44. bölüm · Yılanın Kalbi

💚

Black Night

İksir sınıfının rutubetli havasından sonra Büyük Göl’ün kıyısındaki o taze esinti hepimize ilaç gibi gelmişti. Devasa bir çınarın altına yayılmıştık. Blaise, asasıyla gölün yüzeyinde küçük su sıçratma oyunları yapıyor, bir yandan da bitmek bilmeyen fıkralarından birini anlatıyordu.
"Bakın diyorum size," dedi Blaise, elindeki elmayı havaya fırlatıp tutarken. "Eğer bir gün Quidditch kaptanı olursam, ilk kuralım antrenmanlara Kaymak Birası ile gelmek olacak. Performans tavan yapar!"
"Performans değil, süpürgeden düşme oranımız tavan yapar Blaise," diye takıldı Draco. Astoria’nın dizine başını koymuş, gökyüzünü izliyordu. Astoria ise parmaklarını Draco’nun sarı saçlarında gezdirirken her zamanki o huzurlu gülümsemesiyle bize bakıyordu.
Pansy, Tom’un hemen yanında oturmuş, ona Hogsmeade’den aldığı bir parşömen rulosunu gösteriyordu. Tom, her zamanki mesafeli duruşunu korusa da, Pansy’nin heyecanlı ses tonuna karşı alışılmadık bir sabır gösteriyor, arada bir başıyla onaylıyordu. Onları böyle "normal" bir anın içinde görmek, zindanların karanlık entrikalarından çok uzaktaydı.
Mattheo ile ben, grubun biraz daha kenarında, ağacın gövdesine yaslanmıştık. Saçımdaki gümüş yılan, batan güneşin turuncu ışıklarıyla birleşince sanki canlıymış gibi parlıyordu. Mattheo’nun bakışlarının sık sık o tokaya kaydığını ama bir şey söylemediğini fark ediyordum.
Güneş yavaş yavaş ufuk çizgisinin altına süzülürken, gökyüzü mor ve turuncunun en dramatik tonlarına büründü.
"Hava soğuyor," dedi Tom, ayağa kalkarak cübbesini düzeltti. Pansy’ye elini uzattı; bu küçük jest masadaki herkesin birbirine imalı bakışlar atmasına yetti. "Akşam yemeğinden önce kütüphaneye uğramam gerek. Pansy, gelmek ister misin?"
Pansy’nin yüzündeki o aydınlanma görülmeye değerdi. "Tabii ki Tom!"
Draco ve Astoria da yavaşça ayaklandılar. Blaise, "Ben de mutfaklara bir uğrayayım, akşam yemeğine kadar açlıktan ölebilirim," diyerek şatoya doğru koşturmaya başladı.
Sonunda, göl kenarında sadece iki kişi kalmıştık. Rüzgar sertleşmiş, suyun yüzeyi kararmıştı. Sessizlik, bir ağırlık gibi aramıza çöktü ama bu seferki rahatsız edici değildi.
"Bana hala kızgın mısın?" diye sordu Mattheo aniden. Sesi, rüzgarın uğultusu arasında zarif bir tını gibi yayıldı.
Ona döndüm. Gözleri gün batımının son ışıklarıyla kehribar renginden koyu bir kızıla dönmüştü. "Kızgın değilim Mattheo. Sadece... sınırların ihlal edilmesinden hoşlanmadığımı biliyorsun."
Mattheo bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, vücudunun sıcaklığını hissedebiliyordum. "O sınırlar... bazen canımı çok yakıyor Y/N. Ama bugün seni izlerken anladım ki, sen o sınırlarla varsın. Ve ben o sınırların dışında kalmaktansa, senin çizdiğin o ince çizgide yürümeye razıyım."
Elimi yavaşça yanağına koydum. Cildi, akşam serinliğine rağmen sıcacıktı. "Seni o çizgide yürütmek istemiyorum Mattheo. Yanımda yürümeni istiyorum. Ama elini kolunu sallayarak değil, kime ait olduğunu bilerek."
Mattheo gülümsedi, o bildiğim tehlikeli ama aşık Riddle gülümsemesiyle. Elimi avucunun içine aldı ve parmak uçlarımı öptü. "Senin olduğum kadar, senin de benim olduğunu bildiğim sürece... sorun yok Kraliçe."
Karanlık çökerken, şatonun pencerelerinden sızan ışıklar gölün üzerine yansımaya başladı. O an ne bir kuralın ne de bir stratejinin önemi vardı. Sadece o ve ben vardık; iki yaralı ruhun birbirinde huzur bulduğu o kısa, değerli an.

_________________

Yeni bölüm sizlerle umarım beğenirsiniz 🥰 Yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorum 💓