18. bölüm / 24
PERİ MASALI"Sana aramayı bırak dedim !"
Bölümler 24Şu an: "Sana aramayı bırak dedim !"
- 1 GÖZLERDE SAKLI OLAN739 kelime
- 2 YALANCI KÜKREME828 kelime
- 3 Parçalı Bulutluydu, Sonra Gözlerin Geldi677 kelime
- 4 Serap Sadece Çölde Olmazdı995 kelime
- 5 Bir Masalın İlk Cümlesi741 kelime
- 6 Bir Şarkının Orta Yerinde1.184 kelime
- 7 ZARFTAKİ UYARI1.158 kelime
- 8 GİZEMLERİN SÜRÜKLEDİĞİ YERDEYİM947 kelime
- 9 İKİ MESAJ ARASINDA1.216 kelime
- 10 "Umut aynı umut"1.401 kelime
- 11 Sevilmenin güzel olduğu kadar...1.327 kelime
- 12 YALANIN İLK ADIMI1.270 kelime
- 13 YALAN1.441 kelime
- 14 "Şu an daha büyük bir sorunumuz var"1.243 kelime
- 15 Pazardan aldım bir tane...1.438 kelime
- 16 "Sana sütlaç yapayım mı?"1.455 kelime
- 17 "Ne yazıyordu o mesajda?"878 kelime
- 18 "Sana aramayı bırak dedim !"1.206 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 Kırılan Güvenin Kırıntıları1.027 kelime
- 20 "Gülleri Sevmem"1.388 kelime
- 21 GERÇEKLER1.257 kelime
- 22 "Bizim Yolumuz"1.062 kelime
- 23 GİZEMİN GÖLGESİ1.306 kelime
- 24 "Herkes aynı geceyi yaşar ama herkesin karanlığı farklıdır."1.197 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Eee nereye gidiyoruz, söyleyecek misin artık?"
Cenk normalde söyleyecekti ancak laf lafı açınca konu uzamıştı. Şimdi de hemen söylemeyip Volkan'ı gıcık etmek istiyordu.
"Seni kaçırıyorum!"
Volkan gözlerini kısarak "dalga geçme" der gibi bakıyordu. Cenk'in ise durmaya hiç niyeti yoktu.
"Cidden kaçırıyorum oğlum, inanmıyorsan ara polise ihbar et. Yirmi yıllık arkadaşım tarafından kaçırılıyorum, imdat!"
Kendi lafını komik bulmuş olacaktı ki gülmeye başladı. Arabada gülen tek kendisiydi ve bunu fark edince havası kaçtı. Volkan'ın gülme konusunda kendine eşlik etmesini beklerken tamamıyla karşısında kendini süzen bir insan vardı ve o bu bakışları çok iyi biliyordu.
Derin bir iç çeken Volkan konuşmaya başladı:
"Abi neler oluyor? Seni tanıyorum, şu an o kadar yapmacıksın ki... Bir şey mi oldu?"
Tam da tahmin ettiği gibi Volkan her şeyi anlamıştı. Biraz sessiz kalmayı tercih ettikten sonra varış yerlerine çekti arabayı. Burası ağaçlıkların altında, kenarında dere gibi su akan ve oldukça serin bir havası olan bir yerdi. Ağaçların arasında ise bir futbol sahası vardı.
"Gel benimle."
İkisi de arabadan indikten sonra ağır ağır sahaya yürüdüler.
Bu saha, 2-3 yıl önce her gün geldikleri sahaydı. Cenk'in "futbolcu olma" hayaliyle yanıp tutuşurken beraber antrenman yapmaya geldikleri sahaydı burası. Bir hayalin peşinden iki kişi gittikleri yerdi burası.
Gittikleri hayal kendilerinden kaçmaya başlayınca daha da koşmaya başladıkları yerdi ve sonunda hayal kırıklığının da ne demek olduğunu öğrendikleri, bir başarısızlığı iki kişinin pay ettiği yerdi.
Sahanın kapısı hâlâ aynı sesi çıkartıyordu.
"Yapamadılar gitti," diyerek sahaya girdi Cenk.
Volkan neden burada olduklarını anlamamıştı hâlâ, ancak sesini çıkartmıyor, Cenk nereye giderse oraya gidiyordu. Doğum günü olup olmadığını düşündü. Bir anda önüne dev bir pasta ile palyaço geleceğinden korktu.
Eskiden olduğu gibi antrenmandan sonra oturdukları en dip köşeye geçti Cenk. Volkan da yanına oturdu. Az önceki halinin yerini düşünceli, ciddi konuşmaya hazır bir hal almıştı.
"Hatırlıyor musun, önceden beni motive etmek için ne kadar çabalardın? Ben de sana 'Oğlum iyi ki hayatımdasın lan' demiştim."
Bunları dinlerken Volkan'da istemsiz bir gülümseme oluştu. Cümleye o devam etti:
"Sonra sen de bana dedin ki; 'Eğer bir gün sen de aynı durumda olursan ben de yanında olacağım, bütün dünya sana karşı olsa bile ben senin yanında olacağım.'"
Aynı gülümseme Cenk'te de vardı.
Dışarıdan bakınca çoğu insan için basit bir hayaldi onunki.
"Ne gerek var top peşinde koşmaya, okul oku." dedi ailem hariç herkes. Ailem beni destekledi, sen de beni destekledin. Hep yanımda oldun. İlk maçıma çıktım, gol kaçırdım.
"'Ulan nasıl herifsin, o gol kaçar mı?' diye eleştirdin ama altında hep beni motive eden Volkan vardı. Bir kere maçtan sonra yorgunluktan ayakta uyuyordum, neredeyse beni kolumdan sürükleye sürükleye buraya getirdin. İki saat antrenman yaptık. Ertesi hafta ne oldu?"
"Çıktın, yine kaçırdın. Ben de 'Aferin sana beceriksiz herif' diye bağırdım."
Bunu derken ikisi de gülüyordu.
"Hayır oğlum o değil. İki tane attım ya!"
Volkan'ın yüzünde arkadaşıyla gurur duyan bir ifade vardı.
"Evet, tabii ya..."
İkisi de tellere yaslanmış karşıya bakıyorlardı. Rüzgârın salladığı, belki de savurmak için direttiği ağaçlara...
"Biliyor musun," dedi Cenk. "Sen de ailemdensin. Benim hiç kardeşim olmadı, değil... Aslında sen varsın. Sana hiç demedim ama bana kaç kardeşsin diye sordukları zaman hep iki dedim. Ama sana demedim, şımarma diye."
Cenk son cümlesinde sonra gülmeye başlarken Volkan da gülmeye başladı.
"Sen neden gülüyorsun oğlum, şımarma dedik ya!"
"Gülüyorum da ona mı gülüyorum oğlum, ben de aynını yapıyordum. Bir kere teyzem küsmüştü bana. Kuzenlerini sevmiyorsun da Cenk'i kardeşin olarak görüyorsun diye. Ben de 'Senin çocuklarının toplamı Cenk etmez' demiştim."
Cenk buna baya şaşırmıştı, aynı zamanda da duygulanmıştı.
"Neyse ben de şımarmayayım şimdi."
İkisi daha çok gülüyordu. Dışarıdan birisi görse "delirmiş bunlar herhalde" diyecek kadar hem de.
Derin bir iç çeken bu sefer Cenk'ti.
"Sen benim hayallerimde yanımda olmasaydın da ben yine seni kardeşim bilirdim. Hoş, öncesinden de biliyordum dedim ya işte... Sen beni ben yapan şeyi yapmamda yardımcı oldun. Şimdi sıra bende kardeşim. Alina için gidiyor, biliyorum. Onu nasıl sevdiğini de görüyorum. Bunları görmek güzel ama aklını kurcalayan şeyler var."
Volkan'ın da yüz ifadesi değişmişti. Alina'nın konusunun geçmesi bile yetiyordu.
Ona olan sevgisi, küçük bir çocuğun oyuncağına duyduğu sevgiye benzetiyordu. Beş yaşında bir oyuncağınız vardır ve bir gün sohbet arasında "Benim de bir bebeğim vardı." ya da "Yeşil bir arabam vardı, çok severdim." dersiniz ya, ondan sonra yüzlerce oyuncak alsanız bile o oyuncak hep aklınızdadır.
Alina'ya olan sevgisi de öyleydi. Tek fark; Alina, Volkan için asla bir oyuncak değil, tarifsiz bir sevgiydi.
Aşk mıydı?
Ya da aşk ne demektir?
Aşk; tarifi olmayan en güzel duygudur. Böyle bir duygu da bir insanda harcanamayacak kadar özel ve güzel bir duygudur.
Alina ise bir peri kızıydı ve Volkan, bu peri kızı ile yazılabilecek en güzel hikâyeyi yazmak istiyordu; peri masalını...
Ama öyle mutlu sonla değil.
Mutlu sonsuzlukla...
"Ne olduğunu bilmiyorum," diye kısık ve küskün bir sesle lafa başladı Volkan. "Alina'da bir haller var evet, ama ne olduğunu bilmiyorum. Arda ismini duyunca yüzü düşüyor, gülleri sevmiyor. Bugün kolundaki bileklik ve bilekliğe verdiği tepki..."
Sesi gittikçe kısılıyordu.
"O sadece bir bileklik değil, Cenk. Hasretin, özlemin, sevginin sembolü."
"Bundan emin olamazsın," dedi Cenk. "Ya kafanda kuruyorsan?"
"Evet, böyle deyince kötü ama ya öyleyse?"
Hızlıca Cenk'e döndü Volkan.
"Ya değilse?"
Konunun karışıklığında kaybolmanın verdiği sıkıntıyla yine derin bir iç çekti Cenk.
"Ne olursa olsun, ben senin yanındayım. Alina'nın canını sıkan bir şey var ve sen buna merhem olamadığın için kendini parçalıyorsun biliyorum. Ama senin düşündüğün gibi bir şey olduğunu zannetmiyorum. Sen hastayken nasıl çırpındı senin için. Sen uyuyordun, görmedin tabii. Yol boyunca Merve ile bunu konuştuk. O da aynı şeyi düşünüyor."
"Ne yaptı?"
Cenk bu sefer kardeşine mutlu olacağı bir şey anlatacağından dolayı gülümsüyordu.
"O gün hasta olan tek sen değildin Volkan. Alina da seninle beraber hasta oldu. Seninle beraber çorba içti, seninle beraber oturdu. Sen ne yaşıyorsan sen yaşıyorsun diye o da kendi benliğinde hissetti bunu. Beni çorba almaya, ilaç almaya göndertti. 'Volkan'ın başı ağrıyor ve sen geç kaldığın için 2 dakika fazladan ağrırsa benden çekeceğin var.' dedi bana. Düşünebiliyor musun seni ne kadar önemsediğini?"
Bunları duymak Volkan'ın içini ısıtmıştı. Bu sefer de derin bir iç çekti ama bu huzurla dolduğunun sesiydi.
Sıcak, güneşin insanlara kızdığı bir cumartesi günüydü. Havalar çok sıcak olduğu zaman Alina böyle derdi; "Güneşin insanlara kızdığı gün" diye.
O gün de onlardan biriydi. Babası işe gitmemiş, evde ailesi ile vakit geçirmek istemişti. Sabah kahvaltıları neşeli geçti.
"Sen mi hazırladın bunları, tatlım?"
"Evet baba, beğendin mi?"
"Sen yaparsan da ben beğenmem mi kuzum?"
Alina'gilin mutfağı kendine has, genellikle açık mavi, sarı ve beyaz renklerle donatılmış tatlı, küçük bir mutfaktı. Mutfağın tam ortasında 4 kişilik yemek masaları vardı ve uzunca bir süredir hep aynı oturma şeklinde oturuyorlardı.
Alina'nın annesi ve babası yan yana, Alina ise karşılarında. Alina'nın yanındaki sandalye ise boştu.
"Neden işe gitmiyorsun baba?"
"Ne o küçük hanım, benden sıkıldınız mı? Bugünü ailem ile geçirmek istedim o kadar."
"Ne iyi düşündün, alışverişe çıkarız," dedi annesi.
Konuşmalar devam ederken kapının posta yerinden gelen kâğıtların sesini duyduklarında Alina koşarak zarfları almaya gitti.
Genellikle gelen, babasının işleriyle ilgili mektuplardı. Selim adında birinden mektup vardı babasına.
"Bunu geç, babamın bir başka işi."
Bunu da geç.
Diğer mektupları da aynı şekilde geçti durdu. Ta ki diğerlerinden farklı görünen, eline buz gibi gelen kâğıdı alana kadar.
Kalp atışlarının hızlandığını hissediyordu. Hatta duyuyordu çünkü kalbi kulağında atıyordu.
Titreyen elleriyle zarfı açtığında bu sefer daha uzun bir yazı vardı:
"SANA ARAMAYI BIRAK DEDİM. SİZ HİÇ VAR OLMADINIZ, BERABERLİĞİNİZ DE OLMAYACAK. YANLIŞ ŞEYLERİN PEŞİNDESİN ALİNA, YANLIŞ GERÇEKLERİN. GÖZÜNÜ AÇ BİRAZ."
Bölüm etkileşimi
