10. bölüm · Mührüm ( omegaverse )

Mührüm 10

Kumsal

Revirdeki hemşire Hakan'a pansuman yapıyordu. Sedat kenarda ona bakıp bir şey söylerken, ben geldiğim an susmuşlardı.
"İyi misin?" demiştim yanına adımlarken.
"İyiyim, Balın." demişti.
Hışımla kendini dolaba yaslamış Sedat'a döndüm.
"Niye müdahale etmedin? Baştan ayırmaya çalışsan çocuk zarar görmeyecekti."
Kaşlarını kaldırıp yaslandığı duvardan ayrılmıştı.
"Sen müdahale ettin, zarar görmedi mi?"
Birkaç adım öne atıp ellerini cebine sokarken, "Herkesi çok düşünüyorsan tavırlarına dikkat edeceksin. Hakan bu haldeyse sebebi sensin." demiş ve kapıdan çıkıp gitmişti.
Söyledikleri içime oturmuştu. Benim yüzümden zarar görmüştü, gerçekten. Sırf bana yardım etti diye Emir delirmişti. Ama zaten mesele buydu. Emir niye böyle davranıp duruyordu, anlamıyordum.
Hakan, düşünceli halimi gördüğü için kolumu tutup, "Saçmalıyor, Balın. Nereden bileceksin adamın bana saldıracağını?" demişti.
Bilemezdim ama tahmin etmem gerekirdi.
Aslında düşününce, gerekmezdi de. Bu zamana kadar hiç ben biriyle konuşup yakın oldum diye saldırmamıştı. Ama zaten ben de o ve gruptakiler hariç kimseyle yakın olmamıştım.
Hemşire konuştuklarımızı ilgisizce dinlemiş ve pansumanı bitirip çıkmıştı.
"Bilemezdim, evet. Hakan... Bak, inan ki Emir böyle biri değildir. Çok pişman olacak o da bu yaptığına, eminim. Ben onun adına çok özür dilerim senden."
Hakan yüzüme anlayışla bakmıştı.
"Kimse adına özür dileme benden. O şerefsizlik yaptıysa, kimse yüzünden değil, kendi yüzündendir." demişti.
Kirpiklerimin altından bakıp, "Şerefsiz demesek?" demiştim.
Gülmüştü.
"Yüzümün haline bak, kızım! Diyeceğim, vallahi." demişti.
Ben de gayriihtiyari gülmüştüm.
"Çok acıyor mu?" demiştim.
"Yok. Düşünme artık da, kokuyu alıyor musun?" demişti.
Burnu titrerken sormuştu.
"Hayır. Ne kokusu?" demiştim.
Eter falan mı açıktı ya da başka bir ilaç mı kokuyordu ki? Ben oda kokusu hariç bir şey duyumsamıyordum.
"Çikolata kokuyor."
Etrafa bakmış ve masada boş bir kupa görüp, "Hemşire abla kahve falan içmiştir belki, bilemiyorum." demiştim.
"Kahve gibi değil, erimiş çikolata gibi kokuyor. Çok güzel... Gerçekten almıyor musun?"
Ayıp olmayacağını bilsem, "Kafana çok mu sert vurdu?" diyecektim Hakan'a. Oda hiçbir şey kokmuyordu. Karşımda etrafı koklayıp yutkunuyordu.
"Almıyorum. Ben gidip kantinden sana bir şeyler alayım mı? Acıkmışsındır belki." demiştim.
O da boş vermeye çalışmıştı. Oturduğu sedyede kendini geriye yaslamış, "Yok da biraz dinlensem iyi olur." demişti.
Onu kafamla onaylayıp yandaki sandalyeye oturmuştum.
Biraz sonra Hakan mayışıp uyumuştu. Zil çalarken bile uyanmamıştı. Koridorda nöbetçi hoca bizi görüp ne olduğunu sormuş, ben de kafasını çarptı demiştim.
Emir'i ele verecek olan ben değildim, Hakan isterse söylerdi. İsteyeceğini sanmıyordum. Emir kinciydi. O şikâyet ettikten sonra kafayı takacağını ve okul hayatını Hakan'a zehir edeceğini herkes gibi Hakan da bildiği için şikâyet etmeyecekti.
Nöbetçi hoca bu derslik Hakan'ın uyumasına izin vermiş, beni de refakatçi olarak yanında bırakmıştı. Ben oturduğum yerden dışarıdaki otoparkı izleyip olanları düşünürken, bir ders geçmişti bile.
"Balın?" demişti yeni uyanan Hakan.
"Hı?" İrkilmiştim.
Hakan irkilmeme gülümseyip, "Uyumuşum, öğle arası bitti mi?" demişti.
"Bitti ve hatta diğer ders de bitti. İyi gibi değilsen derse girmeyelim. Hocanın haberi var." demiştim.
Sedyeden kalkarken göz ucuyla bana bakmış, "Söyledin mi, Emir'i?" demişti.
Bu seneye kadar Emir'le çok yakın olduğumuzu bütün okul biliyordu. Ben sessiz biri olsam da Emir değildi. Hem deltanın kardeşi, hem baskın alfa hem de babası bu okulun önemli yatırımcılarındandı. Haliyle Emir'e idareciler de, öğrenciler de ne yaparsa yapsın toz kondurmazdı. Benim de onlardan biri olduğumu varsaydığı için idareye bunu bildirmeyeceğimi düşünüyordu.
"Öğretmene kafanı çarptığını söyledim. Büyümesin, Emir sana bilenmesin diye. Ama sen Emir'i söylemek istersen sana şahitlik ederim. Yaptığı saçmalıktı, kimse kimsenin öyle istediği gibi canını yakamaz." demiştim.
Hakan omzuma elini koyup, "Teşekkür ederim, Balın. Ama bence de büyütmeye gerek yok." demişti.
Ardından toparlanıp beraber sınıfa doğru yürümeye başlamıştık.
Koridorda olan öğrenciler dönüp dönüp bize bakıyorlardı. Bir kavga bu kadar çabuk yayılmış olamazdı, değil mi?
Öğretmenler zili çalmaya başlarken biz de sınıfa girmiş, birbirimize ufak bir tebessümle bakıp kendi yerlerimize oturmuştuk.
Yanda Beyza'nın sesini duyuyordum ama Emir'le göz göze gelirim diye o tarafa hiç bakmamıştım. Zaten hoca sınıfa girerken o da hemen çıkıp kendi sınıfına gitmişti.
Benim de elim termosuma gitmiş ve ders boyu yarım kalan şişeyi bitirmiştim. Bu gidişle en yakın zamanda yeniden büyücüye gidip bu çaydan tekrar almaya gidecektim.
Ufak ufak tekrar mayışmış ve uykum gelmişti. Son iki ders Beden Eğitimi olduğu için hocadan rica edip sınıfta durmuş ve uyumuştum.
Aceleyle omzumu dürten bir eli hissetmemle irkilerek uyanmış ve Melis'in telaşlı sesiyle ayılmaya çalışmıştım.
"Kızım, kalk çabuk, kalk. Kokuyorsun." demişti.
Ne kokuyordum, ne diyordu, beynim durmuştu.
"Ne kokuyorum ya? Zil çalsın, gider eve yıkanırım. Ne olacak?" deyip gözümü ovuşturmuştum ama arkadan sesler geliyordu.
Sınıftakiler bana bakıp fısıldaşırlarken Melis tekrar beni kendine çevirmişti.
"Balın, çikolata kokuyorsun. Anlasana kızım, feromon salgılıyorsun!"
Feromon mu?
Ben hiçbir şey hissetmiyordum; üstelik çikolata kokusu falan gelmiyordu bana. Kurduma seslenmeye çalıştığımda da cevap alamıyordum şu an.
Melis beni tutup ayağa kaldırdı ve, "Omegaymışsın, inanamıyorum." dedi.
Sevinçle yüzüme bakıyor ama ben hâlâ olanları idrak edemiyordum.
Feromon salgılıyorsam, kurdum cinsini gösteriyor yani kızgınlığa giriyorum demekti.
Ben sınıfın ortasında kızgınlığa mı giriyordum şimdi?