Vebal-i Ahmer kitap kapağı

24. bölüm / 25

Vebal-i Ahmer

Nilüfer çiçeği

Vaveyla Yazarı: Evaysn 🪷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: Nilüfer çiçeği

Öğlene doğru uyandığım için kafe yine Yazkı'ya emanetti. Kendime harika bir kahvaltı yaptıktan sonra annem ve babamın mezarına gitmiştim, işe ilk mezarlarında kök salmış yabani otları temizlemekle başlamıştım, bunları yaparken bir yandan da onlarla konuşuyordum.

Kopardığım otların arasından dikkatimi çeken nilüfer çiçeğinin bir kaç yaprağı olmuştu, ezilmiş bükülmüş bir halde öylece otların içine atılmıştı sanki. Yabani otlarla beraber onuda çıkararak çöpe atmak için poşete attım.

Toprağı tamamen otlardan arındırdıktan sonra yeni aldığım sardunya ve buz çiçeklerini saksılarından çıkararak köklerini toprağa gömdüm, her birine ayrı bir özenle yaklaşıyordum. Çiçekleri saksıdan çıkarıp toprağa yerleştirirken sanki annemin saçlarını seviyormuşum gibi dikkatliydim, canını yakmamak için yavaş hareket ediyordum. Yerleştirdiğim kökü toprağa gömerken sanki babamın gururunu okşuyormuşum gibi naif hareketlerle toprağı bastırıyordum.

Bana huzur veriyordu, onlara dokunduğumu gerçekten hissedebiliyordum. Sulama işlemini bitirdikten sonra, tozlanmış baş taşlarını güzelce yıkadım. Temiz olduğuna emin olduktan sonra her birinin baş taşına birer öpücük kondurdum ve oradan ayrıldım.

Akşam üstü saatlerine gelirken kafeye uğradım. Yazkı büyük bir özenle çalışıyor gülüşünü yüzünden hiç eksik etmiyordu, sahte değildi. Aksine çok içten bir gülücüğe sahipti. Kapıyı açarken tavana asılan çanların sesi kulağıma doldu, bu ses dudaklarımda tebessüme neden oldu.

"Hoş geldiniz," kafasını kaldırıp beni görünce gülümsemesi daha çok büyüdü "Patron" dedi heyecanla ve koşar adımlarla yaklaşıp sıkıca sarıldı. "Merhaba" dedim kahkahalarımın arasında.

"Seni daha erken bekliyordum"

Ondan ayrılırken "Mezarlığa ziyarete gittim" bir sandelye çekerek oturdum "Nasıl gidiyor?" sorumla beraber etrafa bakıyordum. Her şey aynı görünüyordu, tek farklı olan şey çiçeklerimin büyümesiydi.

O da benim gibi sandalyesini çekerek karşıma oturdu "Harika, gördüğün gibi işte." eliyle etrafı gösterdi "Nasıl bıraktıysan öyle."

"Evet, nasıl bıraktıysam öyle" diye mırıldandım.

"Bu arada" elini cebine sokup karıştırdı ve kafeye ait olan anahtarları çıkardı "Bunlar artık senin." Bir süre anahtara baktım, ondan ayrılmak istemiyordum ve şimdi kalbimi hüzün sarmıştı.

Anahtarlara bakmaya devam ederken "Bundan sonra ne yapacaksın?" diye sordum

"Bilmem, belki geri giderim. Belki burada kalır başka bir kafe bulurum." Ellerini birbirine kenetleyip dizlerinin üzerine koydu, o da mutsuzdu bunu hissedebiliyordum. Ayrıca geri gitmekten bahsetmişti, dönmesini söylememişti. Belki çok saçma gelebilir ama ben buna çok dikkat ediyordum, insan evine dönmelidir o zaman kendi öz evi olur, eğer evine gitmekten bahsediyorsa bu zaman içtenlikle istemiyordur.

"Belki burada benimle kalmaya devam edersin" teklifime nasıl tepki vereceğini görmek için bakışlarımı yüzüne çevirdim, dudağı hafif kıvrılmıştı.

"Kafe iki kişinin çalışması için uygun değil, bunu sende biliyorsun." Kenetlediği ellerini masanın üzerine koydu. Evet, bu konuda haklıydı. Kafem çok büyük değildi bir kişi için gayet uygundu.

"O zaman ben izlerim sen çalışırsın" dedim gülerek "veya sen dinlenirsin ben çalışırım"

"Beni bırakmayacaksın değil mi?" gülüyordu, o da bunu istiyordu.

"Kesinlikle, seni başkasına kaptıramam"

"O zaman bir kahve içerek bunu kutlayalım" masadan kalkıp tezgahın arkasına geçti ve kahve yapmaya başladı, bir kaç dakikalığına kendi iç dünyamla kalmaya vaktim olmuştu. Mutluydum buna eminim, kendimi çok huzurlu hissediyordum ama çok gariptim. Sanki bir yerlerde bir şeyler ters gidiyordu, büyük bir tehlikenin hazırlıkları yapılıyordu. Belki ben kuruntu yapıyordum, bilemiyorum.

"Bol köpüklü kahvelerimiz geldii" düşüncelerimi bölen Yazkı olmuştu, burnuma dolan kahve kokusu beni mest ediyordu "Harika kokuyor, ellerine sağlık"

"Ee anlatsana, neler yaptın? Nasıl geçti tatil?"

Onun hiçbir şeyden haberi yoktu, sahte doktorumuzu bile anlatmamıştım. "Gayet iyiydi, fazlasıyla dinlendim"

"Çok sevindim, gezilmelik yerleri var mı?"

"Hayır, kesinlikle önermiyorum" kahvemden bir yudum aldım "Basit bir kasaba, oldukca ölü kasaba" diye ekledim.

"aa" dedi üzülerek "Kötü bir deneyim olmalı"

"Evet, öyleydi" bir yudum daha aldım. Harika bir deneyimdi aslında, hayatın farklı yanlarını görmüştüm. Vampirler hakkında bir çok bilgi edinmiştim, hatta birine aşık bile olmuştum.

Biraz daha muhabbet ettikten sonra gelen müşterilerle ilgilenmeye başladık, bir çok müşteri beni tanıdığı için onlarla oturup sohbet ettim günümü bu şekilde tamamlamıştım. Yarın buraya gelmeme bile gerek yoktu aslında, yardımlık veya yorulmalık bir iş yoktu. Müşteri fazlaydı doğru ama her şeyin zaten hazırda olması pek yormuyordu.

Günlerim böylece geçti, bir iki derken haftayı bulmuştum. Artık bir haftadır buradaydım, kafeyi bile ara sıra ziyaret ediyordum, sık sık Meva ile konuşuyordum. Valerius kendisini şatoya kapatmış, gittiğimden beri onu hiç görmediklerini söyleyip duruyordu. Yakaladıkları yancı asla konuşmuyordu, bununla ilgili moralinin ne kadar bozuk olduğunu anlatıyordu ve ölümler her geçen gün daha çoğalıyormuş.

Aslında bunları hiç anlatmak istemiyordu ama ben o kadar zorluyordum ki sonunda dayanamayıp anlatıyordu.

Yine harika günlerden biriydi, güneş tepede ışığını parlatırken yolumu Mezarlığa tutmuştum. Bir gün bile aksatmadan onları ziyarete geliyordum. Arabamı park ettikten sonra vakit kaybetmeden mezarlığa girdim, annem ve babamın mezarlığının yolunu tutarken gördüğüm şeyi anlamaya çalışıyordum.

"Bu ne be?" adımlarımı biraz daha hızlandırdım, ne olduğunu biliyordum ama bunu nasıl yaptıklarına anlam veremiyordum. Baş taşları sarmaşıklarla kaplanmıştı, mezarın üstü nilüfer çiçekleriyle dolup taşıyordu. Tam anlamıyla mezarı yutuyor gibi görünüyordu.

Geçen seferki ziyaretimde de nilüfer çiçeği vardı ama dikkate almamıştım. Bu defa yapılan şey dikkatimi gayet çekmişti, kaşlarımı çatarken sinirle mezara yaklaştım. Sarmaşıkları elime dolayarak koparmaya başladım.

"Lanetinizi sevdiklerimin üzerinden çekin" diye mırıldandım, beni duyduklarını biliyordum. Kopardığım her sarmaşık yeniden canlanıyor, uzanıyor ve eski yerini alıyordu. Kaşlarım havalanırken dudaklarım şaşkınlıkla aralandı, pes etmedim bu sefer daha hırsla ve güçlü bir şekilde sarmaşıkları koparmaya başladım. Baş taşını tamamen sarmaşıktan arındırdıkta yeniden büyüdüler ve yeniden taşı sardılar, bunu yapmaları bir kaç saniyeyi alıyordu.

"Peki" daha hırslanmıştım, daha çok öfkelenmiştim. Bu sefer saldırı hedefimi köklerine yönelttim, çizilen ellerimden hafif kanlar akıyordu ama bunu umursamadım. Kökünü kavradım ve güç uygulayarak topraktan çıkarıp bir kenara attım, zaferimi ilan etmeden önce bekledim yeniden çıkacak mı diye izledim ama hareketlenme yoktu.

Zaferle gülümsedim ve diğer sarmaşığın kökünü çıkarmak için ayaklandım, aynı şekilde bununda kökünü kazdım ve diğer köklerin yanına attım. Mezarların üstünde dolu olan nilüfer çiçeklerini bir bir kopardım ve diğerleri gibi bununda kökünü çıkararak mezarı tamamen temizledim. Her ikisinin mezarına birer öpücük kondurdum ve oradan ayrıldım.

Ertesi günü yeniden ziyarete geldim ve yine o manzara ile karşılaştım. Zayıflıklarını biliyordum ve çekinmeden köklerini çekip çıkardım. Dün yara aldığı için sardığım ellerim bu sefer yeni yara almamıştı ama eski yaralar daha çok acıyordu ve yine kanamaya başlamıştı. Tamamen arındırtıktan sonra yine öpücük bırakarak oradan ayrıldım.

Bir sonraki gün mezarlığı ziyarete geldiğim an şaşırmadım, beni bu manzaranın karşılayacağını biliyordum. Hatta hazırlıklı gelmiştim, bu sefer ellerimle değil kürekle köklerini çıkarmıştım daha kolay ve zahmetsizdi. Öpücüklerimi bırakıp yine ayrılmıştım oradan.

Bu döngü bıkmadan ve usanmadan devam ediyordu, bazen öfkeleniyordum bazen sinirden mezarın başında kahkalar atıyordum ama her defasında kökleri çıkarıp terk ediyordum orayı. Bugün yine temizledim, yine öpücük kondurdum ve gitmedim. Arabamın içerisinde bekledim, gece çöktü ışıklar yandı bir yerden sonra bekçi belirdi biraz dolandı sonra kulübesine gitti, arabala sesleri kesilmişti. Sessizlik geceye hakimdi, gözlerim mezarlarındaydı öylece bekliyordum.

Gelen giden yoktu, şüpheli birileri yoktu. Siyah bir kedi yaklaştı, önce başını annemin mezar taşına sürttü sonra iki mezarın arasına kıvrılarak uyudu. Tek hareketlilik bu olmuştu, gece saat dörde geliyordu ve hâlâ şüphe çeken bir şey yoktu.

Kedi uyandı, kafasını kaldırdı, kulaklarını dikleştirerek bir yere kitlendi. Bir şeyden ürker gibi ayaklandı ve koşarak uzaklaştı. Sonra beklediğim o hareketlenme gerçekleşti, sarmaşıklar toprağı yardı, uzandı, önce baş taşını sardı sonra mezarın tamamını. Bir anda nilüfer çiçekleri belirdi, önce tomurcuk halindeydi sonra açıldı saçıldı etrafa...

"Kendiliğinden büyüdü" diye mırıldandım, kimse gelmemişti kimse yeniden onları oraya ekmemişti. Köklerini çıkardığıma emindim, boş topraktan çıkmıştı büyümüştü hatta kendine kök bile edinmişti.

Peşimi asla bırakmıyorlardı, bırakmak gibi bir niyetleri de yoktu. Bundan sonra neler olduğunu neyi nasıl yaptığımı ben bile hatırlamıyorum. İrademi başka biri ele geçirmişti, kararları o veriyordu ve ben hipnotize olmuşum gibi uyum sağlıyordum. Gaza bastığımı hatırlıyorum, mezarlıktan çıkışımı, benzin istasyonuna girdim, kırmızı bir bidon hatırlıyorum ve tekrar arabaya bindiğimi. Yol boyunca gözümü kırptığımı hiç hatırlamıyorum, yavaş adımlarla mezarlığa ilerlediğim aklımın bir köşesinde canlanıp duruyor, bir şarkı mırıldanıyordum... hayır hayır melodi mırıldanıyordum ama hangisiydi bilmiyorum.

kırmızı bidonun siyah kapağını açtım, benzinin kokusu burnuma doluyordu. Hatırlıyorum... tüm benzini iki mezarın üzerine döktüğümü hatırlıyorum, cebime ne zaman koyduğumu hatırlamadığım çakmağı çıkarıyorum, küçük ateş önce gözbebeklerimde yansıdı daha sonra ateş süzülerek yere düştü ayaklarımın altından başlayarak iki mezarı yakacağı yolu buldu. Harlandı, körüklendi ve küçük ateş büyüdü gözlerimde, iki mezarı yutacak kadar büyüdü.

Dudaklarım zaferle kıvrılırdı, şimdi yeşeremezdi nilüferler. Bu iki mezar kendileri gibi ölü toprağa sahipti.

Ölü toprak nereden bilsin tohumu yeşertmeyi, ona hayat vermeyi.

Yanan mezarları arkamda bırakarak çıkışa doğru ilerlediğimi hatırlıyorum, arabama bindiğimi ve evime gittiğimi.

"Sevgili günlük, gün geçtikce kendimi daha çok kaybediyorum. Bunu nasıl yaptım bilmiyorum, annem ve babamın ruhunu nasıl bu denli huzursuz edebildim bilemiyorum. Yanlış mı yaptım? En başından buraya dönmemem mi gerekiyordu?"

Sıkıntıyla günlüğümün sert kapağını kapattım ve dolabımın içerisine koydum. Bugün hava yağmurluydu, herkese dinlenmek istediğimi söylemiştim ve telefonumu kapatmıştım. Rahatsız edilmek istemiyordum, ayaklarımı sürüyerek mutfağa geçtim. Yağmur damlaları cama vurarken çıkarttığı o ses beni rahatsız ediyordu. Sinirle gözlerimi kapattım.

Burnumdan derin nefes alıp verdikten sonra gözlerimi açtım ve kendime kahve yapmaya başladım, şekersiz kahve belki uyanmama yardımcı olurdu. Gözlerim yerinden çıkacakmış gibi ağrıyordu, boynumda tarif edemediğim bir acı vardı, tam anlamıyla bitikdim. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım ve cezveyi ocaktan çekerek fincanıma döktüm. Ocağın altını kapattıktan sonra kanepeye yaslanıp kahvemi yudumladım, dışarı berbat haldeydi yağmurla beraber esen rüzgarın uğultusu bir el olmuş pencereleri cırmalıyordu sanki. Siyah bulutlar güneşin önünü kestiği için öğlen saatlerinde olmamıza rağmen hava kararmıştı.

Evin ışıklarını kapattığımdan dolayı karanlığın hükmettiği tek yer dışarı değil aynı zamanda evin içiydi. Kumandayı alıp televizyonu açtım, rastgele bir kanalda durdum ve boş bakışlarımla televizyonu izledim. Yanan mezarla ilgili sabah bir kaç kere aramışlardı ve bir sürü özür mesajları iletmiştiler, sorun olmadığını söyleyip kapatmıştım, mesajlara geri dönüş bile yapmamıştım.

Kendi ellerimle yakmıştım onları, huzurlarını kendi ellerimle bozmuştum. Değişiyordum ve bununla savaşamıyordum. Tempus est eskitandi durmadan beynimin içinde yankılanıp duran bu ses beni delirtiyordu.

Etrafımı ruhlar sarmıştı sanki, beni sıkıştırıyorlardı. Delirmemi istiyorlardı, bu fısıltıların başka açıklaması olamazdı. Bazen çığlık atıyordular, bazen öfkeli seslerini duyuyordum ve bazen sadece ismimle sesleniyorlardı bana. Boğazımı sıkan görünmez elleri üzerimden çekmek için ayaklanıp odama yöneldim, merdivenleri çıkarak ikinci kata varınca ışığın titrediğini hızlı-hızlı yanıp söndüğünü fark ettim, kesinlikle az önce böyle değildi.

Bir süre beyaz ışığa baktıktan sonra odama girdim, uzun hırkamın önünü vücuduma daha çok sardım, pencerenin önünde durdum ve yağmurun cama vuruşunu seyrettim. Damla önce cama çarpıyordu, naif bir tok sesi veriyordu ve aşağı doğru akıp gidiyordu. Temiz havayı hissedebilmek için pencereleri açtım, yüzüme çarpan rüzgarla gözlerimi kapattım yağmur damlaları şimdi cama değil yüzüme vuruyordu. Burnuma dolan toprak kokusuyla gözlerimi açtım ve kalbimin ritmini bozacak siyah gözlerle karşılaştım.

Yolun karşı tarafında durmuştu, elleri cebinde ve bir omzu sokak lambasına yaslanmıştı. Gözleri doğrudan gözlerimin içine bakıyordu, ıslak saçlarından bir kaç tutam alnına yapımıştı.

Hayaldi bu, aklım bana oyun oynuyordu. Delirmiştim işte, tam anlamıyla deliydim artık. Gözlerimi kapattım başımı iki yana sallayarak yeniden açtım gözlerimi, orada durmaya devam ediyordu.

"Valerius" diye fısıldadım, ben bile kendi fısıltımı zar zor duymuştum ama onun dudakları fısıltımla beraber kıvrılmıştı. Hızla pencereyi kapattım, hangi akılla buraya geliyordu? Nasıl bu sınıra geçmişti? Büyük bir kuralı çiğnediğinin farkında değil mi?

Koşar adımlarla aşağı indim, kapıyı açtım ve umutla bunun hayal olmasını diledim. Diledim... sadece diledim ama kabul olmadı, oradaydı gözlerini penceremden çekip bana çevirdi. Yağmurdan dolayı boş olan yolu kontrol etme gereksinimi duymadan yolu geçtim, yağmur o kadar şiddetliydi ki saçlarım çoktan ıslanmıştı bile.

Üzerimde ıslanan hırka omuzlarıma ağırlık veriyordu ama bu hoşuma gitmişti, sanki biri bana sarılıyor gibiydi. Tanrım, ne kadar yalnızdım böyle. Gözlerini üzerimden asla çekmiyordu, bunu hep yapıyordu. Beni izlemeyi mi seviyordu? Yoksa sadece bana has olan bir şey değil miydi?

Karşında durdum, yüzüme vuran yağmur damlaları nedeniyle kirpiklerimi sıklıkla bir kaç kere kırpıştırdım. "Ne yapıyorsun burada?" Yağmurun şiddetli uğultusundan dolayı bağırarak konuşuyordum.

Bakışları yüzümde süzülen yağmur damlalarında geziyordu, kaşları hafif çatılmış haldeydi. Düz dudaklarını konuşmak için önce araladı sonra vazgeçmiş olacak ki geri kapattı.

Öfkeleniyordum, bu yaptığı şey aptallıktı. Burada olduğu anlaşıldığı an, hükmü verilecekti ve buracıkta öldürülecekti.

"Gitmelisin!"
Başını iki yana salladı
"Evet, gitmelisin!" Diye tekrarladım
Yine başını 'hayır' anlamında iki yana sallamıştı
"Neden?" Çaresizce yüzüne bakıyordum, onu kaybetmek fikri beni delirtiyordu.

Bakışları gözlerimi buldu, çatık kaşlarını serbest bıraktı, gözlerinden süzülüp geçen bir duyguya şahit oldum... Özlemek.

Sıkışan kalbim beni uyarıyordu sanki ama onu duymak istemiyordum, bu süre içerisinde onu nasıl özlediğimi sadece ben biliyordum. Şimdi bu özlem duygusunun tek taraflı olmadığını görüyordum, bu beni cesaretlendiriyor ve anlayamadığım bir ihtiras hissine boğuyordu.

"Neden?" Diye tekrarladım yine, dudaklarından duymak istiyordum gerçeği. Varsayımlarımla değil, dudaklarından dökülen kelimelerle heyecanlanmak istiyordum.

Parmakları yüzüme yapışan saç tutamını kavradı, geriye kulağımın arkasına geçirdi.

"Aptal, varlığın anlaşılırsa ölebilirsin" sokakta kimse yoktu ama bunları söylerken fısıldamayı tercih etmiştim.

Hâlâ saçımda olan parmakları yüzümü okşayarak çeneme doğru ilerledi, çenemi kavradığı zaman naif bir hareketle yukarı kaldırdı.

"Yokluğun," dedi boğuk sesiyle, siyah gözleri ruhuma işliyordu "Ölüm kadar acılıydı, üstelik ölümü hiç tatmayan bir varlık için."

Kalbim hızlandı, göğsüm gözle görülür şekilde inip kalkmaya başlamıştı. Bakışları dudaklarıma kayarken, tutuşunu daha baskın hale getirdi.

Yaklaştığı vakit kapattım gözlerimi, önce nefesini hissettim dudaklarımda daha sonra ılık ıslak dudaklarını hissettim.

Öpmüyordu, sadece baskı uyguluyordu dudaklarıyla. Yağan yağmura rağmen sıcaklık basmıştı vücudumu, daha fazlasını istedim, onsuz geçen her saniyemi telafi etmek istedim.

Ellerimi boynuna doladım, aldığı onayla hareketlenmeye başladı. Boşta kalan eli belimi sardı ve kendine bastırdı, dudaklarımdan çıkan küçük inlemeyle alt dudağımı dişleri arasına aldı.

Ellerim saçlarına doğru yol alırken, açlıkla birbirimizi öpüyorduk. Çenemi kavramayı bırakmıştı aynı eli boynumu tutuyor mümkünmüş gibi dudaklarımı ona daha çok bastırmam için kendine çekiyordu.

Dudağımı ısırmasıyla saçlarını çekince aynı anda inlemiştik, bu bizi daha çok birbirimize çekiyordu ve uslanmadan arsızca daha fazlasını istiyorduk.

Artan yağmur ve rüzgar dengemi kaybettirebilecek cinstendi ama Valerius'un tutuşu sayesinde rüzgara meydan okuyabiliyordum. Kararan havanın aniden beyaz ışıkla aydınlandığını kapalı göz kapaklarımdan bile fark etmiştim, çok geçmeden bir kaç saniyenin ardından şiddetli gök gürültüsü kulaklarıma doldu.

Bu irkilmeme ve öpüşmeyi sonlandırmama neden olmuştu, gözlerim gökyüzünü buldu ondan uzaklaşırken kaşlarımı çattım hâlâ gökyüzüne bakmaya devam ederken elimle başımızın üzerinde duran simsiyah bulutu işaret ettim.

Sadece bizim üzerimizde olan bulut gece gibi siyahtı, diğer bulutlar koyu grimsi renklerdeydi.

Valerius gösterdiğim yere baktı sonra elimi kavradı ve beni çekiştirerek eve doğru sürükledi, siyah buluta bakmaya devam ederken neyin habercisi olduğunu düşünüyordum.

Eve girdiğimiz zaman ayakkabalarımı çıkardım ve üzerimi değiştirmek için hemen odama çıktım. Siyah eşorfman takımımı giyindikten sonra saçlarımın ıslaklığını havluyla aldım daha sonra iyice kuruttum.

Bu eve taşınırken ailemden tamamen kopmamıştım, annemin en sevdiği inci küpelerini almıştım yanıma. Babamı hatırlamak için, şu an üzerimde olan eşorfmanın erkek için olan takımını almıştım.

Baba kız spor yaparken aynı kıyafetleri giyinmemiz için hediyye etmiştim, evde erkek kıyafetlerinden sadece bu vardı. Kıyafeti dolaptan çıkarırken son defa kokladım, birazdan Valerius'a giyinmesi için vereceğimden dolayı babamın kokusu kaybolacaktı.

Aşağı inerken Valerius'un pencereden dışarı baktığını gördüm. Hâlâ bir çok sorum vardı ona, mesela nasıl farkedilmeden geçmişti sınırı?

"Bunları giyine bilirsin" kıyafetleri kanepeye koydum

"Hasta olmayacağımı biliyorsun" dedi kıyafetlere bakarken.

"Evet ama evimi batırıyorsun"

Güldü "Temizlemek konusunda yardımcı olurum" dedi eğlenerek.

"Olamazsın" kıyafetleri alıp ona yaklaştım "Çünkü sorularımı cevapladıktan sonra gideceksin" kıyafeti göğsüne bastırdım eliyle kıyafeti tutarken gülmeye devam ediyordu.

"Beraber gideceğiz"

Gökyüzü gürledi

"Gelemem"

Kaşları çatıldı "Neden?"

"Giyin Valerius ve en hızlı şekilde buradan git"

Kıyafetleri elime tutuşturdu ve sinirle siyah gömleğinin düğmelerini açmaya başladı, normalde izlememem gerekirdi dimi? Evet, öyle gerekirdi ama izledim.

Gömleği üzerinden çıkarırken gözlerim arsızca vücudunda, karın kaslarında dolanıyordu. Pantolonunun kemerini açmaya başlayınca hemen arkamı döndüm.

"Başka oda da değiştirsene" diye çemkirdim, utanmıyordum ama niye böyle tepki veriyordum bilmiyorum.

"Kıyafetler" dediği zaman elimde tuttuğum giysileri ona bakmadan uzattım.

"Neden benimle gelmiyorsun?" Diye sordu yeniden

"Çünkü halletmem gereken şeyler var"

"Ne gibi şeyler"

"Mezar yakmak gibi" dedim bir anda, aniden önümde belirdi "Sen mi yaktın?" Diye sordu şaşkınlıka.

"Nasıl haberin oldu?" Mezarın yakıldığını nasıl biliyordu? Kim haberleri uçuruyordu? Meva bile bilmiyordu olanları, o zaman kimdi?

"Ailenin mezarını nasıl yaktın?" Soruma soruyla cevap verilmesini sevmezdim, nefret ederdim.

"Kimden duydun?" Diye baskıladım onu.

"Böyle mi yapacağız? Çocuk gibi birbirimize sorular sorup cevaplarını kendi kafamızda mı kuracağız?"

Bir yere kadar haklıydı, böyle yaparsak bir sonuca varamazdık. "Nilüfer çiçekleri, yabani otlar gibi sarmıştı mezarları. Ellerimle kopardım ertesi günü yeniden yeşerdi"

"Sende yaktın"

Başımı dikleştirdim "Evet, yaktım. Çünkü ölü toprak, hiçbir tohuma can veremez"

"Anne ve babanın mezarını yaktın"

"Evet" dedim bir kez daha "Ruhlarını huzursuz ettim"

"Kendi ruhunun huzuru için," diye fısıldadı "Çok bencilce."

"Sadece huzur istiyorum" dedim çaresizce "Günlerdir neler yaşıyorum bilmiyorsun, kafamın içinde susmak bilmeyen sesler var. Fısıltılar, çığlıklar, öfkeli ruhlar bana saldırıyor ve ben sebebini bile bilmiyorum."

Susuyordu, bir şeyler söylemiyordu sadece hareketlerimi izliyordu. Yüzü ifadesizdi, endişe duymuyor, anlayışla karşılamıyor veya yargılamıyordu, öylece izliyordu beni.

Dolan gözlerimi saklamak istemedim, artık birileriyle konuşmam olanları anlatmam gerekti. "Tempus est eskitandi" diye fısıldadım titreyen dudaklarımın arasından "Anlamı ne?"

"Uyanış zamanı" dedi tek düze sesiyle

"Kafamın içini ele almış durumda, her türden ses fısıldıyor bu kelimeleri. Deliriyorum galiba, bilemiyorum" kafamı anlamsızca iki yana salladım.

"Delirmiyorsun" Bir kaç büyük adım atarak önümde durdu, ellerini omuzlarıma dokundururken yüzü ifadesiz kalmaya devam ediyordu "Benliğini inkar ettiğin için ruhlar tarafından işkenceye maruz kalıyorsun"

"Kimsenin savaşını üstlenmek istemiyorum" bir damla yaş süzüldü yanaklarıma "Kimsenin yarım bıraktığı işi tamamlamak istemiyorum"

"Geride bırakılan miraslar, her zaman bizi mutlu etmez Alçin. Üzgünüm, sana bırakılan miras tam olarak bu, yarım kalan her şey seninle tamamlanacak"

"Hayır!" ellerini tutarak hırsla üzerimden çektim "Kabul etmiyorum!"

"Kabul etmediğin sürece acı çekmeye mahkumsun" yeniden omuzlarımı kavradı "Kim olduğunu kabul et"

"Hayır!" diye bağırdım yüzüne, dolan gözlerim bakış açımı bulanıklaştırmıştı ama Valerius'un öfkeli yüzünü ayırt edebiliyordum.

"Neden?" o da benim gibi bağırmıştı, hatta vücudumu sarsmıştı.

"Çünkü kafamda dolanan seslerin bazıları seni öldürmemi söylüyor!" Tutuşu gevşediği an kendimi ondan kurtardım "Seni öldüremem, anlıyor musun?"

Yanaklarımdan akan yaşları elimin tersiyle sildim "Seni seviyorum ve sana zarar vermek istemiyorum" dedim hıçkırıklarımın arasında.

Sanki bunu bekliyordu, sanki asırlardır beklediği itirafı almış gibiydi. Yanıma yaklaştı önce eli boynuma dolandı ve tutkuyla kendisine çekerek dudaklarımı esir aldı.

Her zaman ilk itirafı yapan kaybetmeye mahkumdu, bu dünyanın değişmez kanunlarından biriydi. Gökyüzü feryat figan ediyordu, şimşekler öyle şiddetle çarpıyordu ki bunun uyarı olduğunu anlamamak mümkün değildi. Yağmur damlaları pencereme hırsla vuruyor, içeri girmek için bütün gücünü kullanıyordu.

Gökyüzü beni uyarıyordu,
Gökyüzü bana ağlıyordu....

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18