12. bölüm / 19
Unutulanlarİş
Bölümler 19Şu an: İş
- 1 Başlangıç309 kelime
- 2 Hatırla515 kelime
- 3 Kara toprak706 kelime
- 4 Eve dönüş1.070 kelime
- 5 Gariplik985 kelime
- 6 Ne ki239 kelime
- 7 Babam825 kelime
- 8 Arşiv803 kelime
- 9 Günler1.077 kelime
- 10 Annem2.172 kelime
- 11 Münevver in defteri2.397 kelime
- 12 İş2.747 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 Hayat1.991 kelime
- 14 Cinayet1.728 kelime
- 15 Büro1.728 kelime
- 16 Merkez1.486 kelime
- 17 Kayıtlar1.712 kelime
- 18 Tanık1.946 kelime
- 19 Hatıralar898 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mert, annesinin ölümünden sonra geçen haftaları birbirinden ayırmakta zorlanıyordu.
Bazı günler birbirine benziyordu.
Sabah kalkıyor, işe gidiyor, gün boyunca yapılması gerekenleri yapıyor, akşam eve dönüyor ve çoğu zaman televizyonu açmadan oturuyordu. Bazen Elif arıyordu. Bazen Mert onu arıyordu. Bazen de ikisi de aramıyor, birkaç gün sonra tesadüfen görüşüyorlardı.
Hayat devam ediyordu.
Mert'in hoşuna gitmeyen şey de buydu.
Hayatın devam etmesi.
Çünkü insan birini kaybettiğinde dünyanın da bir süreliğine duracağını düşünüyordu. En azından kendi dünyasının. Oysa sabah otobüsleri yine doluydu. Marketler yine açılıyordu. İnsanlar yine işe yetişmeye çalışıyordu. Apartmanlarda ışıklar yanıyor, çocuklar okuldan dönüyor, akşamları bazı evlerden yemek kokuları geliyordu.
Hiçbir şey Mert'in beklediği kadar değişmemişti.
Sadece Mert değişmişti.
Bunu bazen aynaya baktığında fark ediyordu.
Yüzünde belirgin bir değişiklik yoktu.
Ama bakışları eskisi gibi değildi.
Annesinin defteri de hâlâ evdeydi.
Mert onu masanın çekmecesinde tutuyordu.
Her gün açmıyordu.
Hatta bazı günler hiç düşünmemeye çalışıyordu.
Bunun daha sağlıklı olduğunu düşünüyordu.
İnsan sürekli geçmişi kurcalarsa bugünü yaşayamazdı.
Mert bunu kendine sık sık söylüyordu.
Ama bazı düşünceler insanın aklına girmeye karar verdikten sonra kapıdan kovsan bile pencereden geri dönüyordu.
Yine de o sabah defteri düşünmek istemedi.
Çünkü o gün başka bir şey vardı.
İşi.
Mevcut işinden ayrılmayı birkaç gündür düşünüyordu.
Çalıştığı yer kötü değildi.
İnsanlar fena değildi.
Maaşı da düzenliydi.
Ama Mert orada kendini geçici hissediyordu.
Sanki başka birinin hayatını kısa süreliğine yaşıyordu.
O sabah işe gitmeden önce telefonuna bir mesaj geldi.
Mesajı gönderen kişi, birkaç gün önce konuştuğu bir tanıdıktı.
Mert mesajı açtı.
“Emniyette görsel ve afiş işi için bir eleman arıyorlarmış. Senin bilgisayar işlerine elin yatkın diye seni önerebilirim.”
Mert mesajı iki kere okudu.
Sonra cevap yazdı.
“Ne işi tam olarak?”
Cevap kısa sürede geldi.
“Kayıp kişi, duyuru, bilgilendirme afişleri falan. Grafik işi gibi düşün.”
Mert telefonu elinde tuttu.
Grafik tasarım konusunda profesyonel bir eğitimi yoktu.
Ama bilgisayarla uğraşmayı seviyordu.
Bir şeyin görüntüsünü düzenlemek, yazıları yerleştirmek, bir fotoğrafı daha anlaşılır hâle getirmek ona her zaman kolay gelmişti.
Çocukluğunda bile defterlerine bir şeyler çizer, yazıları düzgün yerleştirmeye çalışırdı.
Annesi bazen:
“Senin her şeyi hizalama takıntın var,”
diye dalga geçerdi.
Mert o zamanlar buna gülerdi.
Şimdi o cümleyi hatırlayınca istemsizce gülümsedi.
Sonra mesajı tekrar okudu.
“İstersen bugün konuşabilirim.”
Mert birkaç saniye düşündü.
“Konuş.”
yazdı.
Telefonu masaya bıraktı.
Kahvaltısını yapmaya devam etti.
Ama artık işe giderken aklında başka bir şey vardı.
---
İki gün sonra Mert, sabah erkenden belirtilen binanın önünde durdu.
Burası daha önce çalıştığı yerlere benzemiyordu.
Girişte insanlar sürekli hareket hâlindeydi.
Birileri evrak taşıyor, birileri telefonla konuşuyor, birileri hızlı adımlarla içeri girip çıkıyordu.
Mert kapının önünde birkaç saniye bekledi.
Sonra içeri girdi.
Görevliye kimle görüşeceğini söyledi.
Kısa bir bekleyişten sonra onu ikinci kattaki küçük bir odaya yönlendirdiler.
Odada orta yaşlarda bir adam vardı.
Masasının üzerinde birkaç dosya, bilgisayar ve yazıcı bulunuyordu.
Adam ayağa kalktı.
“Sen Mert'sin?”
“Evet.”
“Geç otur.”
Mert sandalyeye oturdu.
Adam kendini tanıttı.
Sonra Mert'e birkaç soru sordu.
Daha önce ne iş yaptığı.
Bilgisayar programlarını ne kadar bildiği.
Fotoğraf düzenleyip düzenlemediği.
Mert bildiği şeyleri anlattı.
Bilmediği şeyleri de bilmiyormuş gibi göstermedi.
Adam bunu fark etmiş olacak ki konuşmanın sonunda:
“Burada asıl mesele program bilmek değil,” dedi. “Dikkatli olmak. Bir afişte bir harfi yanlış yazarsan, yanlış numara koyarsan veya fotoğrafı kötü kullanırsan bütün iş bozulur.”
Mert başını salladı.
“Anladım.”
Adam bilgisayar ekranında birkaç örnek gösterdi.
Kayıp kişilerle ilgili duyurular.
Aranan kişilere yönelik bilgilendirmeler.
Kamuya açık bazı uyarılar.
Mert ekrana dikkatle baktı.
Adam:
“Bunlardan birini sen hazırlayacakmışsın gibi düşün.”
Mert sandalyeden biraz öne eğildi.
“Tamam.”
Bir süre ekrana baktı.
Sonra:
“Fotoğraf biraz küçük.”
Adam ona baktı.
“Ne?”
“Fotoğraf. Yazılar da fotoğrafın altında çok sıkışık. İnsan uzaktan baktığında ilk önce yüzü görmeli. Sonra adı ve temel bilgiler.”
Adam birkaç saniye konuşmadı.
“Sen grafik tasarım eğitimi aldın mı?”
“Hayır.”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Belli.”
Mert'in yüzü düştü.
Adam hemen ekledi:
“İyi anlamda söylüyorum.”
Mert gülümsedi.
“Ha.”
“Sen bunu kendin öğrenmişsin.”
“Biraz.”
Adam bilgisayarı Mert'e çevirdi.
“Bir tane hazırla.”
Mert sandalyeyi çekti.
Mouse'u eline aldı.
Programı açtı.
İlk birkaç dakika sadece mevcut dosyaya baktı.
Sonra çalışmaya başladı.
Fotoğrafı uygun ölçüye getirdi.
Yazıları yeniden düzenledi.
Gereksiz bilgileri aşağı aldı.
Önemli bilgileri daha görünür hâle getirdi.
Renkleri değiştirmedi.
Fazla süs kullanmadı.
Afişin sade olması gerektiğini düşündü.
İnsanların onu yolda, telefon ekranında veya bir ilan panosunda gördüğünde iki saniyede anlayabilmesi gerekiyordu.
Yaklaşık kırk dakika sonra ekranı adama çevirdi.
“Bitti.”
Adam ayağa kalktı.
Ekrana baktı.
Sonra biraz daha yaklaştı.
“Bunu sen mi yaptın?”
“Evet.”
Adam bir süre hiçbir şey söylemedi.
“Şu fotoğrafın kenarını neden böyle bıraktın?”
“Çünkü kesersem yüzün bir kısmı kayboluyor.”
Adam tekrar baktı.
“Doğru.”
Mert bekledi.
Adam sandalyesine oturdu.
“Bunu kimse sana öğretmedi mi?”
“Hayır.”
“İyi.”
Mert ne diyeceğini bilemedi.
Adam dosyayı kaydetti.
“Başlayabilirsen pazartesi başla.”
Mert şaşırdı.
“Gerçekten mi?”
“Deneme süresi olacak.”
“Tamam.”
“Bir ay.”
“Tamam.”
“İyi çalışırsan devam ederiz.”
Mert ayağa kalktı.
“Teşekkür ederim.”
Kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken adam:
“Mert.”
Mert döndü.
“Burada gördüğün her şeyin içinde kişisel bilgiler olabilir. İşini yaparken bunları dışarı taşımayacaksın.”
“Tabii.”
“İyi.”
Mert çıktı.
Koridorda birkaç saniye durdu.
İçinde uzun zamandır hissetmediği bir şey vardı.
Heyecan.
Büyük bir şey değildi.
Ama gerçekti.
---
Pazartesi günü ilk iş günüydü.
Mert sabah biraz erken geldi.
Yanında küçük bir çanta vardı.
İçinde defter, kalem, şarj aleti ve su şişesi bulunuyordu.
Odaya girdiğinde bilgisayarın açılmış olduğunu gördü.
Masasına oturdu.
İlk görevi birkaç eski afişi yeniden düzenlemekti.
Bazılarında yazılar okunmuyordu.
Bazı fotoğrafların çözünürlüğü düşüktü.
Bazı dosyalarda tarihler farklı biçimlerde yazılmıştı.
Mert bunları tek tek düzenledi.
Saat ilerledikçe işi öğrenmeye başladı.
Öğleye doğru başka bir görev geldi.
Bu kez bir kayıp kişi için afiş hazırlanacaktı.
Mert fotoğrafı açtı.
Fotoğraftaki kişinin yüzü biraz bulanıktı.
Mert fotoğrafı büyüttü.
Yüzü tamamen düzeltmeye çalışmadı.
Çünkü fazla müdahale edilirse kişinin gerçek görünümü değişebilirdi.
Onun yerine ışığı biraz düzenledi.
Kontrastı ayarladı.
Fotoğrafı temizledi.
Sonra bilgileri yerleştirdi.
Bir çalışan yanına geldi.
“Bitti mi?”
“Az kaldı.”
Adam ekrana baktı.
“Fotoğrafı değiştirmedin.”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çok oynarsam gerçek görüntüden uzaklaşır.”
Adam başını salladı.
“Doğru.”
Sonra Mert'e baktı.
“Sen ayrıntıya fazla takılıyorsun.”
Mert:
“İyi bir şey mi?”
“İşine göre.”
Mert gülümsedi.
“Umarım burada iyidir.”
Adam da gülümsedi.
“Şimdilik iyi.”
O gün Mert eve dönerken yorgundu.
Ama bu kez yorgunluğu farklıydı.
İlk defa eve dönerken yaptığı işin bir anlamı olduğunu hissediyordu.
Bir insanı bulmak onun işi değildi.
Bir soruşturma yürütmek de değildi.
Ama hazırladığı bir afiş, o insanı tanıyan birinin karşısına çıkabilirdi.
Belki biri telefonu açıp bilgi verecekti.
Belki bir aile günlerdir beklediği bir haberi alacaktı.
Bu düşünce Mert'i sessizce etkiledi.
Eve girdi.
Çantasını bıraktı.
Ayakkabılarını çıkardı.
Sonra mutfağa geçip kendine yemek hazırladı.
Yemek yerken telefonu çaldı.
Elif'ti.
“Alo?”
“İlk günün nasıl geçti?”
“İyi.”
“İyi derken?”
“Gerçekten iyi.”
Elif kısa bir süre sustu.
“Sevdin mi?”
“Galiba.”
“Galiba ne?”
“Sevdim.”
“Bak, bu daha iyi.”
Mert gülümsedi.
“Sen ne yaptın?”
“Evdeydim.”
“Annemin evine gittin mi?”
“Hayır.”
Mert sustu.
Elif onun sesindeki değişikliği fark etmiş olacak ki:
“Bugün konuşmayalım onu,” dedi.
Mert başını salladı.
“Olur.”
“İşinden bahset.”
Mert anlatmaya başladı.
Afişlerden.
Fotoğraflardan.
İşi nasıl öğrendiğinden.
Elif dikkatle dinledi.
Sonunda:
“Annem yaşasaydı çok sevinirdi,” dedi.
Mert sustu.
Bu cümle ikisinin de konuşmasını bir anda değiştirdi.
Elif hemen:
“Pardon,” dedi.
“Yok.”
Mert birkaç saniye düşündü.
“Sevinirdi.”
“Evet.”
“Ben de öyle düşünüyorum.”
Bir süre sessiz kaldılar.
Sonra Elif:
“Yarın işe git.”
Mert güldü.
“Niye?”
“Çünkü ilk kez bir şeyi anlatırken sesin biraz değişti.”
Mert cevap vermedi.
Elif haklıydı.
---
Sonraki günlerde Mert işine daha çok alıştı.
İnsanlar da ona alıştı.
İlk haftanın sonunda artık ona bazı işleri doğrudan bırakmaya başlamışlardı.
Mert bundan rahatsız olmuyordu.
Aksine hoşuna gidiyordu.
Bir gün amiri hazırladığı üç afişi yan yana koydu.
“Bunları sen yaptın.”
“Evet.”
“Bir sorun var mı?”
Mert afişlere baktı.
“İkincisinde fotoğraf çok karanlık.”
“Bence iyi.”
“İnsan yüzünü zor seçiyor.”
Adam birkaç saniye baktı.
“Doğru.”
Mert fotoğrafı tekrar düzenledi.
Adam:
“Senin işin bu olabilir.”
Mert başını kaldırdı.
“Ne?”
“Bu iş. Görsel düzenleme.”
Mert hafifçe güldü.
“Ben de sevdim.”
“Belli.”
Mert işine devam etti.
Bir süre sonra bir çalışan içeri girdi.
Elinde birkaç fotoğraf vardı.
“Mert, bunlara bakabilir misin?”
Mert fotoğrafları aldı.
“Ne yapmam gerekiyor?”
“En anlaşılır olanı seç.”
Mert fotoğrafları tek tek inceledi.
Birinde kişi gülümsüyordu.
Birinde güneş gözlüğü vardı.
Birinde uzaktaydı.
Birinde ise yüzü doğrudan kameraya dönüktü.
Mert sonuncuyu seçti.
“Bu.”
“Neden?”
“Yüz net. Gözlük yok. Işık normal. İnsan bunu daha kolay tanır.”
Adam başını salladı.
“Tamam.”
Fotoğrafı aldı.
Mert tekrar bilgisayarına döndü.
O gün ilk kez birinin onun fikrini gerçekten önemsediğini hissetti.
Bu küçük bir şeydi.
Ama Mert için değildi.
Çünkü uzun zamandır kendini hayatın kenarında hissediyordu.
Şimdi ise yaptığı işin bir karşılığı vardı.
---
Bir ay dolmadan önce Mert'in hazırladığı afişlerden biri için güzel bir haber geldi.
Kayıp kişi bulunmuştu.
Mert bunu öğle saatlerinde öğrendi.
Amiri odasına geldi.
“Hazırladığın afiş vardı ya.”
Mert başını kaldırdı.
“Evet.”
“Bulunmuş.”
Mert birkaç saniye anlamadı.
“Kim?”
“Kayıp kişi.”
Mert'in yüzünde istemsiz bir gülümseme oluştu.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“İyi.”
Adam:
“Senin afişin de işe yaramış olabilir.”
Mert hemen:
“Belki.”
“Belki değil.”
Adam hafifçe gülümsedi.
“İyi iş çıkardın.”
Mert teşekkür etti.
Adam çıktı.
Mert bilgisayar ekranına baktı.
Bir süre hiçbir şey yapmadı.
Sonra sandalyesinde geriye yaslandı.
İçinde garip bir huzur vardı.
O kişinin bulunmasında onun payı çok küçük olabilirdi.
Belki hiç payı yoktu.
Ama yine de o afişin bir yerde durduğunu, birilerinin onu gördüğünü ve belki o fotoğraf sayesinde birinin dikkatinin çekildiğini düşünmek güzeldi.
Akşam eve döndüğünde uzun zamandır ilk kez annesinin ölümünü düşünmeden birkaç saat geçirdiğini fark etti.
Sonra bundan dolayı kendini suçlu hissetti.
Bu suçluluk kısa sürdü.
Çünkü insanın sürekli acı çekmesinin ölen kişiye bir faydası olmadığını yavaş yavaş anlamaya başlıyordu.
Münevver yaşasaydı Mert'in hayatına devam etmesini isterdi.
Bundan emindi.
En azından bunu umuyordu.
---
Bir akşam Elif eve geldi.
Mert mutfakta yemek hazırlıyordu.
Elif kapıyı açıp içeri girdi.
“Ben geldim.”
“Hoş geldin.”
“Ne yapıyorsun?”
“Yemek.”
Elif mutfağa baktı.
“Sen mi yaptın?”
“Evet.”
“Bunu kutlayalım.”
Mert güldü.
“Abartma.”
Elif masaya oturdu.
Bir süre sonra yemeklerini önlerine aldılar.
Elif ilk lokmayı aldı.
“Fena değil.”
“Fena değil mi?”
“İyi.”
“Bir daha yapmam.”
“Tamam, annem gibi yapamıyorsun.”
Mert gülümsedi.
Sonra ikisi de sustu.
Elif kaşığını tabağa bıraktı.
“İşin gerçekten iyi gidiyor mu?”
“İyi.”
“Seviyor musun?”
“Evet.”
“Kalıcı olabilecek misin?”
“Bilmiyorum.”
Elif başını salladı.
“Olursun.”
Mert ona baktı.
“Bu kadar emin olma.”
“Sen kendine güvenmiyorsun diye ben de güvenmeyecek değilim.”
Mert gülümsedi.
“Sağ ol.”
Yemekten sonra salonda oturdular.
Elif televizyonu açtı.
Mert telefonda işten gelen birkaç dosyaya bakıyordu.
Bir süre sonra Elif:
“Annemin defteri sende mi?”
Mert telefonu bıraktı.
“Evet.”
“Okudun mu?”
“Biraz.”
“Bir şey buldun mu?”
Mert düşünerek:
“Bazı şeyler.”
Elif ona baktı.
“Ne gibi?”
“Eski tarihler.”
“Hatırlıyor musun?”
“Hayır.”
Elif'in yüzündeki ifade değişti.
Mert bunu fark etti.
“Sen hatırlıyor musun?”
Elif hemen cevap vermedi.
“Bazı şeyleri.”
“Ne?”
Elif televizyona baktı.
“Çocukken bazı şeyler daha farklıydı.”
Mert:
“Nasıl?”
“Bilmiyorum.”
“Biliyorsun.”
Elif iç çekti.
“Her şeyi hatırlamıyorum.”
“Ben de hatırlamıyorum.”
“Belki böylesi iyidir.”
Mert'in yüzü ciddileşti.
“Bu cümleyi annem de yazmış.”
Elif ona döndü.
“Ne yazmış?”
“Bir yerde, bir şeyi unutmamın daha iyi olabileceğini.”
Elif bir süre sessiz kaldı.
Sonra:
“Defteri çok kurcalama.”
Mert kaşlarını çattı.
“Neden?”
“Çünkü bazı şeyler sandığından farklı çıkabilir.”
“Nasıl yani?”
Elif cevap vermedi.
Mert ısrar etmedi.
Ama o konuşmadan sonra deftere bakma isteği yeniden arttı.
---
Ertesi hafta iş yerinde Mert'in performansı daha da dikkat çekmeye başladı.
Bir afiş hazırlanması gerekiyordu.
Fotoğraf eskiydi.
Görüntü kalitesi düşüktü.
Mert fotoğrafı inceleyince bir ayrıntı fark etti.
Kişinin yüzü fotoğrafın tam ortasında değildi.
Biraz sağ tarafta kalmıştı.
Arkasındaki tabelanın küçük bir kısmı görünüyordu.
Mert fotoğrafı büyüttü.
Tabela üzerindeki birkaç harf okunabiliyordu.
Bir çalışan:
“Orayı kırp.”
Mert:
“Bence kırpmayalım.”
“Neden?”
“Arka planda bir yer adı olabilir.”
Çalışan yaklaştı.
“Okunuyor mu?”
“Tam değil.”
Mert görüntüyü biraz düzenledi.
Tabela daha anlaşılır hâle geldi.
Çalışan:
“Burada bir sokak adı var.”
Mert başını salladı.
“Evet.”
Bu ayrıntı daha sonra ilgili ekibe iletildi.
Mert olayın devamını bilmiyordu.
Zaten bilmesi de gerekmiyordu.
Ama ertesi gün amiri yanına gelip:
“Dünkü fotoğraftaki tabelayı fark etmen iyi olmuş,” dedi.
Mert:
“İşe yaradı mı?”
“Evet.”
Mert gülümsedi.
Bu kez gülümsemesi daha belirgindi.
İşi gerçekten öğreniyordu.
Ve daha önemlisi, yaptığı işte iyi olduğunu anlamaya başlıyordu.
---
Bir ayın sonunda Mert'in deneme süresiyle ilgili konuşma yapıldı.
Amiri karşısına oturdu.
“Devam etmek ister misin?”
Mert hiç düşünmeden:
“Evet.”
“Biz de devam etmeni istiyoruz.”
Mert birkaç saniye sustu.
“Teşekkür ederim.”
“Performansın iyi.”
Mert başını salladı.
“Sağ olun.”
“Özellikle ayrıntıları fark etmen işimize yarıyor.”
Mert hafifçe gülümsedi.
“Ben biraz fazla bakıyorum galiba.”
“Burada fazla bakmak bazen iyi şeydir.”
Mert bunu aklında tuttu.
O akşam eve giderken hava açıktı.
Uzun zamandır ilk kez eve gitmek ona ağır gelmedi.
Yolda bir fırından ekmek aldı.
Apartmana girdi.
Merdivenleri çıktı.
Kapıyı açtı.
Çantasını bıraktı.
Sonra masaya oturdu.
Bir süre hiçbir şey yapmadı.
Telefonunu çıkardı.
Elif'e mesaj attı.
“Devam ediyorum.”
Elif hemen:
“Biliyordum.”
Mert gülümsedi.
Sonra telefonunu bıraktı.
Çekmeceyi açtı.
Münevver'in defteri hâlâ oradaydı.
Mert defteri çıkardı.
Bu kez onu açmak için acele etmedi.
Kapağının üzerinde parmaklarını gezdirdi.
Sonra kendi kendine:
“Bugün değil,” dedi.
Defteri tekrar çekmeceye koydu.
İlk defa geçmişi hemen çözmek zorunda olmadığını düşündü.
Belki bazı cevapların beklemesi gerekiyordu.
Belki annesinin yazdıklarını anlamak için önce kendi hayatını biraz düzene sokması gerekiyordu.
Ertesi sabah işe giderken bu düşünce hâlâ aklındaydı.
Polis departmanındaki ikinci ayına başlamıştı.
İş arkadaşları artık ona yabancı gibi davranmıyordu.
Birileri dosya getiriyor, birileri fotoğraf gönderiyor, birileri afişin nasıl olması gerektiğini soruyordu.
Mert kendini yavaş yavaş o binanın bir parçası gibi hissetmeye başlamıştı.
Bir sabah masasına birkaç fotoğraf bırakıldı.
“Bunlardan bir afiş hazırlayacağız.”
Mert fotoğrafları aldı.
İlkine baktı.
Sonra ikincisine.
Üçüncü fotoğrafa geldiğinde durdu.
Fotoğraf eskiydi.
Kalitesi düşüktü.
Bir evin önünde çekilmişti.
Fotoğraftaki kişi kameraya bakmıyordu.
Mert görüntüyü büyüttü.
Arka planda bir bina vardı.
Bina çok net değildi.
Mert biraz daha büyüttü.
Ekrana yaklaştı.
Bir şey dikkatini çekmişti.
Binanın duvarında eski bir tabela vardı.
Yazıların tamamı okunmuyordu.
Ama bir kelimenin şekli tanıdık gelmişti.
Mert birkaç saniye daha baktı.
Sonra başını geriye çekti.
“Olmaz.”
kendi kendine söyledi.
Fotoğrafı tekrar küçülttü.
Belki sadece benziyordu.
İnsan bir şeyi kafasına taktığında her yerde onu görmeye başlardı.
Mert bunu biliyordu.
Fotoğrafı tekrar açtı.
Bu kez tabelaya değil, binanın girişine baktı.
Orada küçük bir detay vardı.
Çocukluğundan hatırladığı bir şeyi andırıyordu.
Mert'in yüzündeki ifade değişti.
Fotoğrafı hemen kaydetmedi.
Kimseye bir şey söylemedi.
Sadece ekrana baktı.
Sonra masanın üzerinde duran kalemi eline aldı.
Fotoğrafın yanındaki bilgiye baktı.
Tarih yazıyordu.
Yıllar önce.
Mert o tarihte kaç yaşında olduğunu hesapladı.
Çocuktu.
Ama tam olarak hatırlayamıyordu.
Kalemi masaya bıraktı.
İçinden bir şey söylemek geldi.
Söylemedi.
Çünkü henüz emin değildi.
Öğle arasında aynı fotoğrafı tekrar açtı.
Bu kez binanın girişine daha dikkatli baktı.
Kapının yanında küçük bir duvar vardı.
Duvarın üzerinde silik bir işaret.
Mert'in aklına bir anlık görüntü geldi.
Bir çocuk.
Bir duvar.
Bir ses.
Sonra görüntü kayboldu.
Mert gözlerini kapattı.
Baş ağrısı gibi bir şey hissetti.
Derin nefes aldı.
Bir süre bekledi.
Sonra fotoğrafı kapattı.
İşine devam etti.
O gün bu konuda kimseye bir şey söylemedi.
Akşam eve geldiğinde de defteri açmadı.
Çünkü artık başka bir şeyi anlamıştı.
Annesinin defteri geçmişine açılan tek kapı olmayabilirdi.
Bazen insan geçmişini aramazdı.
Geçmiş, hiç beklemediği bir yerde karşısına çıkardı.
Mert bunu düşünürken mutfakta kendine çay koydu.
Pencerenin önüne geçti.
Dışarı baktı.
Sokak sakindi.
İnsanlar eve dönüyordu.
Bir çocuk bisiklet sürüyordu.
Bir kadın market poşetleriyle apartmana giriyordu.
Her şey normaldi.
Mert çayından bir yudum aldı.
Sonra telefonunu çıkardı.
İş yerinde çektiği fotoğrafın bir kopyasını açtı.
Ekrana baktı.
Bu kez fotoğrafa başka bir gözle bakıyordu.
Çünkü artık onun için yalnızca bir afiş malzemesi değildi.
Çocukluğundan bir şey taşıyor olabilirdi.
Ama ne olduğunu bilmiyordu.
Ve bu kez Mert'in acele etmeye niyeti yoktu.
Çünkü son aylarda öğrendiği en önemli şeylerden biri şuydu:
Bir insanın hayatındaki en büyük cevaplar, çoğu zaman en yüksek sesle gelmiyordu.
Bazen bir cümlenin arasında saklanıyordu.
Bazen bir fotoğrafın kenarında.
Bazen yıllarca kullanılmayan bir defterin sayfasında.
Bazen de insanın hiç önemsemediği küçük bir ayrıntıda.
Mert çayını bitirdi.
Telefonunu masaya bıraktı.
Sonra odasına gidip çekmeceyi açtı.
Münevver'in defterini çıkardı.
Bu kez kapağını açtı.
Son sayfaya geldi.
Annesinin yarım bıraktığı cümle hâlâ oradaydı.
“Eğer bir gün bunu bulursa...”
Mert uzun süre o cümleye baktı.
Sonra defterin yanına telefonunu koydu.
Ekranda iş yerindeki fotoğraf açıktı.
İki görüntü yan yana duruyordu.
Biri annesinin yarım bıraktığı cümle.
Diğeri yıllar öncesine ait bir fotoğraf.
Mert ikisine de baktı.
Henüz aralarındaki bağlantıyı bilmiyordu.
Ama ilk kez geçmişin karşısına bir anda çıkmadığını düşündü.
Belki geçmiş, uzun zamandır ona doğru geliyordu.
Mert sadece şimdi fark etmeye başlamıştı.
Defteri kapattı.
Işığı söndürdü.
Ve o gece, uzun zamandır ilk kez annesini düşündüğünde yalnızca onun ölümünü düşünmedi.
Onun yaşadığı hayatı düşündü.
Mert'in bilmediği taraflarını.
Söylemediği şeyleri.
Ve en önemlisi, annesinin neden bazı şeyleri yıllarca kendi içinde tuttuğunu.
Cevabı henüz bilmiyordu.
Ama artık bir işi vardı.
Bir düzeni vardı.
Kendine ait küçük bir hayatı yeniden kurmaya başlamıştı.
Belki de geçmişi anlamak için önce bunun olması gerekiyordu.
Çünkü insan kendini tamamen kaybettiğinde, geçmişinin peşinden giderken nerede durduğunu da unutuyordu.
Mert ise artık durduğu yeri biliyordu.
Şimdilik.
Ve bu, uzun zamandır sahip olduğu en sağlam şeydi.
Bölüm etkileşimi
