniş merdivenlerinden aşağıya doğru yönlendirmiştim. Yanımda, her zamanki bitmek bilmeyen neşesi ve yerinde duramayan enerjisiyle adımlarımı yakalamaya çalışan Nurşah vardı. Bir yandan yaz tatilinde başından geçenleri hararetle anlatıyor, bir yandan da bu yıl başlayacak olan o büyük ortak projeden ne kadar çekindiğini sıralıyordu. Ona tebessüm ederek yanıt verirken, rüzgarda yüzüme düşen bir tutam kahverengi saçı zarif, kısacık bir hareketle kulağımın arkasına sıkıştırdım. Nurşah’ın anlattığı bir komikliğe kahkaha atarak başımı kaldırdığım tam o anda...
Zaman, ritmini tek bir salisede kaybetti. Zihnimdeki cümleler döküldü, göğsümün ortasına tarif edemediğim koca bir ağırlık oturdu.
Merdivenlerin tam başında duruyordu. Üzerinde siyah deri ceketi, elinde kaskı ve yanındaki arkadaşı Mert’le bir şeylere gülüşen o kendinden emin haliyle tam karşımdaydı. Bora Arkan.
Bakışlarımız bir anlığına, sadece bir saliseliğine kesişti. Adımlarım hafifçe yavaşlar gibi oldu, dudaklarımdaki o canlı gülüş yerini bir anda duru, soru işaretleriyle dolu ve huzursuz bir ifadeye bıraktı. O an, saniyeler içinde o ezberlediğim, ulaşılmaz ve mesafeli maskesini takındı; arkadaşlarına döndü, hafifçe tebessüm edip muhabbete devam ediyormuş gibi yaptı. Ama üzerimdeki o yoğun bakışının ağırlığı, tenimde yakıcı bir iz gibi asılı kalmıştı. Bir yıldır ne zaman aynı ortamda olsak, bu görünmez göz teması zihnimi altüst etmeye yetiyordu.
Amfinin ağır ahşap kapısını itip içeri girdiğimizde, burnuma dolan koku hiç değişmemişti: Eski tahta sıraların, amfiye sinmiş hafif tozun ve onlarca öğrencinin yarattığı o uğultulu havanın karışımı... Salondaki hava basık, sıcak ve gürültülüydü. Farklı mühendislik bölümlerinden onlarca öğrenci dev amfiyi doldurmuştu.
Ben ön sıralardan birine, pencereden süzülen hafif sonbahar ışığının tam altına oturdum. Ders başlayalı henüz on dakika olmuştu. Yanımda oturan Nurşah bana doğru eğilip fısıltıyla bir şeyler söylerken elimdeki kalemi yavaşça bıraktım, bakışlarım kararsızca önümdeki defterin boş sayfalarına kaydı. Arkamı dönüp üst sıralara bakmamak için kendimi adeta felç etmiş gibi tutuyordum ama üst sıralarda oturan Bora’nın bakışlarının sırtımda olduğunu, o bakışların ağır baskısını çok iyi biliyordum. Bir yıldır ne zaman aynı amfide olsak, aramızdaki o görünmez kapı aralığından birbirimizin varlığını hissederdik. Ama ben ne zaman göz göze gelsek kendi sınırlarımın arkasına saklanıyordum, o da kendi mesafesinin.
Hoca tahtadaki sunumu bitirip amfideki gürültüyü bastırmak için elindeki kalemi kürsüye vurdu. "Arkadaşlar, bu seneki ortak mühendislik projesi için ikili gruplar oluşturacaksınız," dediğinde amfide ani bir uğultu yükseldi.
Hoca sesini yükselterek devam etti: "Yalnız küçük bir kural var! Geçen seneki gibi sadece kendi bölümünüzden arkadaşlarınızla eşleşmek yok. Farklı disiplinler bir arada çalışacak. Listeyi ben kura ile belirleyip sistem üzerinden duyuracağım ya da ders çıkışında asistan arkadaşınız panoya asacak."
Amfiden hoşnutsuz mırıltılar yükselirken ben de Nurşah’a dönüp şaşkınlıkla gülümsedim. "Umarım kafamızın uyuşacağı biri denk gelir," diye fısıldadım Nurşah'a. İçimde sebebini bilmediğim bir kıpırtı baş göstermişti ama bu ihtimali zihnimin en karanlık köşesine itmeye çalıştım.
Ders bittiğinde amfideki herkes gürültüyle dışarıya akın etmeye başladı. Eşyalarımı yavaşça toplayıp çantamı sırtıma taktım. Tam amfi kapısından çıkmak üzere adımlamıştım ki, önümde kulüp başkanı Emir belirdi.
"Alâ! Sonunda yakaladım seni," dedi Emir genişçe gülümseyerek ve elini durduğum masanın kenarına son derece rahat bir edayla koyarak. "Kafeteryaya geçiyoruz ekipçe, arabayla bırakayım seni, hem projeleri konuşuruz."
Tam o sırada Bora ve yanındaki arkadaşı Mert amfi kapısından dışarı çıkıyordu. Bora’nın tam hizamdan geçerken adımları kilitlenir gibi oldu. Yüzündeki o sevecen, sosyal ifadenin yerini tek bir saniyede simsiyah, yakıcı bir karanlığa bıraktığını fark ettim. Çenesini o kadar sert sıkmıştı ki yüz hatları adeta keskinleşmişti. Yüzüme bile bakmadan, aramızdaki mesafe sıfırlandığı o tek saniyede, arkasından bıraktığı o çam kokusunu bastıran hafif kokusuyla sert adımlarla yanımdan geçip gitti. Yürüyüşündeki o hırçın gerilimi hissetmemek imkânsızdı.
"Sağ ol Emir, ben Nurşah’la yürüyeceğim," dedim sesimi net tutmaya çalışarak. Sesi duyduğu an Bora'nın adımlarının bir saliseliğine hafiflediğini hissettim ama durmadı, arkasına bile bakmadan yürümeye devam etti.
Fakülteden dışarı çıktığımızda koridordaki ilan panosunun önü iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalıkla dolmuştu. Nurşah, "Ben önden bakıp geliyorum!" diyerek kalabalığın arasına daldı. Ben ise biraz geride durup sıranın seyrelmesini bekledim.
Tam o sırada, panoya yaklaşan Mert’in sesini duydum. Kalabalığın arasından Bora'ya doğru sesleniyordu: "Bora... Gelsen iyi olur. Senin partnerine bir bak."
Mert'in sesindeki o ani ciddiyet üzerine kalbim göğsümün içinde düzensizce çarpmaya başladı. Gözlerim irileşerek Nurşah’a baktım. Birlikte adımlarımızı panoya doğru yönelttik. Kalabalığı yavaşça yarıp panodaki listede kendi ismimi aradım. Ve en sonunda o iki ismin yan yana, kalın fontlarla yazıldığını gördüm:
Bora Arkan — Alâ Soykan
Zaman tamamen durdu. Koridordaki gürültüler, kâğıt hışırtıları, rüzgârın dışarıdaki uğultusu... Bütün dünya bir anda sessizliğe gömüldü. Şaşkınlıkla başımı kaldırıp doğrudan panonun yanında duran Bora’ya baktım. Bu kez o da kaçmadı, o her zamanki saklamaya çalıştığı maskesini takınamadı. Bakışlarımız panonun önünde, herkesin ortasında kilitlenip kaldı. O koyu renk gözlerindeki derinlikte hem bir şaşkınlık hem de tarif edemediğim bir fırtına vardı.
"Sanırım... Birlikte çalışıyoruz," dedim. Sesim alçak ama ikimizin de duyabileceği kadar net çıkmıştı.
Bora çenesini sıktı, derin bir nefes aldı. Bir yıldır kaçtığı, uzak durduğu o ses tonunu ilk kez doğrudan bana çevirerek yanıt verdi:
"Öyle görünüyor."
O iki kelime aramızda asılı kalırken, Bora arkasını dönüp hızlı adımlarla otoparka doğru ilerledi. Az sonra dışarıdan motorunun o hırçın, kükreyen devasa sesi yükseldi. Egzoz sesi tüm fakülte bahçesinde yankılanırken, ben panonun önünde, elim çantamın askısına kenetlenmiş bir halde öylece kalakaldım.
Kaçış bitmişti. Artık kaçamazdık.
Fakültenin önündeki o devasa ilan panosundan, o iki ismin yan yana yazılı olduğu kâğıttan gözlerimi söküp eve nasıl döndüğümü inan bilmiordum. Dolmuşa bindiğimi, durağa gelince indiğimi, cebimden anahtarımı çıkarıp kapıyı açtığımı hayal mayal hatırlıyordum. Adımlarım beni otomatik bir refleksle eve taşımıştı ama zihnim hâlâ fakültenin o gürültülü koridorunda, panonun hemen yanında duran Bora Arkan’ın çenesini sıkarak söylediği o iki kelimede çakılı kalmıştı: “Öyle görünüyor.”
Ayakkabılarımı antrede çıkarıp eve adım attığımda, dışarıdaki sonbaharın o soğuk ve kasvetli havalı rüzgârı bir anda geride kaldı. Evin içini kaplayan taze pişmiş ev yemeği kokusu burnuma doldu. Çantamı vestiyerin kenarına bırakırken üzerimdeki o ağır şaşkınlığı, içimi kemiren o belirsizlik hissini de orada bırakabilmeyi ne kadar çok isterdim... Ama başaramıyordum. Zihnimdeki o uğultu bir türlü dinmiyordu.
"Alâ? Geldin mi abla?"
Mutfaktan gelen ses erkek kardeşim Ege’yeydi. Koridora çıktığında yüzündeki o her zamanki neşeli, muzip ve umursamaz ifadeden eser yoktu. Aksine, omuzları düşmüş, kaşları çatılmış ve yüzüne bıkkın, mahcup bir ifade yerleşmişti. Normalde eve geldiğimde bana takılmadan, laf atmadan duramayan çocuk, sanki dünyayı başına yıkmış gibi bakıyordu yüzüme.
"Geldim Ege," dedim çantamı elime alıp odama doğru yürürken. Sesimin titrememesine, içimdeki o altüst olmuş hali dışarıya sızdırmamaya özen gösteriyordum. "Ne oldu sana? Yüzünden düşen bin parça. Bir şey mi oldu okulda?"
"Abla valla ben bugün büyük bir halt yedim ya..." dedi Ege peşimden odama kadar gelip mahcup bir tavırla sandalyemin kenarına çökerken. Ellerini dizlerine vurup derin bir nefes verdi. Yüzündeki o çocuksu suçluluk duygusu o kadar belirgindi ki, onu ilk defa böyle görüyordum. "Şu senin geçen sene özel ders verdiğin, YKS'ye hazırlanan tayfadan Umay var ya..."
Adını duyduğum an adımlarım kilitlendi. Sırtım Ege’ye dönük halde masamdaki kitapları düzenliyormuş gibi yaparken duraksadım. Nefesimi tutup dinlemeye başladım. "Umay mı? Ne oldu ki?"
"Abla, ben kantin sırasındayken çok acelem vardı, ders başlamak üzereydi. Onun önüne geçmeye çalıştım," dedi Ege sıkıntıyla ensesini kaşıyarak. Bakışlarını halının desenlerine dikmişti. "Kız bir an duraksadı, ben de gıcıklığına 'Umaycım acil işim var, müsaade et de geçeyim' diye laf soktum, dalga geçtim yüzüne karşı. Hani takılayım dedim akılca... Ama kızın bir anda gözleri doldu gibi oldu abla. Öyle bir kırıldı, öyle bir incindi ki anlatamam... Bütün gün koridorda ne zaman karşıma çıksa başını öne eğdi, tek bir kelime bile etmedi bana. Yanından geçerken yüzüme bile bakmadı. Ben de öyle mal gibi kaldım ortada."
Ege derin bir iç çekti, ellerini yüzüne kapatıp alnını ovuşturdu. "Valla bilerek yapmadım abla, ağzımdan kaçtı işte. Kızın sınav stresi zaten başından aşkındı, bir de ben üstüne tüy diktim. Çok fena kırdım kızı, içim oturup kaldı valla bütün gün dersi bile dinleyemedim. Ben şimdi bu kızdan nasıl özür dileyeceğim? Bana bir akıl ver gözünü seveyim, sen dilinden anlarsın onun."
Ege’nin Umay’ı kırdığı için yaşadığı o samimi pişmanlığı, çaresizce benden medet uman bakışlarını izlerken içim cız etti. Umay, Bora’nın öz kız kardeşiydi. Ama Ege henüz aradaki bu bağı, dünyalarımızın nasıl böylesine görünmez ağlarla birbirine bağlandığını bilmiyordu. Umay’ın o hassas ama bir o kadar da mağrur, kırılsa da eğilmeyen yapısını ders verdiğim zamandan çok iyi biliyordum. Tıpkı abisi gibi gururluydu, lafın altında kalmazdı ama kırıldığında da duvarlarını hemen örerdi.
"Sınav senesinde Ege, stresi zaten burnunda," dedim yumuşak, abla şefkati taşıyan bir sesle yanına yaklaşıp omzunu tutarak. "Umay gururlu kızdır, laf sokulmasına veya hafife alınmaya gelemez. Ama senin kötü bir niyetin olmadığını anlayacak kadar da olgundur. Yarın okulda gurur yapmayı bırak, düzgünce yanına git. 'Kusura bakma, düşüncesizlik ettim' de. Saçma sapan bahanelerin arkasına saklanma, samimi ol yeter. Anlar o."
"Tamam abla, yarın ilk iş gidip özür dileyeceğim valla, yoksa içim rahat etmeyecek," diye mırıldandı Ege ve biraz olsun içindeki o ağır yükü hafifletmiş bir halde ayağa kalkıp odadan çıktı.
Ege gidip kapı kapandığında odama derin, neredeyse ağırlığı olan bir sessizlik çöktü.
Üzerimdeki hırkaya iyice sarındım. Masa lambasını açtım ve hemen yanındaki cam kavanozda duran çam ve hafif deri notalı mumu kibritle yaktım. Kibritin çakma sesiyle birlikte ahşap fitil tutuştu; o hafif çatırdama sesi odaya yayılırken, odunsu ve sert koku yavaşça havayı kaplamaya başladı. Bardağımda duran sudan bir yudum alırken, o odunsu koku genzime doldu.
Ve o an zihnim, kontrolüm dışında yine amfi çıkışındaki o ana kaydı. Bora’nın tam hizamdan geçerken bıraktığı o koku... O sert, çam kokulu, deri ceketine ve rüzgârına sinmiş kokusu... En sevdiğim mumun aromalarının bana her an onu hatırlatması, kaderin bana oynadığı en tuhaf oyundu belki de.
Sırtımı sandalyeye yaslayıp gözlerimi kapattım. Bir yıldır aynı amfilerde yan yana oturduğumuz, kantin bahçesinde kalabalıkların arasında uzaktan izlediğim, gürültülü koridorlarda bakışlarımın teğet geçtiği ama tek bir kelime dahi konuşmadığım o çocukla şimdi aynı projenin iki ana ayağıydık. Kaçtığım, uzaktan baktığım ne varsa tam ortasına düşmüştüm. Odadaki çam kokusu derinleştikçe, yarın onunla yüz yüze geleceğim anın gerilimi tüm bedenimi sarmaya başlıyordu.
Odadaki çam ve deri kokulu mumun alevi hafifçe titrerken, sessizlik kapının aniden ve sertçe çalınmasıyla bölündü. Hemen ardından annemin koridordan gelen sesi duyuldu:
"Alâ! Nurşah geldi kızım!"
Zihnimdeki o karmaşık düşüncelerden bir an için sıyrılıp doğrulmaya çalışırken, kapı pat diye açıldı. Nurşah, elindeki abur cubur poşeti ve her zamanki fırtına gibi enerjisiyle içeri süzüldü. Ayağıyla kapıyı arkasından sıkıca kapatıp poşeti masanın üzerine fırlattı ve doğrudan yatağımın üzerine bağdaş kurarak oturdu. Derin bir nefes alıp odadaki kokuyu içine çekti.
"Ooo," dedi gözlerini kısıp yüzüme bakarken. "Bizim hanımefendi yine odasına kapanmış, o sert odunsu mumu yakmış, karalar bağlıyor. Ne bu halin senin Alâ? Yüzünden düşen bin parça."
Gözlerimi devirip sandalyeme iyice yerleştim. "Hiçbir şeyim yok Nurşah. Yorgunum sadece, ilk günün stresi işte."
"Yeme beni Alâ, yeme!" dedi Nurşah yatakta öne doğru kayıp işaret parmağını bana doğru sallayarak. "Aramızda kalsın ama fakültenin önündeki o panoda 'Bora Arkan — Alâ Soykan' yazısını gördüğüm an ben bile nefesimi tuttum. Bütün gün okuldakiler ne konuştu sanıyorsun? Bir yıldır aynı amfide iki yabancı gibi oturan, gürültülü koridorlarda bakışları bile birbirine değmeden geçen o iki gururlu tip şimdi aynı projenin ana ayağı oldu! Hoca kurada bilerek mi yaptı naptı?"
Önümdeki bardağa bakıp derin bir nefes verdim. "Kura işte Nurşah... Şans. Ya da büyük bir şanssızlık."
"Şanssızlık mı?" Nurşah sinir bozucu bir kıkırdamayla başını geriye attı. "Kimi kandırıyorsun sen? Bütün bir yıl boyunca amfide arkasını dönüp sana bakmamak için kendini nasıl kastığını ben görmedim mi sanıyorsun? Ya da senin o gürültülü kantin bahçesinde gözlerinle onu aradığını? Sizin o görünmez, gerilim dolu çekiminizi sadece ben değil, kör olmayan herkes hissediyor zaten."
"Nurşah, saçmalama," dedim dik duruşumu bozmamaya çalışarak. Ama sesimdeki o hafif titremeyi saklayamamıştım.
"Hiç de saçmalamıyorum," dedi kendinden son derece emin, sarsılmaz bir edayla. "Ben seni tanıyorum kızım. Yıllardır beraberiz biz. Sen normalde projenin zorluğuna veya 'farklı bölümden biriyle çalışacağım' stresine takılmazdın. 'Zor' dediğin şey seni sadece kamçılar, girer o ders notlarını sabaha kadar baştan yazardın. Sen şu an projeden değil, ortak olduğun kişiden kaçıyorsun. Bütün bir yıldır kimseye anlatmadığın, uzaktan izlediğin o çocukla aynı masaya oturmaktan korkuyorsun."
Odadaki çam mumu çatırdamaya devam ederken sustum. Nurşah haklıydı. Yanıt vermeyip başımı öne eğdiğimde, Nurşah adeta bir zafer kazanmış gibi gülümsedi.
"Eğer o kaçış alanında kalmaya devam edersen, gurur yapıp beklersen kendi kendini yersin burada," dedi Nurşah, masanın üzerinde duran telefonumu işaret ederek. "Kızım sen böyle 'profesyonel olacağım' ayağına yatıp sessiz kaldıkça aradaki o mesafe daha da tuhaf bir hal alacak. Yüzüne bakarken ne hissettiğini saklamaktan helak olacaksın. Çocukla tek kelime konuşmadan, birbirinize duvar örerek koca projeyi nasıl yürüteceksiniz?"
"Ben kaçmıyorum," dedim savunmaya geçerek, ellerimi kucağımda birleştirirken. "Sadece... Adımı onun adının yanında görmek bile zihnimi altüst etmişken, yarın karşı karşıya oturup saatlerce kod tartışmak fikri geriyor beni. O sert, mesafeli duruşunun altında ezilmekten, bakışlarımı kaçırırken kendimi ele vermekten korkuyorum."
"O zaman ne duruyorsun?" dedi Nurşah, yatakta doğrulup doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Gurur yapıp burada duvarları mı izleyeceksin yani? Çocuktan mesaj gelmesini beklersen daha çok beklersin. Sen adım atmadıkça o kilit açılmaz. Sen yaz Bora’ya. 'Hoca detayları yüklemiş, proje için ne zaman buluşuyoruz' de, ilk adımı sen at. Kaçma artık şu çocuktan Alâ, yeter."
"Nurşah, saçma sapan konuşma," dedim ciddileşmeye çalışarak. "Ona ben yazarsam yanlış anlar, sanki can atıyormuşum gibi..."
"Aman, sen de her şeyi gözünde büyütüyorsun!" dedi Nurşah gözlerini devirerek. "İş bu iş! Mesele proje! Gururu bırak artık!"
Tam o sırada, masanın üzerinde yüzüstü duran telefonum aniden titredi. Ekranın ışığı karanlık odada aydınlanıp masanın ahşabında boğuk bir ses çıkardı.
İkimizin de bakışları anında telefona kilitlendi. Odadaki o dumanlı, çam kokulu hava bir anda buz kesti sanki. Kalbim göğsümün içinde kontrolsüz, deli gibi bir ritimle çarpmaya başladı. Telefona doğru bir adım attım ama parmaklarım uzanmaya cesaret edemedi.
Nurşah yatakta yavaşça öne doğru eğildi. Ekrandaki ismi gördüğü an gözleri kocaman açıldı ve yüzünde kışkırtıcı, zafer dolu bir tebessüm belirdi. Fısıltıyla karışık bir sesle konuştu:
"Bora Arkan yazıyor Alâ... Ne duruyorsun? Baksana şuna!"
Titreyen parmaklarımla telefonu masadan kaldırdım. Ekranın soğuk ışığı yüzüme vururken, gözlerim ekrandaki o tek satırlık mesaja kilitlendi:
Bora Arkan:
“Selam Alâ, ben Bora. Hoca proje detaylarını sisteme yüklemiş. Ne zaman ve nerede buluşup konuşalım?”
Nefesim boğazımda tıkandı. Cümleyi defalarca, her bir kelimesini tek tek sindirerek okudum. O kadar net, o kadar mesafeli ve profesyonel bir mesajdı ki... Tıpkı koridorda deri ceketinin yakasını düzeltip geçerken bıraktığı o soğuk hava gibi. Ama o mesajın atılmış olması bile aramızdaki o bir yıllık kalın, geçit vermez duvarın üzerindeki ilk büyük çatlamaydı.
Nurşah oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi, omuzumun üstünden ekrana baktı.
"Bak gördün mü?" dedi Nurşah, sesindeki o kararlı tonla. "Çocuk işi şansa veya zamana bırakmamış. Bütün o mesafeli, ulaşılmaz duruşuna rağmen ilk hamleyi o yapmış. İletişimi açmış. Şimdi sen burada oturup 'Acaba ne yazsam, çok mu hızlı olur' diye saatlerce kafanda kuramazsın. Net ol, uzatma, yeri ve zamanı belirle. Kaçışın kalmadı artık Alâ. Oyun başladı."
Nurşah haklıydı. Kaçmanın, odama kapanıp çam mumunun alevini izleyerek zihnimde senaryolar üretmenin hiçbir şeyi çözmeyeceği açıktı. Bu proje yapılacaktı ve gurur yapıp geri çekilmek süreci zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktı.
Parmağım klavyenin üzerinde birkaç saniye tereddütle gezindi. Heyecanımı, içimdeki o fırtınayı veya şaşkınlığımı belli edecek tek bir harf bile yazmamalıydım. Derin, ciğerlerimi dolduran bir nefes aldım ve en sakin, en net halimle yanıtı klavyeye döktüm:
“Selam Bora. Yarın ders çıkışı kütüphanenin alt katındaki çalışma salonunda olalım. Saat 3 uygun mu?”
Gönder tuşuna bastığım an göğsümün ortasındaki o ağırlığın hafiflediğini hissettim. Telefonu masaya bıraktım. Saniyeler süren o sessizlik bana saatler gibi geldi.
Sonra telefon masanın üzerinde tekrar hafifçe titredi.
Ekranı çevirdiğimde gelen yanıt kısaydı, ama kelimelerin netliği tam da Bora’ya yakışır cinstendi:
Bora Arkan:
“Uygun. Yarın 3’te görüşürüz.”
Ekran karardı. Oda yeniden o loş, sessiz haline büründü. Nurşah elini omzuma koyup hafifçe sıktı. "Hadi bakalım. İlk adım atıldı. Yarın saat 3'te bakalım o profesyonel maskelerin arkasında ne kadar durabileceksiniz."
Nurşah biraz daha yanımda oturup sohbet ettikten sonra helalleşip evden ayrıldı. Odada yalnız kaldığımda masadaki çam ve deri kokulu mumun alevine doğru eğilip hafifçe üfledim. Alev söndü; fitilden yükselen o ince, gri duman odadaki odunsu, sert kokuyu daha da belirginleştirerek havaya karıştı.
Masadan kalkıp odamdaki geniş pencerenin önüne yürüdüm. Perdeyi kenara çekip alnımı soğuk cama yasladım. Dışarıda hafif bir sonbahar yağmuru çiselemeye başlamıştı. Sokak lambalarının sarı ışığı ıslak asfaltın üzerinde parıldıyor, cama vuran küçük damlalar aşağıya doğru süzülüyordu.
Bir yıldır amfilerde, kantin bahçesinde, fakülte koridorlarında sadece uzaktan bakışlarımla takip ettiğim, yanından geçerken içime çektiğim o sert çam ve deri kokusunun sahibiyle yarın saat 3'te aynı masada oturacaktım. Aynı ekrana bakacak, aynı proje üzerinde çalışacaktık.
Yatağa uzanıp yorganı üzerime çektim. Gözlerimi kapatırken zihnimde tıpkı bir yankı gibi aynı cümle dönüp duruyordu:
Kaçış bitti Alâ... Yarın saat 3'te başlıyor.