14. bölüm · SON OYUN
Pusu
İnsan bazen yaklaşan felaketi görmez, hisseder.
Yine bir operasyondaydık.
O gece limana vardığımız anda içimde aynı ağırlık vardı. Denizden gelen tuz kokusu ciğerlerime dolarken elim refleksle silahıma gitti. Etraf fazla sessizdi.
Sessizlik tehlikelidir.
Şahin önümde ilerliyordu. Bulut sağ tarafı kontrol ediyor, Sarp birkaç adım arkamdan geliyordu. Yağmur ise ekip aracının yanında durmuş telsiz frekansını ayarlıyormuş gibi görünüyordu.
“Doğu tarafını temizleyin,” dedim.
Sesim limanın boşluğunda yankılandı.
Kimse cevap vermedi.
Bir an durdum.
Sonra—
ÇAT!
Bir projektör yandı. Ardından bir tane daha. Sonra bir tane daha.
Gözlerim kamaştı.
Aynı anda metal sürgü sesleri yükseldi.
Silahlar.
Her yerden silahlar.
Konteynerlerin üstünden, depoların arasından, vinçlerin gölgesinden siyah giyimli adamlar çıktı. Hepsinin üzerinde aynı kolye vardı göz şekli ama göz bebeği üçgen bir kırmızı olan o kolyeler... onlar Black Eyes adamlarıydı. Namlular doğrudan bize çevrilmişti.
“Yere!” diye bağırdı Şahin.
Ben silahımı kaldırdım ama daha nişan alamadan onlarca kırmızı lazer göğsümüzde dolaşmaya başladı.
Pusuya düşmüştük.
Bulut küfür etti. Şahin pozisyon almaya çalıştı. Ben hızlıca çıkış noktalarını hesapladım.
Yetersizdi.
Bizi çembere almışlardı.
Derken kalabalığın ortasında bir hareket oldu.
Adamlar iki yana çekildi.
Ve o çıktı.
Sahra Vera Keskin.
Hayır Kızıl.
Siyah uzun paltosunun etekleri rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Kızıl saçları projektör ışığında ateş gibi parlıyordu. Yüzünde o tanıdık, tehlikeli sakinlik vardı.
Kalbim istemsizce hızlandı.
Silahımı ona doğrulttum.
Sahra bana bakmadı bile.
Bakışları ekibin üzerinde gezindi.
Sonra dudakları yavaşça aralandı.
“Yağmur.”
Dünya bir an durdu.
Kimse hareket etmedi.
Sahra ikinci ismi söylediğinde içimde bir şey çatladı.
“Koral.”
Koral.
Sarp’a o isimle sadece babam hitap ederdi.
Başımı kardeşime çevirdim.
Sarp kıpırdamadı.
“Yanıma gelin.”
Şahin şaşkınlıkla onlara baktı.
“Ne saçmalıyor bu?” diye fısıldadı.
Ben hâlâ Sarp’a bakıyordum.
Yürümez.
İçimden geçen buydu.
Yürümez. Çünkü o benim kardeşim.
Sarp gözlerini benden kaçırdı.
Sonra bir adım attı.
Göğsüme görünmez bir kurşun saplandı.
“Dur!” diye bağırdım.
Sarp durmadı.
Yağmur da hareket etti.
Bulut donup kalmıştı. Yüzündeki ifade yavaş yavaş parçalanıyordu.
“Yağmur…” dedi boğuk bir sesle.
O ise dönüp bakmadı bile.
İkisi de ağır adımlarla Sahra’ya doğru yürüdü.
Ben nefes almayı unuttum.
“Ne yapıyorsun, Sarp?” Sesim çatladı.
Kardeşim ilk kez bana yabancı biri gibi baktı.
Sahra hafifçe gülümsedi.
“Gerçeği öğrenme zamanın geldi, Aslan.”
Şahin silahını daha sıkı kavradı.
“Aras…”
Ama ben onu duymuyordum.
Sadece Sarp’ı görüyordum.
Birlikte büyüdüğüm adamı.
Beni koruyan kardeşimi.
Omzuma vurup “arkandayım” diyen kişiyi.
O şimdi düşmanların yanında duruyordu.
Sahra, Yağmur’un omzuna elini koydu. Ardından Sarp’a dönüp alçak bir sesle konuştu:
“Geciktin, Koral.”
Sarp’ın dudaklarında ince bir gülümseme belirdi.
İşte o an anladım.
Bu bir oyun değildi.
Bu bir tuzak değildi.
Bu ihanetin ta kendisiydi.
Bulut’un silahı titriyordu.
“Yağmur, bana bak,” dedi.
Yağmur gözlerini kapattı ama yine de dönmedi.
Sahra nihayet bana baktı. Yeşil gözleri karanlıkta bıçak gibi parlıyordu.
“Silahını indir, Aras.”
Parmağım tetikteydi.
“Önce kardeşimi geri ver.”
Sarp acı bir kahkaha attı.
“Kardeşin mi?” dedi. “Senin hiç kardeşin olmadı, Aras. Senin sadece gölgen vardı.”
Sözleri yüzüme tokat gibi çarptı.
Rüzgâr sertleşti. Deniz dalgaları iskeleye vurdu. Etrafımızdaki adamlar silahlarını biraz daha kaldırdı.
Sahra bir adım öne çıktı.
“Şimdi,” dedi sakin bir sesle, “gerçek oyun başlıyor Aslan."
Tam o anda limanın bütün ışıkları birden söndü.
Ve karanlık hepimizi yuttu.
