6. bölüm / 7
ARALIKBölüm 5
Bölümler 7Şu an: Bölüm 5
- 1 GİRİŞ906 kelime
- 2 BÖLÜM 11.669 kelime
- 3 BÖLÜM 21.639 kelime
- 4 BÖLÜM 32.797 kelime
- 5 Bölüm 45.078 kelime
- 6 Bölüm 53.346 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Bölüm 65.277 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Teğet
~Bora Arkan
Gözlerimi açtığımda oda henüz tam aydınlanmamıştı. Islak asfalt kokusu aralık bıraktığım pencereden içeri sızıyor, dışarıdaki devasa çam ağaçlarının dalları rüzgârın etkisiyle hışırdayarak cama vuruyordu. Bütün gece; motorun selesinden sırtıma yayılan o sıcaklığı, Alâ’nın belimdeki parmaklarının varlığını zihnimden söküp atamamıştım. Yatakta doğrulup oturdum. Komodinin üzerindeki telefona kaydı gözüm; ekran kaskatı bir sessizlikle boş duruyordu. Zaten beklemiyordum, belirsiz bir mesaj gelsin diye ümit de etmiyordum ama o ekrandaki karanlık bile göğsümün ortasına oturmuş ağır bir taş gibiydi.
Hızlıca üzerimi değiştirip aşağı indiğimde Umay mutfakta çantasını fermuarlamakla meşguldü. Yüzünde uykusuzluğun gölgesi vardı ama gözlerindeki o hafif rahatlama hissi de kaçmıyordu.
“Günaydın abi,” dedi çantasını omzuna takarken. “Dün geceki çözüm gerçekten içime sindi, sabah soru bankasını açtığımda takılmadan hallettim.”
“Aferin ufaklık,” dedim ceketimi sırtıma geçirip mutfak tezgahına tünemiş su bardağına uzanırken. “Ege ne yaptı, bulaştı mı yine?”
Umay gözlerini devirdi. “Günün ilk dersinde kantin sırasında karşılaşırsak görürüz gününü... Hiç çekemem bugün onun ukalalıklarını.”
“Kafanı takma, dersine odaklan,” deyip kapıya yöneldim.
Garajdan çıkardığım siyah motorun tok kükremesi ıslak ve sessiz sokakta yankılandı. Eylemsizlik momenti, dişli oranları, ders notları, kod satırları... Zihnimde derslere dair ne varsa hepsi birbirine karışıyordu ama tam merkeze, hiçbir kuvvetin sarsamayacağı kadar sağlam yerleşen tek bir görüntü vardı: Dün gece kaskı elinden alırken bana bakan o yeşil gözler.
Kampüsün geniş, iki tarafı sık ağaçlarla kaplı ana giriş kapısından içeri süzüldüğümde sert rüzgâr deri ceketimin yakalarını zorluyordu. Motoru fakültenin altındaki otoparka, her zamanki köşeme çektim. Kontağı kapatıp kaskı başımdan çıkardığımda, rüzgârın nemli soğuğu yüzüme çarptı. Dün gece onun saçlarına temas eden, parmaklarının arasından çekip aldığım o ikinci kaskı motorun aynasına sıkıca asıp binanın geniş merdivenlerine doğru yürümeye başladım.
Ve tam o an, merdivenlerin ilk basamağında belirdi.
Üzerinde koyu yeşil, salaş bir kazak vardı. Elinde kalın bir ders dosyası tutuyordu. Rüzgârın yüzüne savurduğu birkaç tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırmaya çalışırken duraksadı. Botlarımın ıslak zeminde çıkardığı sesi duymuş gibi başını kaldırdı. Göz göze geldiğimiz o ilk salisede, ikimizin de adımları aynı anda kilitlendi. Hayat bir anlığına durdu, sadece ikimiz kaldık.
Aramızda inşa ettiğimiz o mesafeli, tek kelimesiz duvar; dün gece otoparktan çıkan motorun kükremesiyle derinden çatlamıştı. Şimdi o çatlağın iki yanında durmuş, birbirimizin sınırlarını ihlal ediyorduk. Bakışlarındaki o derin, gururlu ama bir o kadar da savunmasız ifadeyi görmek, göğsümdeki ritmi tamamen altüst etti.
Adımlarımı doğrudan ona doğru yönelttim. Aramızdaki birkaç basamaklık mesafeyi sakince kapatıp tam önünde, bir adım ötesinde durdum. Rüzgâr kazağının yakalarını hafifçe dalgalandırırken kokusu ciğerlerime doldu; yağmurla karışmış o tanıdık, yumuşak koku. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sadece baktık birbirimize. Geçen bir yılın, kurulmayan cümlelerin, o fırtınalı yolculuğun ağırlığı asılı kaldı aramızda.
Sesimdeki o her zamanki soğuk kontrolü sağlamaya çalışarak, fısıltıdan hallice bir tonla söze girdim:
“Dün gece...”
Alâ hafifçe duraksadı. Göğsü aldığı derin nefesle yükseldi, dudakları aralandı. Gözlerinin en derin yerinde dün geceden kalan o gizli, ele avuca sığmaz pırıltı yeniden belirdi. O pırıltıda hem bana karşı koymaya çalışan gurur hem de tamamen teslim olmak isteyen bir kabulleniş vardı.
“Bora...” dedi alçak, pürüzsüz bir sesle. Adımı söylerken sesi tüy gibi hafifti ama zihnimdeki tüm gürültüyü tek bir anda susturmaya yetti.
“Islanmadın umarım,” dedim bir adım daha atarak. Aramızdaki mesafe artık bir nefes kadardı. Şifrelerini çözmeye çalıştığım bir kod satırı gibi yüzünün her bir detayını ezberlemek istiyordum. “Eve girdiğinde arkana bakmadan doğrudan yukarı çıktın.”
Alâ’nın kirpikleri hafifçe titredi. Bakışları yüzümde, dudaklarımda gezindi. “Baktım,” diye itiraf etti alçak bir sesle. Gururundan ödün vermeyen o ses tonu ilk kez bu kadar kırılgan çıkmıştı. “Sen motoru çalıştırıp gidene kadar penceredeydim Bora. Kaskı... kaskı elinden alıp motora asışını izledim.”
Dudaklarımın kenarında hafif, gölgeli bir tebessüm belirdi. Ona doğru biraz daha eğildim. Tam elindeki dosyayı tutan pembe parmaklarına uzanacak, dün gecenin hesabını, o helalleşemediğimiz duyguları, kaskın ardına gizlediği o bakışları sonuna kadar konuşacakken...
“Arkan! Oğlum sabahtan beri seni arıyorum!”
Gürültülü, aceleci ve patavatsız adımlarla o büyülü an bir cam gibi tuzla buz oldu.
Mert merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp pat diye yanımızda bitti. Nefes nefese kalmıştı, elindeki buruşuk kâğıtları bana doğru sallarken hiç tereddüt etmeden, kaba bir hareketle koluma girdi. “Hoca amfide çıldırmak üzere! Sistem optimizasyonu ön teslim formunu eksik imzalamışsın. Çabuk gel, adam dersi başlatmadan halledelim yoksa projeyi doğrudan patlatacak!”
Mert beni sabırsızca kolumdan çekelerken çenemin kilitlendiğini, sırtımdaki kasların gerim gerim gerildiğini hissettim. Gözlerimi bir an bile Alâ’dan ayıramadım.
Alâ, refleks olarak iki adım geriledi. Aramızda açılan o fiziki mesafe, zihnimizdeki duvarları anında yeniden ördü. Elindeki dosyayı göğsüne doğru biraz daha bastırıp kendine bir kalkan yaptı. Yüzüne o her zamanki mesafeli, ulaşılamaz, pürüzsüz maskesini yeniden geçirdi ama gözlerindeki o teğet geçişin, yarım kalmışlığın getirdiği hayal kırıklığını benden kaçıramadı.
“Siz geçin,” dedi Alâ, sesi artık ne bir duygu ne bir pürüz barındırıyordu. Buz gibi, dümdüz bir tondaydı. “Görüşürüz Bora.”
Mert beni amfiye doğru çekiştirip dururken, “Oğlum yürüsenize, ne dikiliyorsunuz heykel gibi!” diye söyleniyordu.
Arkamı dönüp amfi koridoruna adım atmadan önce, merdivenlerin başında rüzgârda tek başına kalan Alâ’ya son bir kez baktım. Saçları yüzüne savruluyordu. İlk teğet geçişimiz, amfi kapısının soğuk, kasvetli koridorlarında eriyip gitmişti ama ikimiz de biliyorduk: Bu hesap burada kapanmamıştı.
Amfideki iki blokluk Sistem Optimizasyonu dersi boyunca zihnimi koda ya da tahtadaki karmaşık algoritmalara vermek imkânsız bir hal almıştı. Hocanın projeksiyona yansıttığı matrisler, formüller gözümün önünden anlamsız simgeler gibi kayıp gidiyordu. Birkaç sıra önümde, amfinin cam kenarına yakın oturan Alâ’nın profilini izlemekten dersin tek bir dakikasını bile yakalayamamıştım. Sırtına dökülen koyu renk saçları, not alırken kalemi parmaklarının arasında ritmik bir şekilde çevirmesi, arada bir kaşlarını hafifçe çatarak önündeki föylere bakması...
Her bir hareketi, sabah merdivenlerde Mert’in patavatsızlığı yüzünden yarım kalan o konuşmanın ağırlığını daha da artırıyordu. Zihnim sürekli aynı yerde takılı kalmıştı: Sabah yüzünde beliren o kırılgan ifade ve dün gece motorun üzerinde belimi sıkıca saran elleri.
Ders bitiminde amfiyi dolduran uğultuyla birlikte herkes ayağa kalktı. Masaların, sandalyelerin sürülerek çıkardığı o rahatsız edici gürültünün arasında Mert yanımda notlarını topluyordu.
“Oğlum acayip açım,” dedi Mert defterini çantasına tıkıştırırken. “Hadi aşağı inelim de fırından taze çıkan poğaçalardan kapalım, yoksa kalmayacak.”
“Siz geçin,” dedim gözlerimi Alâ’dan bir an bile ayırmadan. “Benim biraz hava almam lazım.”
Mert omuz silkip amfi kapısına doğru ilerlerken ben sıramda bekledim. Alâ dosyasını çantasına yerleştirdi, yeşil kazağının kollarını bileklerine doğru çekiştirip tek başına amfiden çıktı. Aradaki güvenli mesafeyi koruyarak, kalabalığın arasından süzülüp arkasından ilerledim. Merdivenlerden aşağı indi, koridoru geçip fakültenin arka bahçesine çıktı. Dışarıdaki soğuk ve nemli rüzgâr yüzüme çarptığında ciğerlerimin derinliklerine kadar o havayı çektim.
Kampüsün devasa, yaşlı çam ağaçlarının altındaki ıslak banklar ve çardaklar nispeten sakindi. Alâ, çardakların hemen yanındaki ahşap banka doğru yürüdü. Oturduğu yer hafif gölgedeydi. Elindeki dumanı tüten karton kahve bardağını iki eliyle sıkıca sarıp derin, uzun bir nefes aldı. Bakışları yerdeki ıslak yapraklara kilitlenmişti.
Bu kez Mert yoktu. Hoca yoktu. Amfideki o boğucu kalabalık yoktu.
Adımlarımı kararlılıkla ona doğru attım. Botlarımın ahşap zeminde çıkardığı tok, ağır sesleri duyduğunda başını hafifçe yana çevirdi. Geldiğimi görünce ne şaşırdı ne de kalkıp gitmeye yeltendi. Sadece kahve bardağını tutan pembe parmakları biraz daha sıkılaştı, omuzları hafifçe dikleşti.
Yanına yaklaşıp hemen karşısındaki ahşap banka oturdum. Aramızda sadece dar, verniği hafif soyulmuş ahşap bir masa vardı. Ceketimin önünü açıp masaya doğru hafifçe eğildim. Bakışlarındaki o koruyucu zırhı aşmak ister gibi doğrudan gözlerinin en derin noktasına kilitlendim.
“Ders boyunca kafanı bir kez bile kaldırmadın,” dedim, sesimi bahçedeki rüzgârın uğultusuna bastıracak ama sadece onun duyabileceği o alçak tona çekerek. “Not tutarken bile parmakların gergin duruyordun.”
Alâ kahvesinden küçük bir yudum aldı. Bardağı dudaklarından ayırırken kirpiklerinin altından bana baktı. Yüzüne o bildik gururlu, ulaşılmaz ifadesini oturtmaya çalıştı ama gözlerindeki o kırılgan, savunmasız gölge hâlâ oradaydı. Dün gecenin izi ikimizin de üzerindeydi.
“Gergindim,” diye itiraf etti. Sesi pürüzsüz ama bir fısıltı kadar alçaktı. “Çünkü birileri amfide arka sıradan pür dikkat beni izliyordu Bora. Dersle hiçbir alakası olmayan bir çift gözün sürekli üzerinde olduğunu hissetmek insanı germez mi?”
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı, gölgeli bir tebessüm geçti yüzümden. “Dersle alakası olan şeyleri dinledim zaten. Ama sabah merdivenlerde yarım kalan cümleler varken sistem optimizasyonuna odaklanmak pek mümkün olmadı.”
Alâ bardağı masaya bıraktı. Bakışlarını gözlerime sabitledi. Aramızda inşa ettiğimiz o bir yıllık soğuk ve mesafeli duvarın, tek bir yağmurlu gecede nasıl bu kadar çatladığını ikimiz de çok iyi biliyorduk.
“Sabah yarım kalmadı Bora,” dedi, sesinde belli belirsiz bir sitem dalgası esmişti. “Araya Mert girdi. Sonra sen amfiye geçtin. Hayat devam etti.”
“Araya biri girmeden tek bir düzgün cümle kuramayacak mıyız biz seninle?” dedim, masanın üzerinden ona doğru biraz daha yaklaşarak. Aramızdaki mesafe artık bir adım bile değildi. “Dün gece motorun üzerinde belimi sıkıca tutarken hiç araya biri girecek gibi durmuyordu Alâ.”
Alâ’nın nefesi boğazında tıkandı. Göğsü hızla yükselip indi. Yanaklarına hafif bir pembelik yayıldı, bakışları bir saliseliğine dudaklarıma kaysa da anında kendini topladı. Gururu yine o yıkılmaz kalesiyle devreye giriyordu.
“O gece fırtına vardı ve kaskım yoktu,” dedi kendini savunur gibi, dik bir sesle. “Düşmemek için, güvende kalmak için tutundum. Bunu başka yerlere çekip anlamlar yükleme.”
“Başka yerlere çekmiyorum,” dedim tane tane, her bir kelimenin üzerine basarak. “Sadece tutunduğunu söylüyorum. Ve pencereye çıkıp gidişimi izlediğini...”
Alâ tam ağzını açıp yanıt verecek, o aşılmaz savunma mekanizmasını yeniden harekete geçirecekti ki bahçe yolundan gelen rahat, umursamaz ve neşeli bir ses tam ortalığa bir bomba gibi düştü.
“Alâ! Buradaymışsın, ben de seni arıyordum!”
Emir, elinde iki tane karton bardakla çardağın gölgesinden sıyrılıp pat diye masamızın başında bitti.
Her zamanki kendinden emin, gıcık edasıyla Alâ’nın hemen yanındaki ahşap bankın boşluğuna rahatça kuruldu. Bardaklardan birini Alâ’nın önüne bıraktı.
“Hocanın odasındaki şu staj evraklarını hallettim,” dedi Emir. Bana sanki masadaki anlamsız bir aksesuarmışım gibi kısa ve üstünkörü bir bakış atıp tekrar tamamen Alâ’ya dönerek devam etti. “Seni kantinde göremeyince bahçeye bakayım dedim. Bak sana vanilyalı latte aldım, seversin.”
O an sırtımdaki kasların kilitlendiğini, çenemin kemiklerim sızlayana kadar sıkıldığını hissettim. İçimdeki o yırtıcı, tahammülsüz Bora bir anda su yüzüne çıktı. Masanın altındaki ellerimi yumruk yapmamak, Emir’in o rahat tavrını yüzüne çarpmamak için kendimi zor tutuyordum.
Alâ, Emir’in önüne bıraktığı bardağa baktı, sonra bakışlarını bana çevirdi. Gözlerindeki o ani mahcubiyet, rahatsızlık ve “benim bir suçum yok” diyen çaresiz ifade açıkça okunuyordu.
“Sağ ol Emir,” dedi Alâ, sesi anında buzul gibi soğuk ve mesafeli bir tona bürünerek. “Ama ben kahvemi içiyordum zaten.”
“Olsun, soğukta iyi gider,” dedi Emir rahatça arkasına yaslanırken. Bana doğru hafifçe başını salladı. “Naber Bora? Siz projeyi ne yaptınız?”
Ayağa kalktım. Oturduğum ahşap bankın gıcırtısı ve botlarımın zeminde çıkardığı o sert, tok ses bahçede yankılandı. Emir’in sorusunu tamamen duymazdan geldim. Onu yok saymak, varlığını hiçe saymak o an yapabileceğim en net hamleydi.
Gözlerimi doğrudan Alâ’nın gözlerine diktim. Yüzümdeki o buz gibi ciddiyeti hiçbir şekilde gizlemedim.
“Ders saati yaklaşıyor,” dedim, sesimdeki o sert ton havadaki rüzgârı bile donduracak nitelikteydi. “Sonra konuşuruz Alâ. Araya başkalarının girmediği bir zaman.”
Alâ’nın dudakları aralandı ama Emir yanındayken tek bir kelime bile söyleyemedi. Sadece gözleriyle, o çaresiz ve gergin bakışıyla gidişimi izledi.
Arkamı dönüp fakülte binasına doğru yürürken, içimdeki o hırçın öfke dalgaları göğsümü dövüyordu. İkinci teğet geçişimiz, Emir’in o gereksiz varlığıyla zihnime kazınmıştı. Bu oyun fazla uzuyordu ve benim sabrım tükenmek üzereydi.
Günün geri kalanı benim için tam bir sabır sınavına, sonu gelmez bir işkenceye dönüştü. Laboratuvardaki devre ölçümlerini yaparken bile zihnim fakülte bahçesindeki o yarım kalan cümlenin, Emir’in o pişkin tavrının etrafında dönüp duruyordu. Osiloskoptaki dalgalar gözümün önünde flulaşıyor, havaya sinen havya ve yanık lehim kokusu genzimi yakıyordu. Zaman geçmek bilmiyor, saatler üzerime çöken gri bir ağırlık gibi ağır ağır akıyordu.
Akşamüstü saat beş sularında dersler nihayet bittiğinde, laboratuvardan çıkıp doğrudan kütüphaneye doğru adımladım. Hava yavaş yavaş kararıyor, Kocaeli’nin o nemli, ısırgan akşam soğuğu kampüsün devasa çam ağaçlarının arasına siniyordu. Islak asfaltın kokusu rüzgârla birlikte ceketimin yakalarından içeri dolarken adımlarımı hızlandırdım.
Kütüphanenin geniş, mermer merdivenlerinin dibine geldiğimde, tam da tahmin ettiğim gibi kapıdan çıkan o tanıdık silueti gördüm.
Alâ.
Sırtında çantası, haki rengi kabanına sıkıca sarınmış halde merdivenlerden aşağı iniyordu. Saçları rüzgârda hafifçe savruluyordu. Bu kez yanında ne Emir vardı ne başkası. Tek başınaydı. Ve bu kez kaçış yoktu.
Hızlı ve kararlı adımlarla merdivenleri tırmanıp tam ortada, önünde durdum. Biriyle çarpışacakmış gibi aniden frenledi adımlarını. Başını kaldırdığında yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir kızgınlık belirdi. Göz göze geldiğimiz o ilk salisede, ikimiz de aynı şeyi hissettik: O da en az benim kadar bıkmıştı bu teğet geçişlerden, gün boyu birbirimizin etrafında birer yabancı gibi dönüp durmaktan.
“Bora...” dedi nefesi soğuk havada hafif, saydam bir buhar bulutu oluştururken. Sesi yorgundu ama içinde sarsılmaz bir kabulleniş barındırıyordu.
“Bu böyle olmayacak,” dedim net, tok ve tartışmaya tamamen kapalı bir sesle. Aramızdaki mesafeyi tek bir adıma indirdim. Rüzgâr saçlarını yüzüne doğru savururken, gözlerindeki o yeşil derinliğe kilitlendim. “Sabahtan beri birileri araya girip duruyor. Mert, Emir, dersler, koridorlar... İki dakika Alâ. Sadece iki dakika konuşacağız. Kaçmadan, birileri gelip araya girmeden.”
Alâ duraksadı. Bakışları yüzümdeki her bir hat üzerinde, çenemin kilitlenmiş kaslarında tek tek gezindi. O gururlu, aşılmaz, etrafına ördüğü o kalın taş duvarların arkasındaki kız, bu kez gardını tamamen indirdi. Kaçmaya çalışmadı, arkasını dönmedi.
“Tamam,” dedi alçak ama pürüzsüz bir sesle. “Konuşalım.”
Gözlerindeki o kabullenişle, sabahtan beri göğsüme oturan o ağır kütle tam hafifleyecekken... Kütüphanenin üst merdivenlerinden gelen panik dolu, tiz bir kadın sesi havayı bir bıçak gibi kesti:
“Alâ! Alâ çabuk gel!”
Nurşah, elinde telefonu sıkıca tutmuş, merdivenleri üçer beşer koşarak aşağı iniyordu. Yüzü kireç gibi beyazlamıştı. Yanımıza geldiğinde nefes nefese kalmıştı, hiç tereddüt etmeden Alâ’nın koluna yapıştı.
“Ne oldu Nurşah?” dedi Alâ, kaşları anında çatılırken. Sesi bir anda o sakin tondan çıkıp gergin bir frekansa geçti.
“Ege... Ege kavgaya karışmış!” dedi Nurşah soluk soluğa, kelimeler ağzından panikle dökülüyordu.
Alâ bıkkınlıkla gözlerini devirdi, sesi anında sertleşti. “Yine mi? Bıktım artık onun okulda dur durak bilmeyen bu ergen krizlerinden! Ne halt yemiş yine?”
“Bilmiyorum Alâ, detayları söylemedi!” dedi Nurşah gözleri irileşerek. “Bizimkilerin okulunun otoparkında Ege birileriyle birbirine girmiş! Umay da oradaymış, ağlıyormuş! Telefonda ortalık çok karışık geliyordu, Umay’ın sesini duydum!”
Ağzından çıkan o yer ve iki isim okulun otoparkı, Ege ve Umay aynı cümlenin içinde yan yana geldiğinde zihnimde anında bir uyarı zili çaldı. Aynı lisede okuyorlardı evet, ama Umay’ın işin içine girdiği bir kavga sıradan bir lise atışması olamazdı.
Alâ’nın yüzündeki bütün renk bir anda çekildi, derin bir şaşkınlıkla bana döndü. Ege’nin okulda kavga etmesine alışkındı ama lafın ucu Umay’a dayanınca ne diyeceğini bilemeyip dona kaldı. Bakışları doğrudan benim üzerime kaydı.
Çenemin hafifçe kilitlendiğini hissettim ama kendimi bozmadım. Kontrolü elden bırakacak biri değildim; o tehlikeli, soğukkanlı ağırlığımı korudum. Umay benim tek çizgimdi ama önce olayın ne olduğunu kendi gözlerimle görmem gerekiyordu.
“Ege ne için kavga ediyormuş, Umay niye ağlıyormuş?” diye sordum Nurşah’a. Sesim tamamen düz, soğuk ve sakindi ama altındaki o baskın otorite Nurşah’ın bir adım gerilemesine yetti.
“Bilmiyorum Bora, valla detayları söylemedi!” dedi Nurşah yutkunarak. “Sadece ‘Otoparkta ortalık karıştı, çabuk gelin’ dedi.”
Alâ endişeyle bana doğru bir adım attı. Bakışlarında büyük bir mahcubiyet, korku ve gerginlik vardı. “Bora...” dedi sesi hafifçe titreyerek. “Ege’nin ne yaptığını, konunun ne olduğunu bilmiyoruz. Hemen hüküm verme.”
“Hüküm vermiyorum Alâ,” dedim ses tonumdaki o sarsılmaz sakinliği koruyarak. Bakışlarımı gözlerine sabitledim. “Kardeşimin yanına gidiyorum. Sen de gel, Ege’nin ne yaptığını ve olayın ne olduğunu yerinde öğrenelim.”
Arkamı dönüp merdivenlerden aşağı kararlı adımlarla inmeye başladım. Alâ ve Nurşah da hemen arkamdan koşturur adımlarla beni takip ediyordu. Rüzgâr ceketimin yakalarını savururken içimdeki o sakin ama tetikte duran gücü hissettim.
Bu kez araya giren şey sıradan bir engel değil, okulun otoparkında patlayan o belirsiz kavgaydı.
Kütüphane merdivenlerinden iner inmez motorun yanına koştum. Hava iyice kararmış, caddenin sokak lambaları ıslak asfalta sarı, cılız ışıklar düşürmeye başlamıştı.
Alâ arkamdan nefes nefese yetişti. Yüzündeki o mahcup, endişeli ifade sürüyordu. Kardeşinin Umay’ın adının geçtiği bir olaya karışmış olması onu mahvediyordu.
“Bora,” dedi kabanının yakalarını sıkıca tutarken. “Ben de senle geleyim. Motorla daha hızlı varırız.”
Hiç tereddüt etmeden aynaya asılı duran kaskı alıp ona uzattım. “Giy şunu,” dedim net bir sesle.
Kaskı başından geçirip motora atladım. Alâ arkama geçti, seledeki yerini aldı. Bu kez dün geceki gibi tereddüt etmedi; elleri anında belimi, deri ceketimin kenarlarını sıkıca kavradı. Motoru çalıştırıp gazı köklediğimde, Kocaeli’nin o buz gibi akşam rüzgârı yüzümüzü yalayıp geçmeye başladı.
Yol boyunca arkamdaki sıcaklığı, Alâ’nın göğsünün sırtıma çarpan o tedirgin nefeslerini hissettim. İçimdeki korumacı refleks tamamen tetikteydi ama kontrolü kaybetmiş değildim. Zihnim sadece tek bir soruya kilitlenmişti: Otoparkta tam olarak ne olmuştu?
On dakikalık fırtınalı bir sürüşün ardından lisenin arka kapısındaki geniş otoparka vardık. Motoru sert bir frenle durdurup kontağı kapattım.
Otoparkın köşesinde, sarı sokak lambasının altında küçük bir kalabalık toplanmıştı. Kalabalığın ortasında Ege; kaşı patlamış, kazağının yakası çekilmekten uzamış halde duruyordu. Hemen birkaç adım ötesinde ise okulun fırlama tiplerinden biri, burnunu tutmuş yerde kıvranıyordu. Umay ise kenarda, gözleri dolu dolu, çantasının kulpunu sıkmış halde Ege’ye bakıyordu.
Kontağı kapatıp hemen motordan indim. Alâ da hızlıca kaskı çıkarıp peşimden koştu. Adımlarımı doğrudan kalabalığa doğru attım. Botlarımın zeminde çıkardığı tok sesleri duyan liseliler anında kenara çekilip yol açtı.
“Neler oluyor burada?” dedim. Sesimdeki o buz gibi, alçak otorite ortamdaki tüm fısıltıları bir anda kesti.
Umay beni görünce gözlerindeki yaşları silip hızla yanıma koştu. “Abi...”
Anında kolumu Umay’ın omzuna atıp onu yanıma çektim, başından öptüm. “İyi misin ufaklık? Bir şeyin var mı?”
“Ben iyiyim abi, bana bir şey olmadı,” dedi Umay kısık bir sesle.
O sırada Alâ öne fırladı. Ege’nin patlayan kaşına ve kavgadan yıpranmış üstüne bakarken gözlerinden adeta alevler fışkırıyordu. Ege’nin kolunu sertçe tuttu.
“Sen ne yapıyorsun Ege?!” diye bağırdı Alâ, sesi öfke ve hayal kırıklığıyla titreyerek. “Okul çıkışında ne işin var yine kavgada? Bıktım senin bu ergen hareketlerinden, bıktım!”
Ege ablasının elini yavaşça üzerinden itti. Yüzündeki o hırçın ifade ilk kez kırılmıştı. Bakışları önce yere, sonra bana ve Umay’a kaydı.
“Abla bir dinle ya!” dedi Ege, sesi çatallaşarak. “Ben... Ben buraya Umay’ın yanına gelmiştim.”
Alâ duraksadı. “Ne?”
Ege derin bir nefes aldı, burnundan kan süzülüyordu. “Sabah kantin sırasında Umay’a ukalalık etmiştim ya... İçime sinmedi. Okul çıkışında yanına gelip özür dileyecektim, arayı düzeltecektim. Ama otoparka yürüdüğümüzde...” Ege yerdeki burnu kanayan çocuğu işaret etti. “...şu şerefsiz ve yanındakiler Umay’ın yolunu kesti. Laf attılar, rahatsızlık verdiler kızcağıza! Ben de gözüm dönünce daldım! Ne yapsaydım, izlese miydim?!”
Ege’nin ağzından dökülen bu cümleler otoparktaki tüm havayı bir anda değiştirdi.
Umay araya girdi. “Doğru söylüyor abi... Ege beni korumak için araya girdi. O olmasa çocuk üstüme yürüyordu.”
Alâ olduğu yerde çakılı kaldı. Başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o yargılayan, endişeli ifade anında yerini derin bir mahcubiyete ve şaşkınlığa bıraktı. Kardeşinin yine bir serserilik yaptığını sanırken, aslında Umay’ı korumak için kendini siper ettiğini öğrenmek onu darmadağın etmişti.
Yerdeki çocuğa soğuk bir bakış attım. Çocuğun gözleri benimle kesişince yutkunup bakışlarını kaçırdı.
Ege’ye doğru bir adım attım. Aramızdaki o eski gerginlik, yerini sessiz bir anlayışa bıraktı. Ege’nin omzuna elimi koydum, hafifçe sıktım.
“Eyvallah Ege,” dedim tok ve net bir sesle. “Kardeşimi koruduğun için sağ ol.”
Ege şaşkınlıkla bana baktı, sonra hafifçe başını salladı.
Ortalık yavaş yavaş durulurken, olayın polis ya da okul idaresine yansımadan kapanacağını anladık. Yerdeki çocuk arkadaşlarının yardımıyla oradan uzaklaşırken, ortalıkta sadece biz kaldık.
Umay’ı kendi arabasıyla gelen Nurşah’ın yanına bindirdim. “Siz eve geçin, ben geliyorum,” dedim Umay’ın saçını okşayarak.
Otopark boşalırken, caddenin köşesinde sadece ben, motorum ve Alâ kaldık. Ege de taksiyle eve doğru yola çıkmıştı.
Alâ motorun yanında duruyordu. Rüzgâr saçlarını yüzüne savururken, gözlerindeki o karmaşık duygular fırtına gibi esiyordu. Sabah amfi merdivenlerinde başlayan, öğlen çardakta bölünen, akşamüstü kütüphanede yarıda kalan ve buraya kadar uzanan o teğet geçişler silsilesi... İkimizi de zihnen ve ruhen bitirmişti.
Adımlarımı Alâ’ya doğru attım. Tam önünde durdum.
“Gördün mü?” dedim, sesimdeki o sert ton yumuşamış, yerini koyu bir yorgunluğa bırakmıştı. “Kardeşin bu kez ergenlik yapmamış.”
Alâ başını hafifçe öne eğdi, derin bir nefes aldı. “Özür dilerim Bora... Ben yine onun bir vukuatı sanıp yargıladım. Ve bugün... Bugün sabahtan beri sana doğru düzgün tek bir cümle kuramadım.”
Elini tutmak, yüzünü avuçlarımın arasına almak istedim ama aramızdaki o yazılmamış kural hâlâ oradaydı. Ona bir adım daha yaklaştım. Kokusu gecenin soğuk havasına karıştı.
“Bugün Çarşamba Alâ,” dedim tane tane, gözlerinin içine bakarak. “Üç kez denedik, üçünde de araya birileri veya bir şeyler girdi. Bu kampüs, bu şehir bugün bizim konuşmamıza izin vermedi.”
Alâ başını kaldırıp gözlerime baktı. Bakışlarındaki o pes etmişlik ama bir o kadar da kabulleniş dolu ifade içimi yaktı.
“Salı günü,” dedi Alâ, sesi rüzgârda fısıltı gibi yayılarak. “Kütüphanedeki buluşma... O güne kadar araya kim girerse girsin, kaçmayacağım Bora.”
Dudaklarımın kenarında gölgeli, kararlı bir gülümseme belirdi.
“Salı günü,” dedim net bir sesle. “Kütüphanede. Araya dünya bile girse o cümleleri tamamlayacağız.”
Alâ başıyla onayladı. İlk kez teğet geçmemiş, aynı noktada mühürlenmiştik. Arkasını dönüp gecenin karanlığına doğru adımlarken, motorun yanında tek başıma kaldım. Cebimdeki deri kaplı motor anahtarını çıkardım, kontağa taktım. Motorun tok kükremesi boş otoparkta yankılanırken zihnimde tek bir gün, tek bir kelime yankılanıyordu:
Salı.
