Yılanın Kalbi kitap kapağı

52. bölüm / 51

İksir Sınıfının Kaos Çemberi ve Kardeşlik İmtihanı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 51Şu an: İksir Sınıfının Kaos Çemberi ve Kardeşlik İmtihanı

Koridordaki o nefes kesen, zırhımı zorlayan anın ardından İksir sınıfına adım attığımda, üzerimdeki o karıncalanma hâlâ tazeydi. Salazar Slytherin’in soyadını ve mirasını taşımak, bu şatodaki herkes için korkunç bir ayrıcalıkken; Mattheo’nun o karanlık özgüveni karşısında bu unvanın bile saniyeler içinde nasıl arka plana itilebildiğini düşünmek sinir bozucuydu. Zindanların nemli ve iksir kokulu havası ciğerlerimi doldururken, kürsünün arkasında neşeyle parşömenlerini karıştıran Profesör Slughorn’un sesini duydum.
"Evet, evet, acele edin çocuklar! Bugün zihin açıcı ve bir o kadar da tehlikeli bir formül üzerinde çalışacağız," diyerek ellerini ovuşturdu Slughorn. Gözleri sınıfı tararken, yüzünde o her zamanki çapkın ve planlı öğretmen sırıtışı belirdi. "Geçen haftaki çalışmalarda gördüm ki bazı ikililer fazla rahat, bazıları ise fazlasıyla kaotik bir uyum içinde. Bu yüzden bugün masaları tamamen değiştiriyorum. Bakalım yeni dinamiklerimiz sınıfa ne katacak?"
Sınıftan homurtular yükselirken, Slughorn elindeki kaz tüyü kalemi sallayarak listeyi okumaya başladı. Adlar peş peşe sıralanırken, kalbim birden tekledi.
"Ve son olarak... Tom Riddle ile Mattheo Riddle! Siz ikiniz aynı masaya. Pansy Parkinson ve Y/N Slytherin... Siz de hemen arkalarındaki masaya geçiyorsunuz."
Sınıfta bir an derin bir sessizlik oldu, ardından Blaise’in arka sıradan boğuk bir kahkaha attığı duyuldu. Ben kaskatı kesilirken, kafamı hafifçe çevirip Mattheo’ya baktım. Yüzünde hem bir şok hem de bastırmaya çalıştığı o tehlikeli, çarpık eğlence ifadesi aynı anda belirmişti.
Hiç vakit kaybetmeden ağır adımlarla arka masaya doğru ilerledim. Pansy, yanıma otururken kaşlarını alayla kaldırmış, dudaklarında kocaman bir sırıtışla önümüzdeki masayı işaret ediyordu. "Desene Slughorn bugün şatonun en tehlikeli iki zihnini aynı kafese tıkmaya karar verdi," diye fısıldadı kıkırdayarak.
Önümüzdeki masada ise durum tam anlamıyla bir komedi ve gerilim tablosuydu. Tom Riddle, her zamanki kusursuz duruşuyla cübbesini düzelterek masaya oturdu, önündeki gümüş bıçağı ve tartı aletlerini büyük bir titizlikle hizaya soktu. Mattheo ise sandalyesine yayılmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş ve yüzünde "Ben bu adama katlanmak zorunda mıyım?" yazan o bıkkın ifadeyle kardeşine bakıyordu.
Tom, tam ellerini iksirca kazanına uzatırken başını hafifçe yana çevirdi. Gözleri, tam arkasında oturan bana, çevrildi. Bakışlarında öyle bir ifade vardı ki; sanki "Şu salak kardeşimle aynı masayı paylaşmak zorunda kaldığım için bana acımalısın" der gibiydi.
O an, tam arkasında oturan Mattheo da kafasını arkaya doğru çevirip benimle göz teması kurdu. Tom’un bu bakışını yakalamış gibi, o da sanki bana hitaben: "Asıl ben bu soğuk nevale abimle ne yapacağım? Seninle aynı masada olmak varken çektiğim çileye bak" dercesine derin bir iç çekti. İki kardeşin bu eşzamanlı, tamamen zıt ama bir o kadar da birbirini tamamlayan "kurban" psikolojisi o kadar komikti ki, Pansy ile ben masanın altında gülmekten birbirimizin dizine vurmaya başladık.
Slughorn’un tahtaya yazdığı tarif karmaşık bir zihin durultma ve doğruluk iksiriydi. İksir yavaşça kaynamaya başlayıp, kazandan yükselen o hafif menekşe rengi buhar sınıfı sardığında, işin asıl tehlikeli kısmı başladı. Bu özel buhar, soluyan kişilerin zihnindeki o an baskıladıkları düşünceleri ve en saf gerçekleri dışa vurmalarına neden oluyordu.
Tom, kazanın altındaki ateşi artırırken, oturan Mattheo'ya dönüp buz gibi bir sesle konuştu: "O kaşığı öyle tutmazsan bütün sınıfı havaya uçuracaksın Mattheo. Gerçi bu senin standart performansından pek farklı olmaz."
Mattheo gözlerini devirdi, ama tonda en ufak bir rahatsızlık yoktu; aksine, buharın etkisiyle zihni biraz hafifleyen Mattheo, doğrudan Tom’a hitap ediyor gibi görünse de sesini tam arkamızdaki bana duyuracak bir tonda ayarlamıştı.
"Bırak kaşığı şimdi Tom," dedi Mattheo, sesinde o tehlikeli, alaycı ama içten gelen o tınıyla. "Sen asıl bana şundan bahset... İnsanın aynı çatı altında, hatta hemen arkasındaki masada oturan, bu şatonun en tehlikeli ve inatçı Varis'ine her baktığında aklından geçen o gerçekleri nasıl bastırabildiğini anlat. Çünkü benim zihnimdeki o direnç, her saniye biraz daha çatlıyor."
Tom’un eli kazanın kenarında bir an saniyenin onda biri kadar durdu. Yüzündeki o donuk, hesap kitap yapan maske hafifçe sarsıldı. Kafasını kaldırmadan, o tok sesiyle kardeşine cevap verirken, aslında kime konuşulması gerektiğini gayet iyi biliyordu:
"Bazı gerçekler bastırılamayacak kadar yüksek sesle fısıldar Mattheo," dedi Tom, sesi zindan duvarlarında yankılanırken. "Ve sen, o sesin seni nereye götüreceğini bile bile ateşe yürümekten asla vazgeçmiyorsun."
Arka masada Pansy ile ben bu diyalogu dinlerken nefesimizi tutmuştuk. Buhar yoğunlaştıkça, Mattheo’nun o doğrudan bana iletmek istediği ama Tom’un üzerinden süzdürerek söylediği her kelime havada asılı kalıyordu. Mattheo arkasına yaslandı, başını hafifçe omzunun üzerinden geriye doğru atıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Buharın morumsu ışığı altında gözleri öyle koyu, öyle yoğundu ki, aramızdaki mesafenin bir önemi kalmamıştı.
"Duyuyor musun Varis?" diye fısıldadı Mattheo, sesi sadece benim duyabileceğim bir frekanstaydı ama Tom bunu net bir şekilde işitiyordu. "Abim bile biliyor. Bu masada kimin kimi yaktığının herkes farkında."
Tom, kardeşinin bu hamlesine karşı elindeki gümüş kaşığı masaya sertçe bıraktı. Yüzünde artık o gizleyemediği hafif bir rahatsızlık ve uyarı balonu belirmişti. Mattheo’ya dönüp, "Fazla konuşuyorsun Mattheo. İksirin buharı beynini tamamen uyuşturmadan önce o kepçeyi eline al," dedi; ama Tom’un sesindeki o hafif gerginlik, aslında kardeşinin bu denli filtresiz ve açık olmasından ve beni koruma içgüdüsünden kaynaklanıyordu.
Pansy, hafifçe bana doğru eğilip kulağıma fısıldadı: "Yemin ederim bu iki kardeş seni deli etmek için özel olarak tasarlanmış. Tom bile bu sefer duruma müdahale etmek zorunda kaldı."
Ben ise elimi masanın üzerinde sıkıca yumruk yapıp kendimi topladım. Yüzüme o,en soğuk ve umursamaz gülümsememi takındım. Gözlerimi Mattheo’nun gözlerinden bir saniye bile ayırmadan, sesimdeki o otoriter tonda karşılık verdim:
"Beyninin uyuşmasına gerek yok Riddle, sen zaten hep böylesin," dedim, sesimdeki meydan okumayla. "Ama dikkat et de o iksir patladığında, ilk eriyen senin o koca lafların olmasın."
Mattheo bu cevabım karşısında sesli bir şekilde güldü; o koyu kahverengi gözlerinde parlayan o tutku, sınıfın bütün soğukluğunu ve iksir buharının zehrini alıp götürdü. Tom ise önündeki kazana geri dönüp, "İkiniz de kapa çeneni ve şu iksiri tamamlayın, yoksa Slughorn ikimizi de Azkaban’a göndermeden ben ikinizi göndereceğim," diye mırıldandı.
Sınıfın geri kalanı ne olduğunu anlamaya çalışırken, arka masadaki o sessiz savaş ve gerilim dolu çekim, dersin sonuna kadar zindanların en baskın kokusu haline gelmişti.

_________________

Yeni bölüm sizlerle umarım beğenirsiniz 🌸 Yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorum 🤍

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…