22. bölüm / 27
Melez | Jax ValerıusMelez JV 22- Ruhsuz bir itaat.
Bölümler 27Şu an: Melez JV 22- Ruhsuz bir itaat.
- 1 GİRİŞ: Morbury’nin Gölgeleri874 kelime
- 2 Melez | JV 1-İşaret2.202 kelime
- 3 Melez | JV 2- Gece ateşi festivali3.663 kelime
- 4 Melez JV 3- Kuzgun Kayalıkları3.065 kelime
- 5 Melez | JV 4- Mühür1.927 kelime
- 6 Melez | JV 5- 19873.294 kelime
- 7 Melez | JV 6-Aethel2.046 kelime
- 8 Melez | JV 7-Sürü4.487 kelime
- 9 Melez | JV 9- Valerıus Yemini2.665 kelime
- 10 Melez | JV 10- Lunareth3.274 kelime
- 11 Melez | JV -11 Kontrol2.914 kelime
- 12 Melez | JV 12-Telkin1.583 kelime
- 13 Melez | JV 13- Tabut1.713 kelime
- 14 Melez | JV 14- Kurtuluş2.430 kelime
- 15 Melez JV 15- Wilson malikanesi4.984 kelime
- 16 Melez | JV 16 - Bağlama Büyüsü3.937 kelime
- 17 Bölüm 17 Hoşgeldin, Tala Zayen.5.146 kelime
- 18 Bölüm 18 - Güle güle Tala Zayen, merhaba Anne.4.337 kelime
- 19 Melez | JV 19-Kutsal Kan, Kadim lanet2.467 kelime
- 20 Melez | JV 20- Ataların Yanılsaması5.248 kelime
- 21 Melez| JV 21- Seni gördüğüme sevindim, üvey kardeşim.3.899 kelime
- 22 Melez JV 22- Ruhsuz bir itaat.4.354 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 Melez | JV 23- Avizeler, Asırlar ve yaşamlar4.471 kelime
- 24 Melez | JV 24 - Nefret kadar yakın4.127 kelime
- 25 MELEZ | JV 25- Dipsiz Karanlık5.126 kelime
- 26 1.KİTAP FİNAL PART 1 Melez JV 26- Bir Adım Daha Yakın, Bin Adım Uzak.4.030 kelime
- 27 1.KİTAP FİNAL PART 2 Melez JV 27- Küllerimizden Doğmayacağız, Yakacağız.2.093 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aiden ile yaptığım o pekte güvenilir olmayan telefon görüşmesinin ardından odamda duramamıştım. Göğsümdeki sıkışma hissi nefes almamı zorlaştırıyordu. Sessiz adımlarla koridora çıkıp merdivenlerden aşağı süzüldüm. Evdeki herkes derin bir uykudaydı.
Giriş kapısının aralık olduğunu fark ettiğimde adımlarımı yavaşlattım. Dışarıdan, gecenin soğuk sessizliğini bölen kısık sesler geliyordu. Duvarın arkasına saklanıp dışarıya baktığımda kanım çekildi.
Jax, kapının önündeki verandada tek başınaydı. Karşısında ise kendi bedeniyle, zarafet dolu ama bir o kadar da tekinsiz bir duruşla annesi Emily dikiliyordu.
“Buraya barış için geldim oğlum,” dedi kadının sesi. Rüzgârda yankılanan pürüzsüz bir fısıltı gibiydi. “Hepimiz hata yaptık fakat sen benim oğlumsun Jax.”
Jax’in sırtı bana dönüktü ama omuzlarındaki gerginlik buraya kadar hissediliyordu. “Aiden ile o sınırı çoktan aştınız,” dedi, sesi dondurucu bir soğuklukla doluydu.
Emily adımını bir tık öne attı. “Babanı öldürdün oğlum. Ailemiz paramparça oldu.”
Jax aniden dönüp sertçe bağırdı. Sesi gecenin karanlığını bir bıçak gibi kesti. “Bizim bir ailemiz yoktu! Bunu anla artık!”
Emily pes etmeden, sitemkâr bir yumuşaklıkla konuştu: “Bizim mutlu bir ailemiz vardı Jax. Hepimiz sevgiy—”
“Bana o sevgiden bahsedecek son kişisin anne!”
Jax onun sözünü sertçe kestiğinde aralarındaki mesafe yok oldu. Emily yavaşça Jax’e yaklaştı. Elini kaldırıp narin parmaklarıyla Jax’in yanağını okşadı.
“Öyle söyleme oğlum... Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Kardeşlerinin de, babanın da...”
Jax acı dolu, karanlık bir kahkaha attı. Yüzünü annesinin elinden geriye çekti.
“Kendini kandırma anne. Beni hiçbir zaman sevmedin. Bana hiçbir zaman oğlunmuşum gibi bakmadın.”
Jax’in sesi çatladığında, karanlıkta gözünden süzülen tek damla yaşın yanağında parladığını gördüm. Göğsüme dev bir kayanın oturduğunu hissettim.
“İlk vampir dönüşümümüzde Aiden ile beraber beni öldürmeyi bile düşündün!” diye bağırdı Jax, içindeki onlarca yıllık öfkeyi kusarak. “Beni yok etmeyi düşündün! Kör değildim! Ve hâlâ anne... Hâlâ aynı şeyi yapıyorsun. Çünkü babamın seni sevmemiş olmasının bedelini bana ödetmeyi tercih ediyorsun!”
Emily gözlerini kırpmadan ona baktı. Sesi ilk kez sorgulayıcı bir ton aldı: “Magnus neden peki? Onu neden öldürdün Jax?”
Jax’in omuzları çöktü. Sesi alçaldı ama içinde taşıdığı acı daha da büyüdü: “Ben onu öldürmeseydim o seni öldürecekti! Ve bunu engellediğim için benden nefret etti... Çünkü seni korudum anne. Senin beni o kadar zaman korumamanın bedelini babama ödettim ve nefretini kazandım.”
Jax bir an durdu. Yavaşça arkasını annesine döndü. “Senden sadece, tıpkı Aiden ve diğerlerine gösterdiğin gibi bana sevgi göstermeni istedim. Ama bundan sonra önemi yok. Savaştan başka seçeneğimiz yok. Ya siz öleceksiniz ya da ben. Ama bu savaşta kaybetmeyeceğim anne. Bu Aiden’ın sonu demek bile olsa, daha önce yaptığım hatayı yapmayacağım. Onu bu sefer bırakmayacağım.”
Emily tek bir adım geriledi. Yüzünde dondurucu, zehirli bir gülümseme belirdi. Sesi son kez, bir hançer gibi gecenin içinde yankılandı.
“Bana sevgi vermediğini söylediğin o adam, seni tam olarak bu canavara dönüştürdü işte. Bak kendine Jax... Tıpkı baban gibi yalnız ve nefret dolusun.”
Sözleri biter bitmez Emily’nin bedeni bir anda gecenin içinde silinerek kayboldu.
Jax duyduğu bu son cümleyle donakaldı. Yüzündeki o sert ifade bir anlığına tamamen dağıldı, şaşkınlıkla boşluğa baktı. Annesinin zehirli kelimeleri tam kalbine saplanmış gibiydi. Gözünden bir damla yaş daha yavaşça süzüldü.
Birkaç saniye öylece kaldıktan sonra elinin tersiyle yanağındaki yaşı hızla sildi. Derin, sarsıcı bir nefes alıp arkasını döndü.
Ona sarılmak, yanına gitmek için yanıp tutuşuyordum ama gitmedim. Bu onun tek başına kaldığı en mahrem anıydı. Sessiz adımlarla merdivenleri tırmanıp yukarıya, odama çıktım.
Yatağımın kenarına oturduğumda göğsümdeki sıkışma yerini sarsılmaz bir kararlılığa bıraktı. Aiden ne isterse istesin, bedeli ne olursa olsun umurumda değildi.
Kendi kendime fısıldadım.
“Seni koruyacağım Jax... Ne olursa olsun, seni bu karanlıktan koruyacağım.”
Yatağımın kenarında otururken adımlarını duydum. Ağır, yorgun ve dondurucu bir sessizliğe bürünen adımlardı. Kapının kolu yavaşça döndü. Jax içeri girdiğinde göz göze geldik.
Hakkında konuşulan o acımasız vampir, babasının katili ya da bir canavar değildi şu an... Yalnızca dünyadaki bütün yük omuzlarına binmiş gibi duran, ruhu paramparça bir adamdı.
Hiçbir şey sormadım. Yüzümdeki sorgulayıcı ifadeyi tamamen silip ona doğru bir adım attım. Jax tek bir kelime dahi etmedi. Konuşacak gücü de kalmamıştı zaten. Bana doğru yürüyüp başını öne eğdi ve kendini bana bıraktı. Kollarını belime sımsıkı dolarken başını göğsüme, boynumun kıvrımına gömdü.
İçindeki o fırtınayı, tuttuğu nefesi hissettim. Onu incitmekten korkar gibi ama bir o kadar da sarsılmaz bir şefkatle başını okşadım. Jax eğilip saçlarımdan derin, sarsıcı bir nefes aldı ve uzunca öptü.
Aşağıda duyduğum hiçbir şeyi belli etmeden, dudaklarımı onun şakağına bastırdım.
“Nereye gidersen git, her gecenin sonunda bana dönebileceğini unutma... Ben buradayım Jax.”
Jax hiçbir şey söylemedi. Bir kelime etse sanki içindeki o baraj patlayacak gibiydi. Sözlerim üzerine gözlerini yavaşça kapattı. Çenesindeki kaskatı kaslar gevşedi ve kollarını belime daha da sıkı sararak beni kendine tamamen çekti. Sadece nefes alış verişleri kaldı odada. Tüm dünyanın nefretine karşı, sığındığı tek liman bendim.
Sabahın ilk ışıkları odaya süzüldüğünde Jax yanımda derin bir uykudaydı. Onu uyandırmadan yataktan kalkıp alt kata indim. Salonda ağır bir kasvet vardı.
Eldric, masanın üzerine yaydığı haritaların ve eski cadı rünlerinin üstüne eğilmişti. Carrie ise köşedeki koltukta gözleri kıpkırmızı bir hâlde, bitkinlikle oturuyordu.
“Bir gelişme var mı?” diye sordum kısık bir sesle.
Salondaki gerginlik adeta havayı ağırlaştırıyordu. Eldric masadaki haritayı işaret ederek konuştu.
“Aiden’ın Jax’e verdiği konumu inceliyordum. Elias’ı tuttuğu yeri... Cadılarla anlaşıp etrafı öyle antik rünlerle kaplatmışlar ki bir vampirin adım atması imkânsız. Yaklaştıkları an kül olurlar.”
Jax merdivenlerin son basamağında durdu. Bakışları dondurucu bir soğuklukla doluydu.
“Aiden bizden Aethel’i istedi. Onu ona vereceğiz.”
Eldric hızla başını iki yana salladı. “Jax, saçmalama! Aethel’i ona verirsen Aiden tamamen durdurulamaz bir güce ulaşacak! Başka bir yol bulabiliriz, biraz zaman kazanmalıyız.”
“Başka yol yok Eldric!” Jax’in sesi salonda bir kılıç gibi yankılandı. “Elias’ı öldürebilecek o lanetli büyüyü cadılar tamamlamadan önce kardeşimi Aiden’ın elinden almalıyız. Tek seçeneğimiz bu.”
Köşede duran Carrie araya girdi, sesi endişeyle titriyordu. “Aiden Aethel’i almak için bu akşam buluşmak istediğini söyledi. Elias’ın hayatı söz konusuyken saniyesini bile geciktirmeyecektir. Zaten o rün kalkanı yüzünden Elias orada her an daha da zayıflıyor...”
Onlar masanın başında hararetle tartışmaya devam ederken ben tek bir kelime bile etmeden duruyordum. Son zamanlarda İçimdeki çaresizlik hissi gittikçe daha da büyüdükçe büyüyordu.
Eldric bir şeyler yapabiliordu, Carrie gücünü kullanıyordu, Jax herkesi korumak için Aethel gibi tehlikeli bir gücü feda etmeye hazırdı... Herkes bir şekilde savaşıyordu. Bense sadece izliyordum. Bakışlarım dalgınlaşırken zihnim tamamen durmuş gibiydi.
Tam o sırada arkamda beliren sıcaklıkla irkildim. Jax yanıma kadar gelmişti. Eğilip kulağıma, sadece benim duyabileceğim alçak bir fısıltıyla konuştu.
“Neler oluyor? Neden bu kadar düşüncelisin?”
Toparlanmaya çalışarak yüzümdeki dalgın ifadeyi sildim ve ona döndüm. “Bir şey yok... Sadece Elias’ı düşünüyordum. Onu oradan nasıl çıkaracağınızı...”
Geriye doğru Carrie ve Eldric’in alçak sesle rünlerin yapısını tartıştığı konuşmalar gelirken, Jax belimden kavrayıp beni kendine biraz daha çekti. Yüzümdeki en ufak mimiği bile dikkatle süzüyordu.
“Kafanın içinde dönüp duran düşünceleri duyamıyorum ama yüzündeki o kaygılı ifadeyi hiç sevmedim.”
Gözlerimi kaçırmaya çalışarak nefesimi dışarı verdim. “Sadece her şeyin bu kadar hızlı kontrolden çıkması korkutucu. Elias’ı alırken bir terslik çıkmasından endişeleniyorum.”
Jax çenemi narin ama sarsılmaz bir hareketle kaldırıp bakışlarımı doğrudan kendi gözlerine sabitledi.
“Bana yalan söylemekte hiç iyi değilsin Fray. Aklından ne geçiyor?”
Yutkundum. Yalan kelimelere sığınmaktan başka çarem yoktu. “Gerçekten Jax. Tedirginim o kadar.”
Jax gözlerimin içine derin derin baktı. Yüzümdeki o saklamaya çalıştığım huzursuzluğu hissetse de üzerime gitmedi. Dudaklarının kenarıyla kendinden emin, hafif bir tebessüm savurdu.
“Terslik çıksa bile hallederim. Hep hallettim. O yüzden endişelenme.”
Masanın başındaki Eldric ve Carrie tam hareket planını kesinleştirip çıkış hazırlıklarına başlamışken cebimdeki telefon aniden titremeye başladı.
Jax kaşlarını hafifçe çatıp ekrana baktı. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.
“Teyze?”
Hattın diğer ucundan Emma teyzemin oldukça tedirgin ve panik içindeki sesi yükseldi.
“Aria! Çabuk eve gelmen gerekiyor. Çok önemli bir durum var, telefonda anlatamam ama hemen gelmelisin!”
“Teyze ne oldu, iyi misin?” desem de telefon çoktan kapanmıştı.
Jax’e döndüm. Bakışları anında ciddileşti. “Ne diyor?”
“Acilen yanına gitmem gerekiyormuş. Çok önemli ve acil bir durum olduğunu söyledi, sesi çok kötü geliyordu...” Bakışlarım Jax ile haritanın başında bekleyen Eldric ve Carrie arasında gidip geldi.
Jax gözlerimin içine bakarken zihnimde şimşekler çaktı.
Emma teyzemin o panik dolu, sanki kendi iradesi dışında konuşuyormuş gibi mekanik ve sarsılmış sesi kulaklarımda tekrar yankılandı. Bu sıradan bir korku değildi... Bir vampir telkiniydi. Aiden, teyzemi kontrolü altına almış ve beni tuzağına çekmek için onu bir piyon olarak kullanmıştı. Beni Jax’in yanından koparmak, yalnız yakalamak istiyordu.
Göğsümdeki baskı katlanarak arttı ama yüzümdeki ifadeyi milim bile bozmadım. Jax’in zihnimi okuyamadığını biliyordum; gözlerimdeki o anlık irkilmeyi ve fark edişi gizlemek için başımı hızla yere eğdim. Eğer Aiden’ın bu oyununu Jax’e hissettirirsem, Jax Elias’ı kurtarmak yerine teyzemin evine kan dökmeye giderdi. Ve Aiden o zaman Elias’ın infaz emrini tereddüt etmeden verirdi. Buna izin veremezdim.
“Benimle geliyorsun,” dedi Jax, sesi katı ve tartışmaya kapalıydı. Belimdeki eli sıkılaştı, beni kendine biraz daha çekti. “Teyzenin evine birlikte gideceğiz.”
“Hayır, Jax,” dedim hızla. Sesimin titrememesine gayret ederek gözlerinin içine baktım. “Hallederim. Lütfen... Sen Elias’ı kurtarmaya gitmek zorundasın.”
“Eldric seninle gelsin o zaman,” dedi Jax, kaşlarını çatarak. Sesi emir doluydu.
“Hayır!” diye kestim lafını hemen. “Eldric olmadan o antik rün kalkanını kıramazsınız, ona orada ihtiyacın var. Teyzemin evinde herhangi bir tehdit yok, biliyorsun. Sadece paniklemiş, o kadar.”
Jax’in çenesindeki kaslar kaskatı kesildi. Kararı içini kemiriyordu; bir tarafta ölümle burun buruna olan kardeşi Elias, diğer tarafta tek başına göndermek istemediği ben vardım. Göğsünün derinliklerinden sarsıcı, öfkeli bir nefes verdi.
Onu durdurmak ister gibi sımsıkı tuttum. “Elias’ın zamanı kalmadı Jax. Benim yüzümden kardeşini ölüme terk edemezsin. Lütfen... Güvende olacağıma söz veriyorum.”
Sözler ağzımdan zoraki çıkmıştı ama gözlerimdeki o kararlı ifadeyi korumaya çalıştım.
Jax gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Yüzümü narin ama sarsılmaz bir baskıyla ellerinin arasına alıp tekrar gözlerimin içine baktı. İstemeyerek de olsa ellerini yüzümden çekti ve bir adım geri çekildi.
“Teyzenin yanına gittiğin ve çıktığın an bana haber veriyorsun Fray.”
“Tamam,” dedim başımı sallayarak.
Arkamı dönüp kapıya doğru yürürken içimdeki korku büyüyordu. Aiden teyzemi kullanarak beni yanına çağırıyordu ve ben, Jax’in Elias’ı kurtarabilmesi için doğrudan o tuzağın içine yürüyordum.
Adımlarım kendi evimizin sokağına doğru ilerlerken dizlerimin bağı çözülüyordu. Zihnim bana oyunlar oynuyor gibiydi. Emma teyzemin sesi kulaklarımda dönüp duruyordu ama eve yaklaştıkça bir şeylerin yanlış olduğunu daha net hissettim.
Teyzem şehir dışındaydı... Evin bahçe kapısından içeri girdim. Tam kapının koluna uzanıp içeri adım atacakken, arkamda beliren o dondurucu ve yabancı varlıkla buz kestim.
“Jax için her şeye katlanacağını biliyordum ama bu kadarını da beklemiyordum Aria Fray.”
“Teyzem nerede?”
“Merak etme sadece telkin edildi. Daha inandırıcı olmalıydı.” Dedi rahat bir şekilde.
Aiden, kapı eşiğinde, tam arkamda duruyordu. Dudaklarında tüyler ürperten küstah bir tebessüm vardı. Tam eve doğru bir adım atacakken beni durdurdu.
“Anlaşmamız böyle değildi, o eve girmeyeceksin. Gidiyoruz.”
Arkasını dönüp caddenin kenarında duran siyah arabaya doğru yürümeye başladı. Çaresizce, başka şansım olmadığını bilerek peşinden gittim. Arabanın kapısını açarken dayanamayıp sordum.
“Nereye gidiyoruz?”
Aiden arabaya binerken hafifçe güldü. “Sürprizi bozmayalım.”
Sürücü koltuğuna geçip motoru çalıştırdı. Yola çıktığımızda bana doğru kısa bir bakış atıp alaycı bir kahkaha attı. “Bana abi demen gerekebilir. Kaç yaşında olduğumu biliyor musun?” Bir an duraksadı, yüzündeki sırıtış derinleşti. “Ya da... Abi değil, dede mi demelisin yoksa?”
Kendince hafif bir kahkaha attı. Onun bu tehlikeli ortamdaki aşırı soğukkanlılığı ve umursamazlığı nefesimi kesiyordu. Şaşkınlıkla gözlerimi ona diktim.
“Hayat bir eğlence mi senin için sadece?”
Aiden gözlerini yoldan ayırmadan omuz silkti. “Eğlence olmazsa nasıl yaşayacağız ki?”
Yaklaşık 40 dakikadır karanlık yollarda ilerliyorduk. İçimdeki huzursuzluk tepe noktasına ulaşmışken cebimdeki telefon çalmaya başladı. Ekranda Jax yazıyordu.
Aiden gülümsedi. “Aç.”
Ellerim titreyerek telefonu açtım ve kulağıma götürdüm. Daha ben nefes bile alamadan Jax’in dondurucu ve öfkeden kükreyen sesi hoparlörden taştı.
“Sakın Fray... Sakın bana Aiden’la olduğunu söyleme!”
“Jax, ben—”
Aiden tek bir seri hareketle telefonu elimden çekip aldı. “Hadi ama kardeşim, yapma böyle... Beni üzüyorsun. Sanki tehlikeli biri imajına sürüklüyorsun beni.”
“Seni mahvedeceğim Aiden!” diye kükredi Jax telefonun diğer ucundan. Sesi ortalığı yıkacak gibiydi. “Seni kendi ellerimle geberteceğim!”
Aiden neşeyle güldü. “İşin iyi tarafına bak Jax, Elias artık senin. Aria’nın işareti ise uzun zaman önce tetiklenmişti, sende çok iyi biliyorsun.”
Kaşlarımı çatarak Aiden’a döndüm. “Ne tetiklenmesi?”
Aiden sanki çok büyük bir pot kırmış gibi şaşkınlıkla duraksadı. Telefonu kulağına daha çok yaklaştırdı. “Söylemedin mi yoksa kardeşim?”
Jax telefonun diğer ucundan bağırdı: “Kes çeneni!”
“Şimdi telefonu kapatmak zorundayım,” dedi Aiden, Jax’in öfkesini hiç umursamadan. “Aria ile yol boyu konuşacak çok şeyimiz var.”
Ve telefonu Jax’in yüzüne kapattı.
Öfkeyle ve şaşkınlıkla Aiden’a döndüm. “Neden yapıyorsun bunları? Elias senin de kardeşin!”
Aiden acı bir tebessümle güldü. “Jax’in Elias’ı korumak için her şeyi yapacağını biliyordum zaten. O ikisi hiç ayrılmazdı. Üvey kardeş ben ve Diana gibi davranırdı Elias. Hep onu korudu. Eminim ki sana kardeşleri olduğumdan bile bahsetmemişlerdir.”
Sessiz kaldım. Cevap vermediğimi görünce yüzündeki o alaycı ifade bir anda silindi. İlk kez tamamen ciddi ve karanlık bir ifadeyle bana baktı.
“Bu hikâyede masum olman Aria, en çok senin zararına oluyor. İyilik her şey değil.”
Sözleri içimi ürpertti. Gözlerinin derinliklerine bakarak fısıldadım. “Bir zamanlar sen de iyi biriydin belki de Aiden...”
Aiden bir anlığına ne diyeceğini bilemeyerek şaşkınlıkla bana baktı. Gözlerinde eski bir anının titreşimi belirdi ama salisesinde toparlanıp yüzüne o dondurucu maskesini geri taktı.
“Hiçbir zaman öyle bir şey olmadı.”
Ama gözleri, dudaklarının söylediğinin tam tersini bağırıyordu.
Bakışlarımı pencereye çevirdim. “Neden ben?”
“Senin işaretin,” dedi Aiden kestirip atarak. “Senin işaretin Aethel’den bile daha güçlü.”
“Ne demek istiyorsun?”
Aiden hafifçe güldü. “Sana neden anlatmadıklarını şimdi daha iyi anlıyorum ama sen tam olarak yürüyen bir bombasın Aria.”
“Madem anlatıyorsun, daha açıklayıcı anlatır mısın?”
Aiden başını iki yana sallayıp kıkırdadı. “Çok meraklı davranıyorsun ama sorun değil, seni anlıyorum. İşaretin birini diriltebilir Aria…Fakat tam olarak bunu yapabilmesi için ölmen gerekiyordu.”
Kanım dondu. Zihnimdeki parçalar aniden birleşti. “Çünkü daha önce... ben öldüm ve dirildim. Yoksa sen...”
Aiden kederli ama tatmin olmuş bir kahkaha attı. “Senin ölmen planın bir parçasıydı. Canını yakmak istemezdim ama elimizdeki tek seçenek buydu. İşaretin tetiklendi ve güç topluyor. O güç ise şimdi birini diriltmemde bana yeterli.”
Aiden’ın neşeyle sürdüğü araba, kasabanın dışındaki sisli dağ yoluna doğru tırmanırken zihnimdeki taşlar tek tek yerine oturmaya başlıyordu. Yüzüne vuran araba ışıkları, gözlerindeki o hırslı körlüğü daha da belirginleştiriyordu.
“Anlamıyorsun değil mi?” dedi Aiden, parmaklarıyla direksiyonda ritim tutarak. “Jax bunca yıl Magnus’un gölgesinde bir hiç gibi büyüdü. Magnus onu koruduğunu iddia etti ama aslında tek yaptığı Jax’in içindeki o gerçek canavarı bastırmaktı.”
Dikiz aynasından bana kısa bir bakış fırlattı, yüzünde sinir bozucu, kendinden emin bir gülümseme belirdi.
“Babam öldü Aria,” dedi, sesi virajı alırken motorun gürültüsüne karışarak. “Magnus artık yok! Zayıflığı ve güçsüzlüğü yüzünden geberip gitti. Ama üvey abim hâlâ onun o aciz kurallarıyla hareket edebileceğini sanıyor.”
Sertçe yutkundum. Camdan dışarı, sisin yuttuğu uçuruma doğru baktım. Sesimi çıkarmadan sadece onu dinliyordum ama içimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
Aiden alaycı bir kahkaha attı, sesi arabanın içinde çınladı.
“Jax bu aile için sadece bir lanet, başka hiçbir şey değil,” dedi, kafasını iki yana sallayarak. “Ve ben babamın yaptığı gibi bir lanetin gölgesinde yaşamayacağım.”
Gaza biraz daha bastı, araba sisli dağ yolunda hızla yükselirken dikiz aynasındaki gözleri karanlıkta tekinsizce parıldıyordu.
Araba sonunda dağın en tepesinde, uçuruma bakan yüksek ve ıssız kayalıkların olduğu bir düzlükte durdu. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda dondurucu rüzgâr yüzüme çarptı. Sisin içinden usulca beliren yaşlı bir cadı bize doğru ilerledi.
“Gelmişsin,” dedi cadı, sesi rüzgârın uğultusuna karışıyordu.
“Geldim,” diye karşılık verdi Aiden, adımlarını yanımda yavaşlatarak.
Cadı hiçbir şey söylemeden bakışlarını doğrudan bana çevirdi. Birkaç adımda yanıma yaklaşıp elini kaldırdı ve parmaklarını boynumdaki, o ilk günden beri taşıdığım işarete dokundurdu.
O an sanki tenime kızgın bir demir basılmış gibi dehşet bir acı dalgası vücudumu sardı.
Acının vermiş olduğu refleksle geri çekilmeye çalıştım. Bacaklarımın bağı çözüldü, başım şiddetle döndü ve dengemi tamamen kaybettim.
Tam yere kapaklanacakken Aiden hızla atılıp beni kollarıyla yakaladı. Düşmemek için çaresizce, ister istemez onun eline tutundum.
Fakat acı dinmedi; aksine, boynumdaki işaret alev alev parlayarak kıpkırmızı bir renge dönüştü. İçimdeki tüm organlar kavruluyordu sanki.
Attığım acı dolu çığlık dağda yankılanırken görüşüm tamamen bulanıklaştı. Bilincim kayıp giderken kafam Aiden’ın göğsüne yaslandı ve ardından tamamen geriye düşüp karanlığa gömüldüm.
AİDEN VALERIUS
Kollarımın arasındaki kız bilincini kaybedip yere doğru kayarken, son anda elimi uzatıp kafasının arkasını tuttum. Başının sert kayalara vurmasını engellemek içgüdüsel bir hamleydi.
Onu tuttuğum o birkaç saniyelik anda, zihnimde yıllardır gömdüğümü sandığım o eski, tozlu hatıra patladı. Yüzü, teslim olmuş hâli, o çaresiz kokusu... Yıllar önce kaybettiğim kadınla o kadar benzeyişi vardı ki bir an kalbimin durduğunu hissettim. Göğsümde hafifçe soluyan Aria değil de sanki o gibiydi.
Zihnimdeki bu tuhaf, sarsıcı hisle sarsılarak kendime geldim. Başımı sallayıp o düşünceleri hızla ittim. Aria’nın bedenini dikkatle düzelterek onu incitmeden kayalıkların üzerine yavaşça yatırdım.
Cassiopeia, yaptığım her hareketi izleyen o kadim ve derin gözleriyle bana baktı. Yüzyıllardır tanıdığım bu kadına duyduğum saygı, onun yanındaki duruşumu her zaman değiştirirdi.
“Duygularını saklamakta hiçbir zaman iyi olmadın Aiden,” dedi Cass, sesi rüzgârın uğultusuna karışan yumuşak ama delici bir tondaydı. “Onu önemsiyorsun.”
Gözlerimi yerde baygın yatan Aria’nın solgun yüzünden ayırmadan, “Canının yanmasını istemiyorum Cass, hepsi bu,” dedim dürüst bir sesle.
Cassiopeia hafifçe başını iki yana salladı. “Unutma, bu süreç onu öldürebilir. Hem de geri dönemeyecek şekilde.”
Sertçe yutkunup bakışlarımı ona çevirdim. Sesinde veya duruşunda en ufak bir saygısızlık olmadan, rica ile emir arasındaki o ince çizgide konuştum. “Bunu daha önce de konuştuk. Gerekirse tüm gücünü ve bilgeliğini kullan Cass... Ama onun ölmemesini sağla. Sana güveniyorum.”
“Elimden geleni yapacağım,” dedi Cassiopeia, Aria’nın başucuna çökerek. “Ama yaşamasını sağlamak kolay değil. Kanına ihtiyacım olacak.”
Anlayışla başımı salladım. Kolumu kaldırıp bileğimi dudaklarıma yaklaştırdım ve keskin dişimle derimi sertçe yırttım. Siyahımsı, koyu kanım sızmaya başladığında, Cass’in getirdiği ritüel kabının içine birkaç damla damlattım.
“Sadece yaşamasını sağla,” diye tekrarladım.
Cassiopeia elindeki kanı ritüel için karıştırırken derin bakışlarını bana dikti.
Cassiopeia elindeki kanı ritüel için karıştırırken derin ve sorgulayıcı bakışlarını bana dikti.
“Victor Bane geri döndüğünde onun gözü hiçbir şey görmeyecek Aiden,” dedi Cass, sesi gecenin soğuğundan daha dondurucu bir tondaydı. “Ritüel bittiğinde bu işaret Aria’nın teninden tamamen silinecek. İşaret gittiğinde Aria’yı öylece bırakacak mısın?”
Gözlerimi yerde baygın, savunmasızca yatan Aria’ya çevirdim.
“Jax’ı mutlu edip etmeyeceğimi soruyorsun...” dedim dudaklarımı kıvırarak.
Yüzüme karanlık ve alaycı bir gülüş yayıldı. “Henüz karar vermedim. Tabii Aria eline bir tahta sopa alıp beni tehdit etmeye kalkışmazsa...”
Bu fikir beni gerçekten eğlendirmişti, kısık sesle güldüm. Cassiopeia’nın ne demek istediğimi anlamadığını biliyordum ama zihnim çoktan o ilk geceye, her şeyin başladığı o sokak arasına kaymıştı.
O gece karanlık ara sokaktan bir çığlık yükseldiğinde Aria korkup kaçmak yerine adımlarını o tarafa yöneltmişti. Birine yardım edebilme düşüncesiyle sokağa daldığında, gördüğü manzara karşısında donakalmıştı. Karşısındaki şey bir insan değildi; saldırgan bir vampirdi.
Durumun ciddiyetini anladığı an geri adım atmamış, yerdeki tahta sopayı kavrayıp kendini korumak için o vampirin karşısına dikilmişti. Karşısındaki yaratığa o tahta sopayla vurmaya çalışacak kadar cesur ve bir o kadar da çaresizdi.
Hemen yanlarındaki binanın çatısında, gecenin gölgelerine bürünmüş hâlde onları izliyordum. Aslında eğlenceliydi. Bir vampire sopa ile saldıranı hiç görmemiştim daha önce. İnsanlar genellikle böyle bir şeyler karşılaştıklarında direk kaçıyorlardı ya da bayılıyorlardı.
Aşağı inip o yaratığı gebertmeyi ve Aria’yı kurtarmayı planlıyordum. İşin sonunda onu telkin edip her şeyi unutturacaktım ne de olsa.
Tam aşağı atlayacağım sırada Jax bir fırtına gibi ara sokağa dalıp vampiri tek hamlede katletmiş, ardından Aria’nın zihnine girip tüm o dehşet anlarını ve kendini unutturmuştu.
Jax işini bitirdiğinde, bir şeylerin ters gittiğini hissedip başını hızla yukarı, benim durduğum çatıya doğru kaldırmıştı ama o daha gözlerini yukarı çevirmeden ben karanlığın içinde izimi çoktan kaybettirmiştim.
Zihnimdeki hatıranın üzerini kapatıp derin bir nefes aldım. Bakışlarımı yeniden Cassiopeia’ya çevirdim.
“O gece birine yardım etmek için o sokağa daldı, sonra da Jax’ın kendisini kurtardığını sandı...” dedim, sesimdeki alaycı tonu koruyarak. “Ama en başından beri adımlarını sayan bendim. Her neyse şimdi işimize dönelim Cass, zamanımız daralıyor.”
Cassiopeia, ritüel kabındaki kanı kadim kehanet sözleriyle harmanlayıp Aria’nın göğsündeki işaretin üzerine dökmeye başladı. O ilk damla tenine temas ettiği an, Aria’nın bedeni bir elektrik akımına kapılmışçasına kasıldı.
Göz kapakları titreyerek yarıya kadar aralandı. Bilinci tam olarak yerinde değildi ama gözlerinden kesintisiz yaşlar süzülmeye başladı. Göğsünden yükselen o saf acı, boğazından hırıltılı, cılız bir inilti olarak döküldü. Canı dayanılmaz bir şekilde yanıyordu.
Cass’in hemen yanında dururken, Aria'nın gözlerinden süzülen yaşları ve acıyla kıvranışını gördüğümde çenemdeki damarların belirginleştiğini hissettim. Bakışlarımı Aria’dan ayırıp sertçe Cass’e çevirdim.
“Hızlı bitir şunu!” dedim, sesimdeki sabırsızlık ve gizleyemediğim baskıyla.
Cassiopeia gözlerini ritüelden ayırmadan, alnından süzülen terle konuştu. “Çalışıyorum Aiden! Bu kadim bir büyü, aceleye gelmez!”
O sırada Aria’nın boğazından yırtıcı bir çığlık koptu. Acının şiddetiyle başı geriye düştü, göğsündeki o soluk mühür bir anda alev almış gibi parlayarak masmavi renkten kan kırmızısına dönüştü. Vücudundaki tüm yaşam enerjisi çekiliyor gibiydi; kasları gevşedi, bedeni yerde tamamen güçsüzleşip peltemeleşti.
Çevrede yatan yedi kurdun ölü bedeni, Aria’nın can çekişen işaretinden yükselen kırmızı ışık ve ritüel kabındaki orijinalin kanı havada birleşerek karanlık bir girdap oluşturdu. Cassiopeia hands ellerini bu girdaba doğru uzatıp antik dilde bir şeyler fısıldamaya başladı
“Sanguine originalis, anima revirescit... Ex cineribus surge...”
Sözler nefesini kesiyor, dili ağırlaşıyordu. Ölü bir kurdu, bir orijinali hayata geri döndürmek evrenin dengesini zorluyordu; Cass’in kolları titriyor, burnundan ince bir kan sızıyordu. Bütün gücünü vererek son kadim kelimeyi haykırdı.
O anda kırmızı ışık patlayarak tüm kayalıkları aydınlattı ve Aria’nın başı yana düşüp bilinci tamamen kapandığında, kayalıkların üzerindeki kırmızılık yavaşça sönmeye başladı. Cassiopeia kanlı ellerini indirip sırtını arkasındaki duvara yasladı ve bitkinlik içinde yere çöktü.
“Döndü...” diye fısıldadı Cass, gücünün son kırıntısıyla.
Dudaklarımın kenarında karanlık, zafer dolu bir tebessüm belirdi. Bakışlarımdaki o gururla Cass’e baktım.
“Aferin Cass... Başaracağını biliyordum.”
Hiç vakit kaybetmeden öne atıldım. Yerde baygın ve tamamen savunmasız yatan Aria’nın yanına ulaşıp onu narin ama bir o kadar da sıkı bir hareketle kucağıma aldım. Başını göğsüme yaslayıp hafifleyen nefesini hissettiğimde, gözlerimi gecenin karanlığına çevirdim.
Büyü tamamlanmıştı ama o burada, gözlerimizin önünde belirmemişti. Yıllar önce nereye gömüldüğünü ne ben biliyordum ne de bir başkası... Toprağın altındaki o gizli mezarında, ölümün soğukluğundan sıyrılıp ilk nefesini aldığı anı ruhumda hissedebiliyordum.
Şimdilik nerede olduğunu bilmesem de uyanmıştı. Çok geçmeden yolunu bulup bana gelecekti.
Cassiopeia titreyen elleriyle duvardan destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı. Yüzündeki solgunluk yerini panik dolu bir korkuya bırakmıştı.
“Aiden... Buradan hemen gitmeliyiz,” dedi sesi titreyerek. “Bu büyü dalgası o kadar güçlüydü ki Jax kesinlikle hissetmiştir. Eğer Jax buraya gelirse... bizi canlı bırakmaz!”
Cass’in gözlerindeki o katıksız dehşeti gördüğümde alçak, karanlık bir kahkaha attım.
“Onu ben de çok iyi tanıyorum Cass,” dedim rahat bir tavırla, kucağımdaki Aria’yı biraz daha kendime çekerek. “Biliyorum ne yapacağını... Sonuçta o, canavarların bile korktuğu bir vampir.”
Dudaklarımdaki o alaycı tebessüm derinleşti. Jax’in buraya geldiğinde bulacağı tek şey, iş işten geçtikten sonra boş kalmış bir ritüel alanı ve Aria’nın yokluğu olacaktı.
“Hadi,” dedim Cass’e dönerek. “Gidelim.”
Aria’yı kucağımda sıkıca tutarak gecenin koyu gölgelerine doğru ilk adımı attım. Oyun esas şimdi başlıyordu.
JAX VALERIUS
Karanlık ormanın içinden fırtına gibi geçip kayalıklara vardığımda, ciğerlerime dolan kan ve yanık kokusu adeta genzimi yaktı. Kalbim göğsümü delercesine çarpıyordu.
Alanda ne bir ses ne de hareket vardı... Sadece yerde yatan yedi ölü kurdun cesedi ve ritüelden geriye kalan o uğursuz, tüten kırmızı izler.
"Aria!" diye kükredim, sesim dağlarda yankılandı.
Eldric arkamdan gelip durduğunda gözleri yerdeki mühürlere kaydı. Yüzü anında kireç gibi bembeyaz kesildi. "Açmışlar..." dedi fısıltıyla. "Mührü kırmışlar Jax, çok geç kaldık."
Hızla oradaki kanlı toprağa diz çöktüm. Aria’nın o kendine has, tatlı kokusu hâlâ havadaydı ama kendisi yoktu. Toprağa çöküp yumruğumu dondurucu kayalara öyle bir geçirdim ki taşlar çatladı. Gözlerim öfkeyle kan kırmızısına dönerken dişlerimi sıktım.
"Onu bulacağım..." dedim, sesim ölümün kendisi kadar soğuk ve vaat doluydu. "Aiden bu dünyayı üstüme yıksa bile Aria’yı ondan söküp alacağım."
AİDEN VALERIUS
Aria’yı odadaki geniş yatağa yavaşça yatırdım. Yüzü hâlâ bembeyazdı, göğsündeki işaret ise ritüelden sonra kor gibi kızarık, hafifçe tütmeye devam ediyordu.
Cassiopeia kapının eşiğinde durmuş, titreyen elleriyle üstündeki kanı temizlemeye çalışıyordu. "Şimdi ne olacak Aiden? Jax şehri altüst edecek. O kızı elimizde tuttuğumuzu öğrendiğinde..."
"Öğrensin," dedim rahatça, Aria’nın üzerini örterken. "Aria uyanana kadar bu kapıdan içeri kimse giremez. Buna izin vermem.”
“Ritüel de bitti. O nerede uyandıysa uyandı, uyanır uyanmaz bize geleceğini biliyoruz... Ama kızı Jax’a geri bırakmak zorundayız. Eğer bizi öldürmek istersenCanlı kalamayız.”
Zihnime bir anda tutulan o sözler düştü. Aria ile anlaşma yaparken ona sadece kanına ihtiyacım olduğunu söylemiştim. Onu kandırmış, kanı yerine bedenindeki o güçlü işareti kullanmış ve iş bittiğinde serbest bırakacağıma dair söz vermiştim.
Ama şimdi... Yatakta öylece yatan bedenine bakarken içimdeki o karanlık, bencil taraf beni kemirmeye başladı. Onu öylece bırakıp Jax’in kollarına göndermek fikri, göğsüme görünmez bir bıçak saplanıyormuş gibi hissettiriyordu.
Aria’nın Jax’i ne kadar çok sevdiğini biliyordum. Zihnim bunu kabullense de ruhum, gururum ve içimdeki o kibri sonuna kadar besleyen tarafım bunu bir türlü kendine yediremiyordu. Jax Valerius’un benden bir şey daha almasına tahammülüm yoktu.
Yatağın kenarına oturup elimi yavaşça Aria’nın yüzüne doğru uzattım. Parmak uçlarım yanağındaki o yumuşak tenine hafifçe dokundu.
İçimde çözemediğim, cevabını vermekten kaçındığım devasa bir kargaşa vardı. Aria’ya bu kadar düşkün olmamın sebebi neydi gerçekten? Onu yüzlerce yıl önce kaybettiğim o eski sevgilimin bir silueti, bir yansıması olarak gördüğüm için miydi?
Yoksa... Uzun zamandır gölgelerden onu izlediğim, her mimiğini, her korkusunu ve her gülüşünü ezberlediğim için oluşan o sarsılmaz alışkanlık yüzünden mi? Sadece Aria olduğu için mi ona bu kadar çekiliyordum, yoksa geçmişimin bir hayaleti olduğu için mi?
Bunu ben bile bilmiyordum. Tek bildiğim; onu serbest bırakma konusunda ilk defa bu kadar büyük bir tereddütün tam ortasında kaldığımdı.
Cassiopeia bitkin bir halde derin bir nefes verdi. “Ben... biraz dinlenmek için yan odaya geçiyorum Aiden. Gücüm tükendi. Bir şey olursa seslen.”
“Git Cass,” dedim gözlerimi Aria’dan ayırmadan. “Ben buradayım.”
Cass odadan çıkıp kapıyı kapattığında, oda derin ve ağır bir sessizliğe büründü. Yatağa biraz daha yaklaştım. Gözlerim Aria’nın boynunda duran o zarif kolyeye kaydı. Lunareth taşı... Zihnine sızmamı, ona hükmetmemi engelliyordu.
Narin parmaklarımla kolyenin klipsine uzandım. Yavaşça çözüp kolyeyi boynundan çıkardım ve komodinin üzerine bıraktım. Artık tamamen savunmasızdı. Zihni bana açıktı.
O sırada Aria’nın kirpikleri hafifçe titredi. Dudaklarından kısık bir inilti döküldü ve gözlerini yavaşça açtı. Bakışları bulanık bir şekilde odada gezindikten sonra doğrudan benim üzerimde durdu.
“Sen...” diye fısıldadı, sesi pürüzlü ve zayıftı.
Hemen öne eğildim. Gözlerimi gözlerine diktim, bakışlarımı zihninin en derin noktalarına sabitleyerek sesime o büyüleyici, karşı konulmaz telkin tonunu yükledim.
“Beni öp Aria.”
Aria’nın gözlerindeki o sorgulayan, kırgın ifade bir anda silindi. bakışları tamamen boşlukta kaldı ve kontrolü zihnimin ellerine bıraktı. Yavaşça yataktan doğruldu. İradem altında hareket eden bir kukla gibi narin ellerini göğsüme koydu. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, dudakları dudaklarıma doğru süzüldü...
O bana yaklaştıkça derin bir arzu bedenime yayıldı. Ancak dudakları dudaklarıma dokunmak üzereyken... göğsümde devasa bir boşluk hissedip aniden savunmasız kaldım.
Dudakları dudaklarıma temas etmeden hemen önce, irademi geri çekip onu omuzlarından yavaşça geriye doğru ittim.
Telkinin etkisi bir anda kırıldı. Aria sarsılarak geriledi, gözlerindeki o puslu perde dağıldı. Şaşkınlıkla etrafına bakındı, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu.
“Ne oldu?” dedi panikle, ellerini başına götürerek. “Neden buradayım? Ayrıca... neden bana öyle bakıyorsun?”
Onun bu şaşkın ve tamamen kendinde olan haline baktım.
“Sadece... bir yalanın beni ne kadar tatmin edebileceğini görmek istedim.” Gözlerimin içine bakıyordu. Devam ettim.
“Ama yetmedi.”
Bölüm etkileşimi
