25. bölüm / 25
Vebal-i AhmerÖlüm Kartı
Bölümler 25Şu an: Ölüm Kartı
- 1 İhanetin ilk tohumu712 kelime
- 2 Sebepsiz bayılmalar1.017 kelime
- 3 Beklenmedik yolculuk2.488 kelime
- 4 Kanatlı Hançer1.164 kelime
- 5 Kalbin iyi mi?1.801 kelime
- 6 Alaric Vane Hediyyesi2.309 kelime
- 7 Tilki ve Kuzu1.707 kelime
- 8 Kalbe serpilen şüphe2.599 kelime
- 9 Mortem Mührü2.027 kelime
- 10 Planlar ve kuklalar3.672 kelime
- 11 İhanetin katlettiği masumluk2.054 kelime
- 12 Safkan616 kelime
- 13 İhanetin vadettiği öfke2.337 kelime
- 14 Bir şarap gecesi2.326 kelime
- 15 Filizlenen tohum I1.007 kelime
- 16 Çığlık Mahzeni3.845 kelime
- 17 Ölümün kıyısı4.650 kelime
- 18 Son safkan3.290 kelime
- 19 Filizlenen tohum (2)1.560 kelime
- 20 Mortem Kıskançlığı2.743 kelime
- 21 Sebep bulan bayılmalar2.346 kelime
- 22 Kuzey Işıkları2.244 kelime
- 23 Tempus est eskitandi2.206 kelime
- 24 Nilüfer çiçeği2.906 kelime
- 25 Ölüm Kartı2.545 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kanepenin bir kenarına çökmüştüm ve Valerius tarafından hazırlanan sıcak çayımı yudumluyordum, biraz daha iyiydim ve aklım biraz daha yerindeydi. Temasımızdan sonra olanları hatırlamak istemiyordum ama büyük bir mahcubiyet içerisinde olduğumdan pencere önünde dışarıyı izleyen Valerius'a baktım "Özür dilerim" sesim yorgun çıkmıştı, dudaklarım normalden daha hızlı kuruyordu artık.
"Kendinde değildin, sorun yok" kelimeler dudaklarından akıp giderken bana bakmamıştı.
Onu sevdiğimi söyledikten sonra tutkulu bir öpüşme başlamışdı aramızda ve belimi masaya yaslarken, masanın üzerinde duran bıçağı kavrayarak sırtına saplamak için harekete geçmiştim. Neyse ki Valerius zamanında fark ettiği için engel olmuştu. Neyse ki diyorum, çünkü bunu bilerek yapmamıştım. O an farklı bir bilince sahiptim, tamamen bana ait olmayan bir bilinçti.
"Nasıl geldin buraya?"
"Etki altına alma gücümü unutuyorsun" diye gururlandı
"Ama bu yasak" sesimde saklanan endişeyi gizlemedim, ona bir şey olacak diye çok korkuyordum.
"Evet yasak, bu sınırlarda dolaşmam gibi"
"Mezarlardan nasıl haberin oldu?"
Bana baktı "Bunu söylemek istemiyorum" ve yeniden dışarıyı izlemeye koyuldu.
Yağmur asla durmuyordu, şiddetini her geçen dakika daha çok artırıyordu. İnsanlar farkında değildi, ama kasaba olmaması gereken varlıkların burada olduğunun farkındaydı.
"Kim olduğumu biliyor musun?"
Cevap vermedi
"Yani bilmiyor musun?"
Yine sessiz kaldı
"Ahmer kasabasına dönmem gerekiyor mu?" sesim titremişti, bana huzur veren evimden ayrılmak zorunda kalacaktım. Soruma cevap vermemişti ama ben zaten cevabı biliyordum.
"İnsan değilim, evimi terk etmek zorundayım dimi?" Yine cevap yoktu. Yavaşca ayağa kalktım ayaklarımı sürüyerek merdivenlerden çıktım ve odama girdim. Bavulumu çıkardım, içerisine tüm giysilerimi yerleştirdim. Yatağımın yanında duran komidinin üzerinde annem ve babamın olduğu çerçiveli resmi bavuluma koydum.
Son kez odama baktım, dolan gözlerimi umursamadan kapattım kapıyı. Merdivenleri inerken burnumu çektim, Valerius hızla elimden bavulumu alırken diğer eli belimi sararak ayaklarımı yerden kesmişti, hızlı bir haraketle aşağı inince dikkatlice yere bıraktı.
"Yazkı'yı görmek istiyorum" isteğime karşılık sadece başını salladı, bavulumla beraber dışarı çıktığı zaman kocaman evde tek kalmıştım. Bakışlarım evin her bir karışında gezindi, son defa evimin huzurlu kokusunu ciğerlerime doldurdum ve onu istemeyerek arkamda bıraktım. Arabaya bindikten sonra Yazkı'nın evine uğradık ama kapıyı açan olmadı "Kafeye gidelim"
Doğru bir karardı, yanan ışıklar orada olduğunu gösteriyordu "Bekle beni" hızla arabadan indim ve yağmur darbelerinden çabucak kurtulmak için koşar adımlarla kafeye girdim. Normal olarak içerisi boştu, bu yağmurda dışarı çıkanın aklına şaşardım.
"Dinlenmek için harika gün dimi?" alaycı sesime gülerek tepki vermişti.
"Sana hemen bir havlu ayarlıyorum" elleriyle saçlarımı işaret etti, tamamen ıslak değildi ama nemliydi.
"Gerek yok zaten gidiyorum" elimde yol boyunca sıkı sıkı tuttuğum anahtarları masaya bıraktım "Temelli" diye ekledim.
"Nereye?" sesinde endişe vardı "Mezar meselesi mi?"
"Hayır" sesli bir yutkunma geçti boğazımdan, omuzumdan kapının arkasına boylandı ve arabamın içerisinde oturan Valerius dikkatini çekmiş olacak ki o kim diye sordu.
"Bir arkadaş, onunla geri kasabaya dönüyorum"
"Oranın iyi olmadığını söylemiştin" elindeki işi bıraktı ve tam önümde durdu, alnı hafif kırışmış ve bakışları cidileşmişti "Bbir sorun var yüzünden belli, ne oldu?"
Daha fazla dayanamayacaktım, burnumu çekerek ona sıkıca sarıldım "Lütfen evime ve kafeme iyi bak olur mu?" bir hıçkırık çıktı dudaklarımdan "Ve en çok kendine iyi bak"
"Alçin" titreyen sesini yakalamıştım, benim gibi o da sıkıca sarılmıştı "Umarım sorun her neyse çabucak hallolur ve evine geri dönebilirsin"
"Hı hı" diye mırıldandım ve ondan isteksizce ayrıldım, kafemin duvarlarına, güller açan bitkilerime baktım. Nasıl hevesle açmıştım bu kafeyi, her detayını kendim süslemiştim boyasını bile kendim yapmıştım. Yazkı'nın üzgün bakışları altında eziliyordum, dolan gözlerine karşı hüzünlü bir tebessüm sundum tam çıkmak için kapıyı açarken arkamdan seslendi.
"Sen harika bir insansın, kalbinin farklı atması mükemmel biri olduğun gerçeğini değiştirmiyor" Gözümden süzülen yaşla ona baktım "Sahte doktorculuğunu yapan abimdi, onun adından özür dilerim"
Başımı sallamakla yetinmiştim, ona kızmıyordum, aksine o en masum olanımızdı. Ağlayarak çıktım kafeden ve gözlerimi silerek oturdum arabaya "Gidelim" dedim sadece ve sonra hiç konuşmadım. Kasabadan çok rahat ayrılmıştık, rutin kontroller bile yapılmamıştı anlaşılan Valerius etkileme gücünü bir çok kişide kullanmıştı.
"Mezarlığı ziyaret etmedin"
Gözlerimi devirdim "Yüzüm yok" dedim sadece ve yolu izlemeye koyuldum. Neyse ki başka bir şey söylememişti ve yol tamamen sessizlikten ibaret olmuştu. İçimde kopan fırtınalar vardı, canım acıyordu aslında her zaman bir çok şeyin farkındaydım, değişimin kapımda dayandığını ve bundan kaçışımın olmadığını anlamıştım.
Bir umut işte, belki yapabilirim dedim, kaçabilirim. Ne yazık ki yapamadım, bu lanet miras benim peşimi bırakmadı. Kan istedi benden, bir vampirin kalbini istedi üstelik aşık olduğum vampirin.
Gözlerim onu buldu, tüm dikkatini yola vermişti. Yeniden yolu izlemeye başladım, ona kıyamazdım ki ben, ona zarar veremezdim. Kaçmakla hata mı ettim? Bilemiyorum ama savaşmak hiç içimden gelmiyordu.
Lavi Aeterna soyunun mirasını taşıyordum, tek bildiğim buydu. Ne olduğum hakkında en ufak fikrim dahi yoktu.
Onun kalbini istiyorumm
Yine başlıyorduk, kulağıma fısıldanan sözcükler zihnimi ele alıyordu. Bakışlarımın değiştiğini, düşüncelerimin benden bağımsız planlar kurduğunun farkına varıyordum.
"Hızlan Valerius, zihnimi ele geçiren ruhlar var" diye mırıldandım.
"Onlarla başa çıkmalısın Alçin, önümüzde çok yol var" umursamıyordu, bu güç ona nereden geliyordu? Ölümsüz olmasından dolayı mı? Kesinlikle bu yüzendi.
Bu senin savaşın...
Gözlerimi kapattım, içimden benim savaşım değil diye tekrarlıyordum.
Ailemizi katletti, aileni katletti...
Ailem kazada öldü, onunla ilgisi yok.
Fani ailen umurumuzda değil, biz kendi kanımızın intikamını istiyoruz
Siz benim ailem değilsiniz
Yanılıyorsun, asıl ailen biziz...
"Ne söylüyorlar?" Valerius'un sesiyle gözlerimi açtım, bana büyük bir merakla bakıyordu.
"Kalbini istiyorlar, ailelerini katletmişsin" Burnundan gülünce kaşlarımı çattım "Niye gülüyorsun?"
"Onlara söyle, ilk savaşı başlatan onlardı." Gaza yüklenirken sırtım hızın etkisiyle koltuğa yaslandı, hızımız daha da artacak gibi görünüyordu.
"Kim olduğunu biliyor musun?" diye sordum merakla
"Kim değil, kimler" derken çenesi kasıldı "Cadılar. Zihnini kukla gibi yöneten varlıklar."
"Onlara ne yaptın?" Hız yükseldikce yerime daha çok siniyordum "Niye bu kadar öfkeliler?"
"Kan istediler, kanlarını aldım. Bütün olay bu. Kinli çıktılarsa bu onların sorunu tabii."
"Yavaşla!" Yolu seçebilmediğim için midem bulanmaya başlamıştı, yol kenarında duran sabit ışıklar aşırı hızdan dolayı hüzme şeklinde uzuyordu.
"Erken varmamızı isteyen sensin" benim aksime çok rahattı, tek eliyle arabayı kullanacak kadar rahattı.
"Canlı varmak istiyorum Val! Tek beden halinde anlıyor musun? Şimdi yavaşla!" Neyse ki ikinci uyarımı dikkate alarak hızı düşürmüştü.
"Onları dinleme, cadılar yaradılışları gereği hep bencil varlıklar olmuştur"
Cevap vermedim, konuşmak istemiyordum artık. Uyumak ve ölü kasabaya varmak istiyordum. Gözlerimi kapattım, yine sahra çölündeydim ve yine Lavi Aeterna avucuma nilüfer çiçeği saklıyordu.
Sonrası hep karanlıktı...
***
Havalandığımı hissettim ama gözlerimi kapalı tutmaya devam ediyordum, burnuma dolan toprak kokusu Valerius'un kucağında olduğumu anlamam için yeterliydi.
Yatağıma uzatılınca iyice yerime sindim ve uykuma devam ettim. Yarın benim için nasıl olacaktı bilemiyorum ama dolu olacağı kesindi.
Caspian ile buluşmak için heyecanlıydım, onu Leydisine kavuşturmak istiyordum ve onunla konuşmam gereken bazı şeyler vardı.
Bu sefer rüyamda sahra çölünü görmedim, yerler kum taneleriyle değil yeşil uzun çimenlerle kaplıydı. Sağım büyük ormana bakarken solum aşağıya, uçuruma bakıyordu.
Dağın en tepesindeydim, gökyüzüne fazla yakın ve yere bir o kadar uzaktım. Yüzüme doğru esen hafif rüzgarla temiz havayı ciğerlerime doldurdum, anlam veremediğim bir hissle dolmuştu içim.
Korkmuyordum, endişelenmiyordum aksine çok rahatdım. Akşam saatleriydi, karanlık hükmünü verirken ay tepemde parlaklığıyla kendine hayran bırakıyordu.
Gökyüzüne serpilen parlak yıldızlar huzur veriyordu, sırtımı okşuyor güvendesin diye fısıldıyordu.
Uçuruma yakın, uzun süredir yaşadığını kalın kökünden belli eden söğüt ağacı ilişti gözüme ve tam altında sarı saçlarını rüzgara teslim etmiş Lavi Aeterna vardı.
Ağacın dibinde oturmuş, hayran hayran gökyüzüne bakıyordu. Tıpkı benim gibi...
Deli bir cesaretle ona doğru adımladım, zaten hep burda olduğumu bildiğinden çıkardığım adım seslerini dikkate almayarak manzarasını izlemeye devam etti.
Yanına varınca onun gibi yere çöktüm ve ayaklarımı uçurumdan sallamaya başladım. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, nasıl muazzam görüntüydü böyle? Karanlığın içinde nasıl da parlamayı başarıyorlardı.
Yüzüme üflenen rüzgar saçlarımı dalgalandırarak geriye doğru itiyordu, bu naif dokunuş dudaklarımda tebessüme neden oldu.
"Haklısın" bu naifl fısıltı Lavi Aeternanın sesiydi, bakışlarımı yavaşca ona çevirdim "Hangi konuda?"
"Senin savaşın olmadığı konusunda" bana bakmıyordu ama gökyüzüne de bakmıyordu, bakışları hemen altımızda olan uçurumda dolanıyordu.
Hep kaçardım, hep inkar ederdim olanları ama içten içe bilirdim bunun bir parçası olduğumu. Bazen düşünürdüm. Belki bir gün kabul edersem bu savaşı, ne yapmam gerektiğini hep düşünüp dururdum. Bunu kendime bile itiraf edemezdim ama yapardım.
Bu süreçle birlikte benim kurtarıcımın Lavi olduğu kararına gelmiştim, geceleri cadılar beni rahatsız edemiyordu çünkü geceleri rüyalarımda Lavi Aeterna avucuma sıkıştırdığı nilüfer çiçeğiyle korurdu beni.
Düşündüğümden fazlasıydım ve bu beni daha çok korkutuyordu ama bir o kadar da heyecanlandırıyordu.
"Ben de onların savaşını reddetmiştim" bunu söylerken gururlu ifadeyle bana baktı "Lavi Aeterna, onların kabusuydu" memnun olduğunu belli eden gülümsemesine karşılık sadece başımı sallamıştım.
"Onlardan nasıl kurtulurum?"
Tek kaşını kaldırdı, düşünüyormuş gibi tavrı vardı "Uyanarak" dedi sonunda.
"Nasıl?"
"Seni benim tarafımdan yapılan büyü uyutuyor, kilidi kırarsan gerçeğe ulaşırsın."
Bu sefer tek kaşımı kaldıran ben olmuştum "Bana neden büyü yaptın?"
"Yaşaman için, düşündüğünden çok daha uzun süredir hayattasın Alçin."
"Anlatır mısın?"
Gülümsedi, gökyüzüne baktı "Seve, seve"
Gözlerimi açtığım zaman yerimden kıpırdandım "Hayır, hayır şimdi olmaz" gözlerimi yeniden kapattım ve uyumaya çalıştım, o anı düşledim. Söğüt ağacını, rüzgarı ama ne yazık ki geri dönemedim.
oflayarak yerimden kalktım, gözümü oyan güneşe sinirle baktım "Kim açtı ki bu perdeleri" öfkeyle pencereye yaklaştım ve perdeyi sertçe çekerek kapattım.
Mutfaktan geldiğini tahmin ettiğim koku sayesinde sinirim biraz da olsa yatışmıştı, banyoda gerekli İhtiyaçlarımı giderdikten sonra aşağı mutfağa indim.
Masa börek ve çöreklerle doluydu, kokunun kaynağı belli olmuştu. Masaya yaklaşıp peynirli börekten birini aldım ve kocaman ısırdım "Mm" harikaydı.
"Uyanmışsın" arkamda duran Meva'ya baktım "Sen mi yaptın bunları?" Bir ısırık daha aldım.
"Evet, beğendin mi?" Elindeki poşeti tezgaha bıraktı "Harika olmuş Meva" son lokmamı ağzıma attıktan sonra ona sıkıca sarıldım.
"Seni özledim" aynı sıkılıkla karşılık vermişti sarılmama "Seni özledim" diye tekrarlamıştım onu.
"Hadi soğutma, otur masaya." Onu dinleyerek masaya geçtim, az önce tezgaha koyduğu poşetden vişneli meyve suyunu çıkarıp masaya bıraktı "Sen seversin" dedi gülerek meyve suyunu işaret ederken.
"Teşekkürler" ben tabağımı börekle doldururken Meva çayımı dolduruyordu. "Yancıdan ne haber?" Diye sordum bir anda.
"Yeni bir isim öğrendik" bardağı önüme koydu ve tam karşıma oturdu.
"Aa, bu harika" çayımdan bir yudum aldım, sadece başını sallamakla yetindi. "Dün Lavi'yi rüyamda gördüm"
"Yine mi?"
"Hm" yeni böreği ellerimin arasına aldım "ama bu sefer çöl değildi" ve kocaman bir ısırık aldım "Uçurum gibi bir yerdi, söğüt ağacı vardı" dedim dolu dolu ağızla.
"Nasıl bir yerdi? Başka neler vardı?"
Zorla yutkundum "Bilmem ki, karanlıktı. Sağım ormandı ama çok tanıdıktı, solum uçuruma bakıyordu"
"Öyle mi?" Kaşları hafif çatıldı. Bu ifadeyi biliyordum. Bir şey düşünüyordu.
"Neresi olduğunu biliyor musun?"
"Bir tahminim var ama ne alaka bilmiyorum, yemeğini yedikten sonra istersen seni oraya götürürüm"
"Olur, tabağım bitsin çıkalım"
Bu konuşma burada son bulmuştu. Meva düşüncelere dalarken ben yemeğimi yiyip bitirmiştim. Yardımlaşarak masayı toparladıktan sonra yola koyulmuştuk.
Ormanın şimdi neden tanıdık geldiğini anlıyordum, çığlık mahzenine kucak açan ormandı burası. Bir yerden sonra arabayla yola devam edemeyeceğimiz için Meva'nın vampir hızından yararlanmıştık.
"İnanmıyorum" Karşımda duran heybetli söğüt ağacına baktım "Burası"
"Alaric hep burada, söğüt ağacının altında otururdu. Neredeyse her gün gelir."
Meva'ya baktım aklı karışıktı, adımlarımı hızlandırıp söğüt ağacına yaklaştım hemen yanında olan uçurumdan aşağı baktım. Lavi Aeterna tam burada oturmuştu, gökyüzüne merakla ve hasretle bakıyordu.
Ağaca dokundum, sert kabuğunu avucumun içinde hissederken gözlerimi kapattım. O huzuru yeniden tatmak istiyordum, yeniden cesur ve korkusuz olmak istiyordum.
Öldür onuu...
Fısıltılar başlıyordu, gözlerimi açtım bakışlarım Meva'yı bulunca bana ne kadar şefkat dolu baktığını gördüm.
Ruhlarımız beslenmeli, lanet beslenmeli
"Ben de onların savaşını reddetmiştim" aklımda dönen Lavi'nin sözlerine gülümsedim, buradaydı ve beni korumaya devam ediyordu.
Kan akmalı Alçin... diyordu yaşlı ses ve başka bir kadın sesi Seni biz yarattık diye öfkeyle bağırıyordu
"Gidelim Meva" elimi ağaçtan çekince başıma saplanan acıyla çığlık atmaya başladım.
"Alçin iyi misin?" Meva hızla kolumu tutup düşmemem için beni ağaçtan uzaklaştırdı.
Cevap veremiyordum, tek odağım kafamın içinde zihnimi saran acıydı, çığlıklarım artmaya devam ederken dizlerimdeki gücü kaybederek yere çöktüm.
"Tanrım, kim yapıyor bunu!" Meva'nın öfkeli sesine karşılık beynime uygulanan acı basıncın artmasıyla daha çok bağırdım.
Gözlerim yerinden çıkacakmış gibi hissediyordum "Kes şunu!" Diye bağırmaya devam ederken burnumda hissettiğim serinlikle elimi dokundurdum.
"Alçin burnun kanıyor!"
Parmaklarıma bulaşan kanıma baktım, ellerim acıdan titriyordu. Zihnimde artan baskıyla yine kafamı ellerimin arasına aldım ve bir çığlık daha döküldü dudaklarımdan.
"Kes şunu lanet cadı!" Meva'nın baktığı yere çevirdim gözlerimi, ormandan çıkan yaşlı kadın beni işaret ederek bir şeyler mırıldanıyordu.
"Sustur şunu!" Diye çığlık atarken alnımı toprağa dokundurdum.
Hemen ardından sesime eşlik eden Meva'nın çığlıkları eklenince pekte başarılı olmadığını anlamıştım. Yerde cenin pozisyonu alırken bakışlarım Meva'yı buldu, yere çökmüş benim gibi eliyle başını tutuyordu.
Seni biz yarattık diye bağırıyordu yine ses
Bizi beslemek zorundasın, laneti beslemek zorundasın
"Hayır!" Dedim öfkeyle, onlara karşı söylediğim her kelime acımın artmasına neden oluyordu.
İrademden bağımsız bir şekilde elimi cadıya doğru uzattım "Leva et proice" dudaklarımdan fısıltı gibi çıkan bu üç kelime cadıyı kağıt parçası gibi havaya kaldırıp bir kenara atmıştı.
Acı zihnimi terk etmeye başlarken halsizliğim kendini gösteriyordu, benim aksime Meva çoktan toparlanmış ve cadının yanına koşarak onu yakalamıştı.
Yerden desteklenerek ayağa kalktım, kurumuş dudaklarımı yalıyarak ıslattım ve yalpalayan adımlarla Meva'ya doğru ilerdim.
Nefeslerimi düzenlemeye çalışırken cadının kurtulmak için çabaladığını görüyordum. Meva cadının hemen arkasında durmuş kollarını tutuyordu, zorla yere dizleri üzerine çökertti. Nefretle yüzüme bakan cadıya karşılık olarak tiksinircesine baktım.
Belirgin şekilde inip kalkan göğsüme baktı yaşlı kadın, başını hafif yana eğerek iğrenç dişleriyle gülümsedi "O kalbi biz sana verdik, bize ihanet mi ediyorsun?"
"Vermeseydiniz, ben mi istedim?" bana gelen deli cesaretine şaşırmıştım ama bunu cadıya belli ettirmek gibi bir niyetim yoktu.
"Şurada canını alırım, gerekirse zihnimde dolanan o cadıların da canını alırım"
Gülüşü yüzünden silinirken şimdi ben gülümsüyordum "Bu benim savaşım olabilir ama sizin tarafınızda olmak zorunda değilim"
Meva'ya baktım "Şimdi bu söylediklerimi" diye söze başlarken cadıya baktım "Öteki tarafta azap çeken cadılara anlatırsın"
Cadı dehşetle gözlerini açarken Meva bir celsede kafasını çevirerek kırmıştı, bedeni yere yığılırken dehşetle açılmış cansız gözleri açık kalmıştı.
"Bunu ben hallederim" dedi Meva "ama önce seni eve bırakmam lazım"
Söğüt ağacına baktım "tamam" diye onayladıktan sonra Meva bana sarıldı ve etraf bulanıklaşınca gözlerimi kapattım, o kadar hızlı oluyorlardı ki güçlü rüzgar gözlerimin suyunu kurutuyordu ve bu da gün boyunca göz ağrısına neden oluyordu.
Ayaklarım yere değince gözlerimi açtım "Meva" dedim ondan uzaklaşırken "Dikkatli ol"
"Her zaman dikkatliyimdir" dedi gülerek ve hızla yok oldu. Şatoya girerken olanlar aklımdan çıkmıyordu, o kelimelerin anlamı neydi? Nasıl cadıyı savurmuştum öyle? Sanki bir anlığına vücudumu başka biri ele geçirmişti ve benden bağımsız şekilde söylemişti kelimeleri.
Mutfağa girdim, dolaptan vişne suyumu çıkarıp bardağa döktüm. Valerius ortalarda görünmüyordu, sahi neredeydi bu? Ben ölümle yüz yüzeyken hiç mi duymadı çığlıklarımı?
"Val" diye fısıldadım, hep ismini fısıldarken gelirdi ve tam dibimde biterdi. Neredeydi şimdi bu?
Meyve suyumla birlikte kütüphaneye doğru yol aldım, geçen safkanlarla ilgili kitap ararken gözüme büyüler ve cadılar isimli kitap ilişmişti. Belki o kitapta bir şeyler bulabilirdim.
Büyük kapıyı açarak odaya girdim ve ışıkları yaktım, hemen ilk sıraya yöneldim ve elimle koymuşum gibi kitabı buldum. Yuvarlak masaya kitabı koyarken bardağı bir kenara bıraktım, el yazısıyla yazma bir kitaptı.
Cadıların ne kadar tehlikeli oldukları yazılıyordu ama aynı zamanda ölümlü oldukları not düşürülmüştü.
Kelimelere varınca daha dikkatle okumaya başladım. Leva et proyitse, karşılığı kaldır ve fırlat olarak geçiyordu.
Tam olarak benim cadıya yaptığım şeydi, bu kitap benimle kalacaktı. Bardağımı aldıktan sonra odadan çıktım ve kendi odama yöneldim. Yeni kitabı ilk çekmeceye, safkanlar kitabımın yanına bıraktım ve pencereye yaklaşıp sınırı belirleyen köprüyü izlemeye koyuldum.
Bir zamanlar kanımda dolanan mühür yüzünden köprüyü geçemiyordum ama şimdi evim bana kucak açmadığı için geçemiyordum.
Ne kadar acı verici bir durum dimi? Kaderim beni hep hırpalar, hep sevdiklerimden ayırır. Kaderim bana oyun oynar, tuzak kurar. Zaten belirli olan kartları önüme serer ve bu senin için hazırladığım kader, yaşamak zorundasın der.
Ben o masayı dağıtırım, ben kartları alır yeniden karıştırırım.
Bugün tam olarak onu yaptım. Bana, bu atan kalbi bahşeden varlıklara savaş açtım, bana sundukları kader kartlarını kabul etmedim. Masayı dağıttım ve yeni bir deste aldım.
Karıştırdım, karıştırdım ve desteden ilk kartımı aldım.
Ölüm kartı.
Bölüm etkileşimi
