3. bölüm · Mührüm ( omegaverse )
Mührüm 3
Arabanın içinde derin bir sessizlik vardı.
Ben yandan cama bakıyor, yolu seyrediyordum; Emir ise tıkanık trafiğe ara ara korna çalarak arabayı sürüyordu.
Az önce babama mesaj atmış ve neden çağırdığını sormuştum. Yaptıkları yeni anlaşmayı kutlamak için iki aile beraber yemek yiyeceğimizi söylemişti. Emir'in babası Ömer amca ve benim babam hem yıllardan beri çok yakın arkadaş hem de iş ortağıydılar. Bu tür yemeklerimiz arada olurdu ama ben haftalardır eğer evdeysem, bir şekilde atlatmayı başarıyordum.
Babam bana hayır diyemiyordu. Bu yüzden Emir'e söylemişti ki, itiraz edemeyeyim. Çünkü Emir'i atlatamazdım. Emir bana hayır derdi.
"Bugün bir şey var sizde."
Düşüncelerime dalmışken sert sesini duymak irkilmeme sebep oldu. Anlık ona döndüğümde, önündeki yolu izlemeye devam ederken kolunu açık cama yaslamış olduğunu fark ettim. O da bana bakınca hemen önüme döndüm.
"Yok bir şey, sana öyle gelmiş."
Tekrar aynı rahatsız edici sessizlik sarmıştı etrafı.
"Niye geç girdiniz derse?"
Emir'in otokontrolü yüksekti, bedeninden duygularını anlayamazdınız ama onu tanıyan kişi şu an sınırlarda dolaştığını fark ederdi. Onu tanıyordum, bu yüzden sesinden kendini tuttuğunu biliyordum.
"Fark etmedik zil çaldığını."
"Geç çıktınız zaten, nasıl fark etmedin?"
"Dalmışız."
Benim kısık sesli ve hazır cevaplarımdan sonra sabrı taşmış olacak ki, ani bir şekilde kornaya vurmuş, "İlerlesene lan!" diye bağırmıştı önümüzdeki arabaya. Her an dışarı çıkıp önümüzdeki arabaya dalacak gibi dururken, asıl tahammülsüzlüğünün bana olduğunu biliyordum.
Susup camdan bakmaya başladım. Baskın alfaların her duygusu yüksek olurdu; özellikle siniri, öfkesi etrafı feromona boğardı. Bu yüzden Emir'in öfkesinden çekinirdim. Çünkü o da kurdunun cinsi ortaya çıktığından bu yana kötü hallerini bizden sakınır, bize bu yanını göstermez, durulurdu. Şimdi ise alışmaya çalışıyordum ama zordu.
Yıllardır aşina olduğum, huzur bildiğim kahve notaları barındıran feromonları, öfkelendiği için artık sık sık yanık bir tonda burnuma doluyordu. Önceleri biz bize değilken feromonlarını yaymamaya dikkat ederdi ki, herhangi biri baskın bir alfanın feromonuyla bayılabilir ya da çekinik bir omegaysa, kızgınlığı tetiklenebilirdi.
Onun feromonlarının normal halini solumayalı uzun bir zaman olmuştu.
Şarja takılı telefonunun zil sesiyle açıp, kulağına götürmüştü. Derin bir nefes aldığını duymuştum.
"Efendim güzelim?"
Beyza arıyordu; Emir'in yaklaşık bir buçuk yıllık sevgilisi.
"Şu an müsait değilim, akşam geleceğim."
Elim gayriihtiyari sargı bezinin olduğu koluma gitmişti. Dudağımı kemirmeye başlamışken, kendimi sabit durmaya zorluyordum.
"Yok yavrum, bizimkilerle yemek yiyeceğiz."
Gitmesindi.
Akşam bir şey olsun ve gidemesindi.
Onlar yakınlaşacaklar ve benim canım yine acıyacaktı.
Ruh eşinizi bulduysanız, bir başkasıyla yakın olamazdınız; ona dokunamaz, onu öpemezdiniz. İçinizdeki kurdunuz size rahatsızlık verir, ruh eşinizin izini yakar bir acıyla sızlatırdı. Ki hiçbir kurt bunu göze alamazdı, çünkü siz yapıyorsanız, ruh eşiniz de yapardı. Sizin iziniz acıyorsa, onun izini de acıtabilirdiniz. En azından bu herkesin bildiği yazılı olmayan bir kuraldı.
Ben hariç.
Ben istisnaydım; çünkü Emir'de oluşmayan izler yüzünden onun canını yakamazdım, ister miydim onu bile bilmiyorum. Başka birini hiç sevmemiş, düşünmemiştim. Ama Emir düşünüyordu. Çocukken annelerimizin bizim diğer yarılarımızın dünyanın bir noktasında bizi beklediğini anlatırken hepimiz buna inanıyorduk ancak büyüdükçe bunların denk gelmesi zor bir rastlantıdan ibaret oluşu karşımıza çıkmıştı. Büyüdükçe birçoğumuz ruh eşimizi beklemeyi bırakmıştık.
Emir de ilk kızgınlığından bu yana ruh eşiyle alakalı çok konuşmuyordu. Belki inanmıyor, belki umursamıyordu. Ama ara ara birileriyle vakit geçiriyordu. En uzun ilişkisi de şu anki sevgilisi Beyza'ydı. Bir buçuk yıl olmuştu. Bunun bir yılı kalbimin acısıyla geçmişti, ama katlanılabilirdi.
Ancak kalan buçuk yıl, zulüm gibiydi.
Her birbirlerine dokunduklarında, sarıldıklarında ve öpüştüklerinde çiçeklerim sanki üstlerine kızgın bir demir bastırmışım gibi yanıyordu. Temas ne kadar ileri giderse, acı o kadar dayanılmaz oluyordu. Gecelerce hıçkıra hıçkıra ağladığım, bileğimi tutarak bitmesini beklediğim çok oluyordu. Yıllardır yaptığı hiçbir şey kalbimdeki aşkı söküp atamamıştı; kavgalarımız, küskünlüklerimiz olmuştu ama hiçbirinde bir gram azalmamıştı içimdeki sevgim.
Ama o birini öptüğü zamanlarda bileğimdeki acımın yanında kalbimde yeni bir duygu hissediyordum. Kin besliyordum.
Ben acımdan uyuyamazken, onlar ertesi gün sarmaş dolaş geliyorlardı. Çok kez onları beraber görünce çiçeklerimin üstüne tırnaklarımı batırmış, sıkmıştım. Bunun normalde, ruh eşime acı vermese de onun çiçek izine uyarı vermesi gerektirdi. Ama yoktu. Hiçbir şey olmuyordu.
Emir hissetmiyordu.
Akşam yine onun yanına gidecek ve kim bilir ne kadar ileri gideceklerdi. Düşündükçe oturduğum yerde geriliyordum. Emir sonunda telefonu kapatmış ve genellikle yemek yediğimiz yerin önünde uygun bir park yeri bulup arabayı durdurmuştu. Daha fazla aynı yerde durmamak için aceleyle inecektim ki, kapıyı kilitledi.
Arabaya bindiğimizden bu yana ikinci kez suratına bakmıştım ama o çoktan bana bakıyordu ve ani bir şekilde uzanıp sol kolumu tutmuş ve kazağımı sıyırmıştı. Beklemediğim bu hareketi ile gözlerim büyümüş ve sargı bezimi gizlemek için hemen elimi çekmeye çalışmıştım.
"Bu ne?"
Gözü sargı bezimdeydi.
"Bırak."
Daha sıkı tutmuştu.
"Bu ne, dedim."
Tekrar çekiştirmiştim.
"Ben de bırak, dedim."
Gözlerimin içine sinirle bakıyordu ve ben de ona aynı şekilde bakıyordum. Derin bir nefes almaya çalıştı ve saniyelik önüne bakıp bana döndü ve sesini yumuşatarak, "Biri seni rahatsız mı ediyor kursta?" dedi. Ses tonunda şefkat olsa da gözlerinde ateş vardı. Olumlu bir cevapla kurstakileri yakacaktı, biliyordum.
"Ne saçmalıyorsun?"
"Bak, ben bir şeylerin farkındayım ama işin aslını öğrenmeden senden duymak istiyorum." Bana doğru çevirdi kendini, "Senden duyayım istiyorum." ve tutuşunu biraz gevşeterek yaklaştı.
"Balım, biri sana zarar mı veriyor kursta? Canını mı yakıyor; aylardır... Aylardır o yüzden mi kapandın kendi içine?" dedi.
Aylar sonra 'Balım' demişti bana. Ben herkese Balın'dım ama bebeklikten bu yana bana bir tek ona Balım'dım.
Küçükken dili dönmediği için, büyüdüğümüzde ise alışkanlık olduğu için, onun Balım'ıydım. Buydu hayatındaki yerim, bir alışkanlıktan fazlası değildim.
Ama aylar önce bunu değiştirmiştim, bana 'Balım' dememesini, ismimi doğru söylemesini kesin bir dille anlatmıştım. Bana balım dememeliydi, onun olduğumu kelimeleriyle mecaz bile olsa dillendirmemeliydi, ruh eşimken ve bir başkasını severken, ona dudakları değerken, olmazdı.
Üstelik ne kurmuştu kafasında durup dururken Allah aşkına, ne duymuştu çevreden de benden onay bekliyordu, hiçbir şey anlamamıştım.
"Kimsenin zararı yok bana şu an, sen hariç. Kolumu bırakırsan, senin de zararın kalmayacak." Dedim ve gevşemiş elinden bileğimi kurtardım. "Duvara sürttüm biraz, çok kanayınca sardım, hiçbir şey olmadı yani." Gözlerime aynı şekilde bakarken, inansın diye ben de onun gözlerine dik dik baktım. Bir nefes verdi. Pes edip açtı kilitleri. Ben de kapıyı açıp tek bacağımı dışarı çıkarırken, "Balın, benim adım Balın. Lütfen artık düzgün söyle şunu." Dedim ve yüzüne tekrar bakmadan çıktım.
O da çıktı ve arabayı kilitleyip ilerledi, mekânın giriş kapısına doğru. Böyle zamanlarda, benim yüzümden bana ördüğü duvardan çıkan çatlaklardan eski Emir'i görüyordum. Benim için endişelenen arkadaşım, bana değer veren arkadaşım hâlâ oradaydı, biliyordum. Ama artık arkadaşımmış gibi davranamıyordum, her şey çok zordu. Ben de iki adım gerisinden ilerlemiştim yanına.
Ama bana tekrar bakmamış ve son ricama cevap vermemişti.
Umarım bu gece mümkün olduğunca acısız geçerdi.
