6. bölüm · PERİ MASALI

Bir Şarkının Orta Yerinde

Çagaan Çakır

“Hayır Cenk! Patatesli börek yapacağım dedim.”“Ben de peynirli istiyorum dedim.”Alina ve Volkan, tartışan iki genci izliyordu. Tom ve Jerry’den farkları yoktu. Ortamı sakinleştirme adımı Alina’dan geldi:“Birini Merve yapsın, diğerini de ben yapayım? Zaten piknikte dördümüz olacağız.”Volkan da Alina’yı destekledi. İkisi de bu teklifi kabul edince durum tatlıya bağlandı. Merve’nin az önceki ciddi duruşundan eser kalmamıştı.“Biz böyle enerji atarız, siz bize bakmayın,” dedi yüzünde sıcak bir gülümsemeyle.Alina ve Volkan şaşkın şaşkın bakarken arabaya doğru yürüyorlardı.“Sizin yürüme kararından sonra en azından buradan alalım diye bekledik. Oraya kadar yürümeyi düşünmüyordunuz yoksa herhalde?”Volkan’a kalsa yürüyecekti ama olan olmuştu artık. Önde Cenk ve Merve, arkada Volkan ve Alina yola koyulmuşlardı. Arabanın tavanından gelen ılık rüzgâr Alina’nın saçlarını savururken, arabada da “Kafa” çalıyordu.“Tam tatile giderken dinlemelik şarkı ya!” diye lafa girdi Cenk.“Onun da zamanı gelir. Şu dönemi bir atlatalım,” diye destek çıktı Merve de.Heyecanlı bir şekilde arkasına dönüp Alina ve Volkan’a baktı.“Değil mi?”Alina da heyecanlanmış göründü.“Antalya mesela, HARİKA OLURDU!”Kısa süren Antalya hayali sonrası park yerine gelmişlerdi. Bagajdan Alina ve Merve’nin piknik çantaları alındı ve deniz kıyısına geçildi. Gitar çalan birkaç kişi vardı sadece, o kadar. Onlar da içindeki duyguları gitarın tellerine dökmekle meşguldü.Birkaç poğaçanın ardından sıra sütlaca gelmişti. Alina herkese servis ettikten sonra Volkan’a tatlıyı uzatırken gözleri parlıyordu, ancak bu durumu bozması uzun sürmedi.“Zehirlenmezsin, merak etme.”Yüzünde değişik bir gülüş vardı ama her şeyiyle çok güzel bir gülüştü. Volkan artık radyocunun laflarının çıkması mı, yoksa kader midir, adlandıramadığı bir şey oldu. Az ilerdeki gitar sesleriyle beraber insan sesinin karıştığı şarkı sözleri gelmeye başladı:“Yıllar geçse de üstünden
Bu kalp seni unutur mu?
Kader gibi istemeden
Bu kalp seni unutur mu?”Volkan olduğu yerde, kaşığı sütlaca batmış bir şekilde kaldı. İşin garibi, Alina da kalmıştı. Durum Merve’nin dikkatini çekse de, Cenk afiyetle sütlacını yiyordu. Toparlanan Alina oldu ama sesindeki hüznü gizleyemedi.“Sesi güzelmiş,” derken sesi titredi adeta. Boğazını temizlercesine bir hareket yapıp devam etti.Volkan boş gözlerle onu süzerken, Merve de olup biteni izliyordu. Cenk ise ikinci sütlacın derdindeydi. Alina’nın morali ilerleyen saatlerde de yerinde değildi ama duygularıyla savaşırmışçasına mutlu gözükmeye çalışıyordu.Cenk ortaya bir teklif attı:“Masal anlatmaya ne dersiniz?”İlgisini o yöne veren Alina bu fikri beğenmiş gibiydi.“Gerçek yaşanmış mı, yoksa uydurma mı?”“Her uydurma hikâyenin arkasında yaşanması istenilen hayaller vardır.”Kısık ve güçsüz bir ses çıktı Volkan’ın ağzından. Alina ve diğerleri ona bakarken, Volkan kuma bakıyordu. Tüm dikkati kumdaydı. Diğerleri kumda bir şey olduğunu düşündüğünden, kuma baktılar ama bir şey yoktu.“Abi sen iyi misin ya?”Volkan’ın dikkati kumun üzerinden kalktığında, Cenk’e parlar gözlerle bakıyordu.“Evet! Bence de harika bir fikir. İlk kim başlıyor?”Önce Cenk, ilkokulda okuldan kaçarken güvenlik görevlisinin ona yardım edeceğine kanıp, doğruca müdürün yanına götürülme anısını anlattı. Buna kendisi dahil herkes çok güldükten sonra sıra, Merve’nin yedi yaşlarındayken saçına sakız yapıştırıp, daha sonrasında kestirmek zorunda kalmasıyla devam etti. Ama sonuç yine değişmedi. Merve her ne kadar o günleri anlatırken hâlâ aynı duyguyu yaşıyormuş gibi hissetse de, hep beraber güldüler.Volkan’a sıra geldiğinde biraz düşündü. Cenk hemen atladı:“Sen de ilkokulda eve gitmek istediğin için ağladığını anlatsana!”Gözleri faltaşı gibi açılan Alina:“Cidden mi?” derken gülmek ile sırıtmak arasındaydı.“Sussana oğlum!”Merve de gülmeye dahil olmuştu.“Onu ben de hatırlıyorum. Bir de hocadan kantine gideceğim diye izin alıyordu. Sırtında çantayla!”Volkan kabul etti, komik olduğunu. Alina’nın çok hoşuna gitmişti bu.Sıra Alina’ya geldiğinde:“Hep komik şeyler anlattık, gerilime ne dersiniz?” diye sordu.Diğerleri heyecanla kabul ettikten sonra, küçükken ailesiyle gittiği piknikte kaybolma anısını anlatmaya koyuldu:“6-7 yaşlarında olmam lazım. Nereye gittiğimizi hatırlamıyorum ancak dere dibinde bir yerdi. Hava da çok güzeldi. Sanki güneş mutluluk içinde dans ediyor, gökyüzü de buna eşlik ediyordu. Ağaçlar da bu dansa ritim tutuyordu. Dere'nin sesi o kadar güzel geliyordu ki, yan yana birbirimizi zor duyuyorduk. Top oynuyorduk...”Bunu dedikten sonra biraz sustu.“Reklamlara girdik herhalde,” diye hayıflandı Cenk.Alina toparlandıktan sonra yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirdiği belliydi. Anlatmaması gereken bir şeyi anlatan çocuk pişmanlığı vardı adeta ama geri dönemeyeceğinden devam ediyordu. Hikâyenin devamı ne kadar doğrudur, ne kadar yalandır, belki de orada kimse bilmeyecekti. Alina hariç...Kendini toparladıktan sonra devam etti:“Hayır hayır. Hatırlamaya çalıştım da. Sonra top kaçtı, annem peşimden ‘babanı bekle’ diye bağırsa da ben dinler miyim hiç!? Hemen peşinden koştum.”Volkan pür dikkat dinliyordu.“Sonra?”“Bekle de anlatsın!” dedi Merve.“Topu buldum da, arkamı döndüğümde gelirken gördüğüm ağaçlar değildi. Tabii hemen panik oldum. Sonra bir ses duydum. ‘Abl–’”Derken arkalarından bir ses geldi. Dikkatlerini o yöne verdiklerinde elinde gitar olan bir çocuk ve yanında da normal bir çocuk vardı.“Böldük kusura bakmayın ama konservatuvar okuyoruz. Benim adım Kerem.”Dağınık saçlı, salaş bir giyim tarzı olan uzun boylu çocuğun yanındaki çocuk da kendini tanıtmaya başladı.“Ben de Arda.”Kerem söze devam etti:“Bir parça üzerinde çalışıyoruz, size çalabilir miyiz?”Kabul ettiklerinde iki çocuk yerini almıştı bile.“Ne çalacaksınız?” diye heyecanla sordu Cenk.“Bana Ellerini Ver.”Bu herkesin hoşuna gitmişti. Kerem gitarın son ayarlarını yaptıktan sonra hazırdılar. Cenk ve Merve el ele tutuşmuş, Merve Cenk’in omzuna yatmıştı bile. Volkan ve Alina ise sırt sırta yaslanmış, arkaları dönük oturuyordu.Biraz sonra Merve ve Cenk için romantik, Volkan için kalbini sırtında attıran sözler dökülmeye başladı. Giriş sözleri tam da Volkan’ı anlatır şekildeydi:“Ben bal arısı gibiydim senden önce
Bak pervanelere döndüm seni görünce”Bu sözleri duyunca sırıttı kendi kendine. Arkasından neşeli bir ses geldi.“Neye gülüyorsun?”“Güzel bir şey geldi aklıma...”“Neymiş o? Aden deme bana!”Bunu derken alay eder gibi güldü. Volkan’ın sesi kendinden emin bir şekilde çıktı:“Ne Aden, ne başkası.”“Ya ne?”“Sütlaç.”“Yana yana kül olsam her an, yine de senden ayrılamam
Yoluna adadım ömrümü ben, sensiz olamam
Bin yıl yaşasam yine sana doyamam...”Volkan şarkı sözlerinde kaybolmaya devam etti. Sanki bildiği yolları yürüyormuşçasına... ve Alina’yı da götürmek istercesine. Hayatı onu görene kadar ne kadar monotondu aslında! Ama onu gördüğü gün, güneş daha parlak doğmuştu adeta. Onu görür görmez kalbi çığlık atıyordu sanki.Başta sevgiydi belki. Sahi ya, sevgi nedir? Sevgi insanı geliştirir. Gerçek sevgi, akşam evine ekmek götürmek bile olabilir. Bunu düşünmenin ne anlamı var? Sevgi düşünülmez, hakkında yorum yapılmaz. Yaşanır ve bir hikâye yazılır. Sevgi, o hikâyenin ana konusudur. Nasıl başladığı genelde daha güzeldir. Sonu farklılık gösterebilir.Ama aşkın tanımı var işte. Bir insanda harcanamayacak kadar güçlü bir duygu. Ama o bir periydi. Bu duygunun sonuna kadar harcanabileceği bir peri. Acaba bu duygu ona eşdeğer mi? Bunu da düşünmedi. Neden düşünecekti?Yazsana kendi hikâyeni işte. Yazmak düşünmekten daha kolay. Zaten her hikâye ardında saatlerce düşünmeden oluşmuyor mu? Ama o, yazmak için düşünmemişti. Atladığı bir yer de vardı. Düşünmek istemli olur. O, farkında olmadan bunu yapıyordu. Bunu fark ettiğinde de, sanki hiç farkında değilmiş gibi devam etti.Alina arkasındaydı ve ne yazmak ne düşünmek... o sadece dinlemek istiyordu. Alina’nın sesini...Ne yapsam diye hiç düşünmedi. Düşünmeyecekti de, çünkü böylesi daha heyecan uyandırıcıydı. Planlı şeyler sıkıcıdır. Bir süre sonra duyguları karışık bir hâl almaya başladı. İyice umursamadı. Umursadı ama umursamadı. Belki de umursamayı umursamadı.Dikkatini dağıtmaması gerekiyordu. Bildiği en net şey buydu. Dikkati dağılmayacaktı. Duygularını kontrol edip ona göre hareket etmeyi bilecekti. Düşündüğü dönemlerde öğrendiği bir şey vardı: Kendini bir duyguya kaptırırsa, oyuncağı olurdu. Böyle bir şeye müsaade etmeyecekti.