ARALIK kitap kapağı

18. bölüm / 22

BÖLÜM 17

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 17

Bedel
~Bora Arkan
Kulisteki o ağır ahşap kapının ardında bıraktığımız tebrik çığlıkları, ekibin heyecanlı bağrışmaları ve dışarıda hâlâ adımı bağıran binlerce kişinin boğuk sesleri... Hepsini arkamızda bırakıp VIP çıkışındaki siyah arabaya attık kendimizi.
Arabanın kapısı kapandığı an, dışarıdaki o devasa gürültü bıçak gibi kesildi.
Kabinin içinde sadece ikimizin düzensiz nefesleri ve Alâ’nın kucağında sımsıkı tuttuğu beyaz zambakların o taze, cennetten gelme kokusu vardı. Direksiyona geçmeden önce yan koltukta oturan sevgilime doğru eğildim. Emniyet kemerini çekip tokaya takarken, parmak uçlarımla yanağında kalmış küçük bir konfeti tozunu büyük bir narinlikle sildim. Yanakları hâlâ sıcaktı, gözlerindeki o buğulu nem henüz kurumamıştı.
Siyah araba sahil yolunun sessizliğinde süzülürken, Alâ kucağındaki zambakların yapraklarını okşuyordu. Şehrin sarı sokak lambalarının ışığı belirli aralıklarla camdan içeri süzülüp yüzüne vuruyor, sonra yerini gölgelere bırakıyordu. Bir elini kucağındaki bukete yaslamış, başını koltuğun kafalığına vermişti. İkimiz de uzun süre konuşmadık; sadece motorun derinden gelen fısıltısını ve birbirimizin varlığını dinledik.
"Bütün gün..." dedi Alâ, sessizliği bölen o buğulu sesiyle. "Bütün gün beni ne kadar korkuttun, haberin var mı Bora? Telefonumu açmadın, neredeydin, ne yapıyordun... Kendimi öyle çaresiz, öyle değersiz hissettim ki bir an. Sanki bir şey olmuştu da benden gizliyordun. Kafamın içinde bin tane senaryo kurdum. 'Beni artık sevmiyor mu, unuttu mu?' bile dedim..."
Kırmızı ışıkta durduğumuzda sağ elimi uzatıp onun soğuk ellerini kendi avucumun içine aldım. Kenetledim parmaklarımı. Avucumun içindeki o narin eli sıkarken gözlerinin içine baktım.
"Biliyorum güzelim..." diye fısıldadım, sesimdeki mahcubiyet geceye yayıldı. "Ama o sahneye çıktığımda, o sözleri söylemeden önce o çimen yeşili gözlerinin içine bakmak dışında hiçbir şey düşünemedim. Seni o kargaşanın ortasında tek bir saniye bile beklettiğim için, o güzel kafanda o şüpheleri büyüttüğün için içim gitti ama... Değsin istedim. Bütün dünya senin bu adama neler yaptığını görsün, kimsenin seni unutmaya veya gölgelemeye gücünün yetmeyeceğini anlasın istedim."
Alâ elini elimden çekmedi. Aksine, parmaklarını parmaklarıma biraz daha sıktı. Başını bana doğru çevirip hafifçe gülümsadı. Bütün o gündüzden kalan kırgınlık, arabanın içindeki o sıcak havada, o iki cümlelik dürüstlükle eriyip gitti.
Şehrin gürültüsünden tamamen uzak, sadece ikimizin bildiği o tepedeki küçük stüdyo evine vardığımızda gece yarısını çoktan geçmişti. Burası benim dünyadan kaçtığım, sadece şarkılarımın ve duygularımın olduğu tek sığınaktı. Ama bu gece, Alâ’nın içeri girmesiyle birlikte buz gibi soğuk duvarlar bir anda yuva kokmaya başladı.
İçeri girdiğimizde Alâ kucağındaki zambakları salondaki masanın üzerindeki büyük camin içine yerleştirdi. Onların dik durması için çiçekleri tek tek düzenlerken her hareketini izledim. Ben loş amber ışıklarını yaktım. Mutfakta iki kupa sıcak çay hazırlayıp salona geçtiğimde, Alâ şalını koltuğun kenarına bırakmış, pencereden aşağıda ışıkları parıldayan şehre bakıyordu.
Çay kupasını masaya bırakıp arkasından yanaştım. Kollarımı beline dolayım, çenemi omzuna yasladım. Derin bir nefes aldım; boynundaki o vanilya ve zambak kokusu ciğerlerimi doldurdu.
"Ne düşünüyorsun çimen gözlüm?"
"Sahnede dediklerini..." dedi, başını hafifçe geriye atıp göğsüme yaslanarak. "Gerçekten 'diz çöken zaman' mıydı bizimki?"
Gülümsedim. Onu yavaşça kendime çevirip koltuğa otutturdum. Ben de hemen önüne, dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerini kendi ellerimin arasına aldım. Başımı onun kucağına, ellerinin hemen altına bıraktım. Sahnedeki o 15 bin kişilik devasa fırtına bitmiş, geriye sadece onun kucağında huzur arayan, onun dizinin dibinde dinlenen bir adam kalmıştı. Alâ parmaklarını saçlarımın arasında gezdirirken gözlerimi yumdum.
"Benim için zaman, senin bana baktığın an duruyor Alâ. Sahnede binlerce insan vardı, ışıklar gözlerimi alıyordu ama ben sadece seni gördüm. Ben senden önce sadece yürüyordum... Yaşamıyordum. Benim en büyük zaferim de, en güzel yenilgim de sensin."
Alâ’nın gözleri doldu ama bu sefer mutluluktandı. Eğilip alnını alnıma bastırdı. Kirpikleri yanaklarıma değiyordu. Zaman gerçekten durmuş gibiydi. Ne sahneler, ne şenlik, ne de geçmişin ağırlığı... Sadece ikimiz vardık. O loş odada, birbirimizin nefesinde kaybolmuştuk.
Bora ve Alâ o huzurlu sessizliğin içinde birbirlerinin nefesini dinlerken, sehpanın üzerinde duran Bora’nın telefonu sessiz modda olmasına rağmen ekrandaki güçlü bir titreşimle aydınlandı.
Zııırr... Zııırr...
Işık, loş odada küçük ama rahatsız edici bir parlaklık yarattı.
Alâ parmaklarını saçlarımdan çekmeden hafifçe irkildi. Gözleri sehpadaki telefona kaydı. Ben başımı kucağından kaldırmadan elimi uzatıp telefonu yüzü koyu çevirmek istedim; gecemizi kimsenin bozmasına izin vermeyecektim.
Ama tam elim telefona uzandığı an, ekranda beliren gizli numaradan gelen bildirim mesajının ilk satırı ikimizin de gözüne çarptı:
"Sahnedeki şovun harikaydı Bora. Kızın gözlerindeki ışığa bayıldım... Ama ikiniz de bu gecenin bedelinin henüz ödenmediğini biliyorsunuz, değil mi? Yarın sabah görüşeceğiz."
Telefonun ışığı söndü. Odaya tekrar loş amber aydınlığı hakim oldu ama o birkaç saniye öncesindeki masalsı huzur, bir anda yerini buz gibi bir sessizliğe bıraktı.
Alâ’nın kucağımda duran parmakları bir anda kaskatı kesildi. Gözlerindeki o çimen yeşili huzur kayboldu, yerini derin bir endişeye bıraktı. Kafasını kaldırıp gözlerimin içine baktı.
"Bora..." dedi fısıltıyla, sesi titreyerek. "O kimdi? Ne bedelinden bahsediyor bu mesaj?"
Doğruldum. Yüzümdeki o yumuşak tebessüm tamamen silindi, çene kaslarım kenetlendi. Pastanın üzerindeki mumları üflerken dilediği o huzurlu geleceğin üzerine, daha ilk saatten karanlık bir gölge düşmüştü.
Sessizlik, odanın ortasına ağır bir sis gibi çöktü.
Açık pencereden içeri giren hafif gece rüzgârı, masanın üzerindeki beyaz zambakların yapraklarını kımıldattı. O taze koku hâlâ havada asılıydı ama artık ne loş amber ışıklarının sıcaklığı ne de az önce paylaştığımız o mahrem huzur kalmıştı. Odayı sadece bir saniye içinde buz gibi bir gerçeklik kaplamıştı.
Telefonu sehpadan alıp avucumun içinde sıktım. Ekrandaki o tekinsiz harfler zihnime birer çivi gibi çakılmıştı. Alâ koltukta dikleşmiş, parmakları hâlâ kucağında kaskatı duruyordu. Gözlerini tek bir an bile üzerimden ayırmadan bana bakıyordu. O çimen yeşili gözlerde o birkaç dakika önceki hayranlığın ve mutluluğun yerini hafif bir korku ile derin bir şüphe tohumunun aldığını görmek içimi cız ettirdi.
Bütün gün ona çektirdiğim o belirsizlikten, içini kemiren o yalnızlık duygusundan sonra, şimdi tekrar bir şeyleri gizlemeye kalkışsaydım, bir şey yokmuş gibi davranıp konuyu kapatsaydım aramızdaki o kırılgan cam tamamen çatlayabilirdi.
Ona yalan söylemeyecektim. Benden tek bir kelime, tek bir virgül dahi gizli kalmayacaktı.
Dizlerimin üzerinde doğrulup Alâ’nın yanına, koltuğa oturdum. Aramızdaki mesafeyi sıfırladım. Telefonu ekranı kapalı bir şekilde aramızdaki boşluğa bıraktım. Sol elimle onun titreyen sağ elini kavrayıp parmaklarımı kenetledim. Yüzüne doğru yaklaştım; gözlerim doğrudan onun o derin, sorgulayan bakışlarına kilitlendi.
"Senden hiçbir şey gizlemeyeceğim Alâ’m," dedim. Sesim pürüzsüz ama alabildiğine ciddiydi. "Bunu hak etmiyorsun. Bütün gün çektiğin o sancıdan, kafanın içinde kurduğun o felaket senaryolarından sonra sana tek bir yalan dahi borçlu değilim. Artık hiçbir şey aramızda gölge kalmayacak."
Alâ zorlukla yutkundu. Kenetlediğimiz ellerimize baktı, başparmağımla elinin üstünü hafifçe okşadığımı hissedince o sert duruşu biraz gevşedi ama gözlerindeki endişe geçmemişti. "Kim bu Bora?" diye sordu, sesi kısıktı ama her kelimesi netti. "O mesaj ne demek? Kim tehdit ediyor seni bu saatte?"
"Bu adam Vedat..." dedim derin, sıkıntılı bir nefes vererek. "Müzik piyasasının karanlık tarafında duran, gücüyle, parasıyla insanları köşeye sıkıştırmayı seven o tefeci ruhlu yapımcılardan biri. Geçmişte bizim grupla bir albüm anlaşması yapmak istemişti ama sunduğu şartlar kölelikten farksızdı. Bizim bütün emeğimize, beste haklarımıza el koymak istiyordu. Kabul etmeyip yüzüne çarpmıştım o sözleşmeyi. O günden beri bana ve gruba takıntılı. Sektördeki bağlantılarını kullanarak önümüzü kesmeye, bize bilerek çelme takmaya çalışıp duruyor."
Alâ’nın kaşları hafifçe çatıldı. "Peki bu geceyle ne alakası var?" diye sordu. "Neden 'Sahnedeki şovun harikaydı, bedeli ödenmedi' diyor? Ne yaptın sen Bora?"
Derin bir nefes daha aldım. Bakışlarımı bir anlık salondaki masanın üzerinde, cam vazoda dimdik duran beyaz zambaklara çevirdim. Sonra tekrar ona döndüm. Gerçeği tüm çıplaklığıyla dökmenin vakti gelmişti.
"Şenlik yönetimi baştan bize o kadar büyük bir sahne imkanı vermek istemedi Alâ," diye anlatmaya başladım. "Podyumun uzatılması, o dev ekranların kurulumu, gökyüzünü aydınlatan tepe spotları, sahnedeki o özel ışık şovu, senin doğum günün için hazırlanan o devasa organizasyon... Hatta o güvenlik önlemlerini aşıp şenlik alanına 15 bin kişinin ortasına o yüzlerce zambakla dolu buketi sokabilmek... Bunların hiçbiri sadece 'müzik grubu ricasiyla' olacak şeyler değildi. Devasa bir bütçe ve bürokratik özel izinler gerekiyordu. Nurşah’la günlerce uğraştık ama kulis ekibinin veya okulun bütçesi bunun çeyreğine bile yetmedi."
Alâ nefesini tutmuş, şaşkınlıkla gözlerime bakıyordu. Kafasındaki taşlar birer birer yerine oturmaya başlıyordu.
"Ben de dün sabah... Seni arayamadığım, telefonlarımı kapattığım o saatlerde gidip Vedat’la aynı masaya oturdum," dedim dürüstçe. Sesimdeki mahcubiyet ama aynı zamanda kararlılık odaya yayıldı. "Bütün bu şovun bütçesini, o sahnedeki tüm imkanları ve izinleri tek bir telefonla sağlasın diye onunla bir ön protokol imzaladım. Bana o gücü verdi. İstediğim her şeyi saatler içinde sahneye yığdı. Ama karşılığında gelecekteki tüm beste haklarımı ve önümüzdeki üç yıllık konser gelirlerimin yarısını istedi."
Alâ bir an öylece donakaldı. İnanmak istemiyormuş gibi başını hafifçe iki yana salladı. "Bora... Sen ne yaptın?" dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı ama içinde devasa bir yıkım vardı. "Kendi emeğini, yıllardır tırnaklarınla kazıdığın o geleceği böyle bir adama nasıl ipotek ettirirsin? Sadece bir gece için mi? Sadece bir doğum günü şovu için mi?"
"Sadece bir gece değil!" diye kestim sözünü. Sesimdeki tutku loş odada çınladı. "Senin için yaptım Alâ! Seni o kargaşanın ortasında unuttuğumu sandığın o anı silmek için yaptım. Sana hak ettiğin o masalı vermek için, senin gözlerindeki o gülücüğü görmek, o mumları üflerken senin yanında dimdik durabilmek için yaptım. Benim geleceğim zaten sensin güzelim. Senin içinde olmadığın, senin gülümsenmediğin bir gelecekte kazanacağım paranın da, beste haklarının da, o sahnelerin de canı cehenneme!"
Alâ’nın gözleri doldu. Büyük, sıcak bir damla yaş göz pınarından süzülüp yanağına düştü. Ama bu kızgınlık ya da kırgınlık gözyaşı değildi. Bu, bir adamın kendisi için neleri gözden çıkarabileceğini, ne kadar gözü karardığını gören bir kadının sarsıcı, derin kabullenişiydi.
"Şimdi niye mesaj atıyor biliyor musun?" diye devam ettim, avucumun içindeki elini biraz daha sıkarak. "Çünkü o sahneyi izledi. Senin gözlerindeki o ışığı, benim sana bakışımı gördü. Seni ne kadar çok sevdiğimi, senin benim bu dünyadaki tek ve en büyük zaafım olduğunu anladı. Yarın sabah beni ayağına çağırıp o imzaladığım ön protokolü asıl kölelik sözleşmesine dönüştürmek isteyecek. Seni kullanarak, senin huzurunu tehdit ederek beni tamamen avucunun içine almaya çalışacak."
Sözlerim bittiğinde odaya derin bir sessizlik çöktü. Vedat’ın gölgesi üzerimize düşmüştü ama artık ortada bir sır kalmamıştı.
Alâ gözyaşını silmedi. Kenetlediğimiz elini elimden çekmek yerine daha da sıktı. O kadar güçlü, o kadar kararlı sıktı ki parmak boğumlarının beyazladığını gördüm. Koltukta bana doğru iyice yaklaştı. Boşta kalan diğer elini kaldırıp yanağıma koydu. Yüzümü, o narin ama sıcacık ellerinin arasına aldı.
"Dinle beni Bora," dedi. Sesi bu kez hiç ama hiç titremiyordu. Aksine, hayatımda duyduğum en güçlü, en sarsılmaz sesti bu. "Beni sakın bir zaaf olarak görmesine izin verme. Ve sakın, duyuyor musun beni, sakın benim için kendini o adama yem etme!"
"Alâ, seni ve bu ilişkiyi korumam lazım."
"Biz birbirimizi koruyacağız!" diye sözümü kesti. Gözlerimizin arasında sadece birkaç milim kalmıştı. Çimen yeşili gözlerinde bir fırtına kopuyordu ama bu fırtına bana değil, dışarıdaki o karanlığa karşıydı. "Sen bugün sahnede 15 bin kişinin önünde benim elimi tuttun. Bütün dünyaya 'Bu kadın benim' dedin. Bana o rüyayı yaşattın. Şimdi sırf bir şantajcı bizi köşeye sıkıştırmak istiyor diye o rüyayı ona kurban etmeyeceğiz. O adam sana gelip beni tehdit ederse, beni kullanarak seni ezmeye kalkarsa karşısında sadece seni değil, ikimizi bulacak! Ben senin arkanda saklanan bir süs bebeği değilim Bora. Ben senin yanındayım. Tam yanında!"
İçimdeki o karanlık yük, o saatlerdir göğsüme oturan ağır kaya bir anda buharlaşıp gitti. Yüreğimin hafiflediğini hissettim. Bu kız... Bu narin görünüşlü, kırılgan sandığım çimen gözlü kadın, içimde ölen bütün cesareti tek bir cümleyle yeniden diriltmişti. Bana güç veriyordu.
Yanağımdaki elini tutup avucunun tam ortasına derin bir öpücük kondurdum. Sonra alnımı onun alnına dayadım. İkimizin nefesi birbirine karıştı.
"Yarın sabah o adama beraber gideceğiz o zaman," dedim, dudaklarımda mağrur ve tehlikeli bir tebessüm belirdi. "Ve ona, bu dünyada hiçbir paranın, hiçbir gücün ya da tehdidin satın alamayacağı bir şey olduğunu göstereceğiz."
"Neyi?" diye fısıldadı Alâ, gözlerinin içi parlayarak.
"Bizim birbirimize olan adanmışlığımızı. Bizim yıkılmazlığımızı."
Alâ kollarını boynuma sardı, yüzünü boyun girintime gömdü. Ben de kollarımı beline dolayım, onu göğsüme bastırabildiğim kadar bastırdım. O tefeci yapımcının attığı o gece yarısı mesajı, aramızdaki güveni sarsmak bir yana, bizi birbirimize çelikten halatlarla bağlamıştı.
Dışarıda Vedat ya da tüm dünya üzerimize gelse ne yazardı?
Biz kenetlenmiştik. Ve artık bu hikayede geri adım atmak yoktu.
Gece, stüdyo evinin loş amber ışıklarında bir kalkan gibi bizi sarıp sarmalamıştı ama sabahın ilk ışıkları pencereden süzüldüğünde gerçekler tüm çıplaklığıyla karşımızdaydı.
Alâ’yla yan yana, üzerimizdeki dünün o şaşaalı kıyafetleriyle koltukta sızıp kalmışız. Saat henüz sabahın sekiziydi. Masanın üzerindeki zambaklar sabah güneşinin altında dimdik duruyordu; tıpkı Alâ’nın gece boyunca gözlerimin içine bakarak fısıldadığı o sarsılmaz cesaret gibi.
Telefonumu elime aldığımda ekran tekrar aydınlandı. Vedat’tan yeni bir mesaj yoktu ama konum bilgisi ve saat 11.00 için atılmış kısa bir adres bildirimi duruyordu.
Alâ kıpırdandı, gözlerini açtığı an ilk işi elimi aramak oldu. Parmakları parmaklarıma dolandığında "İyiyim" der gibi gülümsedi. "Gidelim mi?" dercesine baktı.
"Önce bizimkilerle buluşuyoruz," dedim, saçlarına küçük bir öpücük kondurarak. "Bu savaşa tek başımıza girmeyeceğiz."
Saat 09.30’da bizim esas prova stüdyosuna geçtiğimizde, Nurşah, Kaan ve gruptakiler çoktan oradaydı. Dünün o 15 bin kişilik zafer sarhoşluğu hâlâ yüzlerindeydi; ellerinde kahve kupalarıyla dünkü konserin videolarını izleyip gülüşüyorlardı.
Ama ben ve Alâ kapıdan içeri girdiğimizde, yüzümdeki o kaskatı ifadeyi gören Nurşah’ın elindeki kupa havada asılı kaldı.
"Bora... Ne oluyor?" dedi Nurşah, gözleri ikimizin kenetlenmiş ellerine ve benim çatık kaşlarıma kayarken. "Sizde dün geceden kalma bir zafer tebessümü olması gerekmiyordu mu? Bu yüz haliniz ne?"
Hiç dolaştırmadım. Alâ’yı yanıma oturtup cebimdeki telefonu masanın ortasına, dünkü konser playlist'inin üzerine bıraktım. Vedat’ın gece attığı o tehdit mesajını ve dün sabah onunla gizlice imzaladığım ön protokolün tüm detaylarını bir bir anlattım.
Sözlerim bittiğinde stüdyoda adeta buz gibi bir rüzgâr esti.
Kaan oturduğu amfiden fırladı, elindeki bagetleri duvara fırlatmak üzereyken son anda kendini tuttu. "Lan sen delirdin mi Bora?!" diye bağırdı. "Sırf o sahne şovu için, sırf bütçe için Vedat tefecisinin ayağına mı gittin? Bizim üç yılımızı, senin beste haklarını o adama yem mi ettin?!"
"Bora bunu sadece şov için yapmadı Kaan," diye söze girdi Alâ. Sesi öyle kendinden emin, öyle sakindi ki bir anda stüdyodaki tüm öfkeyi kesti. "Beni korumak, bana dünkü o rüyayı yaşatmak için yaptı. Yanlış bir karardı belki ama niyeti bizi yakmak değildi. Ve şimdi o adamı üzerimize salmasına izin vermeyeceğiz."
Nurşah derin bir nefes alıp masaya doğru eğildi. Gözlerindeki o profesyonel menajer ışığı bir anda parlamıştı.
"Tamam, sakin olun," dedi Nurşah, bilgisayarını pat diye açarak. "Vedat o protokolle Bora’yı köşeye sıkıştırdığını sanıyor. Çünkü Bora’yı yalnız, çaresiz ve 'zaafına yenik düşmüş' sanıyor. Ama unuttuğu bir şey var: Bu grubun arkasında sadece bir romantik adam yok. Biz varız."
Nurşah parmaklarını klavyede hızla oynatırken gözlerini bana dikti.
"Vedat bu bütçeyi sağlarken şenlik yönetimiyle de resmi olmayan yollardan nakit akışı sağladı, değil mi?" diye sordu.
"Evet," dedim. "Okulun bütçe yetersizliğini fırsat bilip sponsorluk kılıfı altında usulsüz faturalandırma yaptırdı. Şenlik alanına o ışık sistemlerini ve güvenliği sokmak için yetkili birkaç kişiye açıktan ödeme yaptı."
Nurşah’ın dudaklarında tehlikeli bir tebessüm belirdi.
"İşte Vedat’ın kendi kazdığı kuyu," dedi. "Vedat seni 'imajın zedelenir, kariyerin biter' diye tehdit ediyor. Ama dünkü konser... Bora, dünkü konser TikTok’ta ve Instagram’da şu an Türkiye gündeminde 1 numara! Milyonlarca insan sizin sahnelerdeki o anınızı, senin Alâ’ya söylediklerini konuşuyor. Şu an kamuoyu tamamen senin arkanda."
Nurşah planı adım adım masaya yatırdı:
Hukuki Zırh (Avukat & Sözleşme İptali): Nurşah, müzik sektörünün en kurallı ve sert avukatlarından biri olan Barış Bey’i aradı. Vedat’ın imzalattığı ön protokol, "Aşırı yararlanma (gabin)" ve "Tehdit/Şantaj altındaki irade fesadı" kapsamına sokulacak, geçersizliği ihbar edilecekti.
Medya ve Kamuoyu Kozu: Vedat bizi sıkıştırmaya kalkıştığı an, Nurşah elindeki usulsüz sponsorluk belgelerini ve Vedat’ın gece attığı şantaj mesajını basına servis etme tehdidinde bulunacaktı. "Türkiye’nin konuştuğu o büyük aşk şovunun arkasından çıkan tefeci yapımcı" haberi, Vedat’ın şirketinin borsadaki imajını ve diğer sanatçılarını bir gecede bitirirdi.
Grubun Kenetlenmesi: Kaan gelip omzuma sertçe vurdu. "Senin beste haklarını kimseye yedirmeyiz kardeşim. O şarkıları beraber yazdık, beraber çalacağız. O adam bizden tek bir nota bile alamayacak."
Saat 10.30’a geliyordu. Plan netleşmiş, Barış Bey arabasıyla Vedat’ın holding binasının önüne geçmek üzere yola çıkmıştı.
Alâ ceketini giydi, masadaki çantasını aldı. Yanıma gelip elimi kavradı. Gözlerindeki o sarsılmaz inanç, dünkü 15 bin kişinin çığlığından çok daha güçlüydü benim için.
"Hazır mısın sevgilim?" diye fısıldadı.
Gülümsedim. İçimdeki o korku, yerini tamamen çelikten bir kararlılığa bırakmıştı. Nurşah arkamızdan belgeleri dosyasına yerleştirirken Kaan ve gruptakiler de peşimize takıldı.
"Vedat bizi tek bir adam sanıyordu," dedim dık durarak. "Şimdi karşısında bir ordu bulacak."
Stüdyodan çıkıp arabalara doğru yürürken güneş şehrin üzerine tam tepeden vuruyordu. Vedat’ın holding binasına doğru sürerken elim Alâ’nın elindeydi. Bu hikayede kurban olmayacaktık. O masalı biz yazmıştık, sonunu da biz belirleyecektik.
Gebze’nin sanayi bölgesine doğru ilerlerken puslu ve gri bir gökyüzü altındaydık. Islak asfaltın kokusu ve Fabrikaların dumanı, içimdeki o karanlık çöküntüyü daha da kışkırtıyordu. Yanımdaki Alâ’nın duruşu dikti ama avucumun içindeki eli buz gibiydi. Arkada oturan Nurşah tabletindeki bütçe ve usulsüzlük grafiklerini son kez gözden geçiriyor, Turgut Bey ise çelik gibi soğukkanlılıkla çantasındaki evrakları düzenliyordu.
Holding binasının cam kapılarından içeri adım attığımız an, havaya sinmiş o ağır, steril ve kibirli kokuyu hemen tanıdım. Burası Vedat’ın imparatorluğunun kalbiydi; Gebze’nin tam ortasında kurduğu, insanları parasıyla, tehditleriyle ve sektördeki gücüyle ezdiği o beton ve camdan krallık.
Sekreter bizi engellemeye çalıştı ama Alâ hiç duraksamadan 12. kattaki o devasa ahşap kapıyı itip içeri girdi. Ben de peşinden adımladım.
Vedat, arkası Gebze’nin gri sanayi manzarasına dönük devasa maun masasında oturmuş, purosunun dumanını tavana üflüyordu. Kapının pat diye açılmasıyla kaşlarını çatarak kafasını kaldırdı. Bizi karşısında gördüğü an yüzünde beliren o küçümseyici, kendinden emin tebessümü hiç unutmayacağım. Puroyu küllüğe bıraktı, koltuğunda geriye yaslandı.
"Bakıyorum da bizim romantik ikili Gebze ayağına kadar gelmiş," dedi, sesi her zamanki gibi lütfeder gibiydi. "Bora... Dünkü sahne şovundan sonra sabah ayağıma kapanmaya geleceğini biliyordum ama kızı da peşine takacağını düşünmemiştim. Ne o, koruma meleğin mi?"
Adımlarımı masasının tam karşısında sabitledim. Ellerimi ceplerime sokup gözlerinin içine baktım.
"Çok konuşma Vedat," dedim tane tane, sesimdeki dinginlik onu şaşırtmıştı. "O imzalattığın tefeci protokolünü alıp nereye sokacağını konuşmaya geldik."
Vedat hafifçe güldü, Alâ’ya döndü. "Alâ, bu adamın seni nasıl bir batağa sürüklediğinden haberin var mı? Dünkü o zambakların, o dev projektörlerin parasını kim ödedi sanıyorsun? Bütün geleceğini bana sattı! Üç yıl boyunca attığı her adımdan bana pay ödeyecek. Sen hâlâ bu adama aşık aşık bakmaya devam mı edeceksin?"
Alâ bir adım öne çıktı. "Sana değil Vedat, senin arkana saklandığın o sahte güç kırıntılarına acıyarak bakıyorum," dedi. Sesi o kadar net ve güçlüydü ki, Vedat’ın yüzündeki o pişkince sırıtış hafifçe sarsıldı.
Nurşah, soğukkanlı bir adımla masaya yaklaştı. Elindeki dosyayı tam Vedat’ın önüne bıraktı. Turgut Bey de yanına geçip gözlüklerini düzeltti.
"Önünüzdeki dosya, şenlik organizasyonunda okul yönetimi üzerinden yaptığınız usulsüz sponsorluk aktarımları ve dörde katladığınız hayali faturaların dökümüdür Vedat Bey," dedi Turgut Bey. "Ayrıca dün gece attığınız tehdit mesajı da şantaj suçlamasıyla savcılık dosyasında."
Vedat kahkaha attı. Omuzlarını silkti, puronu tekrar eline aldı. "Siz kafayı mı yediniz? Bura Gebze! Bu binadaki her tuğlada benim imzam var. O dandik kağıt parçalarıyla beni tehdit edebileceğinizi mi sanıyorsunuz? O protokolde Bora'nın ıslak imzası var. İstediğim an o grubu bitiririm, sahneye adım attırmam!"
"Atamazsın," dedim masaya doğru bir adım daha atarak. "Çünkü dünkü konser şu an sosyal medyada Türkiye gündeminde 1 numara. Nurşah basına açıklamayı hazırladı. Eğer o protokolü şu an burada yırtıp atmazsan, 'Genç yetenekleri şantajla köleleştiren yapımcı' başlığıyla bütün haber kanallarında manşet olacaksın. Bakalım diğer sanatçıların seninle çalışmaya devam ediyor mu!"
Vedat’ın gözlerinde ilk kez o hafif duraksamayı gördüm. Masadaki dosyaya baktı, sonra bana döndü. Yüzündeki o gevşek gülüş silindi. Ama geri adım atmak yerine, oturduğu koltuktan yavaşça ayağa kalktı. Boyu kadar devasa maun masanın üzerinden bize doğru eğildi.
"Bora... Sen gerçekten çok toy bir çocuksun," dedi. Sesi bu kez alçak, tekinsiz ve tamamen zehir zemberekti. "Siz buraya gelirken dersinize çalıştığınızı sandınız değil mi? Basın dediniz, usulsüzlük dediniz, şantaj dediniz..."
Vedat cebinden kendi telefonunu çıkardı. Ekranı açıp masanın ortasına, tam Alâ ile benim arama doğru fırlattı.
Ekranda bir video oynuyordu.
Videodaki görüntü, DÜN GECEKİ STÜDYO EVİNİN içiydi!
Benim Alâ’ya sarıldığım, dizlerinin üzerine çöktüğüm, Vedat’ın adını verip "Seni korumak için geleceğimi ipotek ettirdim" dediğim o en mahrem, en savunmasız anlarımız tek bir açıdan, yüksek kalitede kaydedilmişti.
Alâ’nın nefesi tıkandı. Avucumun içindeki elinin titremesi bir anda bütün bedenine yayıldı. Ben ise olduğum yere çivilendim. Kanımın beynime sıçradığını hissettim.
"Ne sanıyordunuz?" dedi Vedat, sesi odada bir kanlı bıçak gibi yankılandı. "O tepe evinin güvenliğini kimin sağladığını sanıyordunuz? İçeriye o zambakları sokan, o ışıkları kuran adamların o eve gizli kamera koymadığını mı düşündünüz gerçekten?"
Vedat masanın etrafından dolanıp tam karşımıza geçti. Ellerini ceplerine sokup pişkince Alâ’nın gözlerinin içine baktı.
"Eğer bu dosyayı buradan alıp defolup gitmezseniz..." dedi Vedat, parmağıyla masadaki telefonu işaret ederek. "Bu video yarın sabah 'Ünlü solist Bora’nın sevgilisine ağlama krizleri ve ticari sırların ifşası' başlığıyla internete düşer. Alâ’nın o kucaktaki hâlini, o gözyaşlarını bütün Türkiye izler. Şantaj mı diyordunuz? Hukuk mu diyordunuz? Hadi gidin savcılığa! Videoyu yaydıktan sonra ben mahkemede iki yıl yargılanırım, parasını öderim... Ama Alâ o utançla bir daha insan içine çıkabilir mi, işte ondan emin değilim."
"Seni öldürürüm adam!" diye kükreyerek Vedat’ın üzerine doğru atıldım.
Kaan ve Turgut Bey aynı anda kollarımdan tutup beni geriye doğru çekti. Masadaki bardaklar devrildi, hırsımdan soluk soluğa kalmıştım. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibiydi. Gebze’nin o puslu ışığı altında, kendi sığınağımızın bile kirletildiğini görmek ruhumu paramparça etmişti.
Alâ ise tek bir kelime bile etmiyordu. Yüzü bembeyaz olmuştu. Vedat’ın ekrandaki o tebessümüne, sonra bana baktı.
Kaos tam ortamıza düşmüştü. Hukuki kozlarımız, medya planlarımız... Hepsi Vedat’ın masaya koyduğu o tekinsiz gizli çekim kaydıyla bir anda çöp olmuştu. Ne o protokol yırtılmıştı, ne de zafer kazanmıştık.
Vedat kapıyı işaret etti. "Şimdi..." dedi soğuk bir sesle. "O Avukatını ve menajerini de al, odamdan siktirin gidin. Yarın sabah tek başına geleceksin Bora. Sadece sen. Ve o sözleşmeyi benim şartlarımla yeniden imzalayacaksın. Yoksa kızın hayatını mahvederim."
Alâ elimi öyle bir sıktı ki tırnakları etime battı. Gebze'deki o soğuk plazanın 12. katında, hayatımızın en büyük tuzağının tam ortasında kalakalmıştık.
Plazanın 12. katından aşağı inen cam asansörde kimseden çıt çıkmıyordu.
Dışarıda Gebze’nin gri, puslu fabrika manzarası baş döndürücü bir hızla yukarı kayarken, içimizdeki o ağır çöküntü dibe vurmuş durumdaydı. Asansörün aynasında Alâ’nın bembeyaz olmuş yüzünü görüyordum. O narin omurgası hâlâ dikti ama gözlerindeki o masum huzur, Vedat’ın masaya bıraktığı o iğrenç gizli çekim videosuyla lekelenmişti. Sığınağımız, en mahrem anımız, benim onun önünde diz çöktüğüm ve içimi döktüğüm o dakikalar tefeci bir adamın telefonunda bir şantaj kozuna dönüşmüştü.
Asansör zemin kata indiğinde, holdingin o devasa cam kapılarından Gebze'nin soğuk ve nemli sokaklarına çıktık. Yağmur hafif hafif çiselemeye başlamıştı. Islak asfaltın, egzozun ve sanayi dumanının genzi yakan kokusu ciğerlerime dolarken, kollarımı Alâ’nın etrafına sardım. Onu göğsüme bastırdım, başını omzuma yasladım.
"Özür dilerim," diye fısıldadım, sesim fırtınalı rüzgâra karıştı. "Seni o eve götürmemeliydim. Seni bu adamın kirli dünyasının ortasına çekmemeliydim..."
Alâ başını omzumdan kaldırdı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ama bakışlarında dünkü o korkudan veya çaresizlikten tek bir iz bile yoktu. Aksine, gözlerinin derinliklerine fırtına öncesi bir sessizlik ve sarsılmaz bir kararlılık çökmüştü.
"Bana bak Bora," dedi, ellerini montumun yakalarına sıkıca geçirerek. "Sakın benden özür dileme. O videoda utanılacak, saklanacak tek bir saniye bile yok. Sen orada bana olan aşkını, beni korumak için neleri göze aldığını haykırdın; ben de senin yanındaydım. Utanması gereken biz değiliz, o kasetleri evimize gizlice yerleştirip bizi izleyen o aşağılık adam. Ve ant olsun ki seni o odaya yarın tek başına teslim etmeyeceğim."
Nurşah ve Turgut Bey arkamızdan gelip yanımızda durdular. Nurşah’ın gözlerinde ilk kez o kontrolü kaybetme paniğini görüyordum; elleriyle şakaklarını ovuyordu. Ancak Turgut Bey çantasını arabasının kaputuna koyup gözlüklerini düzeltti ve soğukkanlı adımlarla bize doğru yaklaştı.
"Bora, beni çok iyi dinle," dedi Turgut Bey. Sesindeki o tecrübeli yargıç otoritesi, içimde büyüyen o yıkıcı öfkeyi bir nebze olsun dizginledi. "Vedat şu an kendini tamamen yenilmez sanıyor. Çünkü elinde Alâ’yı hedef alan kişisel bir koz var. Senin bu zaafın yüzünden yarın sabah boynun bükük bir şekilde ayağına gideceğini ve ne önüne koyarsa imzalayacağını düşünüyor. Ama unuttuğu çok hayati bir detay var: Saldırı açısını ve hukuki bakışımızı değiştirirsek, elindeki o kaset bir şantaj silahına değil, kendi idam fermanına dönüşür."
"Nasıl?" diye sordum, çene kaslarım kenetlenmiş, yumruklarım sıkılmaktan beyazlamıştı. "O videoyu internete salarsa Alâ’nın adını, itibarını kirletecek!"
"Yayamaz," dedi Turgut Bey kendinden emin bir ses tonuyla. "Gizli çekim, KVKK ihlali ve şantaj suçlaması doğrudan ağır ceza mahkemesinin konusudur ve kaçışsız hapistir. Ama daha da önemlisi; Vedat o videoyu çekerken kendi kazdığı kuyuya düştü. O videoda sadece sizin duygusal anlarınız yok Bora... Sen orada Vedat’ın adını tek tek vererek şenlikteki usulsüzlükleri, okul yönetimiyle döndürdüğü katakullileri, tehditleri ve senden zorla istediği o rüşvet niteliğindeki protokolü anlatıyorsun. Eğer o video sızarsa veya mahkemeye düşerse, biz hakim karşısına geçip 'Sanığın kendi rızası dışında kaydettiği ama suçunu itiraf ettiği delil' olarak onu Vedat'ın aleyhine sunarız. Vedat kendi elleriyle çektiği videoyla kendini ihbar etmiş oldu!"
Nurşah’ın gözleri aniden parladı, hemen elindeki ipad'i açtı. "Yani Vedat o videoyu yayınladığı an kendi ipini çeker! Şantaj yaptığını kendi kaydıyla kanıtlamış oluruz!"
"Aynen öyle," dedi Turgut Bey. "Ama bu kozu ona hemen şimdi çaktırmayacağız. Bırakalım yarın sabah senin yalnız, çaresiz ve teslim olmak üzere geleceğini sansın. Sen yarın o odaya gireceksin Bora. Ama boyun eğmek için değil... Onu kendi kazdığı o karanlık kuyuya tamamen gömmek için."
Arabaya binip Gebze’nin o insanı boğan devasa sanayi karmaşasından ve fabrika bacalarından uzaklaştık. Arabayı Eskihisar sahilindeki tenha bir noktaya doğru sürdüm. Deniz griye dönük, hırçın bir maviydi; büyük dalgalar beton kayalıklara vurup etrafa su damlacıkları saçıyordu. Yağmur dinmiş, yerini Marmara’nın o sert ama temiz rüzgârına bırakmıştı.
Nurşah ve Turgut Bey’i yakındaki bir kafede yarınki yasal stratejiyi ve savcılık dilekçesini son detayına kadar hazırlamaları için bıraktık. Ben ve Alâ, sahil boyunca yan yana yürümeye başladık. Ellerimiz montlarımızın derin ceplerinde birbirine sıkıca kenetlenmişti.
Rüzgâr denizden esip yüzümüzü yalarken, burnuma Alâ’nın o çok sevdiğim, huzur veren baskın tarçın kokusu geldi. O koku, Gebze’nin egzoz ve kimyasal sinmiş havasını bir anda dağıttı; beni yeniden hayata, yeniden ona bağladı.
Sessizliği ilk bozan Alâ oldu. Bakışlarını denizin ufkuna, sisli çizgiye dikmişti.
"Dün geceyi düşünüyordum da..." dedi, sesi rüzgârın uğultusu arasında berrak bir su gibi aktı. "Sahnede binlerce insanın önünde o şarkıyı söylerken o kadar cesurdun ki Bora. Şimdi bu adamın, sırf parası ve gücü var diye hayatımıza soktuğu bu karanlık yüzünden dünkü o muazzam anın gölgelenmesine izin veremeyiz. O zambaklar, o şarkılar, senin bana bakışın... Hiçbiri sahte değildi. Ve hiçbir pislik o anı kirletemez."
Yürümeyi durdurdum. Omuzlarından tutup onu tamamen kendime çevirdim. Rüzgâr Alâ’nın saçlarını yüzüne doğru savuruyordu. Şefkatle, incitmekten korkar gibi parmaklarımla saçlarını kulaklarının arkasına taradım. Yüzüne yaklaştığımda o tarçın kokusu daha da derinleşti.
"Yarın sabah o odaya tekrar girdiğimde," dedim, gözlerinin en derinine bakarak. "Ne seni, ne kendimi, ne de tırnaklarımızla kazıyarak kurduğumuz hayallerimizi o adama yem edeceğim Alâ. Turgut Bey’in planı tıkır tıkır işleyecek. Onu kendi çektiği o şantaj kasetleriyle, kendi kibriyle vuracağız. Ama bil ki... Eğer tek bir leke bile sana değecek olursa, o protokolü yırtar atar, müziği de stüdyoları da yakar, seni alır bu şehirden bir dakika bile düşünmeden giderim."
Alâ gülümsedi. Ellerini kaldırıp yanaklarımı tuttu. Parmaklarının sıcaklığı yüzümdeki o gergin çene kaslarını gevşetti.
"Hiçbir yere kaçmıyoruz Bora," dedi gözlerinin içi parlayarak. "Müziği de bırakmıyorsun, o gitarı da susmuyoruz. O sahne senin, sen de benimsin. Biz yanlış bir şey yapmadık. Yarın sabah o adama hak ettiği dersi vereceğiz ve bu hikayenin sonunu biz yazacağız. Masada o değil, biz kazanacağız."
Alâ başını öne eğip alnını alnıma dayadı. Gözlerimizi kapattık. Ne bir öpücük vardı aramızda ne de süslü sözler... Sadece alnımızın teması, birbirimize karışan nefesimiz ve o yoğun tarçın kokusu vardı. Bu kenetlenme, dünkü şenlik sahnesindeki coşkudan çok daha güçlüydü; içinde sarsılmaz bir kenetlenme, sadakat ve fırtınaya karşı koyan bir hırs saklıydı.
Akşamüstü stüdyo evine dönmedik. Kameralarla kirletilmiş o eve adım atmak ikimizin de içini sızlatıyordu; bu yüzden Kaan’ların Gebze sınırındaki güvenli evine geçtik. Gruptakiler de oradaydı. Kaan beline sarıldığı akustik gitarıyla köşedeki koltukta oturuyor, dünkü dev konserin telefonla çekilmiş videolarını sessizce izliyordu. Ortamda ne tam bir zafer coşkusu vardı ne de bozguna uğramış bir mağlubiyet havası...
Tüm ipler, yarın sabah Vedat’ın plazadaki odasında gerçekleşecek olan o tehlikeli, bıçak sırtı yüzleşmeye bağlanmıştı. Vedat elindeki gizli çekim kaydıyla bizi tamamen avucunun içine aldığını, felç ettiğini sanıyordu; ama bizim yarın sabah onun karşısına çıkaracağımız hukuki kumpas ve psikolojik harpten henüz haberi yoktu.
Alâ koltukta yanıma oturmuş, başını omzuma yaslamıştı. Parmaklarımı onun elleri arasında gezditiyor, kokusunu içime çekiyordum. Masanın üzerindeki telefonum hafifçe titredi.
Gelen mesaj Nurşah’tandı.
"Turgut Bey savcılıkla görüşmeyi tamamladı. Yarın sabah Vedat’ın odasındaki ses ve görüntü kayıtlarının delil sayılması için gerekli teknik hazırlık tamam. Yarın sabah ya Vedat o protokolü ve videoları kendi eliyle imha edecek... Ya da Gebze’den polisle çıkacak. Hazır ol Bora, geri dönüş yok."
Telefonu kapatıp ekranı yüzü koyu şekilde ahşap masaya bıraktım. Dışarıda Gebze’nin ve sanayi bölgesinin üzerine kapkara bir gece çöküyordu. Şantajcı bir yapımcı, gizli çekim kasetleri ve geleceğimiz üzerindeki o devasa tehdit hâlâ masadaydı; fırtına dinmemişti, kriz çözülmemişti.
Ama Alâ’nın omzumda düzenli çıkan nefesi ve elini elimden bir an olsun çekmeyen duruşu bana ihtiyacım olan tek şeyi veriyordu.
Kaosun ortasındaydık ama savaşa hazırdık.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

18okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…