Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 10
- 1 GİRİŞ906 kelime
- 2 BÖLÜM 11.669 kelime
- 3 BÖLÜM 21.639 kelime
- 4 BÖLÜM 32.797 kelime
- 5 Bölüm 45.078 kelime
- 6 Bölüm 53.346 kelime
- 7 Bölüm 65.276 kelime
- 8 BÖLÜM 74.447 kelime
- 9 BÖLÜM 83.387 kelime
- 10 BÖLÜM 96.425 kelime
- 11 BÖLÜM 105.457 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 BÖLÜM 114.767 kelime
- 13 BÖLÜM 123.641 kelime
- 14 BÖLÜM 134.384 kelime
- 15 BÖLÜM 144.499 kelime
- 16 BÖLÜM 153.881 kelime
- 17 BÖLÜM 165.450 kelime
- 18 BÖLÜM 174.670 kelime
- 19 BÖLÜM 183.180 kelime
- 20 BÖLÜM 194.267 kelime
- 21 20.BÖLÜM(FİNAL)6.954 kelime
- 22 SON SÖZ1.346 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yüzleşme
~Bora Arkan
Odanın tavanındaki karanlık, üzerime çöken çaresizliğin ve belirsizliğin rengini alıyordu.
Salı gecesinin dondurucu soğuğu camlara bir mermi gibi vururken, yatağın kenarında oturmuş, çıplak ayaklarımı soğuk parkeye bastırıyordum. Göğsümün tam ortasında devasa, ağır bir taş vardı. Solumak zordu, her nefes alışımda akciğerlerime batıcı bir ağrı saplanıyordu. Bütün bedenim saatlerce o fırtınada kalmaktan yorgun düşmüş, kaslarım titriyordu ama zihnimdeki o uğultu bir an olsun dinmiyordu.
Gözlerimi kapatıyorum; kütüphanenin o loş, ahşap kokulu ışığında Alâ’nın yüzü beliriyor. İki parmağıyla hırkasının kolunu çekiştirişi, yeşil gözlerindeki o ıslak ve kırılgan tereddüt, dudaklarının çaresizce büzülüşü... Ve sonra kütüphaneden bir fırtına gibi çıkıp gittiğim o an. O sakinlik numaramın arkasına saklanıp, ellerim titreyerek ders notu defterinin arasına bıraktığım o kareli kâğıt parçası.
Ne yaptım ben?
Soru zihnimde bir gülle gibi dönüp duruyor, duvarlara çarpıp zihnimin odalarında yankılanıyordu. Kafamı ellerimin arasına aldım, parmaklarımı hâlâ nemli olan saçlarımın arasına bastırdım. Parmak uçlarım hâlâ Gebze ayazının ve bardaktan boşanırcasına yağan o lanet yağmurun soğukluğunu taşıyordu.
Oğlum Bora, sen ne yaptın? Yıllardır herkesin gıpta ile baktığı, o laf cambazı, hiç kimseyi umursamaz görünen, zırhlarının arkasına saklanan adamı tek bir hamlede öldürdün. Bütün dünyanı, bütün çocukluğunu, kimsenin bilmediği, rüyalarında bile kendi kendinden sakladığın o en zayıf, en çıplak yanını o küçücük kâğıda döküp kızın kucağına bıraktın.
Gördü mü acaba?
Kütüphaneden çıkarken defterini çabucak çantasına sokmuştu. Ya defterini bir daha açmadıysa? Ya kâğıt sayfaların arasında sıkışıp kaldıysa, fark etmeden masaya ya da yere düştüyse? Ya daha kötüsü... Ya kâğıdı gördü, tek tek okudu ve şu an benim ne kadar zavallı, ne kadar aciz bir adam olduğumu düşünüyorsa?
"Biliyorum olmayacak, sevmeyeceksin beni..."
O satırları yazarken tükenmez kalemin ucunun kâğıdı nasıl deldiğini, parmaklarımın dondurucu bir soğukta kalmışçasına nasıl titrediğini hatırladım. Kimsenin olmadığı köşelerde, yalnız başıma kaldığımda ağladığımı yazmıştım ona. Bir adama yakışmayacak kadar kırılgan, bir erkeğin asla göstermeyeceği kadar savunmasız bırakmıştım kendimi onun önünde. Eğer okuduysa, yarın yüzüme bakarken gözlerinde o yıkıcı acıma ifadesini görürsem ne yapacaktım? Gururum yerle bir olmuştu, karizmam, duruşum, her şeyim o kâğıdın üzerindeki mürekkeple birlikte eriyip gitmişti. Ama garip bir şekilde, içimdeki tek bir hücre bile pişman değildi. Çünkü Alâ’nın tek bir gülüşü, benim yıllardır binbir emekle ördüğüm bütün o sahte kale duvarlarını tek bir salisede küle çevirmişti.
Ayağa kalktım, odanın içinde bir ileri bir geri adımlamaya başladım. Parkelerin gıcırtısı gecenin sessizliğinde büyüyordu. Üzerimdeki sırılsıklam tişörtü çıkarıp öylesine döküntü bir tişört geçirmiştim ama bedenimdeki bu durdurulamaz titreme soğuktan değildi. İçim yanıyordu.
Tam o sırada kapı kilit sesiyle aralandı. Dışarıdan gelen rüzgâr koridora dolarken Mert içeri girdi. Anahtarları masaya fırlatıp montunu çıkaracakken salonda, loş ışıkta yalnız başıma, tişörtle titreyerek adımladığımı gördü. Adımları duraksadı.
"Bora?" dedi Mert, kaşlarını çatarak bana bakarken. "Oğlum bu halin ne? Dışarıda kıyamet kopuyor, sen ne yapıyorsun karanlıkta?"
Gözlerimi ona çevirdim ama tek bir kelime edemedim. Mert bana doğru iki adım attı, yüzümdeki o darmadağın ifadeyi, gözlerimin altındaki o kızıllığı görünce sesindeki neşeli ton bir anda bıçak gibi kesildi. Yanıma gelip omzuma dokundu.
"Oğlum... Ne oldu sana? Kötü bir şey mi var?"
Ağzımı açtım, sesim boğazımda tıkandı. Sonra derince bir nefes verip ellerimle yüzümü kapattım.
"Mert..." dedim, sesim pürüzlü ve tanıyamayacağım kadar kısıktı. "Ben mahvoldum galiba lan. Ben bittim."
"Ne demek bittim, ne oldu anlat gitsin!" deyip beni kolumdan tutarak koltuğa oturtmaya çalıştı. Kendisi de karşımdaki sehpanın üzerine tünedi. "Oğlum ceketine ne oldu senin? Kaskın nerede? Motorla dönmedin mi sen bu fırtınada?"
"Ceket de kask da onda..." dedim fısıltıyla.
Mert’in gözleri açıldı. "Onda mı? Alâ’da mı? Oğlum siz kütüphaneden sonra buluştunuz mu?"
"Aşağıda bekledim onu," dedim, bakışlarımı halının desenlerine dikerek. "Islandı. Motorun yanında sırılsıklam olmuştu. Kaskı kafasına taktım, ceketimi de omuzlarına örttüm. Eve bıraktırdım onu."
Mert hafifçe gülümsedi. "E ne güzel işte lan, niye ruhunu teslim etmiş gibi duruyorsun o zaman?"
"Öyle değil Mert..." Dedim ve derin bir nefes alarak göğsümdeki o koca taşı dışarı vurmaya çalıştım. "Ben o kütüphaneden çıkmadan önce... Defterinin arasına bir kâğıt bıraktım."
"Ne kâğıdı?"
"Mektup..." dedim, gırtlağıma oturan düğümle. "Mektup yazdım ona. Rüyalarıma girdiğini, onu gördüğümde kalbimin nasıl duracak gibi olduğunu, kimse yokken oturtup ağladığımı... Hepsini yazdım. 'Sevmeyeceksin beni biliyorum, ama sıfırdan başlamak istiyorum, ilk kahramanım sen ol' dedim."
Mert donakaldı. Karşımda öylece durup yüzüme baktı. Yıllardır beni tanıyan, zırhlarımı, umursamaz tavırlarımı, kimseye eyvallahım olmadığını bilen tek adamdı. Yüzündeki o şaşkınlık yavaşça yerini derin bir saygıya ve içten bir üzüntüye bıraktı.
"Sen... Ciddi misin Bora?" dedi sessizce. "Hepsini döktün mü kıza?"
"Döktüm Mert," dedim başımı iki yana sallayarak. "Hiçbir şey saklamadım. Kendimi öyle bir bıraktım ki eline... Eğer okuyup alay ederse, eğer 'Bu ne saçmalık' derse yüzüme bakacak yüzüm kalmadı. Saat gecenin üçü lan... Kafayı yiyeceğim. Okudu mu, okumadı mı? Okuduysa ne düşündü? Ağladı mı benim gibi, yoksa güldü geçti mi? 'Bu çocuk ne saçmalıyor' mu dedi?"
Mert uzanıp omzumu sertçe sıktı. O her zamanki gırgır şamata halinden eser kalmamıştı; sesi dostça, sarsılmaz bir güvenle yankılandı odada:
"Bana bak Bora. Sen ilk defa bir şeyden kaçmadın oğlum. Sen ilk defa o havalı, erişilmez adam maskeni indirdim dedin. Alâ o kâğıdı okuduysa sana asla gülmez. O kâğıttaki her kelimede senin ne kadar yürekli bir adam olduğunu anlayacak. Sen bu gece bir kıza sadece duygularını anlatmadın, ona kalbini teslim ettin. Bununla alay edecek insan değil o."
"Ya sevmezse Mert?" dedim, sesimdeki o çaresiz bükülüşü engelleyemeyerek. "Ya 'Olmaz Bora' derse?"
"O zaman da dik durursun," dedi Mert kararlılıkla. "Ama 'Olmaz' demeyecek. İçimden bir ses diyor ki yarın o kütüphaneye gittiğinde o ceket sana sadece bir ceket olarak dönmeyecek. Hadi kalk üstüne adamakıllı bir şeyler giy, hasta olacaksın sırılsıklam kalmışsın. Yarın sabah her şey ortaya çıkacak."
Mert ayağa kalkıp mutfağa, sıcak bir şeyler hazırlamaya geçerken ben olduğum yerde kaldım. Dostumun sözleri içimdeki o fırtınayı biraz olsun yatıştırmıştı ama belirsizliğin sızısı hâlâ oradaydı.
Pencereye doğru yürüdüm. Alnımı dondurucu, buğulu cam yüzeye dayadım. Dışarıda Gebze’nin ıslak, karanlık sokakları, sokak lambalarının sarı ışığında süzülen yağmur damlalarıyla sessizliğe gömülmüştü.
"Okudun mu Yeşil?" diye fısıldadım gökyüzüne doğru. Sesi çıplak kalmış bir adamın çaresizliğiyle... Fısıltım buğulu cama çarpıp yüzüme geri döndü. "Okudun mu o çocukça, o çaresiz, o çıplak itirafı? Nefret mi ettin benden, alay mı ettin, yoksa... yoksa sen de o dondurucu ayazda benimle birlikte üşüdün mü?"
Yarın sabah o kütüphaneye gidecektim. Artık kaçış yoktu. Zırhlar gitmişti, gurur bitmişti. Ceketimi ve kaskımı bahane edip karşısına geçecektim. Ve o yeşil gözlerin içine baktığımda, cevabımı tek bir kelime etmese bile o bakışlardan söke söke alacaktım. Ya beni o 0 noktasından tamamen silip atacaktı ya da peşinden koştuğum o hayalin tam ortasına oturtacaktı. Başka bir ihtimal yoktu. Bu gece benim dünyamda zaman durmuştu; saatler sadece Alâ’nın gözlerinin içine bakacağım o sabahı bekliyordu.
Güneş henüz Gebze’nin üzerine doğmamıştı ama gri, puslu ve dondurucu bir çarşamba sabahı odanın stor perdelerinin arasından sızıp parkelere soluk bir ışık çizgisi çiziyordu.
Gözlerimi neredeyse hiç kapatmamıştım. Gece boyunca tavana bakmış, camlara çarpan yağmurun ritminde Alâ’nın sesini aramış, kafamda binbir tane senaryo kurup kurup yıkmıştım. Her senaryonun sonu aynı yere çıkıyordu: O yeşil gözlerdeki hayal kırıklığı ya da o dondurucu uzaklık. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yatakta daha fazla yatamayacağımı anlayıp fırladım. İçimdeki o dinmeyen huzursuzluk, göğsümün ortasında patlamaya hazır bir dinamit gibi duruyordu; ayaklarımı bir an bile sabit tutmama izin vermiyordu. Üzerime koyu gri, boğazı bol bir kazak geçirdim. Saçlarımı el yordamıyla düzelttim, aynadaki o gözlerinin altı morarmış, bakışları çökmüş adama bakmamaya çalışarak mutfağa geçtim.
Mutfak tezgahının üzerindeki çaydanlığın altını yaktım. Ocağın mavi alevi cızırdayarak yanarken ellerimi tezgahın kenarına dayayıp derin derin nefesler almaya çalıştım. Kalbim sanki maraton koşmuşum gibi güm güm çarpıyordu.
Birkaç dakika sonra koridorda terlik sesleri duyuldu ve kapı aralandı. Umay, gözlerini ovuşturarak, üzerinde kocaman ayılı pufi sabahlığıyla mutfağa adımladı. Uykulu adımlarla buzdolabına uzanacakken ortadaki masanın başında dimdik duran beni görünce irkildi. Arkasından da saçları darmadağın olmuş, gözleri mahmurluktan küçülmüş Mert girdi mutfağa.
"Günaydın..." diye esnedi Umay, sandalyeyi çekip otururken. Sonra başını kaldırıp bana baktı. Gözleri yüzümde, şakaklarımdaki gerginlikte, sıktığım yumruklarımda ve masanın üzerindeki o darmadağın duruşumda gezindi. "Bora Abi? Sen ne zaman uyandın ya? Yüzün kireç gibi, hastalandın mı yoksa?"
"Uyuyamadım ki uyanayım," dedim fısıltıyla. Tezgahtan çay bardaklarını alıp masaya koyarken ellerimin hafifçe titremesini engelleyememiştim. Bardakların tabaklara çarptığı o ince 'şın' sesi mutfaktaki sessizlikte yankılandı.
Mert, Umay’ın yanındaki sandalyeye oturdu. Göz göze geldik. Mert’in bakışlarında dünün izleri, gece yarıları salonun loşluğunda aramızda geçen o ağır, dürüst konuşmanın yükü vardı. Yüzünde 'Sakin ol, halledeceğiz' der gibi sarsılmaz bir ifade taşıyordu ama gözlerindeki endişeyi gizleyemiyordu. Umay durumdan şüphelenmesin diye hafifçe başını salladı, çaktırmadan göz işareti yaptı.
"Oğlum dünün fırtınasını falan geçtim de," dedi Umay masadaki peynir tabağına uzanırken. "Sizin bu havalar ne böyle? Bir şeyler olmuş ama ne olmuş? Mert Abi, sen biliyor musun? Bu sabah evde resmen deprem öncesi sessizliği var. Kıyamet kopacak da öncesinde hava sıkışmış gibi."
"Yok bir şey Umay," dedi Mert çayından büyük bir yudum alıp boğazını temizleyerek. "Bora efendi dün gece fırtınada biraz üşütmüş de onun mızmızlığı var üzerinde. Bildiğin erkek nezlesi işte, abartıyor."
"Üşütmüş mü?" Umay çay kaşığını bardağında çevirirken bana hain, muzip bir gülüş fırlattı. "Bora Arkan ve hastalanmak? Yapma gözünü seveyim Mert Abi. Adam kışın ortasında tek bir deri ceketle, göğsü bağrı açık dolaşıyor, ona soğuk mu işler... Aaa, sahi! Senin o çok sevdiğin, vücudunla bütünleşen o deri ceketin nerede Bora Abi? Portmantoda göremedim ben?"
Boğazıma bir parça ekmek takıldı sanki. Nefesim tıkandı, yutkunamadım. Gözlerimi kaçırıp tezgahtaki zeytin tabağına baktım. Mert masanın altından Umay’ın bacağına hafifçe ama uyarıcı bir şekilde vurdu.
"Ah! Ne vuruyorsun be Mert Abi!" diye çığlığı bastı Umay, bacağını tutarak. "Soru da mı soramayacağız bu evde? Ne var yani, ceketi nereye bıraktın Bora Abi? Çalındı deme sakın!"
"Emanette..." dedim en dürüst, en yalın ve en kestirme halimle. Sesimdeki o pürüzlü, derin ve uyarılmaya gelmeyen ton, mutfaktaki neşeli havayı bıçak gibi kesti. Umay’ın bile dudaklarındaki o muzip tebessüm donup kaldı.
Umay kaşlarını kaldırıp bir bana, bir de kafasını öne eğmiş olan Mert’e baktı. Evdeki havanın ne kadar kırılgan, ne kadar patlamaya hazır bir fırtına öncesi olduğunu nihayet kavramıştı. Yüzündeki o çocuksu neşe yerini ciddi bir tereddüde bıraktı.
"İyi be, tamam," diye mırıldandı peynirinden küçük bir ısırık alarak. "Bir şey sormadık farz edin. Ama kütüphaneye gidecekseniz bu sabah, dışarısı buz gibi, rüzgâr adamı kesiyor, benden söylemesi."
"Gideceğiz," dedim hemen. Hatta gereğinden, olması gerekenden katbekat hızlı ve sert söylemiştim bunu. Sesimdeki sabırsızlık duvarlara çarptı.
Sandalyemden pat diye ayağa kalktım. Tabağımdaki tek bir zeytine, peynire neredeyse hiç dokunmamıştım. Mide bulantısı gibi devasa bir ağırlık çökmüştü içime; heyecandan, korkudan, 'Ya o mektubu okuyup benden tiksindiyse' düşüncesinden ve durdurulamaz sabırsızlıktan midem kasım kasım kasılıyordu. Masadaki sıcak çayı tek dikişte, boğazımı yakmasına aldırmadan bitirdim.
"Bora, daha saat sekiz bile olmadı oğlum, kütüphanenin kapıları yeni açılıyor," dedi Mert sakin, dingin bir sesle. Bakışlarıyla beni oturtmaya, içimdeki o şahlanan atı dizginlemeye çalışıyordu. "Biraz soluklan, çayını iç."
"Olsun. Erken gidelim. Masayı tutarız, kalabalıklaşır," dedim.
Cümlemdeki bahanenin ne kadar uyduruk, ne kadar komik olduğunu üçümüz de biliyorduk. Benim derdim masa tutmak, ders çalışmak falan değildi. Benim derdim kütüphanenin dondurucu merdivenlerinde, o taşların üzerinde durup, o yeşil gözlerin o kapıdan içeri girmesini beklemekti. Zaman geçmiyordu, dakikalar adeta gırtlağıma basarak, beni boğarak ilerliyordu. Evde durduğum her saniye üzerime üzerime geliyordu.
"Tamam abi, çıkalım," dedi Mert ayağa kalkarak. Derin bir iç çekti, sandalyesini itti. Umay’a döndü. "Sen geliyor musun Umay?"
"Siz önden gidin Mert Abi, ben bir saate ancak toparlanır gelirim. Bu gerginlikle aynı havayı solursam ders falan çalışamam ben, sınav öncesi stresimi arttırıyorsunuz," dedi Umay dürüstçe, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak.
Montumu üzerime geçirdim çok sevdiğim, kokumun sindiği deri ceketim olmadan kendimi tamamen çıplak, savunmasız ve zırhsız hissediyordum. Anahtarları cebime attım. Dış kapının kolunu tuttuğumda Mert arkamdan yetişip yanıma geldi, elini omzuma koyup sertçe sıktı.
"Sakin ol," dedi fısıltıyla, koridordan Umay’ın duymayacağı bir tonda. "Derin bir nefes al. Yüzün bembeyaz oldu oğlum. Her şey güzel olacak, güven bana."
"Güzel olmak zorunda Mert," dedim, kapının kolunu bastırıp dondurucu çarşamba ayazına, rüzgârın yüzüme bir kamçı gibi vurmasına izin verirken. "Çünkü başka türlüsü... Başka türlüsü benim için bu hikayenin bittiği andır."
Apartman kapısından çıktığımız an, Gebze’nin o bıçak gibi keskin çarşamba ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Rüzgâr kazağımın ilmeklerinden sızıp tenimi buz kestiriyordu; ama içimdeki o kavurucu yangının yanında dışarıdaki dondurucu soğuk hiçbir şeydi. Dışarıda dondurucu bir sessizlik, içimde ise kulakları sağır eden bir gürültü vardı.
Mert’le yan yana, tek bir kelime bile etmeden kütüphaneye doğru yürümeye başladık. Yol boyunca adımlarımız tempomuzu ele veriyordu. Ben sanki bir yere kaçıyormuşum ya da bir şeyden kaçıyormuşum gibi hızlı, Mert ise beni dizginlemek istercesine ağır ve kontrollü yürüyordu. Kaldırımdaki su birikintilerine bastıkça ayakkabılarımızdan çıkan sesler aramızdaki o gergin sessizliği bölüyordu.
Kütüphanenin heybetli binasının önüne geldiğimizde saat henüz sekizi çeyrek geçiyordu. Binanın büyük cam kapıları henüz kilitliydi; içeride sadece güvenlik görevlisinin loş ışıkta elindeki çay bardağıyla dolandığı görünüyordu. Bahçedeki banklar, geceden kalan yağmur yüzünden sırılsıklamdı.
Kütüphanenin geniş, taş merdivenlerine geldiğimizde durdum. Basamakların ortasında, soğuk betona aldırış etmeden sırt çantamı yere bıraktım ve merdivenlere çöktüm. Elleri cebinde yanımda duran Mert, derin bir iç çekip yanıma oturdu. Taşın soğuğu anında kazağımın kumaşını delip kalçalarımı buz kestirdi; ama umurumda bile değildi.
Cebimden paketi çıkarıp titreyen parmaklarımla bir sigara yaktım. Dumanı içime çekerken başımı geriye atıp kütüphanenin kapısına baktım. O kapıdan içeri kaç defa Alâ ile yan yana girmiştim... Şimdi ise o kapının açılmasını, onun bu merdivenlerden çıkıp çıkmayacağını bilmeden beklemek tam anlamıyla bir işkenceydi.
"Umay’ın yanında konuşmak istemedim. Kızın hiçbir şeyden haberi yok. Evdeki o gerginliği görünce neye uğradığını şaşırdı zaten. Bir de bizim dertlerimizle, benim kafamdaki bu saçma sapan fırtınalarla onun da kafasını bulandırmak istemedim Mert. Umay daha çocuk sayılır... Bizim gibi bataklığın içinde boğuşmuyor."
"Umay çocuk falan değil Bora. Kız her şeyin farkında. Senin o deri ceketi o kızın omzuna nasıl örttüğünü de biliyor, Alâ’ya bakarken gözlerinin nasıl değiştiğini de. Sadece üstüne gelmek istemedi sabah. Ama haklısın, evde konuşulacak şeyler değildi zaten onlar."
Sigaramdan bir fırt daha çektim. İzmariti tutan parmaklarım soğuktan kıpkırmızı olmuştu. Akciğerlerime dolan duman bile içimdeki o düğümü çözmeye yetmiyordu.
"Gece bir saniye bile uyuyamadım. Dün kütüphaneden çıkmadan önce o mektubu gizlice Alâ’nın defterinin arasına sıkıştırdığımdan beri kafayı yiyecektim Mert. Acaba mektubu açıp okudu mu? Okurken ne hissetti? 'Bu adam ne anlatıyor böyle, kafayı mı yemiş?' mi dedi yoksa... Yoksa o da benim gibi sabaha kadar gözünü kırpmadı mı? Çıldıracağım oğlum. Kızın defterine gizlice mektup bırakmak ne demek ya? Hangi devirde yaşıyoruz biz? Niye yüzüne karşı söyleyemedim ben bunca şeyi?"
"Çünkü yüzüne karşı söyleseydin Alâ kaçardı Bora. Sen de biliyorsun. Alâ öyle pat diye duyduğu duyguların altında durabilecek biri değil. O kızın duvarları senin surlarından bile daha kalın. O mektup ona kaçacak alan bırakmadı ama aynı zamanda onu sıkıştırmadı da. Defterini açıp okuduysa şu an senin kütüphanede ne halde olduğunu tahmin edebiliyordur."
"Umarım ediyordur. Çünkü ben gerçekten iyi değilim Mert. Hayatımda ilk defa kontrolün tamamen elimden çıktığını hissediyorum. Ben her şeyi planlamaya çalışan, her şeyi bir kalıba sokmaya çalışan adamım. Ama Alâ geldi ve benim B planım da dahil olmak üzere bütün planlarımı altüst etti."
"Aşk böyledir oğlum. Sana kaç kere dedim, 'Sen o kıza sadece yardım etmiyorsun, sen o kıza çekiliyorsun' diye. Beni dinlemedin. 'Kardeşimiz, arkadaşımız, sınav stresi var' dedin durdun. Bak ne oldu şimdi? Şimdi merdivenlerde soğuktan güt güt titrerken o kapının açılmasını bekliyorsun."
"Aşk mı..." Dudağımın kenarıyla acı acı güldüm. Bu kelime benim lügatimde hiç yer almamıştı ki! Ben duygularını saklayan, sert duran, her şeyi mantık süzgecinden geçiren Bora’ydım. Şimdi ise bir mektubun cevabı için kütüphane merdivenlerinde nöbet tutan bir çocuğa dönmüştüm. "Bilmiyorum Mert. Aşk mı, başka bir belanın adı mı bilmiyorum; ama canımı yakıyor. Eğer bugün buraya gelmezse... Eğer defterindeki o kâğıdı okuyup da bana sırtını dönerse ben ne yapacağım?"
"Gelecek. Alâ kaçmaz. Belki kızgın gelir, belki kafası karışık gelir; ama gelir. O kız senin ona nasıl baktığını görmeyecek kadar kör değil. Dün gece o fırtınada o ceketi onun omzuna koyduğunda, o gözlerindeki ifadeyi ben gördüm Bora. O kız da sana boş değil. Sadece korkuyor. Senin korktuğun gibi, o da kırılmaktan korkuyor."
Mert’in bu sözleri içimdeki o zifiri karanlığa küçücük bir mum ışığı yaktı. Başımı eğip ellerime baktım. Soğuktan uyuşmuş parmaklarımı birbirine kenetledim. Yıllarca kalbimin etrafına ördüğüm o yüksek duvarların, tek bir kâğıt parçasıyla yerle bir olduğunu görmek beni iliklerime kadar sarsıyordu.
"Ben ona hiç zarar vermem ki... Dünyadaki herkes canını yaksa, ben onun kılına zarar gelmesin diye göğsümü siper ederim. O bunu anlamıyor mu Mert? Benim tek derdim onu korumak, onun yanında durmak. Başka hiçbir beklentim yok."
"Anlayacak. Ama ona zaman vermen lazım. Sen dünkü olayla pat diye kalbini masaya koydun. O kızın o kalbe bakıp alışması lazım. Hemen üzerine gitme; bugün geldiğinde sanki hiçbir şey olmamış gibi davranma ama onu boğma da."
Güneş yavaş yavaş yükseliyor, gri bulutların arasından cılız ışıklar sızıyordu; ama rüzgâr etkisini hiç kaybetmemişti. İçimdeki sabırsızlık her geçen saniye daha da büyüyordu. Oturduğum basamakta bacaklarımı sallamaya başladım; zihnim durmadan senaryolar üretiyordu. Ya kapıdan içeri girdiği an gözlerini benden kaçırırsa? Ya ceketime sarınıp tek kelime etmeden arkasını dönüp giderse?
"Sen dünden beri kaç kere düşündün bunları Bora? Kafanda kurup durduğun o felaket senaryolarının hiçbiri gerçekleşmedi bugüne kadar. Alâ seni dinleyecek. O mektup bir son değil, sadece bir başlangıç."
"İnşallah Mert, inşallah. Yemin ederim hayatımda hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım. Kendimi okyanusun ortasında, fırtınada kalmış tek bir tahta parçasına tutunuyor gibi hissediyorum. Bak, o dünkü yağmuru hatırlıyor musun? O kadar ıslandık; ama ben Alâ’nın o kaskı takarken ki gözlerindeki ışığı ömrüm boyunca unutamam. Onu korumak öyle bir his ki, içimdeki bütün karanlığı tek bir salisede silip atıyor."
"İşte tam da bu yüzden 'Gelecek' diyorum sana. O kız senin ona verdiğin o güveni hayatında kimseden görmedi. Defterinin arasına koyduğun o birkaç satır sadece bir kâğıt değil; sen ona bir sığınak teklif ettin. Kimse kendisine uzatılan sıcak bir eli öylesine itip geçmez."
"Uzatılan eli itmez belki; ama ya benim o kâğıda yazdığım acizliğimden korkarsa Mert? Bir adama güvenmek ister, evet; ama yıkılmış bir adama güvenmek ister mi? Ben ona kendimi en savunmasız halimle açtım. Yıllardır kimseye göstermediğim gözyaşlarımı anlattım o satırlarda."
"İşte en büyük gücün de bu zaten. Erkek adam güçlü durur zannediyorsun; ama kadının kalbine dokunan şey senin o sert zırhın değil, zırhının altındaki yaran. Alâ senin o yaranı gördüyse, sana sırtını dönmek yerine o yarayı sarmak isteyecektir. Güven bana."
Kütüphanenin içindeki görevli nihayet büyük kilitleri açtı ve devasa cam kapıları iki yana doğru itti. İçeriden dışarıya ılık bir hava dalgası yayıldı.
Ayağa kalktım, üzerimdeki tozu toprağı silkelendim. Saate baktım: Sekizi yirmi geçiyordu.
"Girelim içeri. Burada durdukça kafayı yiyeceğim. İçeride, her zamanki masada bekleyeceğim onu. Gelirse... Gelirse ne olacağını göreceğiz. Gelmezse de..."
Mert çantamı alıp bana uzattı. "Gelmezse de ben buradayım Bora. Ama gelecek, göreceksin."
Kütüphanenin kapısından içeri adım attığımızda, o tanıdık kitap ve kâğıt kokusu burnuma doldu. İçerisi henüz bomboştu; koridorlardaki sessizlik bir ibadethane sessizliği gibi derindi. Her zamanki köşemize, o geniş ahşap masaya doğru ilerledik. Çantalarımızı bıraktık. Sandalyeye oturduğumda gözlerim doğrudan geniş kapıya kilitlenmişti bile. Her ayak sesinde, kapının her açılıp kapanışında kalbim boğazımda atıyordu. Bakışlarım kapının ahşap pervazlarında, giren çıkan her gölgede Alâ’nın siluetini arıyordu. Zaman adeta durmuştu ve tek yapmam gereken beklemekti.
Dakikalar birbirini kovaladı. Saat dokuzu geçti, dokuz buçuk oldu. Mert ara sıra kitabını açıp okumaya çalışıyor ama bakışlarını benden ayıramıyordu. Bense tek bir sayfa bile çevirememiştim. Elimdeki kalemi parmaklarımın arasında evirip çeviriyor, gözlerimi ahşap kapının buzlu camından bir an olsun ayırmıyordum.
Derken, kapının üzerindeki o küçük pirinç çıngırak hafifçe çınladı. Dışarıdan içeriye soğuk bir rüzgâr esintisi doldu.
Kapının eşiğinde o belirdi.
Alâ.
Gözlerimi kırpmayı bile unuttum. Kalbim sanki göğüs kafesimi patlatacakmış gibi deli gibi çarpmaya başladı. Omuzlarında benim o ağır, kokumun sindiği siyah deri ceketim vardı. Ceketin kolları ellerine uzun geldiği için parmak uçları kumaşın içinde kaybolmuştu. Hırkasına bürünmüş, saçları nemden hafifçe dalgalanmış bir halde kapıda duraksadı. Yeşil gözleri kütüphanenin loşluğunda hızla gezindi ve tam o anda, masanın başında heykelleşmiş gibi duran benimle kesişti.
Bakışlarımız havada birleştiğinde zaman tamamen durdu. Ne kütüphanedeki diğer insanların fısıltıları kaldı, ne de dışarıdaki rüzgârın uğultusu. Elleri boştu; ama duruşundaki, bakışlarındaki o titrek derinlik dünden beri geçirdiği fırtınayı tek bir kelime etmeden anlatıyordu. Defterine bıraktığım o mektubu okumuştu. Yüzündeki o kırılgan, darmadağın ama bir o kadar da sarsıcı ifade bunu bas bas bağırıyordu. Yeşil gözlerinde ne bir öfke vardı ne de alaycı bir tebessüm; sadece ilk defa savunmasız kalmış iki insanın birbiriyle karşılaşmasının yarattığı devasa bir sarsıntı vardı.
Mert çaktırmadan yanımda hafifçe kıpırdandı ve dirseğiyle koluma dokundu. "Sana söylemiştim," diye fısıldadı sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir halde. "Gelecek demiştim Bora."
Alâ adımlarını ağır ağır bizim masamıza doğru yöneltti. Her adımında üzerindeki deri ceketimin kumaşı hafifçe hışırdıyordu. Yaklaştıkça gözlerindeki o ıslak parıltıyı, alt dudağındaki hafif titremeyi daha net görüyordum. Masanın önüne geldiğinde durdu. Bakışları doğrudan gözlerimin içine çivilenmişti.
Bütün o sert duruşum, laf cambazlığım, zırhlarım saniyeler içinde buharlaşıp gitti. Sandalyemden nasıl kalktığımı bile hatırlamıyorum. Yüzüne bakarken boğazımdaki o devasa düğüm yeniden belirdi.
Alâ elini yavaşça omuzlarındaki deri ceketimin iç cebine kaydırdı. Ceketin gizli iç cebine parmaklarını daldırdı ve bir anlığına gözlerini yumdu. O an, o cebe kendi elleriyle bir kâğıt bıraktığını, kendi cevabını kokumun sindiği o deri kumaşın tam da kalbime denk gelen derinliğine sakladığını anlamamıştım. Tek kelime etmedi, o cebe ne koyduğunu söylemedi. Sadece elini cebimden çekip derin bir nefes aldı.
"Okudum," dedi fısıltıyla. Sesindeki o titreşim içimdeki bütün okyanusu çalkalamaya yetti. "Bora... Defterimin arasında bulduğum o kâğıttaki her kelimeyi tek tek okudum."
~Alâ Soykan
Çarşamba sabahı gözlerimi açtığımda, odamın tavanına düşen o gri, puslu ışık içimdeki fırtınayı durdurmaya yetmiyordu. Gece boyunca neredeyse hiç uyumamıştım. Yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durmuş, gözlerimi her kapattığımda o kareli kâğıttaki satırlarla baş başa kalmıştım. Komodinin üzerinde duran defterimin arasına, dünkü ders çıkışında gizlice bırakılmış olan o mektup... İçinde yazan her bir kelime, Bora’nın o sert, geçit vermez ve aşılmaz zırhının arkasındaki adamı çırılçıplak önüme sermişti.
Yataktan yavaşça kalktım. Odadaki sessizlik bile üzerime çöküyor gibiydi. Sandalyenin arkalığında asılı duran o ağır, buram buram Bora kokan siyah deri cekete baktım. Dün gece o fırtınada omuzlarıma örttüğü anı düşündüm. Onu omzuma her alışımda, içimde tanımlayamadığım, daha önce hiç tatmadığım devasa bir sığınak hissi büyüyordu. Yıllardır kendi etrafıma ördüğüm duvarlar, onun o kâğıda döktüğü tek bir dürüst cümleyle çatlamıştı.
Çalışma masama yaklaştım. Ellerim titreyerek boş bir kâğıda ve kaleme uzandı. Dakikalarca ne yazacağımı bilemeden öylece kâğıda baktım. Sonra içimden ne geçiyorsa dökülmeye başladı. Korkularımı, yıllardır kimseye göstermediğim yaralarımı, duvarlarımı ve onun o kâğıda dökülen acizliğine karşılık kendi kalbimin titreyişini satırlara döktüm. Onu suçlamıyordum, ondan kaçmıyordum; sadece benim de en az onun kadar korktuğumu anlatıyordum. Mektubu özenle katlayıp avucumun içine hapsettiğimde saat henüz sekiz bile olmamıştı. Kalbim göğüs kafesimi patlatacak gibi çarpıyordu. Ne yapacağımı, bu mektubu ona nasıl vereceğimi, gözlerinin içine bakarken nasıl ayakta duracağımı bilmiyordum.
Daha fazla dayanamayıp telefonumu elime aldım ve hızlıca Nurşah’ı aradım. İkinci çalışta uykulu ama endişeli bir sesle açtı.
"Alâ? Sabahın bu saatinde iyi misin? Bir şey mi oldu?"
"Nurşah... Ben kütüphaneye gideceğim," dedim, sesimdeki o engel olamadığım titremeyi gizleyemeyerek. "Kafayı yemek üzereyim. Bütün gece o kâğıda baktım, tek bir satırını bile aklımdan çıkaramadım. Şimdi ben de yazdım bir şeyler ama... Ama yüzüne bakıp veremem Nurşah. Utanırım, dilim tutulur, ne diyeceğimi bilemem, kaçar giderim. Ne yapacağım ben? Mektubu nereye koyayım?"
Nurşah hattın diğer ucunda derin bir nefes aldı. Sesindeki uykulu hal bir anda dağılmış, yerini pürdikkat bir dinleyişe bırakmıştı.
"Sakin ol önce," dedi yumuşak ve yatıştırıcı bir tonla. "Üzerinde hâlâ onun deri ceketi var, değil mi?"
"Evet, giydim bile. Çıkmaya hazırlanıyorum."
"Tamam işte. O ceketin sol tarafında, tam kalbin üzerine denk gelen derin bir iç cebi var Alâ. Oraya koy. Kütüphaneye gittiğinde o ceketi ona geri vereceksin ya da yanında olacaksın zaten. O hissettirmeden elini o cebe at, mektubu oraya bırak. Söyleme de. O ceketi eline aldığında ya da giydiğinde kendi bulsun. Böylesi ikiniz için de çok daha anlamlı olur."
Nurşah’ın fikri zihnime zifiri karanlıkta bir ışık gibi doğmuştu. "Tamam... Tamam, öyle yapacağım. Sağ ol Nurşah," deyip telefonu kapattım.
Katladığım kâğıdı sıkıca tutarak evden çıktım. Diğer elime de dün gece yağmurda motorun yanında bana verdiği o ağır, siyah kaskını aldım. Gebze’nin o bıçak gibi keskin çarşamba ayazı yüzüme çarptıkça adımlarım daha da ağırlaştı. Yolda yürürken her adımda içimdeki o korku şahlanıyordu. Ya benim yazdıklarımı yanlış anlarsa? Ya ben onun kadar cesur olamadıysam ve onu hayal kırıklığına uğratırsam?
Kütüphanenin heybetli binasına geldiğimde saat dokuz buçuğa geliyordu. Taş merdivenleri tırmanırken dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Kapıdaki pirinç çıngırak hafifçe çınladığında, içeriye adımımı attım. İçerideki o tanıdık kâğıdın, eski kitapların ve ahşabın kokusuyla birlikte gözlerim doğrudan salonun en arka köşesindeki o geniş ahşap masaya kaydı.
O oradaydı.
Masa başında heykelleşmiş gibi duruyordu. Gözleri kapıya kilitlenmiş, saniyeleri sayıyordu sanki. Yüzü kireç gibi beyazlamıştı, gözlerinin altı sabahsız gecesinin izini taşıyarak morarmıştı. Benim içeri girdiğimi gördüğü an gözlerindeki o devasa sarsıntıyı, kalbinin durur gibi oluşunu buradan bile hissettim. Bütün o heybetli adam bir anda çocuklaşmış gibiydi.
Yanında Mert vardı. Bakışlarımız havada birleştiğinde adeta zaman dondu. Kütüphanedeki diğer insanların varlığı, koridordaki tıkırtılar, fısıltılar tamamen silindi.
Adımlarımı ağır ağır bizim masaya doğru yönelttim. Üzerimdeki deri ceketinin kumaşı her adımımda hafifçe hışırdıyordu. Masanın önüne kadar geldiğimde Bora sandalyesinden pat diye ayağa kalktı. Yüzündeki o savunmasız, her an yıkılmaya hazır, cevap bekleyen ifade içimi cız ettirdi.
Gözlerinin içine bakarken elime fırsat geçmişti. Elimi yavaşça deri ceketin sol tarafındaki iç cebe kaydırdım. Nurşah’ın dediği gibi yapıp, avucumda ısıttığım o kâğıdı ceketinin tam kalbine denk gelen o gizli yerine bıraktım. Ona bunu yaptığımı hissettirmedim, yüzümdeki ifadeyi bozmadım, tek bir kelime bile etmedim o cebe dair. Sadece derin bir nefes aldım.
"Okudum," dedim fısıltıyla. Sesim kütüphanenin o sessiz atmosferinde bir yankı gibi yayıldı. "Bora... Defterimin arasında bulduğum o kâğıttaki her kelimeyi tek tek okudum."
Bora’nın gözleri anında doldu, boğazındaki o devasa düğümün aşağı yukarı kaydığını gördüm. "Alâ..." diyebildi sadece. İsrim dudaklarından bir fısıltı değil, sanki ruhundan kopan bir yakarış gibi dökülmüştü.
"Burada konuşamayız," dedim, gözlerimi bir saniye bile onun gözlerinden ayırmadan. Sonra yanındaki arkadaşına döndüm. "Mert, kusura bakma. Biz biraz dışarı çıkıyoruz."
Mert anlayışla başını salladı, yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. "Gidin siz. Ben buradayım, masayı tutarım."
Bora hiç sorgulamadan, tek bir itiraz cümlesi bile kurmadan arkamdan adımladı. Kütüphanenin o ağır, ahşap kapısını itip dışarı çıktığımızda dondurucu çarşamba ayazı yeniden yüzümüze vurdu. Merdivenlerin basamaklarına kadar yürüdük. Dışarısı sakindi, bahçedeki ağaçların yapraklarını döken rüzgâr saçlarımı yüzüme savuruyordu.
Arkamı dönüp doğrudan Bora’nın yüzüne baktım. Soğuktan kızarmış burnu, titreyen elleri ve gözlerindeki o çaresiz bekleyiş... Bora gibi bir adamı bu hale getiren şeyin benim varlığım olduğunu bilmek göğsümü daraltıyordu.
Omuzlarımdaki deri ceketin fermuarını yavaşça indirdim. Ceketi kollarımdan sıyırıp çıkardım. O an dondurucu soğuk kazağımdan içeri sızıp tenimi buz kestirdi ama umurumda bile değildi. Ceketi iki elimle katlayıp ona doğru uzattım. Yanında getirdiğim kaskı da diğer elimle ona uzattım.
"Ceketin..." dedim fısıltıyla. "Ve kaskın. Emanetlerin bende kalmış."
Bora uzatıp ikisini de ellerimin arasından aldı. Onları alırken parmaklarımız birbirine temas etti ve ikimizin de vücudundan bir elektrik akımı geçti sanki. Kaskı merdivenin kenarına bıraktı, ceketi ise göğsüne doğru bastırdı, kokumu sindirdiği kumaşa sarılır gibi tuttu onu. İç cebindeki o yeni kâğıdın ağırlığından, dertlerime karşılık verdiğim o cevaptan henüz habersizdi.
"Alâ," dedi, sesi rüzgârda titreyerek. "Bana kızgın mısın? O kâğıda yazdıklarım... Seni korkuttu mu? Keşke yazmasaydım dedirtti mi sana?"
Gözlerindeki o korku beni mahvetti. Başımı yavaşça iki yana salladım. Gözlerimden kendiliğinden bir damla yaş süzüldü, rüzgâr o yaşı anında yanağımda dondurdu.
"Korkutmadı Bora," dedim en dürüst, en çıplak halimle. "Sadece... İlk defa birinin kalbini bu kadar açık, bu kadar zırhsız gördüm. Ve ilk defa birinin yanında kendimi bu kadar güvende hissettim."
Bora aldığım bu cevapla adeta yeniden hayata döndü. Omuzlarındaki o ağır yük kalkmış gibi göğsü derin bir rahatlamayla indi kalktı. Yüzüne yayılan o hafif, rahatlamış tebessüm hayatımda gördüğüm en güzel şeydi. Ceketini kolunun üzerine katlayıp yerleştirdi, tam kalbinin üzerindeki o iç cep kumaşın altında gizlenmeye devam ediyordu.
"Hadi," dedi yumuşacık, içimi ısıtan bir tonla. "İçeri girelim. Dışarısı çok soğuk, hasta olacaksın. Hem kaskı taşımaktan ellerin buz gibi olmuş."
Kaskı bir eline aldı, katladığı ceketi de diğer kolunun altına sıkıştırdı. Yan yana kütüphanenin kapısından içeri geri adımladık. Dışarıdaki o dondurucu ayazın yerini içerinin ahşap ve kitap kokan ılık havası aldı. Merdivenleri inip tekrar masamıza ilerlerken ikimizde de tarif edilemez bir hafiflik vardı; sanki haftalardır omuzlarımızda taşıdığımız o tonlarca ağırlık merdivenlerde kalmıştı.
Masaya yaklaştığımızda Mert gözleriyle bizi süzdü. Bora'nın rahatlamış yüzünü görünce çaktırmadan gülümsedi.
"Ben biraz turlayayım, kütüphanenin üst katındaki kaynaklara bakacağım," deyip Mert masadan kalktı ve bizi yalnız bırakmak için üst kata doğru yöneldi.
Sessizce karşılıklı sandalyelere oturduk. Bora, kolunun altındaki deri ceketi yavaşça sandalyesinin arkalığına astı. Ceketin kumaşı ahşap sandalyeye süründüğünde içimden bir ürperti geçti. Gözlerim istemsizce ceketin sol göğüs kısmına, o gizli iç cebe kaydı. Bora tam o sırada kaskı masanın kenarına yerleştirdi ve sandalyede geriye çekilip derin bir nefes aldı.
Ellerim masanın üzerinde birleşmişti. Soğuktan kızarmış parmaklarıma baktığımı görünce Bora elini uzattı, tam parmak uçlarıma dokunacakken duraksadı. Bana izin ister gibi baktı. Başımı hafifçe salladığımda ellerimi kendi iri, sıcak avuçlarının arasına aldı.
"Ellerin hâlâ buz gibi Alâ," dedi, sesi o kadar kısıktı ki sadece ikimiz duyabiliyorduk. "Seni o soğukta beklettiğim için kendime kızıyorum."
"Sen bekletmedin ki..." dedim, parmaklarındaki sıcaklığın tenime yayılmasına izin vererek. "Ben de içeride duramazdım zaten. İkimizin de o havayı solumaya ihtiyacı vardı."
Bora ellerimi bırakmadan gözlerimin içine baktı. "Kâğıtta yazdıklarımı... Gerçekten silip atmadın mı kafandan? Ben dün gece 'Her şeyi mahvettim' diye kaç kere kendimi yedim bitirdim bilemezsin. Seni ürkütmekten, benden tamamen uzaklaşmandan öyle çok korktum ki."
"Senden uzaklaşmam Bora," dedim, ilk defa bu kadar emin bir sesle. "Bana o kâğıtta gösterdiğin cesaret... Ben hayatımda kimseden böyle bir dürüstlük görmedim. O yüzden korkmadım. Sadece bir cevabı hak ediyordun."
"Bir cevap mı?" dedi kaşlarını hafifçe kaldırarak. "Ağzından çıkan her kelime zaten benim için en büyük cevap oldu."
Hafifçe gülümsedim, gözlerimi kaçırarak sandalyesinin arkasında asılı duran deri cekete baktım. "Belki de tek cevap ağzımdan çıkanlar değildir."
Bora ne demek istediğimi anlamayarak bakışlarımı takip etti ve arkasındaki cekete baktı. "Nasıl yani?"
"Ceketini çok soğukta bıraktın," dedim, sesime bilerek hafif bir gizem katmaya çalışarak. "İçini kontrol etmeden giyme bence. Üşütürsün."
Bora’nın bakışları anında değişti. Gözleri kısıldı, kaşları çatıldı. Önce ne olduğunu kavrayamadı ama bakışlarımdaki o titrek, heyecanlı ifadeyi görünce zihninde bir şimşek çaktı. Hızla arkasına döndü. Elini uzattı ve deri ceketinin sol tarafındaki, tam kalbinin üzerine gelen o derin iç cebe daldırdı.
Parmakları kumaşın derinliğindeki katlanmış kâğıda çarptığı an, Bora’nın bütün bedeni kaskatı kesildi.
Elini cebinden çıkarırken avucunda tuttuğu o kareli kâğıt parçasını gördüm. Benim sabah ellerim titreyerek yazdığım, Nurşah’ın aklıyla o cebe sakladığım mektubu...
Bora kâğıda baktı, sonra inanmaz gözlerle bana döndü. Yüzündeki o şaşkınlık, yerini öyle derin bir sarsıntıya bıraktı ki konuşmayı bile unuttu. Katlanmış kâğıdı parmaklarının arasında tutarken göğsünün nasıl hızlı hızlı inip kalktığını görebiliyordum.
"Alâ..." dedi, sesi bu sefer tamamen kısılarak. "Bu... Bu ne?"
"Sana vereceğim tek cevap," dedim, içimdeki bütün cesareti toplayarak. "Açıp okuyana kadar da bir şey sorma bana."
Bora elindeki kâğıdı adeta paha biçilmez bir hazine tutar gibi parmaklarının arasında sıktı. O kâğıdı orada, herkesin içinde açıp okuyamayacağını ikimiz de biliyorduk. O satırlar ikimizin arasındaydı; kütüphanenin loş ışıkları altında, tanımadığımız insanların bakışları arasında harcanamayacak kadar özeldi.
"Ben..." dedi Bora, nefesi kesilmiş gibi kâğıda bakarak. "Ben bunu burada okuyamam. Yalnız kalmam lazım. Bunu sakin bir kafayla, tek bir satırını kaçırmadan okumam lazım Alâ."
"Biliyorum," dedim hafifçe tebessüm ederek. "Zaten ben de burada durup sen onu okurken yüzünün alacağı şekli izleyemem. Heyecandan düşer bayılırım herhalde."
Bora ilk defa içten, rahatlamış bir kahkaha attı. O kahkaha, kütüphanenin sessizliğinde tatlı bir melodi gibi yayıldı. Parmaklarının arasındaki kâğıdı büyük bir titizlikle montunun göğüs cebine, kalbinin tam üzerine yerleştirdi. Sonra sandalyesinde asılı duran deri ceketini alıp koluna attı, masadaki kaskını kavradı.
"Kalkıyoruz o zaman," dedi, gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar parlak bir ışıkla. "Burada tek bir saniye daha durursam meraktan çıldırırım."
Masanın üzerindeki defterlerimi ve kalemlerimi çabucak çantama tıkıştırdım. Bora, sanki çok doğal bir şeymiş gibi çantamı elimden alıp kendi omzuna taktı. İtiraz etmeme fırsat bile vermeden, boşta kalan eliyle hafifçe belimden destekleyerek beni masadan yönlendirdi. Üst kattaki merdivenlerin başından bizi izleyen Mert’e kısa bir baş selamı verdi. Mert de dudaklarında muzip bir tebessümle eliyle 'gidin' işareti yaptı.
Kütüphanenin o ağır ahşap kapısından dışarı adım attığımızda, Gebze’nin keskin ayazı bizi tekrar karşıladı; ama bu sefer o soğuk içimi titretmiyordu. Tam aksine, içimde yanan o yeni ateş dışarıdaki bütün dondurucu rüzgârı yok ediyordu.
Taş merdivenleri yan yana indik. Bora kaskı bana uzatmak yerine elinde tutmaya devam ediyordu.
"Seni eve ben bırakacağım," dedi net bir sesle. "Bırak yürümeyi, otobüse falan binmene de izin vermem. Soğuktan parmakların kaskı tutamayacak hale gelmiş zaten. Motorla yavaş yavaş gideriz."
"Ama Bora..." diye itiraz edecek oldum.
"Aması yok Alâ," diyerek sözümü kesti. Yüzünde o eski, tatlı sert Bora hali belirse de gözlerindeki yumuşaklık bambaşkaydı. "O mektubu göğsümün üzerinde taşırken seni bu soğukta yalnız göndereceğimi mi sanıyorsun? Geç arkama."
Merdivenlerin altındaki motorunun yanına geldik. Bora kaskı kafama geçirdi, klipsini kendi elleriyle çıt diye kapattı. Bunu yaparken yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, sıcak nefesi dudaklarıma çarptı.
Bir an için ikimiz de nefesimizi tuttuk. Gözlerindeki o derin, tutkulu ifadeyle bana baktıktan sonra yavaşça geriye çekildi. Deri ceketini sırtına geçirdi ve motora bindi.
Arkasına oturdum. Bu kez tereddüt etmedim, ellerimi çekinmeden beline doladım. Başımı onun o ağır deri ceketinin sırtına, tam kokusunun sindiği yere yasladım.
Bora motoru çalıştırdığında çıkan o gürültülü motor sesi, içimizdeki bütün karmakarışık duyguları bastırdı. Gazı kökleyip kütüphanenin önünden uzaklaşırken, onun cebindeki o mektubun varlığını, beline sarılan ellerimin sıcaklığını hissedebiliyordum. Sokaklar yanımızdan kayıp giderken, her ikimiz de biliyorduk: Kütüphaneden ayrılan o iki kişi, artık kütüphaneye giren o iki yaralı ve korkak çocuk değildi. Bir mektup her şeyi değiştirmişti ve şimdi yeni bir hikaye başlıyordu.
Bölüm etkileşimi
