11. bölüm / 19
UnutulanlarMünevver in defteri
Bölümler 19Şu an: Münevver in defteri
- 1 Başlangıç309 kelime
- 2 Hatırla515 kelime
- 3 Kara toprak706 kelime
- 4 Eve dönüş1.070 kelime
- 5 Gariplik985 kelime
- 6 Ne ki239 kelime
- 7 Babam825 kelime
- 8 Arşiv803 kelime
- 9 Günler1.077 kelime
- 10 Annem2.172 kelime
- 11 Münevver in defteri2.397 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 İş2.747 kelime
- 13 Hayat1.991 kelime
- 14 Cinayet1.728 kelime
- 15 Büro1.728 kelime
- 16 Merkez1.486 kelime
- 17 Kayıtlar1.712 kelime
- 18 Tanık1.946 kelime
- 19 Hatıralar898 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
MÜNEVVER’İN DEFTERİ
Mert, annesinin ölümünden sonra ilk kez alarmı duymadan uyandı.
Telefonu yatağın yanında, ekranı aşağı bakacak şekilde duruyordu. Alarmı her zamanki gibi yedide çalacak diye düşünmüştü ama gece yatarken alarmı kurup kurmadığını bile hatırlamıyordu.
Odaya giren gün ışığı perde ile pencerenin arasından ince bir çizgi halinde süzülüyordu.
Bir süre tavana baktı.
Sonra gözlerini kapattı.
Uyumaya çalışmadı.
Sadece yatakta kaldı.
Eskiden böyle sabahları sevmezdi. İşe geç kalma korkusu olurdu, yataktan kalkmak istemezdi, telefonuna bakıp saatin kaç olduğunu kontrol ederdi. Şimdi ise saatin kaç olduğu pek önemli değilmiş gibi geliyordu.
İnsan bazı şeyleri kaybedince zamanın da anlamını biraz kaybediyordu.
Telefonunu aldı.
Saat 08.46'ydı.
Ekranda birkaç bildirim vardı. İş yerinden gelen mesajlar, banka uygulamasından bir bildirim, hava durumu...
Bir de Elif'ten mesaj.
“Uyandın mı?”
Mert birkaç saniye ekrana baktı.
“Uyandım.”
Gönderdi.
Cevap hemen geldi.
“Kahvaltı yaptın mı?”
Mert istemsizce gülümsedi.
Elif'in son zamanlarda sorduğu ilk soru neredeyse hep buydu.
Kahvaltı yaptın mı?
Yemek yedin mi?
İşe gittin mi?
Eve vardın mı?
Sanki Mert'in başına gelebilecek bütün kötü şeyleri üç öğün yemek ve eve zamanında dönmek engelleyebilirmiş gibi.
“Yapacağım.”
yazdı.
Elif'in cevabı gecikmedi.
“Yapacağım değil, yap.”
Mert telefonu yatağın üzerine bıraktı.
“Tamam,” diye mırıldandı.
Ev sessizdi.
Eskiden sessizlik hoşuna giderdi.
Şimdi ise bazen fazla sessiz geliyordu.
Yataktan kalktı. Üzerine dün çıkardığı eşofmanı geçirdi. Mutfağa gitti.
Buzdolabını açtı.
İçeride yarım paket peynir, birkaç yumurta, süt ve önceki haftadan kalma birkaç sebze vardı.
Bir süre dolaba baktı.
Sonra kapattı.
Ekmek almak için dışarı çıkması gerekiyordu.
Ayakkabılarını giyip apartmandan çıktı.
Sokak her zamanki gibiydi.
İnsanlar işe gidiyor, minibüsler duraklarda duruyor, marketlerin önleri yavaş yavaş hareketleniyordu.
Mert birkaç gündür çevresindeki insanların normal hayatlarına devam etmesine biraz şaşırıyordu.
Sonra bunun aslında çok normal olduğunu düşünüyordu.
Herkesin hayatında bir şeyler oluyordu.
Birinin annesi ölüyordu.
Birinin çocuğu doğuyordu.
Birinin maaşı yatıyordu.
Birinin borcu çıkıyordu.
Birinin işe geç kalıyordu.
Ve bütün bunlar aynı sokakta, aynı saatlerde olabiliyordu.
Dünya kimsenin acısına göre yavaşlamıyordu.
Mert bunu annesinin ölümünden sonra daha iyi anlamıştı.
Markete girdi.
Kasadaki adam onu tanıyordu.
“Ekmek mi?”
Mert başını salladı.
“Bir tane.”
Adam ekmeği poşete koydu.
“Başka?”
Mert dolaba baktı.
“Çay da alayım.”
“Şu mu?”
“Evet.”
Ödemeyi yaptı.
Marketin kapısından çıkarken adam arkasından seslendi.
“Mert.”
Mert döndü.
“Başın sağ olsun.”
Mert birkaç saniye cevap veremedi.
“Sağ ol.”
Adam başını eğdi.
Mert yürümeye devam etti.
Bu cümleyi son günlerde çok fazla duymuştu.
Başın sağ olsun.
İlk duyduğunda ne diyeceğini bilememişti.
Şimdi otomatik olarak cevap veriyordu.
“Sağ ol.”
Bazen bir insanın hayatındaki en ağır cümlelerin bile zamanla sıradanlaşması Mert'e garip geliyordu.
Eve döndüğünde ekmeği masaya bıraktı.
Çayı koydu.
Yumurtalardan iki tane kırdı.
Kahvaltı yaparken televizyonu açmadı.
Telefonundan da bir şey izlemek istemedi.
Sadece sessizce yedi.
Sonra işe gitmek için hazırlandı.
İşe başladığından beri hayatı yeniden bir düzene girmeye başlamıştı. Her sabah aynı saatte kalkıyor, aynı yoldan gidiyor, akşam aynı saatte dönüyordu.
Bu düzen Mert'in hoşuna gidiyordu.
Çünkü düzen, insanın düşünmesine fazla fırsat vermiyordu.
İş yerinde herkes ona normal davranıyordu.
Kimse annesinden uzun uzun bahsetmiyordu.
Bu iyi bir şeydi.
Mert zaten konuşmak istemiyordu.
Öğle arasında telefonuna baktığında Elif'in aradığını gördü.
Geri döndü.
“Ne oldu?”
“Ne olacak? Sesini duyayım dedim.”
“İyiyim.”
“Elbette iyisin.”
Mert sustu.
Elif birkaç saniye sonra:
“Bugün annemin evine uğrayacağım,” dedi.
Mert'in eli telefonda hareketsiz kaldı.
“Niye?”
“Bazı eşyaları toparlamak için.”
Mert cevap vermedi.
Elif devam etti.
“Sen de gelir misin?”
Mert masadaki su şişesine baktı.
“Bugün işten sonra mı?”
“Evet.”
“Gelirim.”
“Tamam.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Elif:
“Bir de...”
“Ne?”
“Yalnız kalma.”
Mert kaşlarını çattı.
“Niye?”
“Bilmiyorum. Sadece...”
Elif cümlesini tamamlamadı.
Mert de üzerine gitmedi.
“Akşam görüşürüz.”
“Tamam.”
Telefon kapandı.
Mert telefonu masaya bıraktı.
Sonra birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan oturdu.
Annesinin evine gitme düşüncesi içinde tuhaf bir ağırlık oluşturmuştu.
Bir yandan gitmek istemiyordu.
Bir yandan da gitmesi gerektiğini düşünüyordu.
Çünkü bazı eşyalar artık orada kalmayacaktı.
Annesinin kıyafetleri.
Kitapları.
Mutfaktaki tabaklar.
Banyodaki havlular.
Koltukların üzerindeki örtüler.
Hepsi bir gün kaldırılacaktı.
Bir evin içinden bir insan çıktığında, geriye yalnızca eşyaları kalıyordu.
Mert bunu ilk defa bu kadar açık şekilde düşünmüştü.
Akşam iş çıkışı Elif'le buluştular.
Elif'in elinde iki poşet vardı.
“Bunlar ne?”
“Annemin mutfaktan birkaç şeyi.”
“Daha başlamadık bile.”
“Biliyorum.”
Mert poşetlere baktı.
“Niye aldın?”
“Evde boş boş durmak yerine bir şeyler yapayım dedim.”
Mert başını salladı.
Birlikte eve doğru yürüdüler.
Yol boyunca çok fazla konuşmadılar.
Elif bazen bir şey söyleyecek gibi oluyor, sonra vazgeçiyordu.
Mert de bunu fark ediyordu.
Ama sormuyordu.
Evin kapısını açtıklarında içerisi soğuktu.
Mert bir an durdu.
Annesinin evi hâlâ aynı kokuyordu.
Sabun.
Çay.
Ahşap dolaplar.
Biraz da kapalı kalmış ev kokusu.
Mert ayakkabılarını çıkardı.
“Isıtıcıyı açalım mı?”
Elif başını salladı.
“Ben açarım.”
Mert salona geçti.
Koltukların yerleri aynıydı.
Sehpanın üzerinde bir kitap vardı.
Mert kitaba baktı.
Elini uzatmadı.
Elif mutfakta bir şeylerle uğraşırken Mert pencerenin önüne geçti.
Dışarı baktı.
Karşı apartmanın ışıkları yanıyordu.
Bir kadın balkonuna çamaşır asıyordu.
Aşağıda iki çocuk top oynuyordu.
Hayat devam ediyordu.
Mert'in aklına annesi geldi.
Annesi de böyle akşamları bazen pencerenin önünde dururdu.
Çayı elinde olurdu.
Dışarı bakarken bir şey düşünür gibi görünürdü.
Mert çocukken bunun ne olduğunu hiç merak etmemişti.
İnsan annesinin de kendisi gibi düşündüğünü, korktuğunu, bazı şeyleri kendine sakladığını çok geç fark ediyordu.
“Çay ister misin?”
Elif'in sesiyle döndü.
“Olur.”
Elif iki bardakla salona geldi.
Biri Mert'in önüne, biri kendi önüne koydu.
Bir süre çay içtiler.
“İş nasıl?” diye sordu Elif.
“İyi.”
“Alıştın mı?”
“Biraz.”
“İnsanlar nasıl?”
“Normal.”
Elif gülümsedi.
“Normal insan diye bir şey yok.”
Mert de hafifçe gülümsedi.
“Sen varsın.”
“Ben zaten normal değilim.”
Bu kez ikisi de kısa bir kahkaha attı.
Kahkaha fazla sürmedi.
Ama evin içindeki ağırlığı birkaç saniyeliğine azalttı.
Elif çayından bir yudum aldı.
“Annem senin iş bulmana çok seviniyordu.”
Mert başını eğdi.
“Biliyorum.”
“Bana sürekli anlatıyordu.”
“Ne anlatıyordu?”
“İşe girdiğini.”
Mert hafifçe gülümsedi.
“Daha dört gün oldu.”
“Onun için önemliydi.”
Mert cevap vermedi.
Elif de konuyu değiştirdi.
“Yarın da gelirim. Biraz daha toparlarız.”
“Tamam.”
O gece birlikte birkaç dolabı düzenlediler.
Mert annesinin kıyafetlerini katladı.
Her kıyafetin içinde ayrı bir anı vardı.
Mavi kazak.
Kışın çok giydiği kahverengi hırka.
Eski bir eşofman.
Bir gömlek.
Mert bazen elindeki kıyafeti katlamayı bırakıp birkaç saniye öylece duruyordu.
Elif fark ediyordu.
Ama hiçbir şey söylemiyordu.
İnsan bazen teselli edilmek istemiyordu.
Sadece yanında birinin durmasını istiyordu.
Saat ilerleyince Elif:
“Ben çıkayım,” dedi.
Mert başını salladı.
Kapıya kadar eşlik etti.
Elif ayakkabılarını giyerken:
“Bu gece burada kalmayacaksın değil mi?”
“Hayır.”
“İyi.”
Mert kapıyı açtı.
Elif dışarı çıktı.
Sonra döndü.
“Yarın ara.”
“Ararım.”
“Gerçekten ara.”
“Tamam.”
Elif gitti.
Mert kapıyı kapattı.
Ev yine sessiz kaldı.
Mert bir süre salonda oturdu.
Sonra ışıkları kapatıp çıktı.
---
Aradan birkaç gün geçti.
Mert, annesinin evine gitmemeye başladı.
Elif gidiyor, bazı eşyaları toparlıyor, sonra ona haber veriyordu.
Mert bunun daha kolay olduğunu düşünüyordu.
Bazı şeyleri görmemek insanın işini kolaylaştırıyordu.
Ama bazı geceler annesini rüyasında görüyordu.
Rüyaların çoğunu sabah hatırlamıyordu.
Sadece uyandığında içinde kalan bir his oluyordu.
Bir şey yarım kalmış gibi.
Bir şey söylenmemiş gibi.
Bir sabah işe gitmeden önce telefonuna baktı.
Elif mesaj atmıştı.
“Bugün annemin odasına gireceğim.”
Mert mesajı okudu.
Bir süre cevap vermedi.
Sonra:
“Tamam.”
yazdı.
Elif:
“Senin istediğin bir şey varsa söyle.”
Mert düşünmeye başladı.
Annesinin odasında ne istediğini bilmiyordu.
Bir eşya mı?
Bir fotoğraf mı?
Bir kıyafet mi?
Hiçbiri.
Sonra:
“Yok.”
yazdı.
Telefonu cebine koydu.
Ama işe giderken bu düşünce aklından çıkmadı.
Annesinin odası.
Çocukluğundan beri bildiği oda.
Dolabın yeri.
Yatağın kenarındaki komodin.
Pencerenin önündeki küçük sandalye.
Mert'in aklına birden annesinin yıllarca kullandığı küçük bir defter geldi.
Tam olarak nerede olduğunu bilmiyordu.
Belki de hiç görmemişti.
Belki de sadece hatırladığını sanıyordu.
Bu düşünceyi önemsemedi.
Ta ki akşam Elif arayana kadar.
“Ne oldu?” dedi Mert.
“Bugün odasını toparladım.”
“Tamam.”
“Bir şey buldum.”
Mert'in yüzü değişti.
“Ne?”
Elif kısa bir sessizlikten sonra:
“Bir defter.”
Mert hiçbir şey söylemedi.
“Eski bir defter,” dedi Elif. “Küçük. Siyah.”
“İçinde ne var?”
“Bilmiyorum.”
“Sen açmadın mı?”
“Açtım.”
“Ne yazıyor?”
Elif sustu.
Mert'in içindeki huzursuzluk arttı.
“Elif?”
“Bazı şeyler var.”
“Ne gibi?”
“Bilmiyorum Mert.”
“Bana getir.”
Elif yine sustu.
Sonra:
“Yarın getiririm.”
“Şimdi getir.”
“Şimdi geç oldu.”
“Elif.”
“Yarın.”
Telefon kapandı.
Mert uzun süre telefonun ekranına baktı.
Kendi kendine kızdı.
Bir defterdi.
Sadece bir defter.
Ama neden bu kadar huzursuz olmuştu?
O gece uyumakta zorlandı.
---
Ertesi gün Elif öğleden sonra geldi.
Elinde küçük siyah bir defter vardı.
Mert kapıyı açtığında önce deftere baktı.
Elif hiçbir şey söylemeden içeri girdi.
Defteri masaya koydu.
“Bunu annemin komodinin arkasında buldum.”
Mert sandalyeye oturdu.
Deftere dokunmadı.
“Ne yazıyor?”
“Baktığım kadarıyla günlük şeyler.”
“Ne gibi?”
“Alışveriş. Telefon konuşmaları. Yapacağı işler.”
Mert başını salladı.
“Peki?”
“Elimde biraz tuhaf gelen şeyler de var.”
Mert deftere baktı.
“Göster.”
Elif defteri açtı.
İlk sayfalarda gerçekten sıradan şeyler vardı.
Münevver'in el yazısı düzgün değildi ama okunaklıydı.
“Ekmek alınacak.”
“Elif'i ara.”
“Mert'in işini sor.”
“Doktora git.”
“Çamaşır deterjanı.”
Mert sayfaları yavaşça çevirdi.
Bir noktada durdu.
“Bu tarih ne?”
Elif baktı.
“Bilmiyorum.”
Sayfanın üstünde bir tarih vardı.
Altında sadece birkaç kelime.
“Mert bugün geldi.”
Başka bir şey yoktu.
Mert sayfayı çevirdi.
Bir başka sayfa.
“Mehmet yine geç geldi.”
Sonraki sayfa.
“Elif aradı.”
Bir başka sayfa.
“Mert'in sesi kötü geliyordu.”
Mert kaşlarını çattı.
“Annem bunları neden yazıyormuş?”
Elif omuz silkti.
“Belki not almak için.”
Mert birkaç sayfa daha çevirdi.
Sonra yazıların azaldığını fark etti.
Bazı sayfalarda yalnızca tarih vardı.
Bazılarında saat.
21.30
Altı boş.
Bir sonraki:
22.10
Altı boş.
Sonraki:
22.17
Mert'in eli durdu.
Elif de saate baktı.
İkisi birden sustu.
Mert sayfayı çevirdi.
23.05
Yine boş.
“Bu ne?” dedi.
Elif:
“Bilmiyorum.”
Mert defteri kapattı.
Sonra tekrar açtı.
Sanki başka bir şey çıkacakmış gibi sayfalara baktı.
Bir süre sonra son sayfalara geldi.
Yazılar daha seyrekleşmişti.
Bir sayfada:
“Mert'e söylememeliyim.”
Mert'in nefesi yavaşladı.
“Elif.”
“Gördüm.”
“Bu ne demek?”
“Bilmiyorum.”
Mert parmağını cümlenin üzerinde gezdirdi.
“Annem benden ne saklıyordu?”
Elif başını iki yana salladı.
“Bilmiyorum Mert.”
Mert defteri kapattı.
Sonra:
“Bunu ben alabilir miyim?”
Elif birkaç saniye düşündü.
“Al.”
Defteri Mert'e uzattı.
Mert defteri aldı.
İçinde hiçbir şey olmadığını düşünmek istiyordu.
Belki annesi yalnızca kendine notlar yazmıştı.
Belki saatler başka bir şey içindi.
Belki o cümle çok eskiydi.
Belki Mert'in düşündüğü hiçbir şey doğru değildi.
Ama insan bir kez şüphelenmeye başladığında, en sıradan şeylerin bile altında anlam arıyordu.
Mert bunu biliyordu.
Ve bundan korkuyordu.
---
O gece defteri masanın üzerine koydu.
Açmadı.
Bir saat boyunca televizyon izledi.
Sonra kapattı.
Deftere baktı.
Açmadı.
Duş aldı.
Çay yaptı.
Deftere baktı.
Yine açmadı.
Gece saat on ikiyi geçtiğinde dayanamadı.
Defteri eline aldı.
İlk sayfadan başladı.
Bu kez tarihleri tek tek okumaya karar verdi.
Münevver'in hayatı küçük notlardan oluşuyordu.
Bazen Mert'in adını görüyordu.
Bazen Elif'in.
Bazen Mehmet'in.
Bazen sadece ev işleri.
Bir sayfada:
“Mert bugün çok yorgundu. Sormadım.”
Mert durdu.
Annesinin böyle bir şeyi neden yazdığını düşündü.
Sonra başka bir sayfa:
“Elif yine Mert'i merak etti.”
Bir başka sayfa:
“Mehmet'in keyfi yoktu.”
Bir başka sayfa:
“Bugün yağmur yağdı.”
Mert istemsizce gülümsedi.
Defterin büyük kısmı gerçekten sıradan şeylerle doluydu.
Bu onu biraz rahatlattı.
Belki de son sayfalardaki şeyler de sıradandı.
Belki Mert gereksiz yere anlam yüklüyordu.
Sayfaları çevirmeye devam etti.
Sonra bir tarih gördü.
Durdu.
Tarihi birkaç saniye inceledi.
Bu tarih Mert'in çocukluğuna denk geliyordu.
Altında:
“Bugün yine konuşmadı.”
yazıyordu.
Mert'in yüzündeki ifade değişti.
“Kim?”
Sesli söylemişti.
Cevap gelmedi.
Bir süre sonra sayfayı çevirdi.
Başka bir tarih.
“Bunu unutması daha iyi olabilir.”
Mert defteri kapattı.
Sandalyede geriye yaslandı.
Odanın içi sessizdi.
Kendi nefesini duyuyordu.
Bir süre öylece oturdu.
Sonra ayağa kalktı.
Pencereye gitti.
Dışarı baktı.
Sokak sakindi.
Bir araba geçti.
Sonra bir başka araba.
Mert perdeyi kapattı.
Deftere tekrar döndü.
Bu kez sayfaların fotoğrafını telefonuyla çekmeye başladı.
Neden yaptığını bilmiyordu.
Belki kaybolmasından korkuyordu.
Belki kendine kanıt toplamak istiyordu.
Belki de annesinin yazdığı son şeyleri unutmak istemiyordu.
Saatler geçti.
Bir noktada gözleri yoruldu.
Ama uyumadı.
Defterin son sayfalarına geldi.
Son yazının bulunduğu sayfayı açtı.
“Mert'e söylememeliyim.”
Altında başka hiçbir şey yoktu.
Mert sayfayı kaldırdı.
Arkasına baktı.
Boştu.
Sonra defterin kapağını inceledi.
İç kapağın kenarında hafif bir kabarıklık fark etti.
Parmağını araya soktu.
İnce bir kâğıt parçası çıktı.
Mert kâğıdı dikkatlice açtı.
Üzerinde yalnızca birkaç kelime vardı.
Yazı Münevver'indi.
“Eğer bir gün bunu bulursa...”
Cümle orada bitiyordu.
Mert kâğıdı elinde tuttu.
Sonra tekrar deftere baktı.
Bu kez içindeki korku farklıydı.
Çünkü annesinin ondan sakladığı şeyin yalnızca geçmişle ilgili olmadığını anlamaya başlamıştı.
Annesi bir şeyden korkmuş olabilirdi.
Birinden.
Belki de bir gerçeğin ortaya çıkmasından.
Mert sandalyeden kalktı.
Mutfağa gitti.
Bir bardak su doldurdu.
Eline aldı ama içmedi.
Aklına babası geldi.
Mehmet.
Sonra hemen bu düşünceyi itti.
“Hayır.”
Bunu kendi kendine söyledi.
“Öyle düşünme.”
Çünkü elinde hiçbir kanıt yoktu.
Sadece birkaç cümle vardı.
Birkaç saat.
Ve yarım bırakılmış bir defter.
İnsan bunlarla bir insanı suçlayamazdı.
Mert bunu biliyordu.
Ama yine de bir şey değişmişti.
Annesinin ölümünden sonra ilk kez, onun hayatında kendisinden gizlenmiş bir bölüm olduğunu açıkça hissediyordu.
Ve bu bölümün içinde kendi adı vardı.
---
Sabah olduğunda Mert hiç uyumamıştı.
İşe gitmesi gerekiyordu.
Alarm çalmadan önce kalktı.
Yüzünü yıkadı.
Aynada kendine baktı.
Gözlerinin altı çökmüştü.
Telefonunu aldı.
Elif'e mesaj yazdı.
“Dün defterde başka bir şey gördün mü?”
Cevap birkaç dakika sonra geldi.
“Hayır.”
Mert:
“Annemin eski eşyalarını tamamen kontrol ettin mi?”
Elif:
“Neden?”
Mert yazmaya başladı.
Sonra sildi.
Tekrar yazdı.
“Sadece merak ettim.”
Elif:
“Hayır. Hepsini değil.”
Mert telefonu cebine koydu.
İşe gitti.
O gün normal çalışmaya uğraştı.
Ama başaramadı.
Bir işi yaparken defter aklına geliyordu.
Bir tarih görüyordu.
Bir saat.
Annesinin yazısı.
“Bunu unutması daha iyi olabilir.”
Mert artık bunun kendisiyle ilgili olduğunu düşünüyordu.
Ama ne olduğunu bilmiyordu.
Akşam eve geldiğinde defteri masanın üzerinde bıraktığı yerde buldu.
Yanına oturdu.
Bu kez açmadı.
Sadece kapağına baktı.
Sonra kendi kendine şöyle düşündü:
Annesi hayatı boyunca birçok şeyi kendine saklamıştı.
Ama belki de bazı şeyleri kendine saklamasının nedeni Mert'i korumaktı.
Belki de Mert'in öğrenmesini istemediği şey, onun düşündüğü kadar kötü değildi.
Belki tamamen başka bir şeydi.
Belki de bütün bunlar sadece Mert'in yas tutan zihninin parçaları birbirine bağlamasından ibaretti.
Bunu düşünmek rahatlatıcıydı.
Ama fazla uzun sürmedi.
Mert defteri açtı.
Son sayfaya baktı.
Sonra kâğıt parçasını tekrar çıkardı.
“Eğer bir gün bunu bulursa...”
Cümlenin devamı yoktu.
Mert kâğıdı çevirdi.
Arkasında çok küçük bir iz vardı.
Sanki başka bir kâğıt üzerine yazılmış ve alttaki sayfaya bastırılmış gibiydi.
Mert telefonu açtı.
Fenerini yakıp kâğıdın üzerine tuttu.
Yazının altında çok silik birkaç harf belirdi.
Tam okuyamıyordu.
Kâğıdı masaya yatırdı.
Bir süre baktı.
Sonunda sadece iki kelimeyi seçebildi.
“Mehmet...”
Mert'in eli durdu.
İkinci kelime okunmuyordu.
Belki “konuştu”.
Belki “gelmedi”.
Belki tamamen başka bir şeydi.
Mert kâğıdı bıraktı.
Sandalyeye yaslandı.
Bu kez babasının adını düşünmekten kaçamadı.
Ama yine de kendine tek bir şey söyledi:
“Henüz bilmiyorsun.”
Sonra defteri kapattı.
Çünkü ilk kez, annesinin ölümünün ardından araştırdığı şeyin yalnızca nasıl öldüğü olmadığını fark etmişti.
Mert artık annesinin neden sustuğunu öğrenmek istiyordu.
Ve bazen bir insanın sustuğu şey, söylediği şeyden çok daha ağır olabiliyordu.
Bölüm etkileşimi
