ARALIK kitap kapağı

7. bölüm / 7

ARALIK

Bölüm 6

Vaveyla Yazarı: zemheri ︎︎

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Bölüm 6

Sığınak
~Bora Arkan
Lisenin otoparkından çıktığımız andan itibaren Kocaeli sokaklarını karanlık ve keskin bir soğuk esir almıştı. Gök gürültüsü yerini cılız ama inatçı bir yağmura bırakmıştı. Çarşamba gecesinin bu geç saatinde caddeler tamamen boştu; sadece motorun tok kükremesi binaların arasında yankılanıyor, ıslak asfalt lastiklerin altında hışırdıyordu.
Işıklarda yavaşladığımız ya da durduğumuz her an başımı hafifçe omzumun üzerinden geriye çevirip Alâ’ya bakıyordum. Rüzgâr ve yağmur saçlarını savuruyor, yeşil gözlerini hafifçe kısarak yolu izliyordu. Arkamda duruşu, belimi sıkıca kavrayan kolları bu kez çekingen değildi. Otoparkta yaşanan o kaotik anların ardından, aramızdaki o görünmez çekim gücü yerini tuhaf, koyu ve kaçınılmaz bir kabullenişe bırakmıştı.
Sokak lambalarının sarı ışıkları ıslak asfalta birer birer düşüp kaybolurken, yaklaşık yirmi dakika sonra Alâ’nın evinin bulunduğu sokağa saptım. Nizami, sessiz ve müstakil evlerin dizildiği sokağın köşesinde motoru yavaşlattım. Bahçe kapısının birkaç metre ötesinde kontağı kapattığımda, caddedeki tek ses motorun soğumaya başlayan metalinden çıkan hafif çıtırtılar, gecenin rüzgârı ve yapraklardan süzülen yağmur damlalarıydı.
Alâ arkamdan yavaşça indi. Kaskın klipsini açmaya çalışırken parmaklarının hafifçe titrediğini fark ettim, soğuktan mı, yoksa gecenin omzumuza yüklediği o ağır sessizlikten mi, kestirmesi zordu. Ayağa kalkıp motorun yanına geçtim. Hiçbir şey söylemeden elimi uzattım, kaskın klipsini parmaklarının arasından alıp tek bir hamlede çözdüm.
Kaskı başından yavaşça çıkarıp motora astığımda, rüzgâr nemli saçlarını yüzüne doğru savurdu. İşte tam o anda, rüzgârın ve yağmurun büründüğü gecede burnuma o koku çarptı. Tarçın... Yağmurun topraktan kaldırdığı buharla karışan, hafif tatlı ama içten içe yakan, sadece Alâ'ya ait olan o sıcak tarçın kokusu. Zihnimi, nefesimi, bütün dikkatimi tek bir saniyede darmadağın eden bir tazelikti bu.
Dağınık, nemli buklelerin arasından bana bakan yeşil gözleri, gecenin karanlığında bile şaşırtıcı derecede netti. Islak sokak lambasının cılız ışığı o yeşillerin içinde dans ediyor, gözlerindeki o gururlu ve bir o kadar da yorgun ifadeyi önüme seriyordu. Bu gözler; amfi merdivenlerinde bana meydan okuyan, kütüphanede benden kaçan, otoparkta kardeşi Ege için endişelenen gözlerdi. Şimdi ise sadece bana bakıyorlardı. Aramızdaki mesafe bir nefes kadar azdı. Yağmur damlaları yüzümüze düşerken, o gözlerdeki derin ormanda kaybolmamak için kendimi zor tutuyordum.
"Sağ ol," dedi. Sesi rüzgârda neredeyse kaybolacak kadar alçak ama pürüzsüz çıkmıştı. Sesi, içimdeki tüm fırtınaları dindirecek kadar huzurlu geliyordu.
"Ege nasıl?" diye sordum, sesimdeki o soğukkanlı, korumacı tona hakim olmaya çalışarak.
"Taksiye binerken mesaj attı, eve varmak üzereymiş. Kaşı biraz şiş ama iyi," dedi. Başını hafifçe yana eğdi, bakışları ceketimin yakalarından çene hattıma kaydı. "Bora... Otoparktaki tutumun için tekrar teşekkür ederim. Ege seninle karşı karşıya geldiğinde ona sert çıkmak yerine, sadece Umay'ı korumaya çalıştığını anladığın için."
"Kardeşimi korudu Alâ," dedim aramızdaki mesafeyi tek bir adımla kapatırken. Şimdi aramızda sadece birkaç santimlik bir gece, bir de saçlarından süzülen o yoğun tarçın kokusu vardı. "Umay benim için neyse, Ege de senin için o. Farkındayım. Onun sana olan bağlılığı, senin ona olan korumacılığın... Bunu anlıyorum."
Elimi hafifçe kaldırdım. Yağmurdan ıslanıp yanağına yapışmış bir bukle saçını geriye çekmek istedim. Parmak uçlarım tenine dokunacak kadar yaklaştı; teninden yayılan o sıcaklık ve tarçın kokusu parmaklarımı yaktı sanki. Fakat parmaklarımı saçına dokundurmadan, milimlerle ölçülecek bir mesafede havada tuttum ve yavaşça geri çekip deri ceketimin cebine soktum. Bir başka teğet geçiş daha... Birbirimize bu kadar yakınken bile aramızda çekilen o görünmez sınır.
Alâ’nın dudakları hafifçe aralandı. Göğsünün hızla kalkıp indiğini gördüm. Sokak lambasının ışığı yüzünün bir yarısını aydınlatırken, diğer yarısını koyu bir gölgede bırakıyordu. Gün boyu amfi merdivenlerinde başlayan, çardakta kesilen, kütüphanede yarıda kalan o teğet geçişler silsilesi sanki tam bu kapının önünde durmuştu. Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpıyordu. Alâ'nın da aynı şeyi hissettiğini biliyordum.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Benim duraksamamı, elimi geri çekişimi fark etmişti. Bakışları yeniden gözlerimi bulduğunda, yeşillerindeki o derinlik daha da belirginleşmişti.
"Bugün çok yorulduk," dedi alçak, fısıltılı bir sesle. "Zihnen, ruhen... Çok fazla şey araya girdi."
"Araya ne girerse girsin," dedim, sesimi bir ton daha kalınlaştırıp netleştirerek. Aramızdaki o elektriği hissetmemek imkansızdı. Yağmurun sesi, rüzgârın uğultusu, her şey silinmişti. Sadece Alâ ve ben vardık. "Sonunda nereye çıktığımız önemli. Gün bitti Alâ. Ve biz buradayız."
Dudaklarında belirsiz, hafif bir tebessüm gölgelendi. O gururlu duvarlarının arkasındaki kız ilk kez bu kadar yakında, bu kadar savunmasız duruyordu. This hali, beni ona daha da çok bağlıyordu.
"Salı günü," dedi kelimeyi hafızama kazımak ister gibi. O sesi hayatım boyunca unutmayacaktım.
"Salı günü," diye tekrarladım. "Kütüphanenin arka masalarında."
Bir an durdu, ıslak kirpiklerinin arasından bana baktı. Yeşil gözlerindeki kararlılık arttı. "Saat üçte."
Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Üç mü? Erken değil mi?"
"Değil," dedi, sesi beklediğimden daha güçlü çıkarak. "Ne kadar erken başlarsak, o kadar çabuk biter. Ve... ne kadar erken başlarsak, o kadar az insan olur." Bakışları kütüphanede yarım kalan o anı hatırlatıyordu bana.
"İnsanların ne düşündüğü umrumda değil Alâ."
"Benim umrumda Bora," dedi, sesi hafifçe titreyerek. "Bizim... ne olduğumuzu bilmiyorum. Ama insanların... insanların laf etmesini istemiyorum." Gözlerindeki o kırılganlık kalbimi sıkıştırdı. Onu korumak, tüm dünyadan saklamak istiyordum.
"Peki," dedim, sesimi yumuşatarak. "Saat üçte. Kaçmak yok, yarıda kesmek yok."
"Kaçmayacağım," dedi kararlı bir ifadeyle.
Aramızdaki sessizlik uzadı. Yağmur damlaları üzerimize düşmeye devam ediyordu ama ikimiz de kımıldamıyorduk. Alâ hafifçe ürperdi, kazağının kollarını ellerinin üzerine doğru çekti. Sonunda derin bir nefes aldı ve arkasını dönüp bahçe kapısına doğru birkaç adım attı.
Tam kapının kolunu tutmuşken duraksadı. Başını omzunun üzerinden geriye doğru çevirdi. Rüzgâr saçlarını savurduğunda, o tarçın kokusu son bir kez daha gecenin soğuk havasına karışıp bana ulaştı.
Göz göze geldiğimiz o son salisede aramızdaki çekim gücü o kadar yüksekti ki, zaman tamamen durdu. O yeşil gözler; bana söylenmemiş tüm sözleri, yarım kalmış tüm cümleleri ve Salı gününün ağırlığını aynı anda fısıldıyordu.
Eve girip ağır ahşap kapı kapandığında, sokakta sadece ben, motorum, gecenin soğuk rüzgârı ve havada asılı kalan hafif bir tarçın kokusu kaldı.
Cebimdeki deri kaplı anahtarı çıkardım. Kontağı çevirmeden önce gözlerimi Alâ'nın odasının penceresinden ayırmadım. İkinci kattaki pencerenin sarı ışığı yandığı, tülün arkasında onun silüeti belirdiği an, motoru kükrederek çalıştırdım.
Geriye doğru sayım başlamıştı. Çarşamba gecesinin bu saatinden Salı günü saat üçe kadar geçen her saniye; o kütüphanede tamamlanacak cümlelerin, o yeşil gözlerin ve bu tarçın kokusunun ağırlığıyla geçecekti. Ve o an geldiğinde, hiçbir şeyin araya girmesine izin vermeyecektim.
Motorun kükremesi boş sokakları inletmeye devam ederken, aklım bir an bile Alâ’nın penceresinde yanan sarı ışıktan ayrılmıyordu. Fakat kaskın camından süzülen yağmur damlaları yüzüme çarptıkça, otoparkta yaşananların gölgesi üzerime daha da ağır çökmeye başladı. Alâ’yı güvende ve evinin önünde bırakmıştım ama gecenin asıl hesabı henüz kapatılmamıştı.
Eve giden kestirme yola girdiğimde bileklerimdeki gerilim artmıştı. Bizim evin bahçe kapısına yanaşıp motoru sundurmanın altına çektim. Kontağı kapattığım an çöken o koyu sessizlik, göğsümün ortasına bir taş gibi oturdu. Garajın soğuk kokusu, deri ceketimden süzülen su damlalarının beton zemine bıraktığı sesler... Her şey fazla sakindi. Ama bu sakinliğin arkasında fırtına sonrası bir yıkım olduğunu biliyordum.
Kaskı tezgahın üzerine bırakıp ceketimi çıkardım. Islak botlarımın bıraktığı izleri umursamadan koridoru geçtim. Evin içi karanlıktı; sadece salondan sızan zayıf, mavi bir TV ışığı vardı. Üst kata, Umay’ın odasına giden merdivenlere yöneldim. Basamakları çıkarken her adımımda otoparktaki o kargaşa zihnimde yeniden canlanıyordu.
Umay’ın odasının kapısı aralıktı. İçeriden herhangi bir ses gelmiyordu ama kapının altından sızan cılız başucu lambasının ışığı, onun henüz uyumadığının kanıtıydı.
Kapıyı yavaşça itip hafifçe vurdum. "Umay?"
Sesim koridorun sessizliğinde boğuk çıktı. Yanıt gelmedi ama yatağın içindeki hareketlenmeyi duydum. İçeri adım attığımda, odayı saran o tanıdık melankoli beni karşıladı. Umay, dizlerini göğsüne çekmiş, yatağın köşesinde büzülmüş oturuyordu. Üzerindeki bol gri hırkaya iyice sarınmıştı. Nemli saçları omuzlarına dökülmüştü, gözleri ise odadaki tek ışık kaynağı olan küçük gece lambasının turuncu aydınlığına kilitlenmişti.
Yavaşça yatağın kenarına oturdum. Yatak onun ağırlığıyla hafifçe çöktü.
"İyi misin?" diye sordum, sesimdeki o sert, korumacı tona hakim olmaya çalışarak.
Umay başını kaldırmadı. Kirpikleri hâlâ ıslaktı; göz pınarlarında biriken yaşlar kurumuş ama izleri yanaklarında kalmıştı. "Geldin mi abi..." diye fısıldadı. Sesi o kadar çaresiz, o kadar kırılgandı ki, bir an için göğsümdeki o öfke dalgası yerini devasa bir suçluluk hissine bıraktı.
"Geldim abim," dedim, elimi kaldırıp başını hafifçe okşadım. Saçları nemliydi. "Bana bak Umay."
Gözlerini yavaşça bana çevirdi. Omuzları hafifçe titriyordu. Yüzündeki o solgunluk, kütüphaneden çıkıp otoparka koştuğu andaki dehşeti hâlâ taşıdığını gösteriyordu.
"Bana anlatacaksın," dedim, sesimi bir ton daha netleştirip doğrudan gözlerinin içine bakarak. "Otoparkta ne oldu? Kim seni o raddeye getirdi? Kim sana ne yaptı Umay?"
Umay dudaklarını birbirine bastırdı, başını yana çevirmek istedi ama çenesini nazikçe kavrayıp bakışlarını üzerimde tuttum. "Benden bir şey saklama. Birisi sana dokundu mu? Birisi seni tehdit mi etti?"
"Kimse bir şey yapmadı abi..." dedi, sesi titreyerek.
"Yalan söyleme bana!" Sesim istemeden yükseldi, odanın duvarlarında yankılandı. Kendimi toparlamak için derin bir nefes aldım, elini tuttum. Parmakları buz gibiydi. "Umay, ben senin abinim. Otoparkta ortalık birbirine girdi. Ege kaşı gözü dağılmış haldeydi. Alâ’nın gözlerindeki o korkuyu gördüm. Sen oradan ağlayarak kaçtın. Bana 'hiçbir şey olmadı' deme."
Umay gözlerini kapattı, ilk gözyaşı damlası yanağından süzülüp kazağının koluna düştü. "Ben sadece... kütüphanedeydim. Ders çalışıyordum. Sonra birden geldiler... Konuşmak istediler, seslerini yükselttiler. Ben kalkıp gitmeye çalıştım ama... önümü kestiler abi. Kolumdan tuttu biri. 'Biraz dinleyeceksin' dedi. Çekilip gidemedim."
Zihnimde bir şimşek çaktı. Ellerim farkında olmadan kenetlendi, eklem yerlerim beyazladı. "Kim tuttu kolunu? Adı ne?"
"Önemli değil abi, gerçekten..."
"Adı ne dedim Umay!" Sesimdeki o tehlikeli ton odadaki havayı bir anda buz kesti. "Ben senin kılına zarar gelmesin diye ortalığı yakarım, sen bana 'önemli değil' mi diyorsun? Kim o kütüphanede senin üzerine yürüyen şerefsiz?"
"Tanımıyorum tamam mı!" diye bağırdı Umay birden. Sesindeki patlama, içindeki birikmiş tüm korkunun dışarı vurumuyordu. "Tanımıyorum! Başka sınıflardan birkaç kişi işte! Ben bağırıp elinden kurtulmaya çalışırken Ege gördü bizi. Ege kütüphanenin kapısındaydı. Adamın üzerine yürüdü, 'Bırak kızı' dedi. Sonra itişmeye başladılar. Ege beni arkasına aldı, adam Ege’ye vurdu! Her şey bir anda oldu abi, antre kavgaya döndü, sonra otoparka taştı... Ben korktum! Senin geleceğini, ortalığı darmadağın edeceğini bildiğim için kaçtım!"
Söylediği her kelime zihnime bir kurşun gibi saplanıyordu. Ege... Alâ’nın kardeşi Ege.
Umay’ı korumak için hiç düşünmeden kavgaya atlamıştı. Kendi kaşı yarılma pahasına Umay’ın önüne siper olmuştu. Otoparktaki o sahnede Ege’ye neden sert çıkmadığımı, neden Alâ'ya "Kardeşimi korudu" dediğimi şimdi çok daha iyi anlıyordum. Ege, benim yapmam gerekeni yapmıştı o an.
Umay hıçkırıklarını tutamayarak yüzünü ellerinin arasına aldı. "Benim yüzümden oldu... Ege zarar gördü, senin başın belaya girecekti... Her şeyi mahvettim abi."
Yatağa biraz daha yaklaşıp kollarımla Umay’ı sıkıca sardım. Başını göğsüme yasladı. Yıllardır onu her türlü fırtınadan korumaya çalışmışım gibi, yine o küçük kız çocuğu gibi sığınmıştı bana. Saçlarını öptüm.
"Hiçbir şeyi mahvetmedin," dedim, sesimi olabildiğince yumuşatarak. "Senin bir suçun yok. O pürüzleri ben tek tek temizleyeceğim. O kütüphane çevresinde dolanan, sana dokunmaya kalkan kim varsa... Onlarla benim hesabım ayrı."
"Abi lütfen..." dedi başını kaldırıp bana bakarak. "Lütfen kavgaya karışma. Ben sadece huzur istiyorum. Zaten Ege gerekeni yaptı, adamlar kaçtı gitti."
"Ege iyi," dedim, Alâ’nın evinin önündeki konuşmamızı hatırlayarak. "Eve varmış. Kaşı biraz şiş ama sağlam. Alâ yanında."
Umay, Alâ’nın adını duyunca duraksadı. Yeşil gözlü kızı. "Alâ... o da çok korktu değil mi? Ege için..."
"Korktu," dedim, bakışlarımı pencereden dışarıdaki yağmura çevirerek. "Ama geçti. Hepsi geçti. Sen şimdi bunu düşünmeyeceksin."
Umay’ı yavaşça yatağa yatırıp yorganı üzerine çektim. Gece lambasının ışığında yüzü hâlâ solgundu ama en azından o panik havası dağılmaya başlamıştı. Yanı başındaki komodinin üzerine bir bardak su koydum.
"Bu gece burada, kendi yatağındasın ve güvendesin," dedim. "Yarın okula gitmiyorsun. Dinleneceksin. Ben halletmem gereken işleri halledeceğim."
"Abi..." dedi Umay, gözleri kapanmak üzereyken. "Ege’ye... benim için teşekkür et. Olur mu?"
Dudaklarımda belirsiz, karanlık bir tebessüm belirdi. "Ederim. Sen uyu şimdi."
Odasından çıkıp kapıyı aralık bıraktım. Koridorda yürürken üzerimdeki tişörtün sırılsıklam olduğunu, kemiklerime kadar işleyen o soğuk yağmuru yeni yeni hissediyordum. Kendi odama geçip pencerenin kenarına yanaştım.
Kocaeli gecesi hâlâ simsiyah ve ıslaktı.
Cebimden telefonumu çıkardım. Ekran ışığı yüzümü aydınlattı. Alâ’dan herhangi bir mesaj yoktu; zaten beklemiyordum da. O da şu an kendi evinde, kardeşinin yarasını sarıyor, belki de benim gibi pencereden dışarıdaki bu sonu gelmez yağmuru izliyordu.
Aklımda iki şey vardı: Biri Umay’a dokunmaya cüret eden o şerefsizi bulup bu okulu ona dar etmek, diğeri ise Salı günü saat üçte o kütüphanenin arka masasında Alâ’nın yeşil gözlerinin karşısına oturmaktı.
Ege, Umay’ı korumuştu. Ben de Alâ’yı ve Umay’ı koruyacaktım. Ne pahasına olursa olsun.
Derin bir nefes aldım. Saçlarımdan süzülen su damlası çenemden düşerken zihnimde Alâ’nın o son sözü yankılandı: Saat üçte.
Perşembe sabahına gözlerimi açtığımda Kocaeli’nin üstüne gri, ağır ve basık bir gökyüzü çökmüştü. Gece boyu süren yağmur durmuş ama geride nemli, soğuk ve içe işleyen bir hava bırakmıştı. Zihnimde tek bir düşünce vardı: Umay’ın dün gece ağlayarak fısıldadığı o cümleler ve kolunu sıkan o eller.
Gözlerimi ovuşturup yataktan kalktım. Aynadaki yansımama baktığımda göz altlarımın uykusuzluktan morardığını gördüm. Deri ceketimi sırtıma geçirip alt kata indim. Umay hâlâ mışıl mışıl uyuyordu; yüzündeki o solgun ifade yerini hafif bir huzura bırakmıştı. Masanın üzerine "Yemeğini ye, evden çıkma, arayacağım" yazılı bir not bıraktım ve bahçeye çıktım.
Motorun kontağını çevirdiğimde kükreyen ses, içimdeki o vahşi hayvanı uyandırdı. Kampüse giden yolda rüzgâr yüzümü yalayıp geçerken ne Alâ’nın tarçın kokusu ne de Salı günkü randevu aklımdaydı. Şu an sadece kan kokusu alıyordum.
Saat henüz sabahın sekiz buçuğuydu. Kampüsün arka bahçesinde, sigara dumanlarının yükseldiği o metruk çardakların orada durdum. Motorun sesini duyan birkaç kişi başını çevirdi. Aradığım tipleri bulmam uzun sürmedi. Dün kütüphanede Umay’ı sıkıştıran, Ege’yle birbirine giren o şerefsizler arkadaş grubuyla birlikte bir bankta oturmuş, çay içip gülüşüyorlardı.
Motoru yan ayaklığına alıp indim. Kaskı çıkartıp sele üzerine bıraktım. Deri ceketimin fermuarını ağır ağır çekerken attığım her adım, arkamda bıraktığım ıslak yaprakları eziyordu. Beni gördüklerinde gruptaki gülüşmeler bir anda kesildi. Umay’ın kolunu tutan o şerefsiz elindeki çay bardağını bacaklarının arasına alıp dikleşti. Beni tanımıyorlardı; sadece gözümdeki o tehlikeli ifadeyi fark etmişlerdi.
"Hayırdır birader?" dedi herif, ukala ve dik bir edayla. "Ne bakıyorsun öyle?"
Hiçbir şey söylemedim. Aramızdaki iki metrelik mesafeyi tek bir hamlede kapatıp herifin kazağının yakasından tuttuğum gibi banktan söküp aldım. Çay bardağı yere düşüp kırıldı, sıcak çay asfalta saçıldı.
"N'oluyor lan!" diye bağırdı yanındakilerden biri, ayağa kalkarak.
Gözlerimi o şerefsizin gözlerine diktim. Yüzümdeki soğukluk herifin rengini bir saniyede attırmaya yetti. "Dün gece kütüphanede," dedim, sesim ölüm kadar sessiz ama yırtıcıydı. "Kim kime el kaldırdı ulan?"
"Sen kimsin lan... Bırak yaka-"
Lafını bitirmesine izin vermeden herifi çardakların arkasındaki tuğla duvara savurdum. Sırtı duvara çarptığında çıkan tok ses arka bahçede yankılandı. Arkadaşları üzerime hamle yapmaya yeltendi ama sağ elimi kaldırıp onlara bakmadan işaret parmağımı salladım.
"Tek bir adım atarsanız," dedim, "hepinizi bu bahçeye gömerim."
Hiçbiri kımıldayamadı. O an gözümden okunan vahşet hepsini olduğu yere çivilemişti.
O şerefsizin yakasını tekrar kavrayıp yüzünü kendime doğru çektim. Aramızda sadece birkaç santim vardı. "Dün gece o kütüphanede yolunu kestiğin, koluna dokunduğun o kız... Umay benim kız kardeşim. O elini..." Sağ elimle boğazını sıkıp duvara biraz daha bastırdım. Herif nefessiz kalıp öksürmeye başladı. "O elini kırar, eline veririm senin. Duyuyor musun beni?"
"B-Ben... Valla bilmiyordum... Kardeşin olduğunu bilmiyordum"
"Bilmeyeceksin zaten!" diye kükredim ve suratının ortasına sert bir yumruk indirdim. Burun kemiğinden gelen çatlama sesiyle birlikte herif yere kapaklandı. Islak çimlerin üzerinde acıyla kıvranırken tepesinde dikildim. Üzerine doğru eğilip kazağının yakasını yeniden sarsarak çektim.
"Benim adım Bora Arkan. Bu okulda, bu şehirde Umay’ın yüz metre yakınına yaklaştığını görürsem ya da duyarsam... Seni bu Kocaeli’de barındırmam. Şikayet mi edeceksin? Et. Git polise mi koşacaksın? Koş. Ama bunu yaptığın gün bu şehri terk etmek zorunda kalırsın. Anladın mı beni?!"
Herif burnundan akan kanı eliyle silerken korkuyla başını salladı. "Anladım... Anladım tamam..."
Tiksintiyle herifi yere bıraktım. Üstümü başımı düzelttim, elimdeki kanı cebimden çıkardığım mendille silip bir kenara fırlattım. Arkadaki arkadaş grubuna son bir öfkeli bakış atıp arkamı döndüm.
Akan kan içimdeki o zehrin sadece küçük bir kısmını akıtmıştı. Asıl iş henüz bitmemişti.
Kampüsün ana binasına doğru yürürken kantinin önündeki kalabalığın arasından o tanıdık silüeti fark ettim. Ege. Yalnızdı. Bir elinde karton bardakta kahve tutuyordu, diğer eli kabanının cebindeydi. Sol kaşının üzerinde beyaz bir bant vardı; dün gecenin hatırası.
Bana doğru adımladığını görünce durdum. Beni gördüğünde adımları hafifçe yavaşladı ama geri adım atmadı. Ege gururlu çocuktu; tıpkı ablası Alâ gibi. Bakışlarında ne bir korku ne de bir minnet duygusu vardı. Sadece iki erkeğin birbirini anlamasından doğan o ağır, sessiz saygı vardı.
Yanına kadar yürüdüm. Tam önünde durduğumda kantinin önündeki birkaç öğrenci fısıldaşmaya başladı ama ikimiz de onları umursamadık.
Bakışlarım doğrudan kaşındaki banta kaydı. "Kaşın nasıl?" diye sordum. Sesimdeki o sabahki vahşet gitmiş, yerini daha sakin ama mesafeli bir tona bırakmıştı.
Ege kahvesinden bir yudum aldı, gözlerini gözlerimden ayırmadı. "Şişliği indi. Önemli bir şey değil."
Birkaç saniye ikimiz de sustuk. Rüzgâr kabanlarımızın yakalarını savuruyordu.
"Dün gece..." dedim, başımı hafifçe sallayarak. "Umay’ın yanındaydım. Bana her şeyi anlattı."
Ege’nin bakışları yumuşar gibi oldu. "İyi mi Umay?"
"İyi. Evde, dinleniyor," dedim. Elimi deri ceketimin cebine soktum. "Sana teşekkür etmek için söylememi istedi. Ama benim de söyleyecek bir çift sözüm var."
Ege kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Nedir?"
"Sağ ol Ege," dedim, kelimelerin üzerini basarak. "Orada, ben yokken kardeşimin önüne siper olduğun için... O şerefsizlere hamle yaptığın için sağ ol. Bir erkeğin yapması gerekeni yaptın."
Ege hafifçe tebessüm etti ama bu tebessüm gururlu bir tebessümdü. "Teşekküre gerek yok Bora. O an kim olsa aynı şeyi yapardı. Ama Umay... o kız orada gerçekten çok korkmuştu. Birinin müdahale etmesi gerekiyordu."
"Yine de," dedim, aramızdaki mesafeyi biraz daha koruyarak. "Benim borçlu kalmak gibi bir huyum yoktur. O itlerin işini az önce arka bahçede hallettim. Bir daha ne Umay’ın ne de sizin etrafınızda dolanabilirler."
Ege şaşırmış gibi durdu ama sonra başını anladığını belirtircesine salladı. "Senin tarzın bu tabii."
"Benim tarzım bu," dedim net bir sesle. Sonra bir adım yaklaştım. Sesimi sadece ikimizin duyabileceği bir seviyeye indirdim. "Alâ nasıl?"
Ege’nin gözlerindeki o korumacı kardeş ifadesi anında geri geldi. Gözlerini hafifçe kısıp bana baktı. "Ablam iyi. Dün gece eve geldikten sonra uzun süre pencerenin önünde oturdu. Çok bir şey anlatmadı ama... zihni doluydu."
"Anladım," dedim.
Ege kahve bardağını sıklaştırdı. "Bora... Ben dün gece Umay’ı korudum çünkü doğru olan buydu. Ama ablam konusunda... Onun canının sıkılmasına, üzülmesine izin vermem. Bunu biliyorsun değil mi?"
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. "Biliyorum Ege. Kardeşlik nedir iyi bilirim. İçin rahat olsun."
Sessizce başıyla onayladı. Yanımdan geçip giderken omzuma hafifçe dokundu. Bu, aramızda yazısız bir anlaşmanın imzalanması gibiydi. Ege Umay’ı korumuştu, ben de Alâ’ya zarar vermeyecektim.
Gece yarısı olmuştu. Saat 01:23.
Odamda, yatağın kenarında oturuyordum. Dışarıda hafif bir rüzgâr pencere pervazlarını zorluyordu. Elimde tuttuğum telefonun ekranı karanlıktı. Saatlerdir ekrana bakıp bakmamak arasında gidip geliyordum.
Zihnimde sürekli o sahne dönüp duruyordu: Çarşamba gecesi, yağmurun altında, kapısının önünde duruşumuz... Saçlarından yayılan o yoğun tarçın kokusu, cılız sokak lambasının altında parıldayan o derin yeşil gözleri... "Salı günü," demişti. "Saat üçte."
Parmağım ekranın üzerinde gezindi. WhatsApp’a girdim. İsim listesinin en üstünde duruyordu: Alâ.
Profil fotoğrafına baktım; bir kütüphane masasında, önünde açık kitaplarla çekilmiş, yüzünün yarısı gölgede kalan bir fotoğraf. Mesaj atıp atmamak hususunda kendimle büyük bir savaş veriyordum. Onu darlamak istemiyordum ama içimdeki o çekim gücü, sesini duymak ya da ekranda adını görmek için beni çıldırtıyordu.
Sonunda dayanamadım. Klavyeyi açtım. Kısa, net ve derin bir mesaj yazdım:
Ege ile konuştum bugün. İyi. Sen nasılsın?
Mesajı gönderdiğim an telefonun ekranını kapatıp masanın üzerine bıraktım. Kalbimin ritmi garip bir şekilde hızlanmıştı. Koskoca heriftim, sokakta onlarca adamın karşısına gözümü kırpmadan dikiliyordum ama şu telefon ekranındaki iki tane mavi tık için göğsüm sıkışıyordu.
Bir dakika geçti. İki dakika... Üç dakika...
Tam ekranın kararmasına yakın, telefon masanın üzerinde hafifçe titredi. Ekranda onun adı belirdi. Hızla telefonu elime aldım.
Alâ:
Biliyorum. Ege söyledi arka bahçede olanları... Yine bildiğini okumuşsun Bora.
Dudaklarımda belirsiz bir tebessüm belirdi. Oturuşumu düzelttim, sırtımı yatak başlığına yasladım.
Bora:
Gereken yapıldı Alâ. Kimse benim aileme dokunamaz. Ege de hak ettiğini aldı, o şerefsizler de.
Alâ:
Yumruklarınla her şeyi çözeceğini sanıyorsun. Ege de sen de... Erkeklerin bu şiddet merakından nefret ediyorum.
Bora:
Şiddet merakı değil bu. Koruma güdüsü. Sen de Ege için aynı şeyi yapmaz mıydın?
Birkaç saniye "Alâ yazıyor..." yazısı belirdi, sonra kayboldu. Sonra tekrar belirdi. Kararsız kaldığı her halinden belliydi.
Alâ:
Yapardım. Ama sen olayı başka bir boyuta taşıyorsun. Yine de... Umay için sevindim. Bugün nasıl?
Bora:
Daha iyi. Evde dinleniyor. Zihni biraz boşaldı.
Alâ:
Sevindim. O kız çok narin Bora. Onu bu kargaşalardan uzak tut.
Bora:
Tutuyorum. Ama benim asıl aklım narin olan başkasında kaldı.
Mesajı attıktan sonra ekranın karşı tarafında oluşacak o sessizliği tahmin edebiliyordum. Utandığını, yanaklarının hafifçe kızardığını, o yeşil gözlerini devirip ekrana baktığını hisseder gibiydim. "Alâ yazıyor..." ibaresi bu kez uzun süre ekranda kaldı.
Alâ:
Bora... Yapma şöyle.
Bora:
Neyi yapmayayım? Doğruları söylemeyi mi? Çarşamba gecesi o kapının önünde durduğumuz anı unutamıyorum Alâ. O tarçın kokunu, bana bakışını...
Alâ:
Konuşmuştuk. Salı gününe kadar zamanımız var dedik. Lütfen... zihnimi daha fazla karıştırma.
Bora:
Zihnini karıştırmıyorum Alâ. Sadece oradayım. Aklının bir köşesinde.
Alâ:
Zaten hep oradasın. Sorun da bu ya.
Bu cümle ekrana düştüğünde göğsümün ortasında devasa bir genişleme hissettim. İtiraf etmişti. Ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın, ne kadar duvar örerse örsün, o da aynı fırtınanın içindeydi.
Bora:
Salı günü saat 15:00. Kaçmak yok.
Alâ:
Kaçmayacağım dedim ya. İyi geceler Bora.
Bora:
İyi geceler yeşil.
Telefonu göğsümün üzerine koydum. Karanlık odada, tavanı izlerken içimdeki o öfke tamamen silinmiş yerini koyu, tatlı bir bekleyişe bırakmıştı. Perşembe bitmişti. Cuma, Cumartesi, Pazar, Pazartesi...
Geriye doğru sayım artık daha yakıcı, daha sabırsız bir ritimle devam ediyordu. Ve ben Salı günü o kütüphanede, o masada onun karşısına oturduğumda, bu kez hiçbir teğet geçişin bizi ayırmasına izin vermeyecektim.
~Alâ Soykan
Bora’nın motorunun gürültüsü sokağın ucunda kaybolana kadar kapının girişinde, yağmurun altında öylece durdum. Islak saçlarımdan süzülen damlalar yüzümü yakıyordu ama cildimdeki soğukluk, içimde çatırdayan o tuhaf yangını bastırmaya yetmiyordu. Göğsümün tam ortasında, Bora’nın kapının önünde durup bana baktığı o son anın ağırlığı vardı. O tarçın kokusuna, o bakışa takılıp kalmış gibiydi. Ve ben... Ben ilk defa bir adamın karşısında bu kadar savunmasız hissetmiştim.
Salı günü. Saat üçte.
Söz vermiştim. Kaçmayacaktım.
Derin bir nefes alıp kapıyı kapattım. Koridorun ışığını açmadan doğruca salona geçtim. Ege, koltukta oturmuş, elindeki buz torbasını sol kaşının üzerine bastırıyordu. Yüzündeki o sargı bezi ve morluk içimi sızlattı. Kardeşimdi o benim; canımdan bir parçaydı.
"Gitti mi?" diye sordu Ege, başını kaldırmadan. Sesi pürüzlüydü.
"Gitti," dedim, kabanımı çıkarıp asarken. Yanına yürüyüp koltuğun kenarına oturdum. Elindeki buz torbasını yavaşça alıp kaşına kendim bastırmaya başladım. "Çok mu acıyor?"
"Acımıyor abla, abartma," dedi hafifçe gülümsemeye çalışarak. Ama gözlerindeki o yorgunluk her şeyi anlatıyordu.
"Ege..." dedim, sesimi yumuşatarak. "Otoparkta yaşananlar... Sen niye atladın o adamların önüne? Niye kendini tehlikeye attın?"
Ege buz torbasını tutan elimi kavradı. Bakışları ciddileşti. "Umay kütüphanenin antresinde tek başınaydı abla. O herifler etrafını sarmış, kızı köşeye sıkıştırmıştı. Kolundan tuttuklarını gördüm. Umay’ın gözlerindeki o korkuyu görseydin sen de aynı şeyi yapardın. Bir kadına, hele ki o kadar narin bir kıza öyle davranılmasına göz yumamazdım. Bora’nın kardeşi olması hiçbir şeyi değiştirmezdi. Doğru olanı yaptım."
Gözlerim doldu. Onunla gurur duyuyordum ama aynı zamanda ödü kopan bir ablaydım. "Biliyorum," dedim fısıltıyla. "Biliyorum, aslanım. Ama yine de... ya sana daha kötü bir şey olsaydı?"
"Olmadı," dedi Ege net bir sesle. "Ayrıca... Bora’yı otoparkta gördüm. Adamın gözü dönmüştü. Seni eve bırakırken ne konuştu bilmiyorum ama abla... O adam sana farklı bakıyor. Ve beni korkutan şey, senin de ona bakışın."
Sustum. Yanaklarımın hafifçe ısındığını hissettim. Başımı öne eğip kazağımın kollarıyla oynadım.
"Ona bir söz verdim Ege," dedim kısık bir sesle. "Salı günü kütüphanede konuşacağız. Sadece konuşacağız."
Ege derin bir iç çekti. "Sen bilirsin abla. Ama ne olursa olsun, kendini koru. Ben senin için buradayım."
Ertesi gün, yani Perşembe öğleden sonra Ege eve geldiğinde yüzünde garip bir ifade vardı. Elindeki ceketini asıp salona geçtiğinde kaşındaki bandı düzeltiyordu.
"Ne oldu?" diye sordum, mutfaktan elinde çay bardağıyla çıkarken. "Kampüste bir şey mi oldu?"
Ege mutfak masasına oturdu. "Bora’yı gördüm bugün," dedi.
Çay bardağını masaya koyarken elim hafifçe titredi. "Ne olmuş? Bir kavgaya mı tutuştunuz yine?"
"Hayır," dedi Ege başını sallayarak. "Sabah ben kantinin önünde kahve içerken yanıma geldi. Kaşımı sordu. Sonra dün gece için... Umay’ı koruduğum için teşekkür etti."
Şaşırmıştım. Bora Arkan’ın birine teşekkür etmesi pek alışıldık bir durum değildi. "Teşekkür mü etti?"
"Evet. 'Bir erkeğin yapması gerekeni yaptın, sağ ol' dedi," diye devam etti Ege. "Ama sonra arka bahçede olanları söyledi. Dün gece Umay’ı sıkıştıran, benimle birbirine giren o şerefsizleri bulmuş sabahın sekizinde. Umay’a dokunan o herifin burnunu kırıp duvara yapıştırmış. Bir daha Umay’ın ya da bizim etrafımızda dolanamayacaklarını garantiye almış."
Gözlerimi devirmeden edemedim. Tıpış tıpış gidip yine yumruklarına sarılmıştı. "Yine bildiğini okumuş," diye mırıldandım. "Yumruklarıyla her şeyi halledeceğini sanıyor."
"Abla," dedi Ege, beni uyarır bir tonda bakarak. "O adamın tarzı bu. Ama bana karşı duruşu dündü, bugün farklıydı. Yanımdan ayrılmadan önce seni sordu. 'Alâ nasıl?' dedi. Ben de iyi olduğunu ama zihninin dolu olduğunu söyledim."
"Ege!" dedim hafifçe kızarak. "Niye öyle dedin ki?"
"Yalan mı abla? Dün geceden beri dalgın dalgın geziniyorsun," dedi Ege sakin bir sesle. "Ona sadece senin canının sıkılmasına izin vermeyeceğimi söyledim. O da 'Biliyorum, için rahat olsun' dedi. Aramızda bir şey çözüldü sanırım. Ama sana olan tavrı... O adam geri adım atacak gibi durmuyor."
Ege’nin söyledikleri gün boyu zihnimde yankılandı. Bora hem o heriflerin hesabını kesmiş hem de kardeşimin saygısını kazanmıştı. Yine o kural tanımaz, korumacı ve karanlık tarafını konuşturmuştu.
Gece yarısı olmuştu. Saat 01:23.
Yatağımın içinde, dizlerimi göğsüme çekmiş oturuyordum. Odamın penceresine vuran rüzgârın sesi dışında evde çıt yoktu. Elip durduğum telefonun ekranı karanlıktı.
Kendi kendime "Mesaj atmayacak, atmasın zaten" diyordum ama içimdeki o çocuksu sabırsızlık beni yiyip bitiriyordu. WhatsApp’a girip çıkmaktan parmaklarım yorulmuştu. Profil fotoğrafına bakıyordum; motorunun yanında, deri ceketiyle durduğu o siyah beyaz fotoğraf.
Tam telefonu komodinin üzerine bırakıp uyumaya niyetlendiğim an, ekranda o isim belirdi: Bora.
Kalbim birden boğazımda atmaya başladı. Derin bir nefes alıp ekrana dokundum.
Bora:
Ege ile konuştum bugün. İyi. Sen nasılsın?
Ekran ışığı yüzümü aydınlatırken dudaklarımı ısırdım. Ege’nin anlattıkları, arka bahçede attığı o yumruklar zihnimde canlandı. Yine o sert adam rolünü oynamıştı. Hızla klavyeye dokundum.
Alâ:
Biliyorum. Ege söyledi arka bahçede olanları... Yine bildiğini okumuşsun Bora.
Cevabı saniyesinde geldi. Sanki telefon elinde, benim yazmamı bekliyordu.
Bora:
Gereken yapıldı Alâ. Kimse benim aileme dokunamaz. Ege de hak ettiğini aldı, o şerefsizler de.
Sertliğinden, o tavizsiz duruşundan nefret etmek istiyordum ama içten içe bu korumacı hali göğsümde garip bir sıcaklık uyandırıyordu. Yine de ona prim vermemeye kararlıydım.
Alâ:
Yumruklarınla her şeyi çözeceğini sanıyorsun. Ege de sen de... Erkeklerin bu şiddet merakından nefret ediyorum.
Bora:
Şiddet merakı değil bu. Koruma güdüsü. Sen de Ege için aynı şeyi yapmaz mıydın?
Parmağım tuşların üzerinde duraksadı. Haklıydı. Ege için dünyayı yakardım. "Alâ yazıyor..." ibaresinin ekranda görünüp kaybolduğunu biliyordum, kararsızlığımdan utanarak tekrar yazdım:
Alâ:
Yapardım. Ama sen olayı başka bir boyuta taşıyorsun. Yine de... Umay için sevindim. Bugün nasıl?
Bora:
Daha iyi. Evde dinleniyor. Zihni biraz boşaldı.
Umay’ın o masum, narin hali geldi aklıma. O kız bu sert dünyaya ait değildi.
Alâ:
Sevindim. O kız çok narin Bora. Onu bu kargaşalardan uzak tut.
Bora:
Tutuyorum. Ama benim asıl aklım narin olan başkasında kaldı.
Cümleyi okuduğum an yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Yatağın içinde doğrulup sırtımı duvara yasladım. Yüzümü elimle kapattım. Bu adam beni tek bir cümleyle nasıl bu kadar dağıtabiliyordu? Kalbimin gümbürtüsü odadaki tek ses haline gelmişti.
Alâ:
Bora... Yapma şöyle.
Bora:
Neyi yapmayayım? Doğruları söylemeyi mi? Çarşamba gecesi o kapının önünde durduğumuz anı unutamıyorum Alâ. O tarçın kokunu, bana bakışını...
Gözlerimi kapattım. O gecenin soğuğu, yağmurun sesi ve Bora’nın bana bakarken gözlerinde çakan o karanlık ışık yeniden canlandı. Çıldıracaktım.
Alâ:
Konuşmuştuk. Salı gününe kadar zamanımız var dedik. Lütfen... zihnimi daha fazla karıştırma.
Bora:
Zihnini karıştırmıyorum Alâ. Sadece oradayım. Aklının bir köşesinde.
Derin bir iç çektim. Parmaklarım banden bağımsız hareket etti; gardımı indirdiğim, içimdeki o saklayamadığım gerçeği döktüğüm tek an o andı:
Alâ:
Zaten hep oradasın. Sorun da bu ya.
Mesajı gönderdiğim an pişmanlıkla ekranı kapattım. Yüzümü yastığa gömdüm. İtiraf etmiştim. Haftalardır kaçmaya çalıştığım, duvarlar ördüğüm o adamın aslında zihnimin tam ortasında kurulmuş oturduğunu kendi ellerimle yazmıştım.
Telefon yeniden titredi. Ekranı araladım.
Bora:
Salı günü saat 15:00. Kaçmak yok.
Dudaklarımda engel olamadığım hafif bir tebessüm belirdi. Yazdım.
Alâ:
Kaçmayacağım dedim ya. İyi geceler Bora.
Bora:
İyi geceler yeşil.
"Yeşil..."
Sadece onun bana söylediği, sesindeki o tok tınıyı harf harf ekranda hissettiren tek bir kelime...
Telefonu göğsüme bastırıp gözlerimi tavana diktiğimde, dudaklarımın kenarında istemsizce beliren o tebessüme engel olamadım. Ne kadar ısırırsam ısırayım, ne kadar kendime kızarsam kızayım, yanaklarıma yayılan sıcaklıkla birlikte yüzümdeki o küçük gülümseme karanlık odada büyüdü. Kendimi kandırmamın alemi yoktu; o lafı her söylediğinde içimde bir şeyler yerinden oynuyordu.
Gözlerimi kapatırken dudaklarımda hâlâ aynı tebessümün izi vardı. Salı gününe çok az kalmıştı ve ben o masada onun karşısına oturduğumda, bu gülümsediğim anların hesabını nasıl vereceğimi bilmiyordum.
~Bora Arkan
Alâ’nın o son mesajı ekranda sönümlendiğinde, telefon göğsümün üzerinde hafifçe ağırlaşmıştı. Dudaklarımdaki belirsiz tebessüm karanlık odanın tavanına yansıyor gibiydi. "Zaten hep oradasın..." cümlesi zihnimde yankılandıkça, göğsümdeki o yıllanmış ağırlığın hafiflediğini hissediyordum. Birkaç dakikalığına da olsa, sadece Kocaeli’nin bu soğuk gecesinde, onun yeşil gözlerini ve tarçın kokusunu düşünerek nefes alabildiğimi fark ettim.
Fakat bu huzur dolu sessizlik uzun sürmedi.
Koridorun sonundan, Umay’ın odasından gelen tok ve düzensiz bir gürültüyle yataktan fırladım. Bir şey yere devrilmiş, ardından kesik kesik, boğuk hıçkırık sesleri gelmeye başlamıştı.
Ayağımdaki terlikleri bile umursamadan kapıyı açıp koridora koştum. Umay’ın odasının kapısı aralıktı. İçeri adım attığım an karşılaştığım manzara, az önce Alâ ile mesajlaşırken içimi kaplayan tüm o tatlı sıcaklığı tek bir saniyede dondurdu.
Umay, yatağın yanındaki halının üzerine çökmüştü. Komodinin üzerindeki su bardağı yere düşüp kırılmış, cam kırıkları ve su yatağın kenarına saçılmıştı. Ellerini göğsüne bastırmış, nefes almaya çalışıyordu ama ciğerlerine hava gitmiyordu sanki. Hızlı hızlı, kesik kesik nefes alırken gözleri tamamen açılmış, boşluğa sabitlenmişti. Bütün vücudu kontrolsüzce titriyordu.
Panik atağın en ağır haliydi bu.
"Umay!"
Yanına diz çöktüm. Cam kırıklarının dizime batmasını umursamadan onu omuzlarından kavradım. Cildi buz gibiydi, boncuk boncuk soğuk ter dökiyordu.
"Umay, bak bana! Abim, buradayım!"
Sesimi duymuyordu bile. Zihni o an kütüphanedeki o karanlık antrede, etrafını saran o şerefsizlerin arasındaydı. Gözlerindeki o dehşet, o çaresizlik beni diri diri yakıyordu. Kendi öz kardeşimi o kargaşanın içinden çekip alamamış olmanın, o an yanında olamamış olmanın vicdan azabı boğazıma sarıldı.
"Nefes alamıyorum... Abi... Gelemeyec-nefes..." diye boğuldu Umay. Parmakları tişörtümün kumaşına öyle bir kenetlendi ki eklem yerleri bembeyaz kesildi.
"Bana bak Umay, gözlerimin içine bak!" Sesimi kalınlaştırıp netleştirdim. Sol elimle ensesini nazikçe kavrayıp yüzünü kendime doğru kaldırdım. "Güvendesin. Evdesin. Kimse yok burada. Sadece ben varım. Bora abin yanında!"
Gözleri yavaşça beni buldu ama hâlâ odaklanmakta zorlanıyordu. Gözpınarlarından sicim gibi yaşlar akıyordu.
"Şimdi benimle nefes alacaksın. Bırak o anı, buradasın. Al nefes... Ver..."
Kendi göğsümü onun göğsüne bastırdım. Kalbimin ritmini hissetmesini sağladım. "Tut elimi. Bak, tutuyorum seni. İzin vermem kimsenin sana dokunmasına. O şerefsizlerin hepsinin işini bitirdim bugün. Bir daha kimse senin yolunu kesemez Umay. Duydun mu beni? Geçti!"
Sık sık ve düzensiz nefesleri, göğsüme yaslandıkça yavaş yavaş ritim kazanmaya başladı. Omuzlarındaki o kaskatı gerilme hafifçe salındı. Başını göğsüme düşürüp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu kez korkudan değil, içindeki o birikmiş dehşetin serbest kalmasındandı.
"Ben... çok korktum abi..." diye fısıldadı, hıçkırıklarının arasında. "Yine oradaydım sanki... Önümü kestiler, gitmeme izin vermediler..."
"Geçti abim... Ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum," dedim, kollarımla onu sıkıca sarıp sallayarak. Saçlarını öptüm, ıslak yanaklarını sildim. "Seni kimsenin incitmesine izin vermem. Canımı verir yine izin vermem."
Umay göğsümde hafifçe sakinleşip nefesi normale dönene kadar, yerde, o kırık camların yanı başında öylece oturduk. Dakikalarca hiçbir şey söylemeden sadece onun sırtını sıvazladım. O küçük kız çocuğu yine benim korumama sığınmıştı ama bu atak, bana kütüphanede yaşananların Umay’da ne kadar derin bir yara açtığını bir kez daha kanıtlamıştı.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Umay’ın göz kapakları ağırlaşmaya başladığında onu yavaşça kucağıma aldım. Yatağına yatırıp üzerini örttüm. Yerdeki cam kırıklarını ve suyu dikkatlice temizledim. Gece lambasını açık bırakıp başucundaki sandalyeye oturdum.
Umay uykuya daldığında, odanın sessizliğinde ellerime baktım. Parmaklarım hâlâ hafifçe titriyordu. İçimdeki o yıkıcı öfke yeniden kabarmıştı. Arka bahçede o şerefsizin burnunu kırmış olmam yetmiyordu; Umay’ın çektiği şu tek bir saniyelik acının bedelini hiçbir şey ödeyemezdi.
Cebimdeki telefonu çıkardım. Ekranı açtığımda Alâ ile olan sohbet ekranı hâlâ açıktı.
"İyi geceler yeşil."
O iki kelimeye baktım. Bir yanda kardeşimin yaşadığı bu travma ve hayatımın getirdiği o sert, kanlı gerçeklik; diğer yanda Alâ’nın bana sunduğu o narin, huzurlu dünya. İkisi arasındaki o ince çizgide yürümek beni mahvediyordu. Ama Alâ doğru söylüyordu: Ben şiddetle, yumrukla korumaya çalışıyordum; fakat bazen korumak istediğim şeyler elimde ufalanıp gidiyordu.
Telefonu komodinin üzerine bıraktım. Umay’ın düzenli nefes seslerini dinlerken gözlerimi bir an bile kapatmadım.
Sabaha kadar o sandalyede, kardeşimin nöbetini tuttum.
Ve Kocaeli’nin gri sabahı pencereden süzülmeye başladığında, içimdeki tek bir gerçek netleşmişti: Salı günü o kütüphaneye gittiğimde, Alâ’ya sadece duygularımı değil, omuzlarımdaki bu ağır yükü de anlatmak zorundaydım.
Çünkü ben artık bu savaşı tek başıma taşımaktan çok yorulmuştum.