26. bölüm · SON OYUN

Geç Kaldık

Hilal Sâre

Sarp’ın bağlantıyı kesmesinden sonra odadaki sessizlik sadece birkaç saniye sürdü.

Sonra hepimiz aynı anda hareket ettik.

Şahin silahını kaptı.

“Çıkıyoruz!”

Koridorlarda koşarken ayak seslerimiz yankılanıyordu. Yağmur’un ölümünden sonra ilk kez ekipteki herkes aynı duyguyla hareket ediyordu:

Öfke.

Araca bindiğimizde kimse konuşmadı. Motorun uğultusu ve yağmurun tavana vuran sesi dışında hiçbir şey duymuyordum.

Direksiyona ben geçtim.

Gaz pedalına bastıkça içimdeki korku ve öfke büyüyordu.

Saka hâlâ yaşıyor olabilir.

Bu düşünceye tutunuyordum.

Şahin koordinatları tekrar kontrol etti.

“Beş dakika.”

Bulut arka koltukta sessizce oturuyordu. Yumrukları dizlerinin üzerinde sıkılıydı.

Kimse birbirine bakmıyordu.

Tersanenin arka bölümündeki eski gemi bakım hangarına ulaştığımızda yağmur şiddetlenmişti. Kapı yarı açıktı.

Silahlarımızı kaldırarak içeri girdik.

“Temizle!” diye bağırdı Şahin.

Adamlar sağa sola dağıldı.

Ben doğrudan merkeze koştum.

Ve durdum.

Sarp yoktu.

Çoktan kaçmıştı.

Yerde biri yatıyordu.

Saka.

Dizlerimin bağı çözüldü. Yanına çöktüm.

“Saka!”

Omzunu tuttum.

Hareketsizdi.

Yüzü soğuktu.

Gözleri yarı açıktı.

İçimde bir şey koptu.

“Hayır…”

Şahin yanımıza geldi. Eğildi, nabzını kontrol etti.

Uzun süren birkaç saniye…

Sonra başını yavaşça salladı.

Gözü dolmuştu.

“Geç kalmışız.”

Sözleri hangarın içinde yankılandı.

Bulut birkaç adım geride durmuş bakıyordu. Gözlerini kapattı.

Ben Saka’nın başını ellerimin arasına aldım.

Çocukluğumuz gözümün önünden geçti. STX’e ilk katıldığı gün, başarısız bir görevden sonra birlikte sabahlayışımız, bana “Abi” diye takılması…

Hepsi bir anda üzerime çöktü.

“Söz vermiştim,” diye fısıldadım.
“Seni eve götürecektim.”

Cevap gelmedi.

Sadece yağmurun damlaları hangarın kırık çatısından içeri düşüyordu.

Şahin kendini toparladı çünkü o üzüldüğünde düşmanlar bir plan daha yapıyordu o yüzden etrafı incelemeye başladı.

“Buradan aceleyle çıkmışlar.”

Nasıl çıktıklarının veya ne kaybettiklerinin bir önemi yoktu.

Çünkü asıl kaybettiğimiz şey yerde yatıyordu.

Bulut sessizce yanıma geldi. Elini omzuma koydu.

İlk kez teselli etmeye çalışıyordu.

Ben başımı kaldırmadan konuştum.

“O benim kardeşimdi.”

Bulut’un sesi kısık çıktı.

“Artık değil.”

Bu cümle canımı yaktı çünkü doğru olmasından korkuyordum.

Bulut telsize döndü.

“Merkeze bildiriyorum. Bir kaybımız var.”

Kayıp.

Ne kadar küçük bir kelime.

Bir insanın yok oluşunu anlatmaya yetmiyordu.

Sağ taraftaki metal duvarda kırmızı sprey boyayla yazılmış bir cümle dikkatimi çekti.

“Gölge artık geri dönmez.”

Sarp.

Yumruklarımı sıktım.

Öfke göğsümde kor gibi büyüdü.

Artık onu bulmak istemiyordum.

Artık onu durdurmak istiyordum.

Ambulans ekibi geldiğinde geri çekildik. Görevliler Saka’nın bedenini sedyeye yerleştirirken başımı çeviremedim.

Sedyenin üzeri örtüldüğü an gerçek tamamen üzerime çöktü.

Önce Yağmur.

Şimdi Saka.

Sarp arkasında sadece cesetler bırakıyordu.

Ambulans kapısı kapandı.

Siren sesi yağmurun içine karışarak uzaklaştı.

Ben hangarın ortasında tek başıma kaldım.

Ve ilk kez kardeşimin gerçekten öldüğünü hissettim.

Nefes alıyordu belki.

Kaçıyordu belki.

Ama benim kardeşim o gece bu hangarda gömülmütü.