16. bölüm · Vebal-i Ahmer

Çığlık Mahzeni

Evaysn 🪷

Sabahın erken saatlerini geride bırakmıştım, uyandığım zaman evde kimse yoktu. Kimseden kastım Valerius'tu. Biraz oyalanarak vakit geçirmiştim, bir şeyler atıştırmıştım hatta dışarı çıkıp yarım saatlik yürüyüş yaptım ama geri döndüğüm zaman ev yine boştu. Meraklanarak onu aradım ama telefonun evde olduğunu faketmem çok uzun sürmemişti.

Şimdiyse kanepeye yayılmış Valerius'un kilitsiz telefonunu kurcalıyordum "Galeri boş" aramalarına girdim. Ben vardım sadece "Ne kadar sıkıcı, rehber bile boş" kayıtsız numaramı rehberine ekledim "Kan bankam yazsam kızar mı acaba?" düşünceme kıkırdadım. Hayır tabii ki bunu yazmayacaktım. "Mühürlüm" kahkaha attım "Ay yok daha neler, yine komik tarafından uyanmışsın Alçin" boşta kalan elimle yanağımı sıktım "oyy yerim seni" kendimi sevmeyi çok seviyordum.

Biraz daha düşündükten sonra ismimi yazdım. "Sadece Alçin işte" sıkıntıyla telefonunu bir kenara bıraktım "Bari sosyal medya hesabı falan açsaydın" homurdanmak adetim değildi ama buraya geldiğim günden beri aşırı nazlı biri olmaya başlamıştım. Kendi telefonumundan Yazkı'yı aradım. Bir kaç çalıştan sonra açtığında nefes nefese "Merhaba patron" dedi.

"İşler çok galiba" kafe hep dolu olurdu, temposu yüksekti ve ben buraya geldiğimden beri yiyip yatmaktan başka bir şey yapmıyordum.

"Evet, yeni tatlar ekledim kafeye. Buyurun kahveleriniz"

şaşırdığımı belli eder bir sesle "aa, çok iyi düşünmüşsün. Seni tutmak istemiyorum, her şey yolunda mı diye sormak istedim, kolay gelsin" telefonu kapatacakken karşıdan gelen sesle vazgeçtim "Aslında, araman iyi oldu." sesindeki endişeyi fark ettiğimde kaşlarım çatıldı.

"Bir sorun mu var?"

"Buraya gelmelisin Alçin, geçen sana anlattığım kişiler durmadan seni soruyorlar"

"Fotoğraflarını çekebildin mi?" şimdi endişelenme sırası bendeydi, kendim için değil Yazkı için korkuyordum.

"Hayır, kafeye girmiyolar bu yüzden kameradan görüntülerini alamıyorum." müşteriden yeni sifariş aldı sonra yeniden bana odaklanarak "Hiç tekin insanlara benzemiyorlar" dedi.

Mühür yüzünden kasabadan ayrılamıyordum ve şu an elim kolum tamamen bağlıydı. Daha fazla korkmaması için "Halletmeye çalışacağım, merak etme." diyerek onu rahatlatmaya çalıştım. Şu an Yazkı'nın işten ayrılması en son isteyeceğim şeydi.

"Tamamdır patron, kendine dikkat et" dedi ve kapattı. Kimdi bu adamlar? Ne istiyordular benden? "Çok iyi ya, tüm sorunlar bitti şimdi de gizemli belalımız var"

"Kim?" Arkamdan gelen sesle küçük bir çığlık attım, hemen oturduğum yerden doğrulup sesin geldiği tarafa baktım "Valerius" dedim sinirle ve biraz rahatlamış ses tonuyla "korkuttun beni"

"Neler oluyor?" Benim aksime rahat bir tavırla tek kişilik koltuğa yayılarak oturdu. "Bir şey yok" sanki olsa yardım edebilecekmiş gibi sormaz mı birde.

"Alçin, zaten duydum. Sadece senden duymak istiyordum, eğer durum çok ciddiyse gidebilirsin" Yüzünde alaycı bir ifade yoktu aksine çok ciddi görünüyordu ve bu beni sinirlendirmişti.

"Sen benimle dalga mı geçiyorsun?"

Başını iki yana salladı "Gayet ciddiyim"

"Çıkamıyorum bu kasabadan!" diye bağırdım. "Anlıyor musun? Mühür var hani, çıkamıyorum!"

"Beraber gideriz" Valerius benim aksimdi, tamamen zıt kişilerdik. Ben bağırır çağırırdım, fazla tepki verirdim ama o sakinliğini hep korurdu. Ben duygularımla haraket ederken o mantığını kullanırdı.

"Çok iyisin, sağol" dedim alayla "Vampirlerin girmesi yasak" çaresizce kanepeye bıraktım kendimi.

"Yasağı çiyneriz o zaman" yorgun gözlerimle ona baktım. "Ölürsün" dedim omzumu silkerek.

"Sende mühürden kurtulursun" sırıtıyordu şimdi de. Oflayarak ayağa kalktım "Ölmeni istemiyorum Val" isteğim dışında dudaklarımdan dökülmüştü kelimeler, açık açık ona söylemeyi gerçekten istememiştim. Utanmıştım, bir şey demesine izin vermeden hızlı adımlarla salondan çıktım. Akşam Caspian'ı bulmak için, çığlık mahzeni adında bir yere gidecektik. Şu an sadece dikkatimi o buluşmaya verecektim.

Meva ile hâlâ konuşmuyorduk, dün defalarca aramıştı ve bir çok mesaj atmıştı ama hiçbirine geri dönüş yapmadım. Onu çok seviyordum ama yaptığı şeyi de unutamıyordum.

Sırt üstü yatağa attım kendimi, boş tavanı izlemeye koyuldum. İçim içimi kemiriyordu, aklım beni soran o adamlarda takılıp duruyordu. Sinirle sağıma dönerek cenin pozisyonu aldım. Biraz uyusam belki daha iyi gelirdi ama uyuyamıyordum. Aynı pozisyonumu koruyarak sol tarafa döndüm.

Saatin sesi oda da yankılanırken, zihnim delirmemek için epey çaba sarf ediyordu. Gözlerim kırık cama kaydı, o ürkütücü geceyi hatırladığımda titrememe neden oluyordu. Bu kadar ürkek ve güçsüzken nasıl savaşacaktım ben? Bu kadar güçlü varlıkların yanında ölümlü olan ben, bir dakika bile hayatta kalabilir miydim?

Sağ gözümden bir damla yaş süzüldü yanaklarıma, tepki vermedim, silmedim. İzin verdim kendi yolunu çizmesine.

"Güçlenmem lazım" bunu kendime içimden defalarca söylüyordum ama şimdi bilincime ulaşması için sessiz fısıltılarla ardı ardına tekrarlıyordum. "Güçlenmem lazım... güçlenmem lazım"

Islak yanaklarıma bir göz yaşı daha eklendi, içimi kasıp kavuran ateşi bastırmak mümkün değildi. Sönmeyen bir ateşti, her saniye daha çok büyüyor körükleniyordu.

Dudaklarımdan istemsiz çıkan hıçkırığı hiç beklemiyordum, vücudum yaşananlara tepki vermeye başlamıştı. Dudaklarımı sertce birbirine bastırdım. Valerius'un duymasını istemezdim.

"Onu görmek istiyorum!" Aşağıdan gelen bağırışma sesiyle yerimden doğruldum, kulaklarımı biraz daha kabarttığımda sesin sahibinin Meva olduğunu anladım.

"Sınırlarımı geçme Meva" Valerius anlaşılan onu eve almıyordu, yataktan ayrılırken nem olan yanağımı sertce sildim. Ayaklarımı sürüyerek odadan çıkarken konuşmaları daha net duyulmaya başlamıştı.

"Sadece arkadaşımla konuşmak istiyorum, evini yemeyeceğim!" Meva yine formundaydı.

"Konuşmak isteseydi aramalarını açardı. Git Meva."

"Sana ne oluyor Valerius? Düne kadar öldürmek istediğin Alçin şimdi kıymete mi bindi?" Sorusunun cevabını merak ediyordum, merdivenlerden inmek yerine koridorda konuşmaları dinlemek daha doğru olurdu.

Valerius vakti ile benimle konuşurken hedefinde beni öldürmek olmadığını vurgulamıştı, bakalım Meva'ya ne söyleyecekti.

"Bu soruna karşı iki cevabım var. Birincisi onu öldürmek gibi hiç hedefim olmadı, senin aksine."

"Sen manyak mısın? O benim ark-" sözünü tamamlamasına izin vermeden ikinci cevabını verdiğinde heyecandan daha fazla ayakta kalamayacağımı anlayıp yere çöktüm.

Nabzım ve kalbim en hızlı kim atar diye birbirine meydan okuyurdu adeta. Elim kalbime gitti, sanki bunu yaparsam bir nebze sakinleşir gibi düşündüm.

"İkinci cevabıma gelirsek. Evet, kıymete bindi"

"Ona karşı bir şey mi hissediyorsun?" Meva'nın şaşkın sesi ve sorusuyla heyecanım ikiye katlandı, cevaba hazır mıydım? Hayır değildim.

Ayaklanarak "Meva" dedim, burada olduğumu belli edersem sorusuna cevap vermezdi. Yani bu bir tahmindi.

Merdivenleri hızlı hızlı inerken "Alçin, lütfen konuşalım" dedi Meva. İki basamak kala durdum, kafasını kapıdan içeri sokmuş beni görmek için boylanıyordu "Gel, odama geçelim"

Valerius'un bakışlarını üzerimde hissediyordum ama şu an ona bakamazdım. Kalbim buna hazır değildi. Arkamı döndüm ve aynı hızla merdivenleri çıktım.

Meva arkamdan konuşuyordu ama aklım hiç onda değildi, ne dediğini anlamıyordum. Odaya girdiğim zaman kendimi yatağa atarak oturur pozisyonumu aldım.

"Ya Alçin bir şey söyle" dudaklarını büzerek karşımda durdu "Büyük eşşeklik ettim, ama zaten zarar görmeyecektin"

"Zaten zarar görmeyecektim mi?" Sinirlerim bozulmuştu yine "Meva hâlâ anlamıyorsun dimi?"

Başını aşağı eğip elleriyle oynamaya başladı "Üzgünüm" diye mırıldandı.

"Anlamamışsın" dedim hayal kırıklığıyla. Kırık pencereme baktım, burnunu çektiğini duyunca gözlerim doldu. "Hatırlıyor musun?" Bakışlarım hâlâ penceredeydi "O gün kafede sana 'aynısın' demiştim. Şimdi lafımı geri alıyorum. Değişmişsin."

"Senin için hâlâ canımı veririm Alçin" dedi titreyen sesiyle, kalbime saplanan acıyla gözlerimi kıstığım zaman dolu gözlerimden yaşlar firar etti.

"Ben de" onun gibi sesim titremişti "ama söylemek istediğim bu değildi"

"Bana güveniyordun" hıçkırdı, gözlerim onu buldu. Aslında anlamıştı demek istediğimi. "Güvenini kırdım" ve yine bir hıçkırık.

Yataktan ayaklanarak karşısında durdum, ellerimi iki koluna dokundurdum. Üzgün bakışlarla, kafası hâlâ önüne eğik olan Meva'ya baktım. "Evet, beni istemediğim bir savaşa sürükledin." Pişmanlık dolu gözleriyle kafasını kaldırıp bana baktı. Kızarmış burnu o kadar tatlı görünüyordu ki, sırf bunun için bile onu affedebilirdim.

"Madem bir savaşa sürüklendim, mızmızlanmak yerine savaşacağım. Benim istediğim bu savaşta yanımda olmandı, arkamdan iş çevirmen değil"

"Ben zaten seninle olacağım" ellerini yüzüme sabitledi "Yemin ederim, sana zarar vermelerine asla izin vermeyeceğim" gözünden bir damla yaş aktı, kalbim onu böyle görmeye daha fazla dayanamıyordu. Elimi yüzümü tutan sol elinin üstüne koydum ve avucunun içine bir öpücük kondurdum.

Yaptığım bu eylemle birlikte, aramızdaki buzların eridiğini fark eden Meva büyük bir sevinçle bana sarıldı. İkimizin de yanakları lslaktı, sırayla burnumuzu çekiyorduk ve terlemiştik. İnsan ağlayınca neden terliyordu? Çok gereksiz bir tepkiydi.

"Akşam Caspian ile buluşacakmışsın" kollarımız hâlâ birbirimizi sarar haldeydi "Evet" diyerek onayladım. Kolları daha çok sıkılaştı. "Gelmemi ister misin?"

"Hayır. Gerek yok, zaten yalnız değilim" geri çekildi tek kaşını yukarı kaldırarak "Valerius'ta gelecek yani" dedi.

"Evet" yatağın kenarına oturdum ve ayakta durmaya devam ettiği için dev gibi görünen Meva'ya baktım.

"Tamam o zaman, bir kaç işim var. Sensizlik beni depresyona soktu ve hiçbir işimle doğru düzgün ilgilenemedim"

Kıkırdadım, yapmacık bir egoyla "Bensizlik zor" dedim. O da benim gibi kıkırdayarak "Sensizlik zor" dedi. Eğilip yanağıma sulu bir öpücük bırakarak geri doğruldu "Hoşça kal bebik." Sadece el sallamıştım. Caspian ile olacak buluşmayı unutmuştum ama yeniden hatırladığım için gerginleşme seansım başlamıştı.

Neden korkuyordum ki? Zaten Valerius benimle olacaktı. Ön görmediğimiz bir şey olduğunda beni koruyacaktı. "Tabii ki koruyacak, bunun için geliyor zaten" diye mırıldandım. Yine de gergindim işte.

Yataktan kalkıp banyoya geçtim, güzel bir duş alacaktım. Daha sonra rastgele kafelerden birine uğrayıp kendime güzel bir kahve ikram edecektim. Evet evet, bunu kesinlikle hakediyordum ama önce banyo.

***

Saatler sonra banyodan daha arınmış ve tazelenmiş gibi çıktım. Su gerçekten çok efsunluydu, nasıl bu kadar yüksek enerjiliydi anlamıyordum. Sıcak su bir bedeni nasıl bu kadar rahatlata bilirdi? Bazen su olasım geliyor. Tamam bu bir şakaydı, su olmak istemem.

Zaman kaybetmeden hazırlanmam gerekti, saçlarımın nemini havlu yardımıyla almıştım. Kurulamak yerine muzlayarak hafif dalgalar vermiştim. Daha sonra altıma siyah mini şort eteğimi geçirdim, kırık pencereden içeriye dolan rüzgar beni üşütmeye başladığı için aceleyle siyah renkli ince askıları olan korse formuna sahip büstiyerimi üstüme giyindim. Ayakkabı olarak bilekten biraz yukarda biten siyah bağcıklı postollarımı seçtim, ince deri ceketimi alıp hemen odadan çıktım. Merdivenlerin başında duran Valerius beni görünce baştan aşağı süzmeyi ihmal etmemişti.

Fazla göz temasından kaçındığım için bakışlarımı yere sabitledim. Bir şey söylemeden yanından geçip gittim, nereye diye sormamıştı. Sorsaydı cevap verirdim, ayrıca neden durduk yere nereye gideceğimi söylüyorum ki? İzin alıyormuşum gibi. Saçma.

Bugün anlaşılan bir çok şeyi saçma bulacaktım. Büyük kapıyı rahatca açtığım zaman duraksadım, Valerius beni dinlemiş ve kapıyı düzeltmişti. Eve dönünce teşekkür ederim artık. Arabama binip kontağı çalıştırdım "Gidelim bakalım" dedim hevesle.

Torpidomdan çilekli nemlendiricimi çıkarıp dudaklarıma sürdüm, makyaj yapmamıştım ama bir glos fena olmazdı. Açık pembemsi, cam görünüş veren glosu dudaklarıma sürünce geri torpidoya attım. Gaza yüklenip şatonun arazisinden ayrıldım.

İç açıcı bir kafe bulana kadar minik kasabamızı turlayacaktım, sırf insanlar için hizmet veren kafenin olduğunu duymuştum hedefim o kafeydi. Direksiyonu sağa kırıp ara sokağa girince hızımı azalttım, dikkatlice etrafıma bakınmaya işletmelere göz atmaya başladım.

"Bingo!" Dedim sevinçle, bulmuştum. Arabamı park alanına gelişi güzel yerleştirdim ve hemen duvardan çok camlara önem veren kafeye girdim. İçerisi harikaydı, tatlı ve yaşam dolu. Her yerde çiçekler vardı, kendi kafemi anımsatıyordu.

"Hoş geldiniz" içeride beni karşılayan garsona kocaman gülümsedim "Merhaba" enerjim yerine gelmişti, pencere kenarına geçtim ve menüye göz gezdirdim. Kahve için gelmiştim ama bir tatlı fena olmazdı.

"Yeni kruvasanlar geldi" dedi garson "Öneririm, tadları harika"

Menüyü garsona uzattım "Olur, yanına kahve lütfen" gülümsemem hâlâ yüzümdeydi. Burası içimi daha çok açıyordu. "Tabii efendim" notlarını alarak yanımdan ayrıldı.

Pencereden dışarıyı izlemeye koyuldum, normal akıp giden hayatdan hiçbir farkı yoktu. Oyun oynayan çocukların sesleri, koşuşturan insanlar, kenarda toplanan bir grup arkadaşın kahkahaları. Canlı kasabaydı, içindekilere nazaran çok canlıydı.

"Gerçekten sensin" bakışlarımı ses gelen yöne çevirdim, gözlerim şaşkınlıkla büyürken heyecanla ayağa kalktım "Asır" dedim şaşkınlıkla, masa ve sandalyenin arasından sıyrılıp uzun süredir görmediğim arkadaşıma sıkıca sarıldım.

"Ne güzel bir tesadüf" kolları belime dolanırken kıkırdadım. Asır benim üniversiteden arkadaşımdı, altı-yedi ay gibi sevgililik serüvenimiz olmuştu. Daha sonra sevgiliyken toksik olduğumuzu farkettik, birbirimizi çok seviyor ve değer veriyorduk. Bu yüzden toksik ilişkimiz yüzünden birbirimizi kaybetmek istemedik ve ortak kararla arkadaş kalmayı seçtik. En doğru kararlardan biriydi.

Ondan ayrıldığım zaman eskileri ne kadar çok özlediğimi farkettim, bu hissi taşıyan tek ben değildim anlaşılan. Asır bana öyle bakıyordu ki onun da eskilere döndüğü aşikardı.

"Gelsene" elimle karşımdaki boş sandalyeyi gösterdim, gülümseyerek sandalyeye oturdu bende kendi yerimi alınca konuşmaya başladık.

"Eee anlat" söze ben başlamıştım ve otuz iki diş sırıtıyordum "Yolun buraya nasıl düştü?"

"Reddedemeyeceğim bir iş teklifi aldım, iki haftalığına buradayım. Dün geldim." O da benim gibi gülümsüyordu. Asır biraz koyu sarışın bi çocuktu, çıktığım kişiler arasında en yakışıklı olanıydı. Eskiden biraz cılızdı ama şu an kendini çok geliştirmişti. Kısa kol tişörtünden belli olan kol kası gayet gösterişli bir delildi.

"Senin adına çok sevindim Asır" ve kıskandım. İki haftadan sonra burdan gidebilecektin ama ben buraya takılıp kaldım. "Peki sen?" Diye sorunca gülümsemem soldu.

"Meva burada" yüzümün düştüğünü farkedince onun da modu düşmüştü, bu yüzden yalandan tebessüm yerleştirdim yüzüme "Onu ziyarete geldim"

"Harika" diye mırıldandı "Uygun olduğunuz bir zamanda üçümüz buluşuruz, eskisi gibi" yalancı gülümsemem samimi gülümsemeye evrilmişti yine. Ah benim bu değişken ruh hallerim.

"Harika olur" garson sifarişleri getirince sohbetimize kısa bir ara verdik, siparişlerimizi masaya yerleştiren garsona teşekkür ettim ve yeniden konuşmaya devam ettik.

"İşler nasıl? Annen ve baban için üzgünüm, yanında olamadım ve inan bana bu yüzden kendimi hiç affedemiyorum" samimi kelimelerine hayran olmamak elde değildi. Asır benim hep iyi tarafıma dokunan olmuştu, o benim sanki merhametli tarafımı uyandırırdı. Ya da çocuk tarafımı. Bilemiyorum.

Masanın üzerinde olan eline dokundum, kafamı hafif yana eğerek sıcak bir tebessümle "Ben senin kalbini biliyorum Asır" dedim. "O zamanlar öyle olması gerekti, dert etme çünkü ben etmedim"

O da benim gibi boşta kalan elini benim elimin üzerine yerleştirdi. "Hâlâ harikasın" söylediği şeye içten bir kahkaha attım "Yıllar hırpalıyor ama gördüğün gibi, hala çıtır ve neşeliyim"

Burnundan gülmüştü "Şüphem yok" dediğin de kıkırdıyordu. "Ne zaman döneceksin? Beraber dönerdik."

Dudağımı ısırdım "daha buradayım, bazı işlerim var ve biraz uzun sürecek gibi" ellerimi geri çektim.

"Öyle mi?" Diye sordu şaşkınlıkla "Ne işi? Belki yardımcı olabilirim"

Zoraki gülümsemeyle "Teşekkürler" dedim "Öyle bir şey değil, zaman isteyen bir iş"

"Anladım, yine de ben gidene kadar teklifim geçerli" kahvesinden bir yudum alırken, bende kendi kahvemi yudumladım.

Camın arkasında hareketlenme hissettiğimde hemen pencereye baktım, oyun oynayan çocuklar vardı. Belki de kısa süreliğine huzurlu olduğum için bilincim beni uyarıyor ve buraya geldiğimden beri konfor alanım olan korku, gerginlik hissine yeniden dahil olmamı istiyordu.

Titreyen telefonumla birlikte düşüncelerimden ayrıldım ve ekrana baktım, yazılan isimi görünce kaşlarım çatıldı. Tepkimi fark eden Asır "Bir sorun mu var?" Diye sordu.

"Hayır, kusura bakma. Bunu cevaplamam lazım, hemen dönerim" telefonu alarak masadan ayrıldım.

"Efendim" diye fısıldadım telefona "Bir şey mi oldu?"

"Bugün buluşma var" sesi yine soğuk ve keskindi.

"Biliyorum, bunun için mi aradın?" Sorum cevapsız kalınca tekrarladım ama yine cavapsız kalmıştı. "Orada mısın?"

"Evet"

"Başka bir şey var mı?"

"Hayır"

"İyi o zaman kapatıyorum" dedim sinirle.

"Neden?"

Sorusu karşısında afalladım "Ne neden?"

"Acelen mi var?" Sesi hâlâ soğuk ve sertti.

"Evet Valerius. Masada beni bekleyen bir arkadaşım var. Oldu mu?"

"Kiminle olduğunu sormadım. Gecikme" ve telefon yüzüme kapanır.

"Neydi şimdi bu?" Yüzüme kapanan telefona afallamış suratla baktım. Asır'ı daha fazla bekletmemek için hızlı adımlarla masaya döndüm. "Kusura bakma lütfen, önemliydi"

"Merak etme, hiç sorun değil. Buradan çıkınca seni eve bırakmamı ister misin?"

Benim üzümlü kekim, inan çok isterdim ama seni o lanet şatoya yem edemezdim. "Çok naziksin, teşekkürler. Lakin arabamla geldim, yine de teklifin için tekrardan teşekkür ediyorum"

Son yudumunu alan Asır "Her zaman" diyerek fincanı yerine bıraktı. "O zaman ben kalkıyorum, aynı numaradasın dimi?"

Onaylayarak kafamı salladım "Evet, aynı numaradayım" sandalyesinden kalkınca bende ayaklandım, uzattığı elini tutarken ani bir haraketle beni kendine çekti ve sıkıca sarıldı.

"Seni özlemiştim" vücudumda gezen elektirik akımına aldırış etmemeye çalıştım "Ben de Asır, kendine dikkat et" kendimi geri çekerek sarılmaya son verdim. Karşılıklı tebessümün ardından yanımdan ayrıldı.

Yerime otururken "Hesap lütfen" dedim ve tadına bir türlü bakamadığım kruvasandan bir parça koparıp ağzıma attım. Her çiğnediğim parçanın tadı ağzıma yayıldıkca gözlerimi kapatmama neden oluyordu. Tadı efsaneydi.

"Hesab ödendi hanımefendi" Garsonun sesiyle gözlerimi açtım, meraklı bakışlarımı görünce "Az önce yanınızda oturan beyefendi ödedi, siz o sırada telefonla konuşuyordunuz sanırım"

Mahçup olmuştum, hiç huyum değildi bir erkeğe para harcatmak. Kabullenmezdim hiçbir zaman. Asır da bu huyumu bildiği için dikkatimin dağınık olduğu zamanı kovalamış ve bulduğu an hemen ödemişti hesabı.

"Tamam, teşekkürler." Ayaklandım "Bu arada, kruvasan harikaydı. İçindeki taze çileklere bayıldım."

"Beğenmenize sevindim, yine bekleriz" gülümsedim ve kafeden ayrıldım. Yolumu şatonun yoluna tutma zamanı gelmişti.

Valerius ile konuşmanın zamanı gelmişti, artık şatodan çıkmam gerekti. Zaten anlaşmalı olarak beyaz bayrakları çekmiştik, arkasından bir iş çevirmeyeceğimi o da biliyordur.

Sözde misafirperverliği gayet iyiydi ama daha fazla kalamazdım, gitmeliydim. Her ne kadar kabullenmekten kaçınsam da beni etkisi altına alıyordu. Evet ondan etkilenmiştim ve etkilenmeye devam ediyordum.

Daha önceden de söylediğim gibi. Zehirli bir kalbe sahiptim. Kalbim, sevgi tohumunun hiç ekilmemesi gerektiği yerdi. Çürürdü, içten içe benide çürütürdü. Önce Caspian ile buluşacaktım, onunla bir anlaşma yapacaktım. Sadece ikimizin bileceği bir anlaşma. Daha sonra Valerius'a şatodan ayrılmak istediğimi söyleyecektim, bu sayede Caspian ile rahat bir şekilde buluşabilirdim. Mühürü yok ettiğim an buradan tüyecektim.

Peki Valerius?

Valerius'u bırakmalıyım zaten mutlu bir sonumuz olmayacaktı. Bu acı bir gerçekti. Mutlu sonumuz olmayacaksa, neden bu kadar kaosa dahil olmalıyım ki? Neden sonunda öleceğime emin olduğum yolu seçeyim? Hayatı seviyordum, yaşamaya aşık bir kadındım. Hayallerim vardı, yaşamaya karşı hevesim vardı. Tek hedefim bu kasabadan canlı çıkmaktı.

"Ve başaracağım" dedim kendimden emin bir şekilde "Bunun için ne gerekirse yapacağım" şatonun yoluna girerken o devasa görkemine ilişti gözlerim, karanlık gotik havası asla modern günümüze uyum sağlamıyordu. Ben buyum, karanlığım diye bağırıyordu sanki. Hep huzursuz ederdi beni görünüşü, sanki içerisinde katledilen masum ruhlar bu şatoya lanetler yağdırıyor gibi hissederdim.

Şatonun arazisine girdiğim zaman pencerede duran Valerius'u gördüm. Bana bakıyordu, doğrudan gözlerimin içine, büyük bir boşlukla bakıyordu. Gözlerimi zar zor ondan ayırdım, arabayı beceriksiz bir şekilde park ettikden sonra çıkıp şatoya girdim. Az önce pencerede olan Val şu an tam karşımda kapı önünde beni karşılıyordu.

"Gece orman soğuk olur" Bakışları gözlerimdeydi, o karanlık boşlukta kaybolmamak için yere baktım. Bir an 'Sanada Merhaba' demek istedim ama daha sonra en doğrusunun susmak olduğu kararına vardım.

"Daha kalın bir şey alırım üzerime" yanından geçmek için harakete geçerken bileğimi nazikce yakaladı. Nazik ama sert. Ona baktım, ama şimdi bana bakmayan oydu. Boş bakışları tam karşısında giriş kapısının yanında duvara asılı olan tabloya bakıyordu.

Kalbim yine sanki erkek kıtlığından çıkmışım gibi kendisini kaybederek deli gibi atmaya başlamıştı. En küçük dokunuşu bile beni heyecandan öldürüyordu. Derin nefes alırken bileğimi kurtarmak için çekiştirdim ama nazik tutuşu sıkılaştı.

"Sana güveniyorum Alçin" dudaklarından dökülen kelimeler kalbime ok gibi saplandı. İtirafı karşısında büyük şoka uğramıştım ama kalbime saplanan ok daha acı vericiydi. Dolan gözlerim etrafı bulanıklaştırırken onun görmemesi için hemen önüme döndüm. Yutkundum. Ne diyecektim ki? Az önce sana ihanet planları kuruyordum, güvenme bana mı? Elimi yeniden çekiştirdim, bu sefer diğerlerine kıyasla daha isteksizdim ve asla güç uygulamadım ama kurtarmayı başarmıştım.

Ağlamak üzereydim ve bunu asla görmemeliydi. Hemen merdivenlere yöneldim, koşar adımlarla çıkarken duyamayacağını ümit ederek burnumu çektim. Aptaldım, tam bir aptal. Valerius bana güveniyordu ve ben onun güvenini kırarsam...

"Tanrım" dedim korkuyla, hemen odama girip kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya yaslarken gözlerimi sıkı sıkı kapatmıştım, bir süre öyle durduktan sonra sırtım daha kapıdayken yere çökerek ayaklarımı kendime bastırdım. "Ona ihanet edersem beni öldürür" diye fısıldadım.

Ne demişti atalarımız? bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde ele geçersin. İşte burada ele geçirelecek ve öldürülecek olan çekirge bendim. İstemeyerek gözlerimi açtım, batan güneşin etrafa yaydığı kırmızı tonları kanı andırıyordu. Kafamı iki yana salladım, korkudan kafayı yiyecektim. Normal düz kırmızı renk işte. Gözüm cama ilişti, kırık değildi. Onarılmıştı. En azından artık üşümeyecektim.

Sırtımı kapıdan ayırdım, çöktüğüm yerden doğruldum ve kalın giysiler için dolabıma bakınmaya başladım. Siyah el işi örme kazağımı üzerime geçirdim, altıma siyah yüksek bel pantolonumu giyindim.

Açık saçlarımı yukardan at kuyruğu yaptım, önden bir kaç tutam çıkardım ve hazırdım. Son detay olarak dudak nemlendiricimi sürdüm, dudaklarım çok hızlı kuruyordu ve şımarık oldukları için düzenli bakıma ihtiyaçları vardı. Odadan çıkarken gözüm kütüphaneye ilişti, bu iş bittikten sonra canlı kalırsam buraya mutlaka bakacaktım.

"Karanlık çöktü" Valerius'un sesini duyunca irkilerek ona baktım "Gidelim" dedim telaşla. Hızlı adımlarla yanından geçip merdivenleri inmeye başladım. Lütfen masum ruhlar bana yardım edin diye yalvarmak istiyordum.

Lütfen bana yardım edin

"Seninle ormana gelemem" arkamdan gelen Valerius'un sesiyle adımlarım merdiven basamaklarının birinde durdu. vücudumun tamamıyla birlikte ona döndüm, söylediği şey kaşlarımın çatılmasına sebep olmuştu. benden iki basamak yukarda olduğu için başımı yukarı normalden fazla kaldırmalı oldum. Bu çok boyun ağrıtıyordu. "Ee, niçin geliyorsun o zaman benimle?"

"Sadece ormana girmeyeceğim dedim" bir basamak indi, en azından boynumun ağrısı biraz hafiflemişti. Yanii acının yerini sızı almıştı. İşaret parmağını çatılan kaşlarımın arasından düz çizgi halinde tenime dokunarak geçirdi "Çatma o kaşları, kokumu alırsa seninle buluşmayacakdır"

"O zaman burada kal Val" bilerek isminin kısaltmasına vurgu yapmıştım "Ormana girmesen bile kokunu alır" diye devam ettim. Düşünceli görünüyordu, çünkü haklı olduğumu o da biliyordu.

"Olmaz. Bir şey olursa seni bulmam zaman alır" Adımlayarak önüme geçti. Dudaklarımı araladım ama sonra geri kapattım, onunla laf kavgası yapmayacaktım.

Aklıma gelen şeyle elimi çok yavaş alnıma vurdum "Anahtarları unuttum" odamdan almak için merdivenlere geri döndüm ama Valerius'un cevabı yine kalbimi hızlandırmıştı.

"Arabaya gerek yok, benimlesin"

Bana dönük olan sırtına baktım "Nasıl yani?" Şatonun kapısını açarken yüzüme kısa bir bakış attı ama bir şey söylemeden dışarı çıktı, ben de onu takip ederek arkasından çıkmıştım.

Aramızda olan mesafeyi kapattı, Burnumun dibindeydi o muhteşem kokusu yine burnuma dolmuştu. Bir elini belime yerleştirirken istemeden yutkundum, duyduğuna emindim. Mahcub bakışla ona bakarken onun gözlerinde tamamen farklı bir ifade vardı. Açlık.

Kara delikten farkı olmayan gözleri, dudaklarıma kaydığında vücudumu sıcak ateş sarmaya başlamıştı bile. Gözlerimi yüzünden ayırdım, etrafa bakınmaya başladım. Bu sırada belimi desteklediği elini sıkılaştırdı, diğer boşta olan elini ayaklarımın altından geçirerek beni havaya kaldırdı.

Kucağına alındığım an ellerimi destek almak için boynuna sardım. Haraket etmesini bekliyordum ama o aksini yapıyor, sadece duruyordu. Bakışlarımı yeniden ona çevirdiğim zaman göz göze geldik. Aradığımız cevapları birbirimizin gözlerinde bulmak istiyorduk sanki, nasıl derlerdi? Gözler yalan söylemez. Gözler ruhun aynasıdır.

Valerius'un ruhu o kadar siyah ve karanlıktı ki, gözlerine baktığım zaman karanlık zulmetten başka bir şey göremiyordum. Boşuna kara deliğe anımsatmıyordum gözlerini. Onun ruhunun masum olduğunu biliyorum ama içimden bir ses, o masumluğun daha ihaneti tatmayan çocuk Valerius'a ait olduğunu bağırıyordu.

Anlamsız ama bir o kadar da anlamlı olan bakışlarını bölen ani bir harket olmuştu, sadece bir anlığına yüzüme çarpan ağır ve sert rüzgarla gözlerimi kapattım, daha ne olduğunu anlayamadan ayaklarımın yere dokunduğunu fark eder etmez gözlerimi açtım.

İşte buradaydım, ormanın en derinliğine nam salmış olan çığlık mahzeni. Düşündüğüm kadar büyük değildi, hatta aksine küçüktü tahminimce sadece bir odaya sahipti. Taşlardan yapılmış penceresi dahi olmayan bir yerdi. Sadece ahşap kapıya sahipti... bir adet ahşap kapı. Beni burada bırakmasının sebebini biliyordum, içeriye girmemi istiyordu ama bunu yapacak cesarete şu an sahip değildim.

"Caspian" diye fısıldadım, titreyen sesimi kontrol ederek ikinci defa "Caspian, burada mısın?" diye tekrarladım. Cevap yoktu sadece hafif rüzgardan esen ağaçların hışırtısı duyuluyordu. Bir adım geriledim, karanlıktan dolayı etrafımı zar zor seçebiliyordum. Korku bedenimi sarmaya başlamışken gözlerimi kapattım, derin nefes aldım sakinleşmem gerekti. Duyduğum gıcırtı sesiyle hızla gözlerimi açtım, kalbim hızla atmaya devam ederken boş olan etrafıma göz gezdirdim yeniden. Kimse yoktu ama gıcırdama sesi devam ediyordu. Gözüm ahşap kapıya kaydı, olabilir mi? O ses kapıdan mı geliyordu?

"Kıpırdamıyor ki" diye mırıldandım, ses kapıdan geliyordu evet ama haraket etmiyordu. Bir adım daha gerilediğim zaman kapı açılmaya başladı. Gitmemi istemiyordu, aksine beni içeriye davet ediyordu.

"Caspian sen misin?" umarım sensindir. İleriye adım atacak cesaretim olmadığından bir adım daha geriledim. Kapı tamamen açılmıştı artık ama ne yazik ki hiçbir şey göremiyordum, içerisi çok karanlıktı. "Eğer şaka yapıyorsan hiç hoş değil, unutma ki ben insanım ve kalpten her an ölebilirim"

Belki ölümlü olduğumu ona hatırlatmam beyaz bayrakları çekmemize sebep olurdu "Ayrıca ben seninle iş birliği yapmaya geldim" dedim telaşla, yüzüme gelen hafif esintiyle titredim "Eminim ki sen ve cadın bundan çok memnun olacaksınız" bunları söylerken bir adım daha geriye gittim. Yüzüme dokunan esinti başlarda huylandırıyordu ama daha çok güçlenmesi, üşümeme sebep olan rüzgara çevrilmişti ve tam karşımda olan açık kapı bu rüzgarın kaynağıydı.

Aslında neden korktuğumu şimdi anlamıştım, Sebebi Caspian ile yüzleşmek değildi. Asıl sebep başka biri ile karşılaşmamdı ve korktuğum başıma gelmişti. Burada o yoktu, beni içeri davet eden başka biriydi.

"Bana zarar veremezsin korunma altındayım ve sana bildirmem gerek ki Valerius Mortem tarafından mühürlüyüm" cümlemi tamamladığım an içerden gelen güçlü akıma kapılarak karanlık mahzene sürüklendim, içeriye girmeme saniyeler kala Valerius'un beni duyması için ismini bağırmıştım ve sonrası karanlıktı.