3. bölüm · PERİ MASALI

Parçalı Bulutluydu, Sonra Gözlerin Geldi

Çagaan Çakır

Yolda canı sıkıldığı için kulaklığını taktı. Şarkı dinlemek için değil, radyo dinlemek için. Volkan, boş zamanlarında radyo dinlemeyi severdi. En azından o, böyle yorumluyordu. Ama aslında şarkı dinlerken Alina’yı düşündüğü için kafa dağıtmak istiyordu. O yüzden çoğu zaman radyo dinlerdi.

“İyi akşamlar, neden bu dönemde radyo dinlediğini anlamadığım dinleyicilerim...
Her zaman olduğu gibi bugün de 'asla düşünmeye değmez' deyip, akşam kafamıza takacağımız bir konuyla karşınızdayım: Sütlaç nasıl yapılır?
Dışarıdan bakıldığında göze güzel gözükür. Çok tatlıdır. Ama tam bir şeker bombasıdır. Zararlıdır. Elinizde olsa yersiniz, sonra pişman olursunuz.
Elinizde olanın değerini bilin. Şayet insanoğlu, sahip olduğunun nankörüdür.
Bu doğru olsa gerek. Yağmuru seven ama yağdığında şemsiye açan bir toplumuz ne de olsa.
Gidip YouTube Premium alsanıza.”

Radyo bir anda sustu. Volkan kapatmıştı. Aklında kalan tek şey, “Neden bu devirde radyo dinlenmiyor?” sorusuydu.
Bak işte, bu düşünülür. Ama sonra.
Sahiden, neden acaba?
Neyse… sonra düşünürüz.
Ne de olsa şu an düşünmesi gereken Alina’ydı.

Eve gittiğinde kapıda babası karşıladı onu. Gözlerini dikmiş, Volkan’a bakıyordu.

"Tabii ya! Dersten kaçtığımı öğrendi. Alina’yı düşünmekten bunu unutmuşum."

Volkan azar işitmeye hazır şekilde kapıya geldiğinde babasının ciddi ve sert yüz ifadesiyle karşılaştı.
Her şeye hazırken, aniden babasının yüzüne sıcak bir gülümseme oturdu:

"Hadi sofraya," dedi.

Olanları anlayamamıştı ama çok da kurcalamak istemedi.
Yemeğini yer yemez odasına çıktı.
Radyo dinlese de Alina’yı unutamayacağından, şarkı açıp dinlemeye başladı. Şarkı eşliğinde uyuyakalacağından haberi yoktu.

Sabaha karşı saat 4.30 civarı, kulağına gelen bir şarkıya mırıldanarak eşlik ediyordu:

“Yıllar geçse de üstünden
Bu kalp seni unutur mu?”

Bu sözleri mırıldanırken uyandı.
Aklında olan tek şey Alina’ydı.
Saate baktığında yazmak için çok geç olduğunu biliyordu ama umursamadı.

– İYİSİN DEĞİL Mİ?

✓✓ çift tık.

Sabah gelecek mesajı düşünmeye başlamıştı.
Alina’nın çardaktaki tavrı aklına geldi. Kesinlikle bir şeyler olduğunu anlamış olmalıydı.
Ama artık “ne olacaksa olsun” düşüncesindeydi.
Zaten anlamasa bile öğrenecek, diye düşündü.

Şarkıyı mırıldanmaya devam etti:

“Bu kalp seni unutur mu, bu kalp seni unutur mu?”

Gelen mesaj sesiyle irkildi.
Ekrana baktı:

“Aradan neredeyse on saat geçti. Onca saat beni unutup sabaha karşı aklına getiren neydi :)”

Mesaja bakarken yüzünde bir gülümseme, ruhunda ise artan bir uyku vardı.

"Aşk, Alina, aşk..." dedi kendi kendine.

Ve şarkıyı mırıldanmaya devam ederken uyuya kaldı:

“Bir hasretlik yüzün vardı
İçinde bir hüzün vardı...”

“Ben ne olacağını bulacağım, Alina,” dedi ve gözlerini kapattı.

Günler onun için hep parçalı bulutluydu, ta ki o güne kadar.
O günden sonra güneş açmaya başladı.
Hatta zaman geçtikçe gökkuşağı oluşmaya başladı.
Renkler gözlerine o kadar parlak geliyordu ki...
Sonra fark etti: Baktığı şey gökkuşağı değil, onun gözleriydi.
Bir anda güneş ışığı bile değmeyen hayatına, gökkuşağı açmıştı.

İsim koymak mı lazımdı bu hisse?
Nazende!
Nazende sevdiği...

Onun mahur gözlerinde kaybolmuştu ya da kaybolmak istemişti.
Hatta bakışları, hayatına sirayet etmişti.
Ama ilk kez, aklını kemiren düşünceler orada içini kemiremedi.
O zehrin etkisi ilk defa burada pes etti.
Belki o da biliyordu, burada sözünün geçmeyeceğini.
Çünkü bu sefer, yanlışın doğruyu değil, doğrunun yanlışı götüreceği bir yerdi orası.

Bu sinsi zehrin bile teslim olduğu o gözlere, kalp ne diyecekti?

"Bence onun görevi sadece kan pompalamak.
Senin ne işin olur böyle şeylerle?
Sen sadece görevini yapsana!"

Yok, o da dinlemiyor.
Gerçi dinlese, aklını nasıl ikna edecekti?

Ya da bu ikna etmeyle olacak bir şeyse, neden bu kadar güzel?

O kadar basit olsa, bu kadar güzel olur muydu?

Vazgeçti bunu düşünmekten.
Sadece aklına gelen tek bir soru vardı:

“Ondan daha güzeli var mı?”

Sekiz milyardan fazla insanın yaşadığı dünyada, ondan başkası yokken, ondan güzelinin olması mümkün değildi.
Ama bu güzellik, dış görünüş değil; bakışlarının güzelliğiydi.

Sabah uyandığında uykusunu alamamış gibiydi.
Elini yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltıya indi.
Canı bir şey yemek istemiyordu çünkü hâlâ uykusu vardı.

Babasının kendisine bakarak güldüğünü fark edince, uykusu biraz olsun açıldı.

– Ne oldu baba?
– Kahvaltını yapsana, neyi bekliyorsun?

Babasının gülmesi, annesinin de dikkatini çekmişti.
Kısa süren kahvaltının ardından, Volkan odasına çıktı ve düzeltmediği yatağın üzerine yüzüstü kendini bıraktı.

Tek isteği, biraz daha uyumaktı.
Ama okul olduğunu hatırlayınca hayat bir anlığına kabus gibi geldi.
Ve yine geç kalmıştı.

Apar topar giyinmeye başladı.
Ama aklında bir şey vardı:
Baba ve annesi neden ona kızmamıştı?

Çok da irdelemedi.
Ne de olsa kendini zorla azarlattıracak hali yoktu ya!