4. bölüm · SON OYUN

Gizli Numara

Hilal Sâre

Kızıl hakkında öğrendiğim bilgilerden sonra doğruca duşa girdim. Sıcak su omuzlarımdan aşağı akarken gözlerimi kapattım. Birkaç dakikalığına da olsa zihnimi susturmak istiyordum. Çünkü beynimin içinde aynı sorular dönüp duruyordu: Kimdi o? Neden onu düşünüyordum? Ve neden tetiği çekememiştim?

Duştan çıktıktan sonra üzerime yalnızca gri bir eşofman geçirdim. Üstümü açık bırakmak istedim; boğuluyormuş gibi hissediyordum. Kendimi yatağa attım. Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum.

Gözlerimi açtığımda saat 08.30’u gösteriyordu.

Üssün bir kısmı çoktan uyanmıştı. Yatağın içinde doğrulup etrafa baktım. İlk gözüme çarpanlar Şahin ile Saka oldu. Göz altlarındaki morluklar ve dağılmış saçları gece boyunca uyumadıklarını ele veriyordu. Belli ki hâlâ Kızıl’ın evine her hafta gelen adamı araştırıyorlardı.

Umarım bir şeyler bulmuşlardır.

Bakışlarımı mutfağa çevirdim. İstira ile Maral tüm üs için kahvaltı hazırlıyordu. Tavadan gelen koku koridora yayılmıştı. Biraz daha dikkat edince dışarıdaki avluda Sarp ve Dark’ı gördüm; sigarasını ağır ağır içiyor, boşluğa bakıyordu. Gece operasyonundan dönenlerin çoğu odalarına çekilmiş olmalıydı. Üs alışılmadık derecede sessizdi.

Ayağa kalkıp avluya çıktım.

“Günaydın, uykucu,” dedi Sarp beni görür görmez.

Dark da sırıttı. “Komutan seni öğlene kadar uyuyor sanıyordu.”

İkisini de duymamazlıktan geldim. Sarp uzattığı sigaralardan birini bana verdi. Çakmağı çakıp derin bir nefes çektim ve küçük kütüğün üzerine oturdum.

Gözlerimi gökyüzüne diktim.

Ama aklım hâlâ onda, Kızıl’daydı.

Dünden beri zihnimin içindeydi. Beni ona bağlayan şey neydi? Bu görev neden özellikle bana verilmişti? Onca ajan varken neden ben?

Düşüncelerime dalmışken Sarp dirseğiyle beni dürttü.

“Aras,” dedi, “yine Kızıl’ı düşünüyorsun, değil mi? Öyle daldın gittin.”

“Saçmalama Sarp,” dedim. “Sadece olacakları düşünüyorum. Senin gibi çapkın değilim.”

Sarp kahkaha attı. “Ha, yani ben çapkınım? Doğru aslında. Gece kulüplerine gidip kızlarla sabahlarım ama en azından kafam rahat. Senin de bir sevdiğin vardı, unutma.”

Yüzüm istemsizce gerildi.

“İnsan kalbini kaptırmamalı,” diye devam etti. “Benim gibi olacaksın. Rahat yaşayacaksın.”

“Kafamı şişirdin,” dedim sertçe. “Buraya kafa dinlemeye geldim.”

Sarp omuz silkti. “Dün akşam sen uyurken komutan aradı. ‘Yarın Kızıl’ın ölüm haberini istiyorum’ dedi. İstersen kızı getir, ben öldüreyim.”

“Sarp, saçmalama.”

Dark sessizce sigarasını içmeye devam ediyordu. Her zamanki gibi soğuk ve ifadesizdi.

Tam o sırada kapı açıldı.

“Beyler, kahvaltı hazır!” diye seslendi Maral.

Sigaramı yere atıp ayağımla ezdim ve içeri geçtim.

Masa çoktan dolmuştu. Sağımda Sarp, solumda Dark oturuyordu. Karşımda Bulut ve Yağmur vardı; beş aydır nişanlıydılar. Kaç yıldır sevgililerdi ben bile saymayı bırakmıştım. Saka, Şahin, Kerem, İncila, Kübra, Murathan, Maral ve İstira yerlerini almıştı.

Masa kahkahalarla doluydu. Herkes birbirine bir şeyler gösteriyor, gece operasyonundan komik anılar anlatıyordu. Ben ise yine düşüncelere dalmıştım. Bu akşam tekrar o çatıya çıkacaktım. Bu kez tetiği çekmek zorundaydım. Çekemezsem hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Başkanın değişimini hepimiz fark etmiştik. Kız kardeşinin ölümünden sonra gözlerindeki o sertlik daha da derinleşmişti. Taylan Keskin’in ölümünden sonra bana bakışının bile değiştiğini hissediyordum ama nedenini çözemiyordum.

Düşüncelerim Bulut’un sesiyle dağıldı.

“Aras,” dedi gülerek, “düğünde sağdıç olacaksın, kaçışın yok.”

“Önce düğün tarihini kesinleştirin,” dedim. “Siz hâlâ salon mu deniz kenarı mı diye kavga ediyorsunuz.”

Yağmur hemen itiraz etti. “Ben deniz kenarı istiyorum!”

Bulut başını salladı. “Rüzgâr saçımı bozacak diyorum, dinlemiyor.”

“Senin saçını değil, bütçeni düşünüyoruz,” dedim.

Masa kahkahaya boğuldu.

Bir süre sonra Kerem telefonunu uzattı. “Şuna bakın, operasyon sırasında Saka’nın yüz ifadesini çekmişim.”

Fotoğrafa bakınca ben bile güldüm. Saka homurdandı. “Bir gün seni gerçekten vuracağım.”

İncila kaşlarını kaldırdı. “Önce nişanlı bul da düğün fotoğrafın olsun sonra homurdan.”

“Hepiniz birleşin bana karşı,” diye söylendi Saka.

Kübra çayından bir yudum alıp sakin sakin ekledi: “Birinin gerçekleri söylemesi gerekiyordu.”

Murathan masaya hafifçe vurdu. “Tamam, Saka’yı gömmeyi bırakın da yumurtalar soğumasın.”

Fark ettim ki; bu insanlar benim ailemdi. Kan bağımız yoktu ama aynı masayı, aynı tehlikeyi ve aynı yalnızlığı paylaşıyorduk.

Kahvaltı bittikten sonra herkes görevine dağıldı. Ben de kalkmak üzereydim ki Saka ile Şahin yanıma geldi. Yüzlerinden bir şeyler buldukları belliydi.

Şahin dosyayı masaya bıraktı. “Aras, o adamı bulduk.”

Şahin devam etti: “Taylan Keskin bu işlere ilk başladığında adam onun korumasıymış. Sonra resmî olarak ayrılmış ama Taylan’dan kopmamış. Bir nevi sır kasası olmuş.”

Saka söze devam etti. “Uzun araştırma sonunda fark ettik ki Kızıl’a düzenli olarak mektuplar getiriyor. Mektupların içeriği tam belli değil ama hiç iç açıcı görünmüyor. Büyük ihtimalle Taylan Keskin ölmeden önce yazıp emanet etmiş.”

“Şimdilik bildiklerimiz bu kadar,” dedi Şahin. “Başka emrin var mı?”

“Yok,” dedim. “Gece boyu çalıştınız. Gidin dinlenin.”

İkisi de başını sallayıp odalarına çekildi.

Ben de kendi odama geçtim. Akşamki operasyon için ekipmanlarımı hazırlamaya başladım. Silahımı söküp tekrar toplarken aklım yine dağılıyordu.

Tam o sırada telefonum çaldı.

Ekranda kayıtlı olmayan bir numara vardı. Kaşlarımı çatıp aramayı açtım.

“Alo?”

Telefonu kulağıma götürdüğüm an nefesim kesildi sandım.

Karşı taraftan yalnızca bir kadın sesi geldi. Soğuk, net ve emreden bir ses…

“Oradan derhal çık ve sana attığım konuma gel.”

Sonra hat kapandı.

Bir süre telefonu elimde öylece tuttum.

Peki bu kadın kimdi?

Ve benden ne istiyordu ?