Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 13
- 1 GİRİŞ906 kelime
- 2 BÖLÜM 11.669 kelime
- 3 BÖLÜM 21.639 kelime
- 4 BÖLÜM 32.797 kelime
- 5 Bölüm 45.078 kelime
- 6 Bölüm 53.346 kelime
- 7 Bölüm 65.276 kelime
- 8 BÖLÜM 74.447 kelime
- 9 BÖLÜM 83.387 kelime
- 10 BÖLÜM 96.425 kelime
- 11 BÖLÜM 105.457 kelime
- 12 BÖLÜM 114.767 kelime
- 13 BÖLÜM 123.641 kelime
- 14 BÖLÜM 134.384 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 BÖLÜM 144.499 kelime
- 16 BÖLÜM 153.881 kelime
- 17 BÖLÜM 165.450 kelime
- 18 BÖLÜM 174.670 kelime
- 19 BÖLÜM 183.180 kelime
- 20 BÖLÜM 194.267 kelime
- 21 20.BÖLÜM(FİNAL)6.954 kelime
- 22 SON SÖZ1.346 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Maske
~Bora Arkan
Salondaki sessizlik, Alâ’nın elinde tuttuğu telefonun yüzüne vurup yansıyan o dondurucu ve mavi ışığıyla bölünmüştü. Kampüsün resmi sosyal medya hesabından duyuru duyurulmuştu: "19 Mart Bahar Şenliği Ana Sahne Programı Açıklandı."
Alâ ekrana kilitlenmiş, gözlerini satırların üzerinde gezdiriyordu. Dudaklarının kenarı hafifçe büzülmüş, çenesi titremesin diye kendini zor tutuyordu. Doğum günü olan 19 Mart’ta bütün kampüs dev bir curcunun, konserlerin ve gürültünün peşine düşecekti. Ne ben ne de Nurşah günlerdir tek bir imada dahi bulunmuştuk. Alâ, doğduğu günün tamamen unutulduğunu, sıradan bir şenlik kalabalığının gürültüsünde kaybolup gittiğini sanıyordu. O kırılgan, her şeyi kendi içinde fırtınalara dönüştüren yapısıyla sessizliğe bürünmüştü. Tek bir sitem kelimesi dahi etmiyordu ama gözlerindeki o kırgınlık salondaki havayı ağırlaştırmaya yetiyordu.
Ayağa kalktım, mutfağa doğru ağır adımlarla yürüdüm. Su doldurmak bahanesiyle tezgâha yaklaşırken zihnimde aniden bir kıvılcım çaktı. Kafamdaki o karmaşık parçalar bir anda birleşti. Madem 19 Mart gecesi o podyum kuruluyordu, madem binlerce insan o meydanda toplanacaktı... O zaman o sahneyi Alâ’nın dünyasına çevirmekten başka çarem yoktu.
Arkamdan mutfağa giren Nurşah’ı görünce sesimi fısıltı seviyesine indirdim. Tezgâha yaslanıp ona doğru eğildim, gözlerim bir yandan salon kapısındaydı.
"Nurşah," dedim. Sesimdeki o anki keskinlikten zihnimde bir şeylerin patladığını anlamıştı.
"Ne oldu Bora? Alâ çok kötü görünüyor, haberi okuduğundan beri tek kelime etmedi," dedi Nurşah endişeyle.
"Aklımda bir şey var," dedim gözlerimle kapıyı işaret ederek. "Bu şenlik... Bu sahne... Alâ’nın hayatı boyunca unutamayacağı bir şeye dönüşecek. Ama burada konuşamayız. Alâ’yı eve bıraktıktan sonra seni arayacağım. Telefonu sakın kapatma."
Nurşah şaşkınlıkla bana baktı. Gözlerimdeki o durdurulamaz kararlılığı görünce sorgulamadan başını salladı. "Tamam," dedi fısıldayarak. "Bekliyorum."
Salona döndüğümüzde Alâ hâlâ aynı noktada oturuyordu. Ona yaklaşıp ceketini uzattım. "Geç oldu güzelim, seni eve bırakayım," dedim. Sesimi olabildiğince dingin tutmaya çalışıyordum ama içimde büyüyen o heyecan kasırgasını bastırmak imkânsızdı.
Yol boyunca arabada neredeyse hiç konuşmadı. Başını soğuk cama yaslamış, dışarıdaki sokak lambalarının süzülen ışıklarını izliyordu. Onu evinin önüne bırakıp vedalaşırken gözlerinin içine baktım; kırgındı, ama o kırgınlığı derinlere saklamaya çalışıyordu. "İyi geceler Bora," dedi kısık bir sesle. "İyi geceler güzelim," dedim, ona sarılırken kokusunu içime çektim.
Eve varır varmaz kabanımı bile çıkarmadan cebimden telefonu çıkardım. Nurşah’ın numarasını tuşladım. İkinci çalışta açtı.
"Bora? Eve vardın mı? Anlat hemen, ne var aklında?" dedi Nurşah. Sesi merakla ve beklentiyle titriyordu.
Pencerenin önüne geçip gecenin karanlığına baktım. İçimdeki planı dışarı vurma zamanı gelmişti.
"Nurşah... Ben o sahneye çıkmak istiyorum," dedim. "19 Mart gecesi o podyuma ben çıkacağım. Ama bunu nasıl yapacağım? Akış kilitlenmiş, kulüp yönetimi ana grubu çoktan yerleştirmiş. Sahneye çıkmak için kimlerle konuşup nasıl anlaşmam gerek?"
Nurşah telefonda kısa bir duraksama yaşadı. "Ne? Sen ciddi misin Bora? Sen aylardır gitarı eline bile sürmedin! Sahneye çıkmak öyle 'istiyorum' demekle olmuyor ki bu saatten sonra..."
"Ciddiyim Nurşah. Hayatımda hiç olmadığım kadar ciddiyim," dedim çenemi sıkarak. "Bana yolu söyle. Kiminle görüşmem gerekiyor?"
Nurşah derin bir nefes aldı. Zihnindeki o organizasyon ağını hızla taradığını hissedebiliyordum.
"Bak Bora... Bu iş öyle tek bir kişide bitmiyor," dedi Nurşah, sesi aniden profesyonel bir havaya bürünerek. "Eğer o sahneyi istiyorsan kapısını çalmamız gereken üç ana isim var:
Kulüp Başkanı Volkan: Şenliğin tüm akış yetkisi ve süre yönetimi onda. Ana gruptan önceki o yarım saatlik boşluğu bize açması gerek. Başka türlü o podyuma adım bile atamazsımız.
Teknik Şef ve Işık Sorumlusu: Sahnede yapacağın her hareket, ışıkların ritmi ve ses mikseri onun elinde. Işıkçıyı ikna etmezsek sahne arkasından fişimizi çekerler.
Öğrenci Konseyi Temsilcisi: Güvenlik ve sahne arkası giriş izinleri tamamen onda. Kulise girmemiz, arkada hazırlık yapmamız için o akreditasyon kartlarını almamız şart."
Nurşah’ın saydığı bu isimler kafamda tek tek yerini aldı. "Tamam," dedim. "Yarın hepsinin kapısını çalacağız."
"Dur, önce sahneye çıkıp ne yapacağını söyle bana," dedi Nurşah merakla. "Sadece çıkıp şarkı mı söyleyeceksin?"
"Hayır," dedim fısıltıyla. "Yüzümde mat siyah bir maske olacak. İlk şarkı bitene kadar Alâ dahil kimse benim olduğumu anlamayacak. İlk şarkım Göksel İpekçi - Gözleri Ahu olacak. O şarkının son mısrasında, 'Alsa canımı ses etmem yahu' dediğim an maskeyi yüzümden çıkaracağım."
"İnanmıyorum..." dedi Nurşah. Nefesi kesilmişti. "Bora bu... Bu efsane bir şey!"
"Bitmedi," diye devam ettim. "İkinci şarkı 34 başladığında, tam "Yaktın ışıkları" dediğim an... Kampüsteki bütün projektörler kararacak. Tek bir dev spot ışığı koca meydanın ortasındaki tek bir noktaya kilitlenecek. O noktada Alâ duracak. Nurşah, onu tam o koordinatta tutmak senin görevin."
"Işık sadece onun üzerine düşecek..." dedi Nurşah kendi kendine fısıldayarak. Yüzündeki o şaşkınlığın yerini muazzam bir heyecana bıraktığını hissedebiliyordum. "Işık masasındaki çocukla bizzat ben konuşacağım Bora! Her şeyi santim santim ayarlatacağım."
"Son şarkı da Emre Altuğ - Neyleyim olacak," dedim. "Işıklar Alâ’nın üzerindeyken, maskesiz bir şekilde doğrudan onun gözlerinin içine bakarak söyleyeceğim. Doğum gününü unuttuğumuzu sanıyor ya... O gece bütün dünya kimin için orada olduğumu öğrenecek."
Nurşah telefonda derin bir nefes aldı. Birkaç saniye sustuktan sonra heyecanla konuşmaya başladı:
"Bora... Yalnız dur, sadece sahne, ışık ve müzik yetmez! Kombin... Kombin dâhil her şeyi, en küçük detayına kadar önceden hazırlamamız lazım! O gece hem sen sahnede bir ilah gibi görünmelisin hem de Alâ’nın üzerinde tam o spot ışığının altında parlayacak efsanevi bir kıyafet olmalı!"
Pencereden dışarı bakarken gülümsedim. "Nasıl bir kombin Nurşah?"
"Sen sahnede siyah maskeyle olacaksın ya," dedi Nurşah hızlı hızlı anlatarak. "Senin üzerine simsiyah, tam vücuduna oturan o kaliteli kumaştan siyah gömlek, siyah ceket ve fit bir pantolon giydireceğiz. Maskeyle tam bir gizem havası esecek! Ama asıl mesele Alâ!"
"Alâ'ya ne giydireceğiz?" diye sordum merakla.
"Alâ o gün şenliğe gelirken sıradan bir şeyler giymek isteyecektir, kırgın ya zaten! Ama ben 18 Mart akşamından onun evine gidip 'Kızım şenlik var, fotoğraflar çekileceğiz, konsept var!' diye onu zorla süsleyeceğim. Onu ışığı yansıtan, zarif, melek gibi gösterecek o elbiseyi giydireceğim! Spot ışığı üzerinden süzüldüğünde bütün meydanın gözü kamaşacak. Makyajından saçına kadar her şeyi ben planlayacağım!"
"Harika fikir," dedim, içimdeki heyecan katlanarak büyüyordu. "Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşüneceğiz."
"Sadece kıyafet de değil," diye ekledi Nurşah. "Alâ'yı tam o spot ışığının düşeceği koordinata getirmek için bir bahane bulmam lazım. Mesela 'Kulüp standından içecek alalım' ya da 'Önden sahneyi daha iyi görüyoruz' diyip onu o noktaya çekeceğim. Saati saatine, dakikası dakikasına senkronize olmamız şart!"
Nurşah telefonda derin bir nefes aldı. "Bora... O kız o gece mutluluktan mahvolacak. Yarın ilk iş Volkan’ın, teknik şefin ve konseyin yanına gidiyoruz. Bu planı kusursuz işleyeceğiz."
"Yarın sabah kampüste görüşürüz," deyip telefonu kapattım.
Pencereden dışarıya, karanlık gökyüzüne baktım. Alâ’nın o gece vereceği tepkiyi, ışık üzerine düştüğündeki o şaşkınlığını düşündükçe içimdeki ateş daha da büyüyordu. Bırakın unuttuk sansındı... 19 Mart gecesi geldiğinde, bu dünyada çektiği bütün burukluklar yerini unutulmaz bir masala bırakacaktı.
Mart sabahının henüz sisini atamamış, kemiklere işleyen o dondurucu soğuğu kampüsün geniş taş yolunu esir almıştı. Saat sekizi çeyrek geçiyordu. Kampüsün gürültülü hayatı henüz uyanmamıştı ama benim içimde fırtınalar kopuyordu. Gece gözüme tek damla uyku girmemişti. Zihnimde Alâ’nın o kırgın bakışları, montumun iç cebinde duran mat siyah maske ve 19 Mart gecesi o meydanda koparacağım devasa kasırga dönüp duruyordu.
Kulüpler binasının yüksek merdivenlerinin başında duran Nurşah’ı gördüm. Elinde iki büyük karton bardak kahveyle bekliyordu. Üzerindeki kalın kabanın yakalarını kaldırmıştı, soğuktan burnunun ucu kızarmıştı ama gözlerindeki hırslı kıvılcım bana gece verdiğimiz kararın ne kadar doğru olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu.
"Gözümü bile kırpmadım Bora," dedi Nurşah kahvenin birini bana uzatırken. Sesi son derece kararlıydı. "Gece boyu sahneleri, dakikaları, zamanlamaları düşündüm. Önümüzde üç kapı var. Volkan ve Serdar Usta’yı bir şekilde hallederiz ama... üçüncüyü düşündükçe kanım donuyor Bora."
Kahveden sıcak bir yudum aldım. Boğazımı yakan acı tat zihnimi daha da berraklaştırdı.
"Mert’in konsey başkanlığından istifa ettiğini ve yerine Emir’in geçtiğini biliyorum Nurşah," dedim sesimi kalınlaştırarak. "Alâ’ya takıntılı olan o herifin konseyin ve güvenliğin başına geçtiğini öğrendiğimden beri çenemi sıkmaktan dişlerim sızlıyor. Ama ant olsun, o VIP kartları da, sahne iznini de onun boğazına basarak alacağım."
1. Kapı: Müzik Kulübü Başkanı Volkan
Kulüpler binasının ikinci katındaki dar koridorda adımlarımızı hızlandırdık. Ahşap kapının üzerinde "Müzik Kulübü Başkanlığı" yazıyordu. Nurşah kapıyı çalma nezaketinde bile bulunmadan kolu sertçe indirip içeri girdi, ben de hemen arkasından adımladım.
Volkan, masasının üzerine yığılmış onlarca kağıt, broşür ve bütçe listelerinin arasında kahvesini yudumluyordu. Bizi sabahın bu saatinde karşısında görünce şaşkınlıkla bardağını masaya bıraktı.
"Hayırdır? Sabahın köründe ne bu baskın?" dedi Volkan kaşlarını çatıp.
Sessizce masanın önüne yürüdüm. İki elimi masanın ahşap yüzeyine bastırıp üzerine eğildim. Gözlerimi onun gözlerine kilitledim.
"19 Mart gecesi," dedim, tane tane ve geri adım atmayan bir sesle. "Ana gruptan önceki yarım saatlik sahne boşluğunu ben alıyorum Volkan.
Volkan aniden alaycı bir kahkaha attı. Ama yüzümdeki o buz gibi ifadeyi görünce gülüşü dudağında dondu.
"Bora saçmalama gözünü seveyim," dedi sandalyesinde geriye kayarak. "Aylardır eline gitar almayan adamsın sen. Şenlik programı rektörlüğe teslim edildi, afişler basılıyor. Akış kilitli diyorum sana! O yarım saatlik boşlukta DJ seti var, millet ısınsın diye konuldu. Hem rektörlük ana gruptan önce başka canlı performans istemiyor."
"O DJ setini kaldırıyorsun," dedi Nurşah söze girerek. Masanın kenarına geçip Volkan’ın elindeki program kağıdını çekip aldı. "Bora üç şarkı söyleyecek. Üç şarkı! Toplamda 15 dakika Volkan. Şenlik tarihinin en büyük şovuna imza atacaksınız, sen hâlâ uyduruk bir DJ seti diyorsun!"
"Bana bak Volkan," dedim masaya biraz daha yaklaşarak. "Sana bunu 'rica' etmeye gelmedim. O sahneye çıkacağım. Eğer akışta yer açmazsan, o gece ana grup sahneye çıkmadan hemen önce ben o podyuma plansız girerim. Elektrikleri kesseniz bile akustik söylerim. O meydanı başınıza yıkarım. Beni sınama."
Volkan’ın yüzü sarardı. Benim kontrolden çıktığımda neler yapabileceğimi çok iyi biliyordu. Şenlikte bir kriz çıkmasını, rektörlüğe rezil olmayı göze alamazdı.
"Lan sen kafayı yemişsin!" dedi Volkan elini saçlarından geçirerek. "Tamam... Tamam dur! 15 dakika diyorsun bak. Ana gruptan hemen önce, saat tam 21:30’da seni sahneye fırlatırım. Ama 21:45 dedi mi sahneden ineceksin. Tek bir saniye sarkarsan sesi keserim!"
"Anlaştık," dedim hiç istifimi bozmadan. "İlk kapı tamam."
2. Kapı: Teknik Şef ve Ses/Işık Sorumlusu (Serdar Usta)
Kulüpler binasından çıkıp ana podyumun kurulduğu devasa meydana geçtik. Çelik konstrüksiyonların arasında tonlarca ağırlıktaki ses mikserlerinin, devasa kablo roborlarının ortasında bir adam duruyordu: Serdar Usta. Kulaklığı boynuna asılı, elindeki telsizle kulenin tepesindeki ışıkçıya bağırıyordu.
"Serdar Abi," diye seslendi Nurşah.
Serdar Usta dönüp bize baktı. Yüzündeki yorgun çizgilerle bizi süzdü. "Yine ne var? Kulüpçüler yine teknik ekipmanı mı bozdu?"
"Yok abi," dedim yanına vararak. "Daha büyük bir mesele var. 19 Mart gecesi 21:30’da sahnede ben varım. Ve senden hayatının en hassas ışık ve ses senkronizasyonunu istiyorum."
Serdar Usta elindeki telsizi beline takıp kollarını göğsünde birleştirdi. "Bak sen... Bora Efendi sahneye çıkmaya karar vermiş. Oğlum ben sahne şovlarıyla uğraşmam, ışıkçı çocuklara söylerim renkli robotları çevirirler işte. Öyle fantezilere vaktim yok benim."
"Hayır," dedim cebimden o siyah maskeyi çıkarıp ona göstererek. "Basit bir ışık şovu değil Serdar Abi. Beni iyi dinle. Ben ilk şarkıyı siyah maskeyle söyleyeceğim. Sahnede sadece tek bir tepe spoti olacak. Benim yüzüm görünmeyecek."
Serdar kaşlarını kaldırdı, ilgisini çekmişti.
"Asıl olay ikinci şarkıda," diyerek araya girdi Nurşah, cebinden çıkardığı krokiden sahne ve meydan haritasını Serdar Usta'nın önüne açtı. "İkinci şarkı '34'... Sözlerde "Işıkları yakmalı" dizesi geçtiği tam o salisede, sahnedeki ve kuledeki BÜTÜN ışıklar kararacak. Sıfır karanlık!"
"Ne?" dedi Serdar Usta şaşkınlıkla. "Koca meydanı karartmak mı? Oğlum rüzgâr var, güvenlik var, şalteri indirip kaldırmak frekans düşürür!"
"Ve aynı salisede," diye devam ettim Serdar Usta’nın gözlerinin içine bakarak. "Kulenin tepesindeki en güçlü takip spoti... Meydanın tam ortasındaki şu koordinata kilitlenecek." Parmağımla haritadaki X işaretini gösterdim. "Sadece tek bir kızın üzerine düşecek ışık. Alâ’nın üzerine. Ne bir salise gecikme, ne bir milim kayma! Işık patladığı an, ben sahnede maskeyi çıkarıp ona bakıyor olacağım."
Serdar Usta haritadaki koordinata, sonra bana, sonra elimdeki siyah maskeye baktı. Derin bir küfür savurdu, ardından yüzünde o eski rock’çı tebessümü belirdi.
"Usta..." dedi Serdar başını sallayarak. "Siz kafayı komple yemişsiniz. O ışığı o salisede yakalamak için ışık masasına robottan ziyade manuel takipçi oturtmam lazım. Tek bir salise gecikirsek bütün büyü bozulur."
"Bozulmayacak," dedi Nurşah kararlılıkla. "Çünkü o ışık masasında 19 Mart gecesine kadar Serdar Abi ile ben oturup prova yapacağız. Tam zamanlamayı ben vereceğim."
Serdar Usta elini bana uzattı. "Ulan Bora... Bir kız için koca şenlik teknik ekibini seferber ettin ya, helal olsun. Sesi de ben bizzat miksleyeceğim. İkinci kapıyı da geçtiniz sayın."
Elini sıkıca sıktım. "Eyvallah Serdar Abi."
3. Kapı: Öğrenci Konseyi Başkanı ve Güvenlik Sorumlusu (EMİR)
İkinci kapıyı halletmenin rahatlığı, Konsey binasının devasa cam kapısının önüne geldiğimizde yerini buz gibi bir strese bıraktı. Çünkü içeride bizi bekleyen kişi bir dost ya da sıradan bir öğrenci değildi. Alâ’ya aylardır takıntılı olan, her fırsatta araya girmeye çalışan, konsey seçimlerini hileyle kazanıp güvenliğin başına geçen Emir’di.
Nurşah kapının önünde durup koluma yapıştı. "Bora," dedi fısıltıyla, gözlerinde gerçek bir korku vardı. "Sakin olacaksın. Ne derse desin, ne tahrik yaparsa yapsın o kartları almadan buradan çıkamayız. Eğer ona vurursan şenlik alanına girişini bile yasaklar!"
"Sakinim," dedim çenemi o kadar sıkıyordum ki kemiklerim sızlıyordu. "Sadece kartları alacağım."
Kapıyı vurmadan içeri girdik. Deri koltuğunda bacak bacak üstüne atmış, elindeki VIP kulis kartlarını inceleyen Emir, kapının açılmasıyla kafasını kaldırdı. Yüzünde o nefret ettiğim, ukala ve özgüvenli tebessüm belirdi.
"Ooo," dedi Emir, koltukta geriye yaslanarak. "Bora ve Nurşah. Hangi rüzgâr attı sizi benim odama? Yoksa şenlikte güvenlik görevlisi olarak çalışmak için başvuruya mı geldiniz?"
Yanındaki iki konsey üyesi herif kıkırdadı. Onlara ters bir bakış attım, anında sesleri kesildi. Masaya doğru yürüdüm, iki elimi masanın kenarına dayadım.
"Geyiği kes Emir," dedim sesimdeki stresi ve öfkeyi bastırmaya çalışarak. "19 Mart gecesi için kulis arka giriş izinlerini ve özel VIP koordinat alan kartlarını almaya geldik."
Emir elindeki VIP kartları parmaklarının arasında çevirdi. Gözlerini kısarak bana baktı.
"Anlamadım?" dedi alaycı bir tonla. "VIP kartlar rektörlük, özel konuklar ve yetkili konsey üyeleri içindir Bora. Sana niye VIP kart vereyim ki? Sen kimsin?"
"Sahneye ben çıkıyorum," dedim net bir sesle. "Volkan akışı onayladı, Serdar Usta teknik altyapıyı üstlendi. O gece sahnede ben varım. Kulis arkasına geçiş ve meydandaki özel alan kartları benim hakkım."
Emir aniden kahkaha attı. Koltuğunda öne doğru eğildi, gözlerindeki o hazımsızlık ve kıskançlık dışarı vurmuştu.
"Sen mi sahneye çıkıyorsun?" dedi alay ederek. "Aylardır eline gitar almayan Bora, Alâ’nın doğum gününde şov yapacak öyle mi? Biliyorum oğlum, her şeyi biliyorum. 19 Mart’ın Alâ’nın doğum günü olduğunu da, senin o sahnede ne haltlar karıştırmak istediğini de biliyorum."
Nurşah öne atıldı. "Emir! Derdin ne senin? Bütün izinler alındı diyoruz, konsey başkanı olarak o onay kağıtlarını imzalamak zorundasın!"
Emir ayağa kalktı. Masanın etrafından dolanıp tam karşıma geldi. Boyu boyuma yakındı ama gözlerindeki o eziklik onu küçültüyordu.
"Zorunda falan değilim Nurşah," dedi Emir, gözlerini doğrudan benim gözlerime dikerek. "Güvenlik amiri tamamen bana bağlı. Şenlik alanında kimin nereye gireceğine BEN karar veririm. Ve sana o kartları vermiyorum Bora. Alâ o gece şenlikte olacak evet, ama benim VIP locamda oturacak. Senin o uyduruk sahne şovunu izlemek zorunda değil."
Kan beynime sıçradı. Ceketinin yakasından tutup onu duvara yapıştırmamak için kendimle devasa bir savaş veriyordum. Yumruklarımı o kadar sıktım ki tırnaklarım avucuma battı.
"Alâ senin locana adım bile atmayacak Emir," dedim, sesim bir kaplanın hırıltısı gibi çıkmıştı. "O kartları şimdi masaya koyacaksın."
"Koymazsam ne olur?" dedi Emir pişkince gülerek. "Bana vurur musun? Vur hadi! Vurduğun an güvenlikleri çağırırım, seni kampüsten attırırım. Şenlik gecesini de nezarette geçirirsin! Alâ da o gece yalnız kalır. Nasıl fikir?"
Nurşah araya girip elimi tuttu. "Bora yapma! Değmez!"
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp Alâ’nın yüzünü düşündüm. Bu aşağılık herif yüzünden o geceyi mahvedemezdim. Gözlerimi açtığımda sesimdeki öfke yerini dondurucu bir tehdide bıraktı.
"Bana bak Emir," dedim, ona doğru bir adım atarak. "Rektör yardımcısı Ahmet Bey’in senin konsey bütçesinden çaldığın o 50 bin lirayı henüz bilmediğini biliyorum. Müzik kulübünün faturalarını nasıl sahtelediğini, o parayı kendi şahsi hesabına nasıl aktardığını iki saat içinde rektörlüğe belgeleriyle sunabilirim. Şenlik gecesi nezarette olanın kim olacağını bir daha düşün istersen."
Emir’in yüzündeki o piç tebessüm bir anda yok oldu. Rengi sapsarı kesildi, gözleri büyüdü. Yutkunmaya çalıştı ama boğazı kurumuştu.
"Sen... Sen ne saçmalıyorsun?" dedi sesi titreyerek.
"Cebimdeki telefonda belgelerin fotokopisi var," dedim cebime dokunarak. "Ya o iki adet VIP Erişim Kartını ve güvenlik geçiş belgesini şimdi imzalayıp bana verirsin... Ya da bu odadan çıkar doğrudan rektörlük binasına yürürüm. Seçim senin. Konsey başkanı mı kalacaksın, yoksa hırsızlıktan ihraç edilen bir ezik mi?"
Emir birkaç saniye felç olmuş gibi bana baktı. İçi içini yiyordu, öfkeden dudakları titriyordu ama kapana kısılmıştı. Hızla masasına döndü. Çekmecesini açıp titreyen elleriyle iki adet siyah-altın sarısı "SPECIAL VIP ACCESS" kartını çıkardı. Üzerine güvenlik mühürlü imzayı bastı ve masaya doğru fırlattı.
"Alın..." dedi nefretle bakarak. "Defolun odamdan!"
Kartları masadan alıp cebime koydum. Ona son kez baktım.
"19 Mart gecesi gözlerini sahneden ayırma Emir," dedim kapıya doğru yürürken. "Alâ’nın kime ait olduğunu, o ışık onun üzerine düştüğünde bütün kampüsle birlikte sen de izleyeceksin."
Binadan dışarı çıktığımızda dondurucu rüzgâr yüzümüze çarptı. Nurşah derin bir nefes alıp bacakları titreyerek merdivenlere çöktü.
"Bora..." dedi Nurşah şok içinde. "O belgeler gerçek miydi?"
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. "Sadece blöftü. Ama o kadar suçluydu ki anında yuttu."
Nurşah aniden kahkaha atmaya başladı. "İnanmıyorum sana! Çıldırtacaksın sen beni! Üç kapıyı da kırdık Bora... Üç kapı da bizim!"
Cebimdeki kartlara ve siyah maskeye dokundum. İçimdeki o devasa gurur ve sevda ateşi tüm soğuğu yakıp geçiyordu.
"Beş gün kaldı Nurşah," dedim gökyüzüne bakarak. "Alâ şu an evinde, doğum gününün unutulduğunu sanıp ağlıyor olabilir... Ama 19 Mart gecesi geldiğinde, bu dünyadaki en şanslı kadın olacak."
Konsey odasından çıkıp Emir’in o mide bulandırıcı tehditlerini arkamızda bıraktığımızda, üzerimdeki gerginlik yerini hafif bir titremeye bırakmıştı. Nurşah’la kulüpler binasının merdivenlerinde helalleşip ayrıldık. O prova takvimini netleştirmek için Serdar Usta’nın yanına dönerken, ben adımlarımı doğruca kampüsün dışındaki küçük çiçekçiye kırdım.
Sokak aralarından geçerken rüzgâr martın dondurucu soğuğunu yüzüme çarpıyordu ama aklımdaki tek şey Alâ idi. Dün gece ona bilerek uzak davranmıştım. Telefonlarına geç yanıt vermiş, "Çok işim var" deyip kestirip atmıştım. Amacımız 19 Mart gecesi şoku tam manasıyla yaşatabilmekti ama onu içten içe yaraladığımı, doğum gününün yaklaşmasına rağmen herkesin unutmuş gibi davranmasına ne kadar içerlediğini çok iyi biliyordum.
Çiçekçinin dükkânına girdiğimde içerideki nemli ve mis kokulu hava yüzüme vurdu.
"Hoş geldin delikanlı," dedi yaşlı çiçekçi, elindeki budama makasını tezgâha bırakırken.
"Görkemli bir buket istiyorum amca," dedim sesimdeki sabırsızlığı gizleyemeyerek. "Sadece beyaz zambak olsun. Yeşilliklerle süsle ama çiçeğin zarafetini kapatmasın."
Çiçekçi amca gülümsedi. "Beyaz zambak... Zordur ama en duru sevgiyi simgeler. Kime bu zarafet?"
"Dünyanın en özel kadınına," dedim kısık bir sesle.
On dakika sonra elinde devasa, taze açmış, yapraklarının üzerinde hâlâ su damlacıkları duran bembeyaz bir zambak buketiyle dükkândan çıktım. Kokusu öyle yoğundu ki, soğuk havanın içinde etrafımı saran tek sıcak şey o buket haline gelmişti.
Alâ’nın kaldığı apartmanın önüne geldiğimde adımlarımı yavaşlattım. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken kalbim sanki o büyük konsere çıkıyormuşum gibi küt küt atıyordu. Dairenin önüne gelip derin bir nefes aldım. Sol elimdeki buketi arkama saklayıp sağ elimle zile bastım.
İçeriden hafif terlik sesleri geldi. Kapının arkasındaki adımlar durdu. Delikten baktığını biliyordum.
"Kim o?" dedi Alâ. Sesi o kadar kırgın, o kadar mesafeli geliyordu ki içim cız etti.
"Benim sevgilim, aç kapıyı," dedim yumuşak bir sesle.
Birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Kapıyı açmayacak sanıp korktum. Ardından kilit iki kere döndü ve kapı aralandı.
Alâ karşımda duruyordu. Üzerinde gri, bol bir hırka, altında eşofman altı vardı. Saçlarını gelişigüzel bir topuz yapmıştı. Gözlerinin altı hafifçe kızarmıştı; belli ki gün boyu kendi içine çekilmiş, belki de sessizce ağlamıştı. Yüzü asıktı, bakışlarını benden kaçırıp koridora kilitledi.
"Hayırdır Bora?" dedi kolları göğsünde birleşmiş halde. "Çok işin yok muydu senin? Dersler, projeler, kulüp işleri... Vakit ayırabilmişsin bana, şaşırdım."
Hiçbir şey söylemeden içeri doğru bir adım attım. O geriye çekilmek üzereyken, arkamda sakladığım devasa beyaz zambak buketini ikimizin arasına çıkardım. Zambakların o yoğun, büyüleyici kokusu bir anda küçük antreyi doldurdu.
Alâ’nın gözleri buketle buluştuğu an büyüdü. Dudakları hafifçe aralandı, bakışlarındaki o sert kalkan bir milisaniye kadar yalpaladı ama hemen ardından kendini toparlayıp kaşlarını yeniden çattı.
"Bu ne şimdi?" dedi, kafasını çevirerek.
"Sana geldim," dedim sesimin en samimi, en yumuşak tonuyla. Kapıyı ayağımla arkamdan kapatıp ona doğru yaklaştım. "Sana, dünyadaki en güzel kokuya... En sevdiğin çiçekleri getirdim."
"Bora, ben..." dedi ama cümlesini tamamlayamadı. Çiçekleri eline vermek istedim, isteksizce tuttu ama yüzündeki o hüzünlü bulut dağılmamıştı. "İki gündür yüzüme bakmıyorsun. Telefonlarıma 'sonra konuşuruz' deyip kapatıyorsun. Şimdi elinde bir buket zambakla gelince her şey çözüldü mü sanıyorsun?"
"Çözülmedi biliyorum," dedim gülümsemeye çalışarak. Elindeki buketi alıp antredeki küçük masanın üzerine bıraktım. Sonra iki elimle onun soğuktan büzüşmüş narin ellerini tuttum. Kendime doğru çektim ama o hafifçe direndi, göğsüme yaslanmak yerine başını yana eğdi.
Trip atıyordu. Hem de en haklısından...
"Görüşmeyeli nasılsın bakalım küçük hanım?" dedim, onu belinden tutup salondaki koltuğa doğru yönlendirirken.
"İyiyim Bora. Her zamanki gibi. Yalnız ve tek başıma," dedi, koltuğun köşesine çekilip bağdaş kurarken. Hırkasının kollarını ellerinin üzerine kadar çekmişti.
Yanına oturdum. Aramızdaki mesafeyi kapatmak için ona doğru kaydım ama Alâ hemen yastıklardan birini kucağına alıp aramızda bir barikat kurdu. Ona bakıp hafifçe kıkırdadım.
"O yastık seni benden koruyamaz biliyorsun değil mi?" dedim.
"Ben korunmak istemiyorum Bora, ben sadece anlaşılmak istiyorum," dedi gözleri dolarak. Belli ki günlerdir biriktirdiği her şey dökülecekti. "Mart geldi... Herkes bir koşturmaca içinde. Sen, Nurşah, diğerleri... Sanki ben bu grupta yokmuşum gibi davranıyorsunuz. Bir şey soruyorum, 'Yok bir şey Alâ' diyorsunuz. Bir plana çağırıyorum, 'İşimiz var Alâ' diyorsunuz. Ben size ne yaptım?"
İçimdeki o devasa sırrı patlatmamak için dilimi ısırdım. O sahnede onun gözlerinin içine bakarak şarkı söyleyeceğim anı düşündüm. Şu an yaşadığı bu kırgınlık, 19 Mart gecesi yaşayacağı o devasa patlamanın yakıtı olacaktı ama yine de onu böyle üzgün görmek canımı yakıyordu.
"Alâ'm..." dedim, aradaki yastığı yavaşça çekip kenara koyarak. Bu sefer kaçmasına izin vermedim. İki elimle yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Başparmaklarımla elmacık kemiklerini okşadım. "Güzel gözlüm, zambak kokulum... Yemin ederim sana yönelik kötü bir niyetimiz yok. Sadece şenlik haftası yaklaşıyor, gruptaki herkesin üzerinde inanılmaz bir stres var."
"Biliyorum şenlik haftası!" dedi Alâ hırsla. "Ama geçen sene de şenlik vardı. Hiç böyle kopmamıştık birbirimizden. Sen sanki benden bir şey gizliyorsun Bora. Gözlerinin içine bakıyorum, başka bir yerdesin. Aklın bende değil gibi."
"Aklım sende değil mi?" dedim inanamayarak. Yüzünü bırakmadan hafifçe yaklaştım, alnımı alnına yasladım. "Benim aklım, fikrim, zihnim, attığım her adım sadece sensin Alâ. Şu fani dünyada attığım her kalbin ritmi senin adınla atıyor. Nasıl dersin aklın bende değil diye?"
"O zaman niye uzak duruyorsun?" dedi fısıltıyla. Bir damla yaş gözünden süzülüp benim parmağımın üzerine damladı. O yaş içimi dağladı.
"Uzak durmuyorum," dedim, o gözyaşını öperek temizlerken. "Sadece biraz yorgunum. Ama bak buradayım. Yanındayım. Ve söz veriyorum, bu şenlik var ya... Bu bahar şenliği senin hayatında geçirdiğin en efsanevi, en unutulmaz gün olacak."
Alâ gözlerini kaçırdı. "Hıh, eminim öyle olur. Zaten kimsenin umurunda değil."
"Ne demek umurunda değil?" dedim sesimi biraz yükseltip neşeyle söze girerek. Ona sarıldım, başını göğsüme bastırdım. O önce direndi, sonra teslim olup kokumu içine çekti. "Sen dur bakayım... Şenlikte ne yapacağız biliyor musun?"
"Ne yapacakmışız?" dedi Alâ burnunu çekerek, göğsümden bana doğru bakarken.
"Bir kere," dedim, parmaklarımla saymaya başlayarak. "19 Mart günü... O meydan kurulduğunda, ilk günden itibaren bütün stantları tek tek gezeceğiz. O çok sevdiğin pamuk şekerciden iki tane büyük boy alacağız. Birini sen yiyeceksin, diğerini benim yüzüme gözüme bulaştıracaksın."
Alâ hafifçe gülümsedi ama hemen topladı kendini. "Ben çocuk muyum Bora?"
"Benim çocuğumsun," dedim yanağını sıkarak. "Sonra o devasa gondol var ya... Oraya bineceğiz. Sen korkup çığlık attıkça ben sana daha sıkı sarılacağım. 'Bora indir beni' diye bağıracaksın ama ben sırf sen bana böyle sıkı sarıl diye durdurmayacağım."
"Aptal," dedi Alâ, hafifçe göğsüme vurarak. "Kusarım ben gondolda, biliyorsun."
"Tamam tamam, gondol yok o zaman," dedim gülerek. "Lunaparktaki o dönme dolaba bineriz. En tepeye çıktığımızda durdururum. Bütün kampüs, bütün ışıklar ayaklarımızın altında olur. Tam o tepedeyken..." Sözümü kestim, gözlerinin içine baktım.
"Tam o tepedeyken ne?" dedi Alâ merakla.
"Seni öpeceğim," dedim fısıltıyla. "Bütün dünya aşağıda dönerken, zamanı oracıkta durduracağım."
Alâ’nın yanakları al al oldu. Bakışlarını benden kaçırmaya çalıştı ama bu sefer gülümsemesini tamamen saklayamadı. Trip atan o sert kızın altından, bana aşık olan o küçük kız çocuğu yeniden çıkarmıştı.
"Sonra?" dedi, sesindeki o kırgınlık biraz daha erirken. "Başka ne var şenlikte?"
"Sonra akşam olacak," dedim, saçıyla oynayarak. "Meydanda devasa bir kalabalık toplanacak. Binlerce insan... Işıklar patlayacak, müzik sesleri kampüsün dışına taşacak. Nurşah, sen, ben, bizim çocuklar... En önde, podyumun tam dibinde olacağız."
"Sen konserlere pek gitmezsin ki," dedi Alâ şüpheyle bakarak. "Kalabalığı sevmezsin."
"O gece başka olacak," dedim gözlerimi kırpıp. "O gece kalabalığı da seveceğim, ışıkları da... Müzik çalmaya başladığında sen ritme uyup dans edeceksin. Ben de arkandan sarılacağım sana. Hiç kimse umurumuzda olmayacak. Sadece sen ve ben."
Alâ başını yeniden göğsüme koydu. İçini çekti. Kalbinin atışını ritmik bir şekilde hissedebiliyordum.
"Bora..." dedi kısık bir sesle. "Efendim güzelim?"
"Gerçekten beni unutmadınız değil mi? Yani... Bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Herkesin bir hayatı, bir koşturmacası var gibi. Ben sanki geride kalmışım gibi."
Gözlerim doldu. Onu bu sahte unutulmuşluk hissiyle baş başa bıraktığımız için kendime kızdım ama 19 Mart gecesi o spot ışığı üzerine düştüğünde, o mat siyah maskeyi çıkarıp ona "Bu şarkı senin için Alâ!" diye bağırdığımda yaşayacağı o muazzam mutluluğu düşündüm. Değecekti. Bütün bu çekilen acılara, bu küçük triplere değecekti.
"Seni bu dünyada herkes unutsa," dedim, çenesinden tutup yüzünü yukarı kaldırarak. "Ben unutmam Alâ. Sen benim hafızamsın. Sen benim nefesimsin. Bir insan nefes almayı unutabilir mi?"
Eğilip dudaklarını öptüm. Uzun, derin ve bütün özlemimi aktardığım bir öpücük oldu. Alâ önce duraksadı, sonra ellerini enseme çıkartıp beni kendine doğru çekti. Bütün kırgınlığı, bütün şüpheleri o öpücükte eriyip gitti.
Ayrıldığımızda ikimizin de nefesi kesilmişti.
"Tamam," dedi Alâ hafifçe soluyarak. "Affettim sayılır. Ama bir şartla."
"Nedir şartın hatun?" dedim gülerek.
"Mutfakta bana o çok sevdiğim çikolatalı krepini yapacaksın. İki gündür açım ben senin ilgine!"
Ayağa kalkıp ona elimi uzattım. "Krep ne kelime! Sana krallara layık bir ziyafet çekeceğim bugün. Hadi kalk bakalım!"
Mutfak küçüktü ama ikimizin neşesiyle dolup taşmıştı. Ben tavada krepleri çevirirken, Alâ masanın üzerine koyduğumuz beyaz zambakları vazoya yerleştiriyordu. Çiçeklerin saplarını keserken yüzünde beliren o huzurlu tebessüm, günlerdir çektiğim bütün o stresi, Emir’le olan kavgamı, Volkan’la olan tartışmamı silip süpürmüştü.
"Bora," dedi Alâ, vazoyu masanın ortasına koyarken. "Zambaklar çok güzel kokuyor... Teşekkür ederim.''
"Rica ederim sevgilim," dedim tavadaki krepi tabağa alırken. "Şenlikten sonra da sana her gün zambak alacağım."
"Abartma istersen," dedi gülerek. "Ama şenlik gecesi için sabırsızlanmaya başladım bak. Bana o kadar güzel anlattın ki..."
Sıcak kreplerin üzerine çikolata sürerken içimden, 'Henüz hiçbir şey görmedin Alâ...' diye geçirdim. 'O gece o sahnede ışıklar karardığında, bütün kampüs senin adını fısıldayacak.'
Yemeğimizi yerken gün boyu süren o gerginlik tamamen yok olmuştu. Alâ bana derslerinden, Nurşah’ın son zamanlardaki garip hallerinden bahsetti. Nurşah’ın ona yakalanmamak için ne kadar büyük çaba sarf ettiğini duyunca içimden kıkırdadım.
Saatler su gibi aktı. Akşamüstü güneş batmaya başladığında salona çöken o turuncu ışık, masadaki beyaz zambakların üzerine vurdu. Alâ koltukta kıvrılmış, başını dizime koymuştu. Ben saçıyla oynarken o hafifçe gözlerini kapatmıştı.
"19 Mart..." diye fısıldadı Alâ uykulu bir sesle. "Çok az kaldı."
"Çok az kaldı güzelim," dedim eğilip saçlarını öperek. "Her şey hazır. Bütün dünya senin için dönmeye hazır."
Cebimdeki VIP kartın varlığını, montumda saklı duran siyah maskeyi ve Serdar Usta’nın o 15 dakikalık ışık senkronizasyonunu düşündüm. Emir ne yaparsa yapsın, kadir kıymet bilmeyen kim varsa kahrından çatlasın; 19 Mart gecesi o meydan sadece Alâ için aydınlanacaktı.
Bölüm etkileşimi
