17. bölüm · Vebal-i Ahmer
Ölümün kıyısı
Sessizliğin hüküm verdiği bu yerde sadece hızlanan nefes alıp verişlerim ve kalbimin deli gibi attığını duyuyordum. Etraf karanlıktı, sırtımı ahşap kapıya yaslamıştım ve göremediğim etrafı incelemeye çalışıyordum. Sadece küçük bir ışık istiyordum... küçük bir ışık.
"Benden korkmana gerek yok Alçin" duyduğum fısıltı sesiyle nefesimi tuttum. Ses tonu çok naifdi, korkmam gereken tona sahip değildi ama yine de karanlıkta duyulan fısıltı ne kadar güven verebilirdi ki?
"Işıkları yakarsan daha rahat anlaşırız" titreyen sesim güçlü olmadığımı bariz belli ediyordu ama yine de dört duvarın her köşesinde yanan meşaleler içeriyi aydınlatmıştı. Kimse yoktu. Sadece bendim ve içerisi düşündüğümden bile daha küçüktü.
"Sana zarar vermek istemiyorum, sadece davetimi kabul etmediğin için seni bu şekilde ağırlamam gerekti" efsunlu sesi bedenime rahatlık verirken tuttuğum nefesimi dudaklarımın arasından bıraktım.
"Davetin çok tedirgin ediciydi. Kusura bakma" sırtım hala kapıdaydı, nereye bakarak konuşacağıma karar verememiştim. Zemin samanlarla kaplıydı, duvara asılı yuvarlak ayna bu oda da olan tek nesneydi.
"Sen" dedim aynaya doğru bir adım atarken "Caspian'ın cadısı mısın?" Sorum karşısında kıkırdadı.
"Hayır Alçin" kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalktı.
"O zaman..." son adımımla birlikte kendimi aynanın önünde buldum, yukarı kalkan kaşlarım çatıldı, aynanın tam önündeydim ama kendi yansımam görünmüyordu, koca bir boşluk vardı. "...Kimsin sen?"
Sorduğum soru sihirli kelime etkisi yarattı. Aynanın camında haraketlenmeler oldu, geriye doğru adım atarken camın ezilerek oluşturduğu yuvarlak dalgaları izlemeye başladım. Bir silüet oluşuyordu, buğulu bir silüet.
"Bana Leydi derlerdi" ses aynadan geliyordu artık ve görüntü netleşmişti. Düz kısa siyah saçlara sahip beyaz tenli bir kadındı, siyah gözleri bana Valerius'u hatırlatıyordu.
"Nesin sen?" Elimi aynaya uzattım, işaret parmağım soğuk cama dokunduğu an irkilerek geri çektim.
"İnsan, ölü bir insan" gülümsüyordu, gözleri ben masumum diye haykırıyordu.
"İnsan değilsin" başımı iki yana salladım "Nesin sen?" Diye yeniden tekrarladım sorumu.
"Safkan" gülümsemesi hâlâ yüzündeydi "ama ben insan olanlardandım, yani en tehlikesiz olanlardan" bakışları buğulandı, dolan gözleri kalbimi hüzünlendirdi.
"Ne oldu sana?"
"Ölümüm... çok caniceydi" gözünden bir damla yaş süzüldü, kalbime yüklenen hüzün sızlamasına sebep olurken elim istemsizce göğsümü buldu.
"Kalbin nasıl?"
Duyduğum kelimeler dejavu yaşatmıştı, o gün gördüğüm kabusdan sonra beliren silüet hep bana bunu soruyordu ve bir de...
"Kalbin iyi mi Alçin?"
"Sendin" dedim şok içerisinde, elim hâlâ kalbimdeyken nefeslerim sıkılaştı "O sendin" bir kaç adım geriledim. Sırtımı sert soğuk duvara yasladığım zaman gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
"Üzgünüm, seninle bu konuşmayı yapabilmek için bağ kurmam lazımdı"
"Ritüele engel olan sendin" sanki onu duymuyordum, beynimde yerine oturan taşları sesli şekilde söylüyordum "Beni öldürmek istemiyordun, sadece ritüele engel olmak istedin"
"Alaric" titreyen sesi ve gözlerinde olan kini görmemek hatta anlamamak mümkün değildi, ağladığım için buğulanan görüş açımla bile görebiliyordum o nefret dolu bakışlarını. "Kalbime hançeri saplayan oydu" sonra acılı ses tonuyla "Caspian, benim sevgilim" feryadı ağlamaya dönüşüyordu.
Aldığım derin nefesle kalbimden hançer çıkmış gibi rahatlamıştım. Duyduklarımı hazmetmek çok zordu ama onun hayatını çok merak ediyordum. Ağlıyordu, bazen kısa saçlarını ellerine doluyor ve nefretle yoluyordu.
"Göster bana" diye fısıldadım "Sana neler yaptıklarını göster" Titreyen dudaklarıyla bana bakıyordu kısa bir el hareketiyle birlikte ayna buğulaştı ve o günün görselleri canlandı.
Leydi'nin çığlıkları, değil zindanı şu an olduğum odayı bile dolduruyordu. Tenine sıcak demir parçaları bastırılıyor, vücuduna acımasızca izler bırakıyorlardı. Bu süreçte Alaric hep geri planda olanları izliyordu. Ona eziyet edenlerin içerisinde yoktu ama izlemesi bile onu suçlu yapardı.
Aslında Leydi'nin uzun saçları varmış, işkence zamanı saçlarını kesiyorlardı. Ağlayışları kalbimi delip geçiyordu, hatta kalbime saplanan hançerin acısı bir hiçti bu feryadın yanında.
Safkanın ne olduğunu, nelere yol açtığını her bir detayını anlatmıştı onlara ama yine de Alaric rüyamda gördüğüm hançeri saplamıştı Leydi'nin kalbine. O an Caspian gelmişti, sadece bir saniyelik arayla olmuştu her şey. Vampirler hızla zindanı terk ederken Caspian sevgilisini kollarının arasına alarak çığlıklar atıyor feryat figan ediyordu.
Bu yüzden mi buraya çığlık mahzeni diyorlardı? Burası yeraltı zindanlarla mı doluydu?
"Bu oda öldüğüm zindandı" aynada yeniden Leydi göründü "Caspian diğer zindanları yıktı, sadece buraya dokunmadı."
"Benden ne istiyorsun?"
Elini avuç içi görünecek şekilde kendi aynasına dokundurdu bir kaç adım atarak aynaya yaklaştım ve ben de aynı onun gibi elimi aynaya dokundurdum.
"İntikam" diye fısıldadı, fısıltısıyla beraber esen hafif rüzgar yüzümü okşadı. Ağır ağır açıp kapattığım gözlerimle ona bakıyordum.
"Yaşadığın şeyler için üzgünüm" elimi aynadan çektim "ama bu benim savaşım değil, yanlış kişiyle bağ kurmuşsun"
"Bana yardım etmek zorundasın Alçin" Endişelenmişti, ses tonu bunu gayet belli ediyordu. Zaten neden ona yardım edeceğime emindi ki?
"Hayır" dedim gülümseyerek "Değilim" iki adım geriledim "Zaten istemediğim bir savaşın ortasındayım, tek hedefim canlı çıkmak. Neden kendimi başka bir belaya dahil edeyim?"
"Ha!" Ellerini dudaklarına götürdü "Kim olduğunu bilmiyorsun" dedi telaşla. Korku dolu gözleriyle etrafına bakındı daha sonra gözleri kapıyı bulunca kapı sert bir şekilde açıldı "Git Alçin, kim olduğunu öğrendiğin zaman beni burada bulabilirsin"
"Bekle! Neyi öğrenince?"
"Git!" Diye bağırdığı zaman yine o güçlü akım beni ele geçirdi ama bu sefer dışarı fırlattı. Yere düştüğüm an sırtımdan yükselen keskin ağrıyla dudaklarımdan çığlıklar döküldü. "Ah," gözlerimi sertce kapattım, derin nefesler alarak acının geçmesini bekliyordum ama bu daha çok artmasına neden oluyordu.
Dirseklerimi yanıma sabitleyip dikeldiğim zaman sırtımdaki acı daha çok artmıştı, bu öyle bir acıydı ki nefesimi kesiyordu. Bir elimi sırtıma dokundururken sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, önce elime sert bir şey çarptı biraz daha elimle incelediğim an demir parçası olduğunu anladım.
Sesler kesildi, zaman durdu. Elime dokunan yoğun ıslaklığın kan olduğunu anlamak zor değildi. Sırtıma demir parçası saplanmıştı ve ben ölümle yüz yüzeydim.
Dolan gözlerimden yaşlar süzülürken sırtımın acısı dirseklerimin gücünü azaltıyordu, her an yeniden eski pozisyonumu alarak yere yığılabilirdim. Kesilen nefesim konuşmama izin vermiyordu, sadece kısık kısık soluklanabiliyordum ki birazdan bunu da yapamayacaktım. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım.
"Ölüm nasıl bir deneyim?" Başımın üzerinde beliren Caspian'a baktım. Sırıtıyordu, serseri görünümü aslında onun ne kadar acı çektiğini gösteriyordu. Gözlerim yavaş yavaş kapanırken dirseklerimin gücünü kaybetmesiyle yeniden sırtım yeri buldu, demir parçası tamamen sırtıma girerken gözümden bir damla yaş daha süzüldü.
"Aa, küçük kuzu ağlıyor" alaycı ses tonu kulaklarıma dolarken bu kadar zavallı görünmek canımı yakıyordu. Sırtımda bir demir parçası vardı, ölüyordum ve birileri benimle alay ediyordu.
"Ona sor" fısıltılı sesime rağmen sırıtıyordum. Caspian dizlerini yere koyarken kulağını dudaklarıma yaklaştırdı "Ne dedin kuzucuk" dedi sahte endişeyle.
Kuruyan dudaklarımı ıslattım yeniden "Dedim ki" kafamı dikelterek daha çok yaklaştım kulağına "Leydine sor" kafamı tekrar yere koyarken vücudumun uyuştuğunu hissediyordum.
Caspian sinirli ve korkunç bakışlarını benim solgun bakışlarıma kitledi "Ne dedin?" Dedi dişlerinin arasında, söylediğim şeyi duyduğuna emindim, buz gibi olan ellerimin kontrolu daha bendeyken işaret parmağımla mahzeni gösterdim.
Önce mahzene sonra bana baktı "Onu gördün mü?" Şimdi de meraklı gözleri bir çocuğu andırıyordu, bir kaç saniye içerisinde ne kadar fazla duygu değişikliği yaşandığını artık bilemiyordum. Evet anlamında başımı ağır ağır salladım.
"Sana ne dedi?" Gözlerim kapanırken Caspian elleriyle yüzümü tuttu "Ne dedi?"
Konuşma yetimi kaybetmiştim, bilincimi de birazdan kaybedeceğimi inatla kapanan göz kapaklarım haberdar ediyordu. Vücudumu saran soğukluk önce üşümeme neden oldu. Ölüm böyle mi hissettiriyordu? Titreyen dudaklarım ve bulanıklaşan görüş açımdan ziyade artık duyma yetimi de kaybetmiştim. Önce sesler uğultuya çevrilmiş daha sonra sessizlikle noktalanmıştı.
Kafam ellerinin arasından kayıp yana düşürken bulanıklığın yerini karanlık aldı, zoraki bir güçle araladığım dudaklarımdan bir isim fısıldadım ve kendimi bu kaçınılmaz sona teslim ettim.
Derler ki, ölüm bazı diyarlar için bir başlangıcın simgesidir.
Bazı diyarlarda ise ölüm bir sunum, bir adaktı.
Her bölgenin kendine has uğurlama yöntemleri vardı, bazıları ölüyü yakar ve küllerini saklardı. Bazıları o külleri dökerek ruhu özgür bırakırdı.
Bazı bölgelerde ölüler tabutlardan çıkarılır, giyindirilir bir gün boyunca onlarla birlikte vakit geçirirlerdi.
Benim için farklıydı, diğerleri gibi düşünmüyordum. Ölüm bir sondu, her şeyin bitişiydi. Bunca yıldır süren tempolu hayatın, aslında çok gereksiz olduğunu gösteren acı bir gerçekti.
Nasıl öleceğimi hep merak ederdim, anlaşılan hâlâ merak etmeye devam edecektim. Bu benim ölümün kıyısına vardığım ilk yaramdı.
Gözlerimi açtığım zaman beyaz duvarlar beni karşılamıştı, kafamı hafif yana eğerek etrafı incelemeye başladım. Hastanedeydim.
Kuruyan dudaklarımla "Meva" diye fısıldadım, eğer buradaysa beni duyacağını biliyordum. Şu an en çok ona ihtiyacım vardı.
Çok geçmeden Meva'ya ait çemkirme seslerini duymaya başladım "Ya gireceğim çekil!" zar zor belli olan tebessüm yerleştirdim dudaklarıma "Uyandı diyorum aa" kapı kırılacakmış gibi açıldığında Meva kendini hemşireden kurtararak içeri girdi.
Bakışları hâlâ hemşiredeyken eliyle beni gösterdi "Bak. Uyandı demiştim" Gözleri beni bulunca dudaklarını büzerek hemen yanıma geldi.
Yumuşayan ses tonuyla "Alçinim, iyi misin?" Diye sordu. Elimi tuttuğunda gözlerim serumlu olan koluma kaydı, başımı salladım "iyiyim" Boğazımı temizleyerek bakışlarımı arkadaşıma çevirdim "Neler oldu?" Sesim biraz bile olsa toparlanmıştı.
"Pekala, bakalım hastamız nasılmış" içeriye giren doktorla ikimiz de sustuk.
"Daha iyiyim" Sesim ve görüntüm tamamen aksini söylüyordu. Bakışlarım bile yorgundu.
Gülerek "Evet, ölen biri için iyi görünüyorsun." Doktorun dediğini anlamamıştım, yanımdaki cihazlara bakıp birkaç şey not alan doktoru boş verip anlamayan gözlerle Meva'ya baktım.
Meva benim bakışımdan kaçınmayı seçerek doktora baktı "Her şey normal mi?"
"Evet, uzun uykuyla beraber gayet iyi toparlanmış. Bir süre daha sizi ağırlamamız gerekiyor."
"Tabi tabi, yeter ki iyi olsun" yeniden bana baktı, yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. Doktor odadan çıkınca hemen sorularımı sormak için kıpırdandım.
"On gündür uyuyorsun Alçin, seni buraya getirdiğimiz zaman çok kan kaybetmiştin." Benim sormamı beklemeden kendisi olanları anlatmaya başlamıştı. Anlatacaklarının devamı vardı, daha bitmemişti.
"Üç gün ölü kaldın. Hastane seni morgda tutuyordu. Sonra birden ayıldın, bağırışlarını duyduğumuz için doktoru bir şekilde oraya sürükledik. Tabii doktorun bizden işkillenince mecbur ne olduğumuzu anlattık." Saçlarımı okşamaya başladı.
"Neyse ki anlayışlı doktor çıktı. Hastaneye girmemiz yasak olmasına rağmen benim içeri girmeme, seni beklememe izin verdi"
Elimi Meva'nın yüzüne dokundurdum, baş parmağımla yüzünü okşarken gülümsedim. "Üç gün ölüydüm ve sonra on gün hiç uyanmadan uyudum"
Gözleri dolan Meva titreyen sesiyle "Evet, tam olarak öyle" dedi.
"Meva, ben iyiyim" süzülen göz yaşını sildim.
"Çok özür dilerim, çok özür dilerim" Başını elime yasladığı an hıçkırıkları odayı doldurdu "Öldüğünü söyledikleri an yıkıldım, kendimden nefret ettim yemin ederim seni koruyamadığım için kendimden nefret ettim"
"Tamam ağlama, bak buradayım yaşıyorum" şimdi ben saçlarını okşamaya başlamıştım.
"Anlamıyorum, Caspian beni öldürmek isterken neden ritüel beni korumadı" sorum karşısında Meva başını kaldırıp kızarmış gözleriyle bana baktı.
"Onu yapan Caspian değildi ki, kimse seni öldürmek istemedi. Bu doğal bir durumdu, korunma bu yüzden tetiklenmedi"
"Bana yardım etmedi ama, ölmemi bekledi" Hatırlıyordum, başımın üzerinde duruyordu bana Leydi'nin neler söylediğini soruyordu.
"Çünkü o şerefsiz bir piç" dedi burnunu çekerek.
Her şeyi hatırlamaya başlamıştım, mahzenin içinde olanları, bana gösterilen o acı kayıbı. "Hayır" diye inkar ettim "Sadece sevdiğini kollarının arasında kaybetti ve bu onu hırçın yaptı"
"Nasıl yani? Bu ne demek oluyor?" Meva'yı daha fazla bekletmeden yaşadığım, gördüğüm her olayı anlatmaya başladım.
"Alaric'in Caspian için 'ateşli düşman' olduklarını söylemesinin sebebini açıklıyor" Anlattığım her detayı özenle dinlemişti.
"Öyle" aklıma gelen soruyla Meva'ya baktım, heyecanlı bakışımı yakalamıştı ki "Yolla gelsin" dedi gülümseyerek.
"Beni nasıl buldunuz?"
"Valerius buldu, ismini fısıldamışsın" haklıydı, bilincim kapanırken fısıldadığım isim 'Val' olmuştu.
"Nerede peki?" Hiç mi gelmemişti hastaneye? Tamam yasak ama gelirsin yani en azından.
"Öldüğünü duyunca şatonun bütün girişlerini kapattı, sonra da kendisini şatoya kapattı."
Nasıl yani, depresyona mı girdi? Bensizlik onu üzdü mü? Şu an onunla konuşmayı çok istiyordum.
"Neyse ki şanslısın, on üç gün uyuduğun için en ağrılı süreçleri geride bıraktın." Oda da kimse olmadığı halde yine de etrafına bakındı ve biraz bana yaklaşarak bir sır vermeye hazırlandığını belli eden edayla fısıldadı "Gizli gizli şaman getirdim, yaralarını daha çabuk iyileştirmesi için" geri çekildiği sırada işaret parmağını dudaklarına susmam için bastırdı.
Dayanamayacaktım. Gülmemek için dudaklarımı sertce birbirine bastırdım ama yine de başarız olmuştum, içten kahkahakarıma kaşlarını çattı "Ya gülmesene!" Diye mızmızlandı ama ben kendimi tutamıyordum.
"Harikasın Meva" dedim kahkalarımın arasında, o da uyuzluğu bırakmayı seçerek benimle gülmeye başlamıştı. Saatlerimiz böyle konuşarak, şakalaşarak ve eğlenerek geçmişti ara sıra sızıldayan sırtım modumu düşürse bile yine de Meva ruh halimi tazelemeyi başarıyordu.
Uzun süredir uyuduğum halde yine de yorgun hissediyordum, vücudum büyük bir savaştan çıkmıştı. Hayır hayır, savaştan değil. Ölümden dönmüştüm. Ben, ölümü yenmiştim.
Perdeleri kapalı olan pencereye baktım, güneş ışıkları perdenin aralıklarından içeriye, odaya sızıyordu. Işıkları kapalı olan odamın tek aydınlatması bu güneş ışıklarıydı, odaya verdiği sarı loş ışık göz rahatlatıcıydı.
Yerimde kıpırdanırken sırtımda beliren acıyla yüzümü buruşturdum, daha tam iyileşmemişti ama süreci yarılamıştım. Tehlikeli kısımı atlatmıştım en azından. Meva yarın yine geleceğini söyleyerek gitmişti.
Canım sıkılıyordu, uyuyamıyordum. Az önce yorgun hissediyordum ama şimdi aşırı dinç ve enerjiliydim. Küçük bir hastane turundan bir şey olmazdı dimi? Bence olmazdı.
Serumu dikkatlice damardan çekip çıkardım, cıplak ayaklarım soğuk zemine dokunduğunda vücudum titredi. Yine de bu titremeyi aldırış etmemeye çalıştım, iki ayağım zemine dokunduğu zaman ellerimle yataktan destek alarak ayaklandım. Küçük bir sersemleme yaşadım ama daha sonra dengemi kurabilmiştim. Dolaptan terlik çıkarıp ayaklarıma giyindim, çıplak ayakla dolaşırken karın ağrısı yaşamak istemiyordum.
Odamdan çıktığımda beni daha çok göz yoran beyaz ışık karşılamıştı, sulanan gözlerimi bir kaç kez kırptım, göz yoran ışığa alıştığımda uzun kolidoru yürümeye başladım. Karnım gurulduyordu, yemek yemem gerekti ama hiç hastane yemeklerini çekemezdim.
Asansörün karşısında beklemeye başladım, dışardan bir şeyler atıştırıp geri dönecektim. Bir saatimi bile almazdı, kimsecikler faketmezdi.
Asansöre girerek ineceğim katı seçtim ve yine düşünme molası verdim. Aklım uyandığımdan beri Valerius'a takılıp kalıyordu. Uyandığımı biliyor mu acaba? Biliyorsa neden gelmedi beni görmeye? On üç gündür yoktum, bu süreç içerisinde beslenemediğinin farkındayım.
"Hi!" Aklıma gelen düşünceyle parmaklarım dudaklarıma gitti "Ya beslenemediği için güçten düştüyse" korkuyla tuşa bir kaç kere bastırdım, sanki böyle asansör hızlanacakmış gibime geliyordu.
Kata vardığımı belli eden sesle birlikte kapılar açıldı, üzerimde olan hastane elbisesi dikkatleri üzerime çekiyordu. "Ve üşütüyor" diye mırıldandım. Zaten çok ince parçadan dikilmişti, üşümemek mümkün değildi.
"Alçin" arkamdan gelen ses moralimi bozdu, Şu an hiç olmaması gereken kişiydi.
"Asır" dedim şaşkınlıkla, "Bir sorun mu var? Neden buradasın?"
Elini koluma dokundurdu "Seni görmeye geldim" üzerimi süzdükten sonra kaşları çatıldı "Bu halde nereye gidiyorsun?"
"Sıkıldım" etrafıma bakındım "Hava almak iç-"
"Bana yalan söyleme, çünkü anlıyorum" kaşları eski halini almıştı, hatta gülümsüyordu. Dudağımı ısırırken yakalandığımı belli eden bir bakış attım.
"Açım ve hastane yemekleri benlik değil" diye itiraf ettim.
Elinde tuttuğu poşeti yukarı kaldırıp sallamaya başladı "Ta taa" gözleriyle poşeti işaret etti "Bunu bildiğim için sana dürüm aldım"
Minnet dolu bakışlarımla "Çok teşekkür ederim" diye mırıldandım. Önce ben beslenmeliydim. Valerius'un kanımdan beslenebilmesi için vücudum dayanıklı olmalıydı, bu zayıf halimle asla ona yardımcı olamazdım.
Asırla beraber bol kahkalar eşliğinde kantine indik, göze en uzak görünen masaya geçtik ve yemeklerimizi yemeye başladık.
"Hala anlamıyorum" dedi Asır dolu ağzıyla, onun aksine ben dolu ağzımla konuşmadan kafamı 'neyi' anlamında salladım. "Sen o saatte ormanda ne yapıyordun?"
Lokmamı yutarken rahat bir tavırla "Yürüyüş yapıyordum" dedim ve dürümden tekrar koca bir ısırık aldım.
"Ormanda?" Kurcalıyordu, kurcalama Asır. Sadece kafamı sallayarak onayladım.
"Bilemiyorum" dürümünü sıkıntıyla masaya bıraktı "Başın belada mı? Eğer öyle bir şey varsa bana söyle lütfen. Sana yardım edebilirim"
Yine dolu olan ağzımdan dolayı kafamı hayır anlamında sallamıştım.
"Peki" dürümünü aldı "Öyle olsun" sinirle büyük bir ısırık aldı. Böylece bundan sonraki dakikalar sessiz geçmişti.
Yemeklerimizi bitirmiştik, üstüne güzel bir kahve içerek sohbet ettik. Konuyu sık sık ormanda olanlara getiriyordu ama bir şekilde konuyu değiştiriyordum.
"Teşekkürler Asır, artık odama çıksam iyi olur"
Elini masanın üzerinde olan elime dokundurdu "Her zaman" güven verici ses tonuna karşı zoraki tebessüm gösterdim.
"Gideyim artık" ellerimi çekip oturduğum yerden doğruldum, hava artık kararmaya başlamıştı.
"Yarın yine gelirim" o da benim gibi ayağa kalkmıştı.
"Zahmet etme, zaten iki güne taburcu olurum" yani umarım taburcu olurdum.
"Bir daha duymak istemiyorum, zahmet değil benim için bir onur" bir elini belime dokundurarak adımlamam için itti. Temasından rahatsız oluyordum, yaklaşımını dost canlısı olarak göremiyordum.
Bunu ona belli ettirmemek için yine zorla gülümsedim ve bu anlamsız şeyin bitmesi için hemen yürümeye başladım. Asansöre vardığım zaman, hâlâ yanımda bekliyordu.
"Bundan sonrasını halledebilirim Asır, geç oldu. Daha fazla bekleme." Söylediklerim onu hoşnut etmemişti, bunu anlamak zor değildi.
İsteksiz edasıyla "Peki o zaman" dedi. Yanağıma kuru bir öpücük bırakarak yanımdan uzaklaştı.
Sinirle yanağımı sildim, bir anda bu iğrenme hissinin nereden geldiğini anlamıyordum. Asansöre binince hemen beşinci katı seçtim. Bugün Valerius'u göremeyecektim, üzerime yorgunluk çökmüştü.
Kapı açıldığı zaman daha fazla oyalanmadan çıktım. Yazkı acaba ne yapıyordu? Kafenin durumu nasıldı? Yine birileri onu rahatsız ediyor mu?
"Alçin hanım" düşüncelerden sıyrılıp önümde duran doktoruma baktım.
İyi olduğumu göstermek için kocaman gülümsedim "Merhaba" dedim sevecen tavırla
"Odanıza sizi kontrol etmeye gelmiştim ama çoktan ayaklanmışsınız" eliyle beni gösterdi.
"Evet, kendimi çok iyi hissediyorum. Hatta taburcu bile olabilirim" diye kıkırdadım.
"Öyle mi?" Ne yapmak istediğimi anlamıştı, gülümseyerek "İzin verin yarın buna ben karar vereyim"
Dudaklarımı büzerek, ayak parmak uçlarımla ileri geri sallanmaya başladım "Yarına kadar bekle diyorsunuz yani"
"Bu saatte sizi taburcu edemem diyorum Alçin hanım" İnatlaşılacak doktor değildi. Ayrıca gıcık da değildi, gayet samimiydi. Dediğim dedik insanları hep severdim ama böyle olunca da işime gelmiyordu.
"Peki o zaman, yarın taburcu edersiniz. İyi geceler"
"İyi geceler" yanımdan geçip giderken bir süre doktora baktım. Görüş açımdan koybolunca odama girdim, hemen uyumak istiyordum. Böylece yarın olacaktı ve ben bu hastaneden en kısa sürede çıkacaktım.
Perdeleri sonuna kadar açtım, gecenin kendine has olan aydınlığının odama girmesine izin verdim. Yatağıma uzanırken sırtım zonkluyordu.
Göz kapaklarım beni zifiri karanlığa davet etti, bilincim kendini kapatmaya başlamıştı bile. Zorlamadım, düşüncelerimi susturdum ve kendimi uykuya bıraktım.
Rüyasız bir gecenin ardından sabah olmuştu, erken saatlerde doktorum kan analizimi almıştı. Söylediğine göre çıkacak olan sonuçlara esasen bugün taburcu olabilirdim.
Sanki zaman geçmiyordu, bilerek saatler uzanıyor bana ceza veriyordu. Vakit yaklaştıkca sabrım daha çok bitiyor ve anlamsız bir heyecan hissediyordum.
Akşam uykumu o kadar güzel almıştım ki zamanın geçmesi için uyuyamıyordum bile. Neyse ki Meva dün telefonumu getirmişti. Rehberden Yazkı'yı aradım.
Bir kaç çalıştan sonra açılan telefonda karşı tarafın sevinçli sesini duydum.
"Alçin!" Ardından arkası gelmeyen sorular başladı "Nasılsın? Neden telefonla ilgileniyorsun? Senin toplarlanman lazım. Sırtın nasıl? Kızım sen nasıl başardın demire girmeyi? Nasıl geldi başına bunlar? Nerede oldu? Yoksa biri mi itti? Başın dertte mi?"
"Ay Yazkı yeter, daraldım" çemkirmek istemiyordum ama gerçekten daralmışdım. Ben uyurken Yazkı'nın aramalarını Meva cevaplamıştı, anlaşılan olaylarla ilgili çok detay vermekten kaçınmıştı yoksa bu kadar soru yağmuruna tutulmazdım. "Nasılsın diye aramak istedim, bin pişman ettin"
"Patron çok kokuttun yeminle ya" iç çekişini duydum "İyi insansın sen, sana bir şey olursa gerçekten çok üzülürdüm" Duygusallaşan ortamın farkındaydım bu yüzden bu moda çok takılı kalmamak adına yalancı çemkirme ile ağzımı yamultarak "Ay tamam, zırlama iyiyim işte" dedim.
"Ormanda bir yürüyüş yapmak istedim, sakarlığım tuttunca böyle oldu" diye geçiştirdim, o minnoş kalbin yaşadığım gerçekleri duymaya hazır değildi Yazkıcım bu yüzden yalan söylediğim için özür dilerim.
"Şu an nasılsın peki?"
"İyiyim, belki taburcu bile olurum." buradan çıkacağım aklıma gelince neşenlenmiştim.
"Yorma kendini çok, burada işler yolunda. Zaten adamlarda yok. Görünmüyorlar kaç gündür." İşte bu iyi bir haberdi, şimdi geri dönmeyi dert etmeme gerek kalmayacaktı ama yine de bu mühürden hızlıca kurtulmam gerekti. Adamlar yeniden ortaya çıkarsa geri dönmek zorunda kalacaktım.
"Sevindim, seni korkutmaları hiç hoşuma gitmiyordu"
"Beni korkutmak mı?" kahkaha attı "İlahi patron, kız beni kim korkutacak? Ruhsatlı silahla geziyorum ben hele bir denesinler" Normal durum olsaydı silahlı gezmesine sinirlenirdim ama şu an bu durum onun güvenliği için harikaydı.
"Ouv" şaşırdığımı beli eden garip tepkimin ardından "Harika" dedim. "Bu iyi oldu Yazkı"
Biraz daha konuştuktan sonra aramayı sonlandırdık. saate baktım, daha saat yeni yeni öğlene geliyordu. Dikkatlice yerimden doğruldum, daha yaram iyileşme sürecindeydi ani hareketler yapamazdım. Güneş ışıkları insanın yarasına iyi gelir derdi annem, farklı bir inancı vardı.
Kalın perdeleri sonuna kadar açtım ve güneş ışıklarının odamı şifalandırmasına izin verdim. Hastaneye giren Meva gözüme çarpınca, yatağıma geri döndüm. Beni ayakta görürse durmadan konuşacaktı.
Sükunetli beklemenin ardından kapım açıldı ve Meva kocaman gülümsemeyle içeri girdi. "Bugün nasılız?"
"Daha iyiyim" doğrularak sırtımı yatağın başlığına yasladım "Sargon nerede?" Onu hiç görmemiştim.
"Kasabada değil"
"Nerede?" Cevap vermedi. "Meva, bir sorun yok dimi?"
"Hayır" dedi aceleyle "O iyi, ilişkimizde iyi. Sadece şu an anlatamam"
Anlayışlı olacaktım, onu zorlayamazdım. "Tamam, ne zaman uygun olursa o zaman anlatırsın" Konuyu değiştirmek için kasabada gizlenen ölümleri sordum.
"Alaric onay verdi. Bazı vampir grubu kasaba dışını araştırmaya çıktı"
"Başka neler oldu? Ben uyurken yani"
Omuz silkti "Aynı" aklına gelen şeyle kaşları çatıldı "Bir iki kere Caspian geldi. Hastanenin önünde bekledi. Çok farklı görünüyordu."
İşte şimdi ilgi çekici olmaya başlamıştı "Nasıl farklı?"
"Bilmiyorum, durgundu. Sakindi. Sanki fırtınası dinmişti" Omuzunu silkti yeniden "İnsanlar değişir, insan olmayanlar da değişir."
"Caspian değişmedi" diye mırıldandım "Sadece bana ihtiyacı var, çok sevdiği birine kavuşma umudu var."
Meva sadece kafasını sallamakla yetinmişti, beladan uzaklaşmak isterken daha çok çekiliyordum belaya. Kapı açılınca ikimiz de girişe baktık, içeri giren doktora merakla baktım.
"Nasılız bakalım?" Dedi sevecen tavırla.
"Çok iyiyim" hadi hemen taburcu olduğumu söyle de sen de kurtul ben de.
"Raporlar gayet iyi"
"Çıkabilir miyim yani?" Heycanlı olduğumu çok belli ediyordum anlaşılan ki doktor gülümsemeye başladı.
"Sana çok fazla eziyyet etmek istemiyorum Alçin. Evet taburcu olabilirsin. Sadece her gün pansuman yaptırmalısın, bunun için hastaneye gelmen şart değil. Anlayan biri yapabilir"
"Yaparım ben" dedi Meva. "Eve giderken eczaneden alırız malzemeleri" bana bakıyordu. Sadece kafamı salladım.
"O zaman geçmiş olsun" dedi doktor.
"Teşekkürler" diye mırıldandım. Doktor odadan çıkarken rahatlayarak yatağa gömüldüm.
"Giyinmen için bir şeyler alıp geleceğim, biraz bekle burada" Meva'da ayaklanıp kapıdan çıkarken kalbim heycandan hızlanmıştı. Valerius'u görecektim. Acaba tepkisi nasıl olurdu? Belki de tepki vermezdi.
"Neden beni ziyaret etmedi ki?" Kendime sordum bu soruyu Caspian bile gelmişti. Val isterse âlasını yapardı. İstememiş demek ki.
Beni görmek istemeyen biri için heyacanlanıyordum. Yine aptallaşmıştım. Hem zaten fırsatını bulduğum ilk an ihanet edecektim ona. Uzaklaşmamız iyi olmuştu.
Eder miydim? Ben ona ihanet edemezdim ki. Kıyamazdım, ama o bana kıyardı. Kıyar mıydı? Kıyardı evet. Hayır kıymazdı. Yok yok kıyardı.
"Yeter be!" Kafamdaki sesleri bile susturamıyor, yönetemiyordum. Kendi hayatımı nasıl yönetecektim? Sinirle yataktan kalktım. Anlamsız bir gerginliğim vardı. Beni ziyaret etmek zorunda değildi.
Pencereden dışarıyı izlemeye başladım, yağmur yağacağı için ortaya çıkan siyah bulutlar kasabanın rengini sömürmüştü sanki. Öğlen ne güzel güneşliydi hava, şimdi siyah bulutlar şiddetli yağmur yağacağının haberini veriyordu.
Meva'yı hastaneye girerken görünce perdeyi kapattım, bir kaç dakika sonra elinde poşetle içeri girmişti. Kıyafetlerimin olduğunu düşündüğüm poşeti elinden aldım "Teşekkürler"
"Rica ederim bebeğim" kıyafetlerimi çıkarırken Meva konuşmaya devam etti "Sargı bezi falanda aldım, bize geçince pansumanını yaparız"
Bol gri eşofman altımı giyerken ona bakmadan "Sana gelmeyeceğim" dedim.
"Pansuman yaptırman gerek Alçin, yoksa yaran iltahaplanır" itirazına karşı gülümsedim.
"Kendim yapabilirim merak etme. Ayrıca buraya tekrar gelmemek için asla aksatmam"
Biraz da olsa rahatlamıştı, çünkü o da biliyordu. Sırf bu hastane kokusunu ve yemeklerini çekmemek için ne gerekirse yapardım.
Üzerime aynı tonda olan gri crop hırkayı giyindim önümü ilikledikten sonra hazırdım. "Gidelim" odadan çıkarken açık kalan saçlarımı gelişi güzel topuz yapmaya başladım.
"Yorucu bir gündü ha?" Dedi Meva. Bakışları asansörün açılan kapısındaydı.
"Daha çok... sıkıcı bir gün diyelim" Asansöre bindik ve sıfırı seçtik.
"Bilmen gereken bir şey daha var" hâlâ yüzüme bakmıyordu ama ben merakıma yenik düşerek ona baktım. "Ne?"
Bir süre sustu, düşündü. Sonra bana bakmamaya devam ederek "Valerius sana anlatır" dedi.
Valerius bana neyi anlatacak Firdevs hanım diye bağırmak istiyordum ama sustum. Bekleyebilirdim.
"Peki" diyebildim sadece. Zemin kata vardığımızda asansörden çıktık ve park alanına, arabaya doğru ilerledik.
"Sargon ve Alaric beraber mi?" Nereden aklıma gelmişti bilmiyorum ama öylece soruverdim.
"Evet, düşmanını yakın tut misali. Planları bozmaması için Alaric'i kendisiyle götürdü"
"İyi yapmış" arabaya bindim, sırtımı yavaş ve dikkatlice koltuğa yasladım ve emniyet kemerimi taktım. Hastanenin otoparkından çıkarken şatonun yolunu tuttuk, yol çok sessiz geçmişti. Meva'yı geren bir şey vardı ve bu büyük ihtimal Valerius'un bana söyleyeceği şeydi.
Tamam hareketli hayatımın olacağını biliyordum ama bu kadar erken beklemiyordum. Bari biraz bilinçli halimle dinlenseydim.
"Alçin" dedi Meva "Annenle baban, sana hiç çocukken ya da ne bileyim bazı özel anlarınızda falan anlamayacağın bir şey söylediler mi?"
Anlamayan gözlerle Meva'ya baktım. Konu neden annem ve babama gelmişti şimdi? "Nasıl yani?" Dedim çatılan kaşlarımla "Ne gibi şeyler?"
Dikkati yoldayken omzunu silkti "Bilmem, anahtar bir kelime olabilir veya-"
"Meva" diyerek sözünü kestim "Annem ve babam bana karşı çok iyilerdi. En iyi sen bilirsin, çok sağlıklı bir ailem vardı benim."
"Biliyorum sadec-"
Yine konuşmasını yarıda kestim "Bir dediğimi asla iki etmezlerdi. Beni korkutmaktan, üzmekten hep kaçınırlardı. Seviliyordum, gerçek anlamda nazımla oynuyordular. Sanki çok hassas kırılgan bir porselenmişim gibi, olur olmadık her şeyden korurlardı beni."
"Dimi" diye mırıldandı, bir şeyler düşünüyordu "Sanki emanetmişsin gibi"
Son söyledikleriyle beraber kanımın çekildiğini hissettim, vücudumu saran titreme ve soğuklukla beraber gözlerim öfkeyle kararmaya başladı. "N-ne" dedim kekeliyerek, görüş açımın netleşmesi için gözlerimi kırptım "Ne demek istiyorsun?" Diye sorabildim zar zor.
"Sanki diyorum. Biri seni onlara vermiş, 'alın bu çocuğa iyi bakın zamanı gelince gelip alıcaz sizden' diyerek emanet etmiş seni."
Saçmalıyordu ve farkında değildi. Annem bana hamileyken resimlerini gösterirdi. Ayrıca ben anneme benzerdim, herkes söylerdi bunu.
"Alçin, sadece bir şüphe ama lütfen, lütfen bunu bir düşün" araba durunca etrafa bakındım, varmıştık. Arabadan inerken hiçbir şey söylemedim. Banyo yapmak ve uyumak istiyordum.
Meva'ya bakmaktan kaçındım. Söylediği emanetlik konusu beynimde dönüp dolaşıyordu ve ben böyle bir olayla yüzleşmeye hazır değildim. Arabası şatonun arazsinden uzaklaşırken ben de içeri girebilmek için büyük kapıyı ittim ama açılmadı. Biraz daha sert itmeyi denedim ama yine başarısız olmuştum. Yaram sızlayınca denemekten vazgeçtim, zaten kilitlemişti kapıyı.
En iyisi seslenmekti "Valerius" biraz bekledim cevap vermiyordu, bir iki adım gerileyip camlara baktım karanlıktan hiçbir şey ayırt edilemiyordu, tüm perdeler camları örtecek şekilde çekilmişti. "Val!"
Yağmur çiselemeye başladığında ofladım, bu halimle hasta olamazdım. Sinirle etrafa bakındım, ne yapabilirdim ki. Beni duyduğuna emindim, bilerek açmıyordu.
Arabamın anahtarları yanımda olsaydı bir saniye bile durmazdım burada. Aklıma gelen şeyle sırıtmaya başladım, yerden bir taş aldım ve rastgele bir cama attım. İlk atışım uğursuzdu, şansımı ikinci kere sınayarak bir taş daha attım. Sırtımda ki sızıltı acıya çevrilirken yüzüm buruştu ama camı kırmayı başarmıştım. Kapıda hareketlenmeler duyunca hemen önünde durdum ve bingo, beyefendimiz sonunda teşrif ederek kapıyı açmıştı.
Şiddetini artıran yağmur saçlarımı ıslatmaya başlamıştı bile, kıyafetlerim ise artık nemliydi. Valerius boş bakışlarıyla beni süzdü "Bana bir cam borçlusun" dedi gözlerime bakarken.
"Her şeyden önce sana bir can borçluyum" diye karşılık verdim. Saçlarımdan sular damlıyordu.
"Ne yazik ki asla ödeyemeyeceksin" İçeri girmem için kenara çekildi. Bir şey demeden içeri girdim. "Arabamın anahtarını almam gerekti" yüzüne bakmadan merdivenleri çıkmaya başladım "Birazdan gideceğim"
Beklediğim karşılama bu değildi. Tamam, boynuma atlamasını beklemiyordum ama bunu da beklemiyordum. Eskisinden daha soğuk ve mesafeli olmuştu. Bu yüzden mi kapattı kendisini bu şatoya? Tüm gösterişin sonucu bu muydu yani? Cam borçlusun mu?
Odaya girdiğimde kapıyı çarparak kapattım, duymasını umuyordum. Umarım duymuştur yani, duymadıysa yine çarpa bilirdim. Dolaptan bavulumu çıkardım, kalbim sızlıyordu. Hiçbir şey yapmadığı halde canımı bu kadar yakmayı nasıl başabiriliyordu anlamıyordum.
Kapının açılma sesini duyduğum halde yine de kıyafetlerimi bavula yerleştirmeye devam ettim. Orada kapının pervazına yaslanmış bana bakıyordu, ellerini göğsünün altına sabitlemişti. Tamam gördük kaslarını git şimdi.
Sapıklaşma Alçin, adamın kaslarına niye bakıyorsun? Ofladım, her şey yolundaymış gibi birde iç sesimle kavgalarım başlamıştı. Keşke iç sesimize küsme şansımız olsaydı, kesinlikle kullanırdım. Gözleri üzerimde olduğu için heycandan elim ayağımda tutmuyordu, doğru dügzün askılıkları dolaptan alamıyordum. Bavula attığım beş kiyafetden ikisi bavulun içerisine giriyordu diğerleri yatağın üzerine veya yere düşüyordu.
"Bu halinle nereye gidiyorsun?" sonunda paşamız konuşmuştu.
Yüzüne bakmadan sinirli edayla "Cehenneme" kıyafeti sinirli bir hareketle bavula attım "Gelcen mi?" yere düşen kıyafetleri de toplayıp bavula attım. Bavulun kapağına uzanırken bileğimi yakaladı, bakışlarım yavaşca onu buldu, gözlerini.
Tuttuğu yer yanıyordu sanki, bir ateş yükseliyordu ve tüm vücudumu sarmaya başlıyordu. Değişen kalp atışlarım, hızlanan nabzım yine yenildin diyordu bana, kaybettin. "Sakın" diye fısıldadım, gözlerinin derinliklerinde yok olurken "Sakın beni etki altına alma" diye devam ettim.
Bir süre yüzüme baktı, yüz ifadem de bir şeyler arıyordu. İstediği şeyi buldu mu bilemiyorum ama benim demek istediğim şeyi çok yanlış anlamıştı "Yapamam, yasak biliyorsun."
Yutkundum. Bakışalırımı kaçırdım. Ben hiss anlamında söylerken o etki altına alınarak itaat etmekten bahsettiğimi sanıyordu. Aptal kimdi söyleyin bana? Bileğimi daha sıkı kavradı ve çekiştirmeye başladı. "Ne yapıyorsun be?" diye çemkirirken, tabii ki cevap yoktu.
Banyonun içine girdiğimiz zaman sırtımı soğuk mermer fayansa yasladı. bir eliyle beni duvara zorla yaslarken diğer eliyle duşu açmıştı, kurtulmak için kıpırdandım ama bu işleri daha çok kızıştırmıştı. Göğüs altımda olan kolu belime sarıldı, ani bir hareketle vücudumu döndürdü ve şimdi sırtım Valerius'un göğsündeydi bakış açımdaysa beyaz mermer fayans vardı.
"Çok sıcak oldu" diye mırıldandım, aslında içimden söylenecektim ama bu temas yüzünden o kadar kendimi kaybettim ki sesli söylemiştim.
"Sıcak mı?" Velerius'un şaşkın sesi kulaklarıma dolarken gözlerimi kapattım, nasıl kıvıracaktım şimdi? "Su daha yeni ısınıyor"
"Tamam bırak, kendim banyomu yaparım" kolu gevşeyince hemen ondan uzaklaştım, gri kısa kol tişörtü ıslandığı için vücut hatları kyafetin arkasından daha belirgin görünüyordu. Onu hiç yarı çıplak görmediğimi fark ettim.
Sapıklaşma Alçin
Kafamı iki yana salladım, evet sapıklaşmıştım. "E hadi çık, beraber mi banyo yapalım ne istiyorsun?"
Hiçbir şey söylemeden çıktı, sadece yüzüme kısa bakış atmıştı. Flörtleşmedi bile. Kapıyı kapattıkdan sonra kilitledim, üzerimdeki fazlalıkları çıkarıp çamaşır makinesine attım ve dikkatlice duşun altına girdim.
Vücuduma yayılan sıcak su damlaları, her saniye rahatlamam için daha fazla yardımcı oluyordu. Saatlerce burada kalabilirdim, on üç günün kirini bir şekilde çıkarmam lazımdı. Bugün buradaydım, hayattaydım. Yarınım muammaydı...
