Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 15
- 1 GİRİŞ906 kelime
- 2 BÖLÜM 11.669 kelime
- 3 BÖLÜM 21.639 kelime
- 4 BÖLÜM 32.797 kelime
- 5 Bölüm 45.078 kelime
- 6 Bölüm 53.346 kelime
- 7 Bölüm 65.276 kelime
- 8 BÖLÜM 74.447 kelime
- 9 BÖLÜM 83.387 kelime
- 10 BÖLÜM 96.425 kelime
- 11 BÖLÜM 105.457 kelime
- 12 BÖLÜM 114.767 kelime
- 13 BÖLÜM 123.641 kelime
- 14 BÖLÜM 134.384 kelime
- 15 BÖLÜM 144.499 kelime
- 16 BÖLÜM 153.881 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 BÖLÜM 165.450 kelime
- 18 BÖLÜM 174.670 kelime
- 19 BÖLÜM 183.180 kelime
- 20 BÖLÜM 194.267 kelime
- 21 20.BÖLÜM(FİNAL)6.954 kelime
- 22 SON SÖZ1.346 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sahne
~Bora Arkan
Güneş henüz kentin üzerindeki o ağır gri sis perdesini çekip almamıştı. Şakaklarımda dünden kalan ince bir sızı vardı ama zihnim, vakti geldiğinde kurulacak bir çelik yay gibi pürüzsüz ve uyanıktı. Saat altıyı birkaç dakika geçiyordu. Yavaş adımlarla mutfağa geçip pencereleri hafifçe araladım. Sabahın o nemli, buz gibi Mart havası yüzüme çarptığında ciğerlerimi derin bir nefesle doldurdum.
Bugün 15 Mart’tı... Takvimdeki o sıradan tarih, benim içimde haftalardır büyüyen büyük fırtınanın geri sayım noktasıydı. Tam dört gün kalmıştı. Dört gün sonra, 19 Mart’ta hem o büyük bahar şenliği gerçekleşecek hem de Alâ yeni yaşına basacaktı.
Söz vermiştim. Dün gece o yorgunlukla ders kitabının üzerinde uyuya kalmamak için direnen kardeşime, Umay’a bir söz vermiştim. Benim hayatımdaki kaos, stüdyolar, maskeler ya da sahne karmaşası onun o masum dünyasını lekelememeliydi. YKS maratonunun ortasında boğulurken ona verebileceğim en güzel sığınak, taze demlenmiş bir çay kokusu ve abi şefkatiydi.
Odanın sessizliğini bozmamaya gayret ederek mutfak tezgahının başına geçtim. Fırını açıp ekmekleri dilimledim, tava ısınırken üzerine biraz tereyağı bıraktım. Sucuk dilimlerinin cızırtısı mutfağa yayılırken bir yandan da domatesleri ve salatalıkları özenle doğrayıp tabağa dizdim. Taze demlenmiş çayın o sıcak kokusu mutfağın soğuk havasına karıştığında, koridordan gelen yumuşak terlik seslerini duydum.
Umay, gözlerini ovuşturarak mutfak kapısında belirdi. Üzerindeki bol gri pijama takımı ve dağılmış saçlarıyla hâlâ uykunun içindeydi. Masadaki taze ekmekleri, buharı tüten çayı ve özenle hazırladığım tabağı gördüğünde adımları duraksadı. Yüzünde aniden beliren o tebessüm, gecenin tüm yorgunluğunu tek anda silip atmaya yetti.
"Abi..." dedi sesi uykulu ve pürüzlü çıkarken. "Gerçekten uyanıp kahvaltı mı hazırladın? Ben dün gece rüya görüyorum sanıyordum."
"Lafa bak," dedim gülümsediğimi hissettirerek. Masadaki sandalyeyi çekip oturması için işaret ettim. "Söz verdiysem tutarım Umay. Gel otur, sıcak sıcak ye."
Yanıma gelip önce sıkıca boynuma sarıldı. On sekiz yaşına gelmişti, sınav stresinin altında bazen eziliyordu ama benim yanımda hâlâ o küçük çocuktu. Başını öpüp saçlarını okşadım.
"Çok güzel kokuyor abi, ellerine sağlık," dedi sandalyeye kurulurken. Bir yandan ekmeğinden ısırıp bir yandan meraklı gözlerle bana baktı. "Sen yemiyor musun? Giyinmişsin bile."
"Ben bir bardak çay alacağım sadece," dedim bardağıma koyu bir çay doldurup tezgahtan ona doğru dönerken. Masanın kenarına yaslandım. "Bugün kampüste ve stüdyoda şenlik için son provalar var. Gün boyu koşturacağım."
Umay çayından bir yudum alıp gözlerini hafifçe kıstı. "Herkes 19 Mart'taki şenliği konuşuyor biliyor musun? Okuldaki grupta bile herkes bilet derdinde. Bir de... Alâ abla bugün nasıl? Onu gördün mü?"
"Henüz görmedim," dedim alçak bir sesle. Bardağımdan bir yudum alırken bakışlarım camdan dışarıya kilitlendi. "Bugün 15 Mart Umay. Şenliğe de Alâ'nın doğum gününe de tam dört gün var."
"Eee?" dedi Umay anlamayarak. "Nasıl yetişecek her şey?"
"Alâ'nın hiçbir şeyden haberi yok..." dedim göğsüm hafifçe kabarırken. Yüzümde kontrol edemediğim o gururlu tebessüm belirdi. "O 19 Mart'ı sıradan bir şenlik günü sanıyor. Ama o gece ana sahnede açılış benim. Şenliğin ilk 15 dakikası tamamen bana ait."
Umay elindeki çatalı tabağın kenarına düşürdü. Gözleri kocaman açılmıştı. "Ne?! Abi sen... İlk 15 dakika sahnede misin? Nasıl yapacaksın ki?"
"Plan tamam," dedim sesimdeki o kararlı tonu koruyarak. "İlk şarkıda sahneye siyah maskemle çıkacağım. Kimse kim olduğumu anlamayacak, o ilk şarkının gizemiyle bütün salon kilitlenecek. Şarkı bittiği an, o spot ışıklarının tam altında maskeyi çıkaracağım."
"Sanki sinema filmi gibi!" dedi Umay heyecanla. "Sonra?"
"Sonraki iki şarkıyı maskesiz, doğrudan Alâ'nın gözlerinin içine bakarak söyleyeceğim," dedim. Sesim ister istemez yumuşamıştı. "Günlerdir stüdyoda bu üç şarkı için çalışıyorum. Ve son şarkının son notası bastığında... Mikrofonu elime alıp tüm o kalabalığın önünde Alâ'ya duygularımı anlatacağım. Ona ne kadar özel olduğunu, hayatımdaki yerini, o güzel ruhunu ve yeni yaşını herkesin önünde romantik bir konuşmayla kutlayacağım. 19 Mart onun günü olacak Umay. Dört gün sonra o salonda tek bir kişi bile onun ne kadar sevilmeyi hak ettiğinden şüphe duyamayacak."
Umay’ın gözleri dolmuştu. Sandalyesinde dikleşip bana baktı. "Abi... Sen gerçekten çok aşıksın. Alâ abla bunu duyduğunda ne yapacak bilmiyorum ama kesinlikle ağlayacak. Sen hayatta kalabalık önünde hislerini bağıran bir adam değildin. Dört gün sonra onun aklını başından alacaksın."
"Alsın," dedim içimdeki o derin huzurla. "O bunu hak ediyor Umay. Yaşadığı her şeyi, o omuzlarındaki yükü tek bir gecede unutturacağım ona."
Umay tam tekrar soru soracaktı ki, masanın üzerinde duran telefonumun ekranı aydınlandı. Ekranda Nurşah’ın adı yanıp sönüyordu. Arayan odur ki, kriz kapıdadır.
Telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Söyle Nurşah."
"Bora! Hemen kampüse gelmen lazım!" dedi Nurşah nefes nefese, arka fondan gelen seslerin arasından. "Ana sahnede büyük kriz var! Şenlik komitesi senin ilk 15 dakikalık blok için koyduğumuz ses ve ışık düzenini değiştirmeye çalışıyor. Reji masası birbirine girdi. Ses şefi sen gelmeden tek bir kabloyu bile sabitlemeyeceğini söyleyip resti çekti!"
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. İçimdeki o yumuşak abi ve aşık adam anında geri çekildi; yerini stüdyoyu ve sahneleri yöneten o tavizsiz adama bıraktı.
"Geliyorum," dedim buz gibi bir sesle. "Tek bir ayarla bile oynamasınlar. On dakikaya oradayım."
Telefonu kapatıp ceketimi ve kaskımı elime aldım. Umay bana kaygıyla bakıyordu.
"Kriz mi var abi?"
"Her zamanki şeyler," dedim eğilip Umay’ın alnından öperek. "Sen kahvaltını yap, dersinin başına geç. Akşamki provalardan önce sahnedeki her şeyi 19 Mart için kusursuz hale getirmem gerek."
"Bol şans abi," dedi Umay gülümseyerek. "Alâ abla çok şanslı."
Evden çıkıp garajdaki siyah canavarın yanına vardığımda rüzgar yüzüme sertçe çarptı. Kaskı başıma geçirip marşa bastım. Motorun gürlemesi sokağı inletirken, aklımda sadece 19 Mart’taki o ilk 15 dakika, maskenin arkasından söyleyeceğim ilk şarkı ve Alâ'ya kuracağım o cümleler vardı. Vitesi bire takıp gazı kökledim.
Motorun gürlemesi kampüsün devasa giriş kapısında yankılandığında gaz kolunu gevşetip vitesi düşürdüm. Güvenlik barikatı beni gördüğü an hızla yukarı kalktı. Bahar şenliği için kurulan devasa stantlar, sponsor çadırları ve yemek büfeleri kampüs meydanını şimdiden bir panayır alanına çevirmişti. Ama benim gözüm tek bir noktadaydı: Meydanın kalbine kurulan, çelik konstrüksiyonlu devasa ana sahnede.
Motoru sahne arkasındaki teknik ekibe ayrılan alana çekip kaskı çıkardım. Rüzgarın dağıttığı saçlarımı geriye tararken adımlarımı doğrudan reji masasına yönelttim. Sahnenin altından geçen kalın kablo demetleri, hoparlör kuleleri ve hummalı bir koşturmaca vardı.
Nurşah rejinin önünde kollarını kavuşturmuş, şenlik komitesinden iki görevli ve baş ses teknisyeniyle tartışıyordu. Yüzündeki o gergin ifade beni gördüğü an yerini bir nebze rahatlamaya bıraktı.
"Bora! Şükür geldin!" dedi Nurşah elindeki panoyu sahneye doğru sallayarak. "Anlatamıyorum bu arkadaşlara! İlk 15 dakikalık akışı tamamen kafalarına göre değiştirmeye çalışıyorlar."
Komiteden olan gözlüklü çocuk öne çıktı. "Bora Bey, merhaba. Şenlik açılışı için genel aydınlatmayı sabit tutup ilk şarkıdan itibaren tüm renkli ışık şovunu devreye sokmak istiyoruz. Açılışın enerjik olması lazım. Sizin istediğiniz o özel ışık geçişleri reji masasında çok zaman alıyor."
Adımlarımı tam çocukla aramızda birkaç santim kalacak şekilde attım. Kaskı sol elime alıp bakışlarımı doğrudan gözlerine kilitledim. Sesim sakin ama tartışmaya kapalı bir sertlikte çıktı.
"Bana bak," dedim tane tane. "O ilk 15 dakika bu şenliğin kalbi. Rastgele ışık patlamaları ya da disko ışıkları istemiyorum. Sen o masaya geçip benim verdiğim dakikalara göre milisaniyelik ışık kodlarını gireceksin. Tek bir hata, tek bir gecikme istemiyorum. Ses şefi nerede?"
Ses teknisyeni arkadan elini kaldırdı. "Buradayım Bora. Kablolar hazır, frekanslar kilitli."
"Güzel," dedim sahneye giden ahşap merdivenleri göstererek. "Nurşah, sen reji masasının başına geç. Işıkçı arkadaşa komutları sen vereceksin. Işık planını tekrar geçiyoruz. Herkes yerine!"
Sahneye tırmandığımda tahtaların gıcırtısı ve devasa boş meydanın sessizliği yüzüme çarptı. Dört gün sonra, 19 Mart gecesi burada binlerce insan olacaktı. Ama şimdi, sadece boş bir alan, reji masasındaki birkaç kişi ve ben vardım. Cebimden çıkarttığım mat siyah pürüzsüz maskeyi elime aldım. Yüzüme geçirip arkasındaki lastikleri sıktım. Maskenin arkasındaki görüş açım daralmıştı ama zihnim tamamen berraklaşmıştı.
"Bora! Ses geliyor mu?" dedi Nurşah reji mikrofonundan.
"Geliyor," dedim mikrofona yaklaşarak. Sesim devasa hoparlörlerden kampüse yayıldı, yankılandı. "Işık düzenini tekrar ediyoruz. Beni iyi dinleyin."
"Şenlik başladığında sahneye çıktığım an ilk şarkı girecek," dedim sahnenin tam ortasındaki ana mikrofona tutunarak. "İlk şarkıda karmaşık spotlar, renkli ışıklar istemiyorum. Tüm sahneyi kaplayan parlak genel bir aydınlatma olacak. Net ve açık. Kalabalık sahnedeki her detayımı görecek ama yüzümdeki siyah maskeden dolayı kim olduğumu çıkaramayacak. Gizem orada başlayacak."
Nurşah rejiden onay verdi. "Anlaşıldı! 1. şarkı boyunca genel beyaz ve sarı aydınlatma açık. Işık patlaması yok."
"Güzel. Gitar ritmi başladığında şarkıya giriyorum..."
Gözlerimi kapatıp 19 Mart gecesini düşündüm. Kalabalığın mırıltısını, Alâ'nın sahnenin önünde şaşkınlıkla beni izlediğini hayal ettim. Maskenin altından derin bir nefes alıp şarkının ilk dizesini söylemeye başladım. Sesim boş meydanda yankılanırken ritim yükseldi. Genel aydınlatma altında maskeli bir adamın, kimliğini saklayarak söylediği o ilk derin parçanın provası kusursuz ilerliyordu.
Şarkının son notası vurup bittiğinde, sahnede derin bir sessizlik oldu.
"İlk şarkı bitti!" diye bağırdım rejiye doğru. "Şimdi izleyin. Şarkı biter bitmez elimi maskeme götürüyorum. Yavaşça çıkarıp sahnenin kenarına bırakacağım."
Maskeyi yüzümden söküp aldım. Yüzüme çarpan soğuk Mart rüzgarı beni kendime getirdi. Saçlarımı geriye tarayıp mikrofona tekrar yaklaştım.
"İşte en kritik an burası," dedim sesimi biraz daha ciddileştirerek. "2. şarkı başladığında maskesiz olacağım. Şarkının ortasında, tam o vurucu sözler geldiğinde... 'Yaktın ışıkları...' dediğim an!"
Duraksadım, rejideki ışıkçıya baktım. "O kelimeyi ağzımdan duyduğun an sahnedeki ve meydandaki BÜTÜN genel ışıkları tek saniyede kapatacaksın. Tam bir zifiri karanlık olacak."
"Peki sen nasıl görüneceksin?" diye bağırdı ışıkçı çocuk.
"Ben görünmeyeceğim!" dedim parmağımla Alâ'nın 19 Mart'ta duracağı VIP barikatının önünü göstererek. "Her yer kapkaranlık olduğunda, devasa sahnede tek bir kör edici spot ışığı yanacak. Ve o spot benim üzerimde değil... Tam o noktada, Alâ'nın üzerinde olacak! Bütün kalabalık karanlıkta kalacak, ben karanlıkta söyleyeceğim ama tek bir parlak ışık hüzmesi sadece onun yüzünü aydınlatacak!"
Nurşah'ın rejidaki nefesinin kesildiğini duydum. "Bora... Bu... Bu muazzam bir detay!"
"Dene bakalım," dedim. "Nurşah, komutu ver!"
"Işıkları kapat!" diye bağırdı Nurşah.
Bir anda tüm sahne ve meydan karanlığa gömüldü. Ardından tavan kirişinden süzülen tek bir dik, keskin spot ışığı sahnenin hemen önündeki boşluğa çakıldı. Bembeyaz, yoğun bir ışık sütunu. İçinde toz taneleri süzülüyordu.
Gözlerimi o spot ışığının tam ortasına diktim. Sanki Alâ gerçekten orada duruyormuş, gözleri şaşkınlıkla açılmış, elini ağzına götürmüş gibi hissettim. Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpmaya başladı. Karanlığın içinden, mikrofona doğru eğilip 2. şarkının en romantik dizesini fısıldar gibi söyledim. O tek ışık Alâ'yı aydınlatırken, ben onun gözlerinin içine bakarak şarkıyı bitirecektim.
"Kestik!" dedim derin bir nefes alarak. "Şimdi 3. şarkıya geçiyoruz."
"3. şarkının ışığı nasıl olacak?" dedi Nurşah.
"O sert tek spot ışığı sönecek," dedim eldivenli elimle sahneyi tarayarak. "3. şarkıda tekrar genel aydınlatmaya döneceğiz ama ilk şarkıdaki gibi parlak olmayacak. Çok daha loş, sıcak, kehribar ve hafif mor tonlarında romantik bir genel aydınlatma. Sahne de meydan da o tatlı, loş ışığın içinde yıkanacak."
Rejideki çocuk düğmelere bastı. Sert spot ışığı söndü; sahnenin üzerindeki dev panolar loş, sıcak bir turuncu ve mor renkle aydınlandı. Atmosfer bir anda büyülü, samimi ve sığınak gibi bir yere dönüştü.
"İşte bu," dedim memnuniyetle. "Bu loş ışık altında 3. şarkımı söyleyeceğim. Her kelimesi onun için yazılmış son parçayı..."
Gitar tonları loş ışığın altında yankılanırken 3. şarkının provasını yaptım. Sahnede adımlıyor, loş ışıkların gölgesinde Alâ'ya olan her duygumu nota nota döküyordum. Şarkının son vokali uzayıp bittiğinde, enstrümanlar yavaşça sustu.
Derin, hisli bir sessizlik çöktü sahneye.
Mikrofonu stanttan çıkardım. Sahnenin en uç noktasına, Alâ'nın duracağı yere kadar yürüdüm. Loş ışıklar arkamdan vururken mikrofona doğru yaklaştım.
"Şarkı bittiğinde müzik tamamen duracak," dedim rejidekilere bakarak. "Ve ben konuşmaya başlayacağım."
Boğazımı temizledim. Kampüsün boş meydanına doğru, 19 Mart'ta Alâ'ya kuracağım o cümlelerin ilk provasını fısıldadım. Sadece bir metin okumuyordum; kalbimi söküp o sahnenin ortasına bırakıyordum:
"Bugün 19 Mart... Herkes için baharın gelişi, sıradan bir şenlik gecesi olabilir. Ama benim için... Benim zifiri karanlık, duvarlarla örülü dünyama bir güneşin doğduğu gün. Ben senden önce sadece yürüyordum Alâ; nefes alıyor ama yaşamıyordum. Kalbimin ritmini de, ruhumun sığınacak bir yuvası olduğunu da senin o çimen yeşili gözlerine baktığımda anladım."
Derin bir nefes alıp mikrofona biraz daha yaklaştım, sesimdeki o titremeyi engellemeye çalışmadan devam ettim.
"Herkes bu gece sahnede bir şov izlediğini sanıyor. Ama bilmiyorlar ki ben bu şarkıların her bir notasını, bu maskenin ardındaki her bir nefesi sadece senin için biriktirdim. Senin omuzlarındaki yükü, kalbindeki o sessiz sızıları tek bir gülüşünle silip atmak için buradayım. Benim en büyük zaferim de, en güzel yenilgim de sensin Alâ. Bu dünyadaki tüm karanlıklar üzerime gelse, senin tek bir bakışın beni aydınlatmaya yeter..."
Gözlerimi loş ışığın altındaki o boşluğa dikip fısıldar gibi ekledim: "Yeni bir yaşına basıyorsun... İyi ki doğdun sevgilim. İyi ki benim dünyama dokundun, iyi ki kalbimin sahibi oldun. Doğum günün kutlu olsun Alâ'm... Sen benim bu hayattaki tek gerçeğimsin."
Sesim hoparlörlerden süzülüp bittiğinde reji masasında duran Nurşah’ın elindeki panoyu tamamen düşürdüğünü ve gözlerini sildiğini gördüm. Ses teknisyeni elindeki kulaklığı çıkarıp saygıyla başını salladı.
"Bora..." dedi Nurşah mikrofonu açarak. Sesi hıçkırık gibi titriyordu. "Bu şenlik... Bu kampüs böyle bir aşk görmedi. Dört gün sonra o kız burada sadece ağlamayacak, dizlerinin üzerine çökecek. Sen ne yaptın böyle?"
"Yapmam gerekeni yaptım," dedim göğsüm gururla kabarırken. "O benim her şeyim Nurşah. Onu bu dünyadaki tüm kötülüklerden korumak ve ne kadar sevildiğini hissettirmek benim borcum."
Maskemi cebime koyup sahne merdivenlerinden aşağı indim. Dört gün kalmıştı. Bütün krizler çözülmüş, ışıklar milisaniyesine kadar ayarlanmıştı. 19 Mart gecesi o sahne, Alâ için yanacaktı.
Sahnedeki son ses ayarlamaları bitip reji masası toparlanırken ciğerlerime dolan o yoğun yorgunluk hissi bile içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Ellerimdeki siyah deri eldivenleri çıkarıp deri ceketimin cebine tıkıştırdım. Rejiden ayrılmadan önce Nurşah’a son bir kez dönüp gözlerimin içiyle baktım. Başını "Merak etme, her şey kilitli" dercesine salladı.
Motorun kontağını çevirdiğimde hava çoktan kararmış, Mart ayının o kendine has ayazı kampüsün sokaklarına çökmüştü. Alâ ile sözleştiğimiz, kampüsün hemen dışındaki loş aydınlatmalı sakin kafeye doğru sürdüm. Kaskın vizörünün ardından yol boyunca zihnimde tek bir görüntü vardı: Dört gün sonra bu sokaklar binlerce insanın çığlığıyla inlerken, onun çimen yeşili gözlerindeki o tek şaşkınlık anı.
Kafenin önüne motoru park edip içeri adımladığımda gözlerim doğrudan pencere kenarındaki o her zamanki masamıza kaydı. Oradaydı. Üzerinde kalın mor hırkası, elinde buharı tüten sıcak çikolata kupasıyla dışarıdaki sarı sokak lambalarına bakıyordu. Saçları omuzlarına dökülmüş, hafifçe kazağının yakasıyla oynuyordu. Onu böyle habersiz izlemek, hayatın bana sunduğu en büyük lütuftu.
Adımlarımı sessizce atıp masaya yaklaştım. Sandalyeyi çekip oturduğum an başını hızla bana çevirdi. O an gözlerinde çakan o çocuksu sevinç ışığı var ya... İşte o ışık benim bu dünyadaki bütün karanlıklarımı tek saniyede yakıp kül ediyordu.
"Bora!" dedi yüzünde kocaman bir gülümsemeyle kupayı masaya bırakarak. "Geldin! Çok mu yoruldun? Yüzün biraz solgun sanki."
Elini masanın üzerinden uzatıp parmaklarını elimin üzerine koydu. Sıcacıktı. O temasla birlikte göğsümde sıkışıp kalan bütün o prova stresi bir anda eriyip gitti.
"İyiyim güzelim," dedim sesimdeki o derin tonu yumuşatmaya çalışarak. Elini tutup avucunun içini öptüm. "Biraz koşturmaca vardı sadece. Şenlik hazırlıkları, organizasyon işleri..."
"Ah, o şenlik!" dedi gözleri parıldayarak. Sandalyesinde biraz öne doğru kaydı. Bütün vücut dili bir an önce 19 Mart'ın gelmesini ister gibi heyecan doluydu. "Bora, kampüs yıkılıyor sanki biliyor musun? Her yerde posterler, afişler var. Herkes 19 Mart gecesini konuşuyor! Kimin sahneye çıkacağını hâlâ tam açıklamadılar ama söylentiler uçuşuyor. Nurşah ile bugün dersten çıkarken konuştuk, o da çok heyecanlı."
Yüzümdeki hiçbir mimiğin beni ele geçirmesine izin vermedim. Dudaklarımı hafifçe kenara kıvırıp çayından bir yudum alan Alâ’yı izledim. İçimde fırtınalar kopuyordu; "O sahnede senin için ölecek adam tam karşında oturuyor" diye bağırmamak için kendimi zor tutuyordum. Ama sustum. O gizemin tadını çıkarmak, onun bu habersiz heyecanını beslemek kadar tatlı bir işkence yoktu.
"Öyle mi?" dedim rahat bir tavırla geriye yaslanarak. "Nurşah ne diyor bakalım?"
"Ya Nurşah diyor ki bu sene reji masasında çok acayip bir organizasyon varmış," dedi gözlerini kocaman açarak. "Açılışta çok gizemli bir grup çıkacakmış, maskeli falan diyorlar! Sır gibi saklıyorlar kim olduklarını. Ben Nurşah’ın ağzından laf almaya çalıştım ama kız asla renk vermiyor. 'Alâ, gecenin tadını çıkar, arkaya falan odaklanma' deyip durdu."
Gülmemek için alt dudağımı ısırdım. Nurşah rolünü gerçekten iyi oynuyordu.
"Nurşah haklı," dedim gözlerinin içine bakarak. "Sen sadece o gecenin ritmine bırak kendini. Gerisini düşünme."
"Düşünmüyorum zaten ama..." dedi birden yüzü biraz asılır gibi olarak. "Sadece biraz endişeleniyorum Bora. 19 Mart gecesi o meydan tıklım tıklım olacakmış. İğne atsan yere düşmez diyorlar. Ben arkalarda kalırsam, kalabalıkta ezilirsem ya da seni kaybedersem? Biliyorsun, öyle sıkışık, aşırı kalabalık alanlarda bazen nefesim daralıyor."
İşte beklediğim an gelmişti. Kalbimin ritmi bir anda hızlandı ama sesimi son derece sakin ve güven verici bir tonda tuttum. Cebimdeki o küçük, siyah zarfın varlığını hissederek öne doğru eğildim.
"Seni o kalabalığın arasına iteceğimi mi sandın gerçekten?" dedim çenesini hafifçe tutarak.
"Nasıl yani?" dedi anlamayarak. "Biletler genel alan için değil mi? Nurşah üçümüze ortalarda bir yer ayarlar sanıyordum."
Deri ceketimin iç cebine uzandım. Zarfı çıkarmadım, sadece üzerindeki özel VIP giriş kartlarının sert dokusunu parmaklarımla hissettim ve masaya, tam elinin önüne siyah lake kaplı iki adet VIP alan kartını bıraktım. Üzerinde gümüş harflerle "SAHNE ÖNÜ / VIP ÖZEL ALAN - PROTOKOL" yazıyordu.
Alâ kartlara baktı. Sonra gözlerini kaldırıp bana baktı. Sonra tekrar kartlara baktı. Yüzündeki o şaşkınlık ifadesi öyle tatlıydı ki, zamanı orada durdurmak istedim.
"Bora... Bunlar... Bunlar ne?" dedi sesi kısılır gibi olarak.
"VIP kartları," dedim gayet sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi. "Sahnenin tam sıfır noktasındaki o barikatla ayrılmış özel alan var ya... Hani kimsenin giremediği, sahnedekinin gözünün içine bakabileceğin kadar yakın olan yer."
"Biliyorum orayı!" dedi nefesi kesilerek. "Orası sadece sponsorlar ve özel davetliler için değil mi? Sen... Sen bunları nasıl buldun? Nurşah mı ayarladı?"
"Ufak bir torpil diyelim," dedim gözlerimi hafifçe kırparak. "Organizasyon ekibinde tanıdıklar var. Seni o kalabalıkta sıkıştırmama izin verir miyim sanıyorsun? 19 Mart gecesi sen, sahnenin tam önünde, en ön sırada olacaksın. Kimse seni itip kakamayacak. Işıklar kapandığında, en önde sadece sen olacaksın."
Alâ kartı eline aldı. Üzerindeki kabartmalı yazılara parmağıyla dokunurken gözleri inanamayarak parıldıyordu.
"İnanmıyorum sana Bora..." dedi sesindeki o yüksek heyecanla elini kartın üzerinden çekip doğrudan boynuma sarılarak. Masanın üzerinden bana doğru uzandığı için neredeyse çay bardağını devirecekti ama umursamadı. Kollarını leboynuma doladı, kokusunu içime çektim. Saçlarının arasına derin bir öpücük kondurdum. "Sen gerçekten akıl almaz bir adamsın. Ben günlerdir 'Acaba nasıl izleyeceğiz, çok geride kalır mıyız' diye düşünüp duruyordum!"
"Ben olduğum sürece hiçbir şey için endişelenmeyeceksin," dedim kulağına fısıldayarak. Yavaşça geri çekildiğinde yanakları hafifçe kızarmıştı. Yüzünü ellerimin arasına aldım. "O gece sadece sahneye odaklanacaksın Alâ. Sadece müziğe ve ışıklara..."
"Sen de yanımda olacaksın değil mi?" diye sordu birden, gözlerinde saf bir masumiyetle. "Yani... Nurşah net yanımızda olacak, biliyorum. Ama sen yanımda duracaksın değil mi Bora? Birlikte izleyeceğiz?"
İçimdeki o devasa sır bir an için boğazıma tıkandı. Ona "Ben yanında durmayacağım Alâ, ben o sahnede senin gözlerinin içine bakarak şarkı söyleyeceğim" diyemedim. Bütün o sürprizin bozulmaması için hayatımın en zor yalanını söylemek zorundaydım.
"Ben hep senin yakınında olacağım güzelim," dedim kelimeleri dikkatle seçerek. "Belki organizasyon işleri yüzünden ilk dakikalarda biraz koşturmam gerekebilir. Ama gözlerin her sahneye kaydığında, benim varlığımı yanında hissedeceksin. Söz veriyorum."
Gülümsedi. O kadar saf, o kadar inançla gülümsedi ki, bir an için kendimi dünyanın en şanslı suçlusu gibi hissettim. Hiçbir şeyden haberi yoktu. Dört gün sonra yaşayacağı o büyük şoku, sahnede maskemi çıkardığım an gözlerinden akacak olan o ilk damla gözyaşını hayal bile edemiyordu.
Sıcak çikolatasından son yudumu alırken şenlik hakkındaki teorilerini anlatmaya devam etti. Nurşah ile yarın nasıl buluşacaklarını, hangi stantları gezeceklerini, baharın gelişini nasıl kutlayacaklarını anlatıyordu. Dört gün sonraki o özel günün adı bile geçmiyordu konuşmamızda. Ne bir doğum günü lafı, ne bir kutlama iması... Sanki 19 Mart, sadece takvimdeki sıradan bir bahar şenliği günüydü onun için de benim için de. Ben özellikle o konuya hiç girmedim, o da muhtemelen benim unuttuğumu ya da sıradan bir gün gibi gördüğümü sanarak hiç üstelemedi.
"Nurşah yarın öğleden sonra stantların kurulumunu izlemeye gidelim dedi," diyordu Alâ, elleriyle hevesle jestler yaparak. "Sen de katılır mısın bize?"
"Yarın akşamüstü yanınıza uğrarım," dedim elini tekrar tutup parmaklarımı parmaklarına kenetleyerek. "Siz Nurşah'la kız kıza gezinin biraz."
Kafeden çıktığımızda gece iyice soğumuştu. Motorun yanına yürüdük. Kaskımı ona uzattım, her zamanki gibi kendi ellerimle kafasına geçirip klipsini çenesinin altından çıt diye kapattım. Visorü kaldırıp burnunun ucuna küçük bir öpücük kondurdum.
"Bora..." dedi kaskın içinden boğuk çıkan sesiyle.
"Efendim güzelim?"
"Teşekkür ederim. VIP kartları için... Ve bana her zaman kendimi bu kadar özel hissettirdiğin için."
Gözlerimin içi güldü. "Sen henüz hiçbir şey görmedin Alâ'm," dedim içimden. "Dört gün sonra, bu şehirdeki her bir ışık sadece senin adını fısıldayacak."
Onu evinin kapısına kadar bırakıp motoru tekrar çalıştırdığımda, dikiz aynasından bana el sallayan o mor hırkalı kıza baktım. 19 Mart gecesi o VIP alanında tek başına dururken, üzerindeki o tek parlak spot ışığı yandığında ve ben mikrofondan onun gözlerinin içine bakıp "İyi ki doğdun sevgilim..." dediğimde... Dünya duracaktı. Motorun gazını kökledim. Geceye ve dört gün sonraki o muazzam kıyamete doğru sürdüm.
Motoru kapının önüne çekip kontağı kapattığımda, mahallenin üzerini kaplayan o ıssız gece soğuğu tenime kadar işledi. Kaskı gidona asıp eldivenlerimi cebime tıkıştırdım. Anahtarı kilitte iki kez çevirip eve adım attığımda, koridorun karanlığı beni uysal bir sessizlikle karşıladı. Işıkları yakmaya gerek duymadım; zihnim zaten sahnede yanan o binlerce ışığın parlaklığıyla alev alevdi.
Deri ceketimi koltuğun üzerine bırakıp salondaki geniş berjere çöktüm. Başımı arkaya yaslayıp parmaklarımı şakaklarıma bastırdım. Göğsümün ortasında öyle çırpınan bir heyecan vardı ki, kalbimin atışını şahdamarımda hissediyordum.
Cebimdeki telefonu çıkarıp ekrana baktım. Saat gece yarısını geçmiş,15 Mart'ın ilk saatleri sessizce kapıya dayanmıştı. Parmaklarım kaydı, Nurşah'ın numarasını bulup aramaya bastım. Yolu gözleyen biri gibi daha ilk çalmada açtı.
"Bora?" dedi Nurşah, sesindeki o heyecanlı merakı hiç gizlemeden. "Eve geçebildin mi? Ne yaptınız, buluştunuz mu?"
Derin, huzurlu bir nefes aldım. Yüzüme engel olamadığım mağrur ve aşık bir gülümseme yayıldı.
"Eve yeni girdim Nurşah," dedim sesimi gecenin sessizliğine uydurup alçaltarak. "Buluştuk. Birlikte bir şeyler içtik, uzun uzun konuştuk."
"Eee? Çabuk anlat!" dedi Nurşah sabırsızca. "Anladı mı bir şey? Şüphelendi mi? Yüzünden, bakışından falan bir şey çıkardı mı kız?"
"Hiçbir şey çaktırmadım," dedim göğsüm gururla kabarırken. "Tek bir açık bile vermedim ağzımdan. Doğum günü konusu açılmadı bile. O lafı açacak gibi olduğunda da konuyu öyle bir dolandırdım ki, sanki 19 Mart sıradan bir şenlik gecesinden ibaretmiş gibi kaldı zihninde. Biliyorum, içten içe hafif bir kırgınlık var üstünde... 'Bora bu koşturmacada unuttu herhalde' diye düşünüyor. Ama bu sessizlik, Dört gün sonra yaşayacağı o büyük patlamanın temeli Nurşah."
Nurşah telefonda rahat, derin bir nefes bıraktı; ardından kıkırdadı. "İnanmıyorum sana Bora... Kızın ruhu bile duymadı yani? Sanıyor ki sadece sıradan bir konser izleyecek?"
"VIP kartlarını verdim," dedim gözlerimi tavandaki loş gölgelere dikerek. " 'Seni o kalabalıkta sıkıştırmayayım, sahne önünden rahat izle' dedim. Nasıl sevindi, nasıl heyecanlandı anlatamam. O sandı ki ben arkada organizasyon koşturmacasında olacağım, o da en ön sıradan konseri izleyecek. Sanıyor ki ben onun yanında değilim..."
"Peki sen sahnede maskeyle çıktığında ne yapacak dersin?" diye sordu Nurşah. Sesi bu kez muzip değil, büyülenmiş gibi çıkıyordu.
"Işıklar kapandığında da, ben maskeyle sahneye adım attığımda da beni o kalabalığın arasında sanıp etrafa bakacak," dedim fısıltıyla. "Gözleri beni arayacak. 'Bora nerede kaldı' diye kaygılanacak. Ta ki 2. şarkıda o zifiri karanlığın ortasında tek bir spot ışığı tepesinden aşağı dökülene kadar..."
"Bora... Sen gerçekten akıl almaz bir adamsın," dedi Nurşah içten bir tonla. "Rejideki her şeyi tekrar tekrar kontrol ettim bu arada. Işık kodları, ses frekansları, güvenlik protokolü... Hepsi tamam. Rejideki çocuklara da tembihledim, kimse tek bir kelime sızdırmayacak."
"Biliyorum Nurşah. Her şey için teşekkür ederim. Sen olmasan bu işin altından kalkamazdım."
"Sen yeter ki o sahnede o kıza olan aşkını haykır patron. Biz arkandayız. Hadi git yat dinlen artık, önümüzde çok büyük bir fırtına var."
Telefonu kapatıp masanın üzerine bıraktım. Ama içimdeki o fırtına dinmek bilmiyordu. Salonda doğrulup cebimdeki o mat siyah, pürüzsüz maskeyi çıkardım. Parmağımın ucuyla maskenin soğuk yüzeyini, göz deliklerinin kenarlarını okşadım. Bu sadece bir kostüm parçası değildi; benim gizemim, benim sırtımdaki o sır zırhıydı. Ayağa kalkıp penceremden dışarıya, karanlık şehre doğru yürüdüm. Camdan yansıyan siluetimde maskeyi yüzüme tuttum.
"Dört gün kaldı Alâ'm," diye fısıldadım pencereye çarpan soğuk rüzgara karşı. "Şimdilik beni unuttu san... Şimdilik seni yalnız bıraktığımı zannet. Dört gün sonra o VIP alanında dururken, dünya duracak. Bu adam senin için o sahnede ölecek, senin gözlerinde yeniden doğacak. Doğum günün, bu şehrin gördüğü en güzel kıyamet olacak..." Maskeyi masanın üzerine, gitar kılıfımın tam yanına koydum. Zihnimdeki sahnelerle, kulağımdaki yankılarla yatağa uzandım.
Bölüm etkileşimi
