1. bölüm · Melez | Jax Valerıus

GİRİŞ: Morbury’nin Gölgeleri

Melisa Özgün

Morbury’nin loş sokaklarında gece yarısı yürümek her zaman kötü bir fikirdi. Ama o gece, köşenin ardından yükselen boğuk yardım çığlığını duyduğum anda olduğum yerde durup kaldım.
“Yardım edin!”
Ses, dar bir ara sokaktan geliyordu. Düşünmeye fırsat bulamadan sesin geldiği yöne koştum. Köşeyi döndüğüm anda gördüğüm manzara nefesimi kesti. Bir adam, sırtı taş duvara dayanmış hâlde çaresizce çırpınıyordu. Onu boğazından kavrayan yaratık, tek eliyle yerden kesmişti. Silüeti bir insanı andırıyordu ama hareketlerinde insana ait hiçbir şey yoktu. Gözleri karanlığın içinde kan kırmızısı parlıyor, dudaklarının arasından görünen sivri dişler ay ışığında ürkütücü bir şekilde parlıyordu.
“Bırak onu!” diye bağırdım.
Yaratık yavaşça başını bana çevirdi. Göz göze geldiğimiz anda içimi tarif edemediğim bir ürperti sardı. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. “İşime karışma, küçük insan.” dedi boğuk bir hırıltıyla. Adamı umursamazca yere fırlattıktan sonra ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Geri çekilmeye fırsat bulamadan elinin tersiyle beni sertçe duvara savurdu. Sırtım taşlara çarparken sağ kolum duvardaki sivri bir çıkıntıya sürtündü. Derim anında yarıldı. Yakıcı acıyla birlikte sıcak kanın kolumdan aşağı süzüldüğünü hissettim.
Kan damlaları taş zemine düştüğü anda yaratık olduğu yerde dondu. Burnunu havaya kaldırdı ve gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Yüzündeki vahşi ifade yerini şaşkınlığa bıraktı. “Bu koku…” diye fısıldadı kendi kendine. Bir adım daha attı. Gözleri artık yalnızca bana odaklanmıştı. “Hayır…” dedi, sesi neredeyse titriyordu. “Bu sıradan bir insan kanı değil.” Bir nefes daha çekti. Açlığı yüzünden okunuyordu. “Saf… kadim…” Dudaklarının arasındaki sivri dişler tamamen ortaya çıkarken gözlerindeki kırmızı daha da koyulaştı. “Yüzyıllardır böyle bir koku almamıştım.”
Korkudan hareket edemiyordum. Adam çoktan can havliyle bulunduğu yerden uzaklaşmış, karanlığın içinde gözden kaybolmuştu. Ben ise duvara yaslanmış hâlde yaratığın bana yaklaşmasını izlemekten başka hiçbir şey yapamıyordum. Önümde durduğunda nefesini yüzümde hissedebiliyordum. Başını yavaşça boynuma doğru eğdi. Dişleri tenime değmek üzereydi.
Tam o anda kulakları sağır eden bir çarpma sesi yankılandı.
Yaratığın bedeni görünmez bir güç tarafından vurulmuş gibi metrelerce geriye savruldu. Büyük bir gürültüyle karşıdaki taş duvara çarptı. Çatlayan taşların parçaları etrafa saçılırken toz bulutu sokağı kapladı. Şaşkınlık içinde başımı kaldırdığımda siyah ceketli bir adamın önümde durduğunu gördüm. Üzerindeki tek bir kırışıklık bile bozulmamıştı. Ellerini cebine sokmuş, sanki az önce yaşananlar sıradan bir akşam yürüyüşünden ibaretmiş gibi son derece rahattı.
“Dişlerini göstereceksen…” dedi alaycı ama sakin bir sesle. “Karşındaki kişiyi doğru seç.”
Yaratık doğrulmaya çalışırken gözleri korkuyla büyüdü. “Sen…” diye hırladı. “Valerius…”
Yabancının dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “En azından gözlerin çalışıyor.”
Bir sonraki saniye olduğu yerde değildi. Ne olduğunu anlayamadan yaratığın tam karşısında belirdi. Eli yıldırım hızıyla yaratığın göğsüne saplandı. Karanlığı yaran acı dolu bir çığlık duyuldu. Elini geri çektiğinde avucunda hâlâ atan kanlı bir kalp vardı. Hiç tereddüt etmeden onu yere bıraktı. Yaratık dizlerinin üzerine çöktü, bedeni birkaç saniye içinde gri bir küle dönüşerek rüzgârla birlikte dağıldı.
Nefesim düzensizleşmişti. Gözlerimi önümde duran yabancıdan ayıramıyordum. O ise hiçbir şey olmamış gibi yüzündeki rahat ifadeyle ve ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Refleksle geriye çekildim ama sırtım sert taş duvara çarptı. Daha fazla kaçacak yerim yoktu. Panikle etrafıma bakındım. Ayağımın dibinde duran kırık bir tahta parçasını kavrayıp titreyen ellerimle ona doğrulttum.
“Yaklaşma…” dedim, sesim korkudan çatlayarak. “Bir adım daha atarsan…”
Sözümü tamamlayamadım.
Bakışları elimdeki tahta parçasına kaydı, ardından yeniden bana döndü. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, alaycı bir gülümseme belirdi.
“Ciddi misin?”
“Yaklaşma dedim!”
Hiç durmadı. Aynı sakin adımlarla yürümeye devam etti. Korkuyla elimdeki tahtayı bütün gücümle ona doğru savurdum. Ne olduğunu bile anlayamadan tahta ortadan ikiye ayrıldı ve parçaları ayaklarımın dibine düştü. O ise hâlâ aynı yerde duruyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi bana bakıyordu.
“Başka bir planın var mı?”
Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu. Gözlerim önce yerde küle dönüşmüş bedene, sonra yeniden ona kaydı. Az önce birinin kalbini çıplak eliyle söküp çıkarmıştı. Buna rağmen nefesi bile değişmemişti.
“Sen…” dedim, sesim titreyerek. “Nesin sen?”
Dudaklarının kenarı biraz daha yukarı kıvrıldı.
“Vampir…” dedi umursamaz bir tavırla. Kısa bir an durdu, omzunu hafifçe silkti. “…kurtadam…” Gözlerini gözlerime dikti. “Ya da ikisi de.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır… Bu mümkün değil.”
“İnsanlar…” dedi sakin bir sesle. “İmkânsız olduğuna inandıkları şeyleri gördüklerinde hep aynı tepkiyi veriyor.”
Boğazım düğümlendi.
“Sen… bir canavarsın.”
“Olabilir.”
Bunu öyle rahat söylemişti ki, sanki iltifat almış gibiydi.
“Ama az önce öldürdüğüm…” dedi yerdeki külleri işaret ederek. “…oydu.”
Bir adım daha yaklaştı. Artık nefesini hissedebiliyordum.
“Ben” Bakışları gözlerime kilitlendi. “ondan çok daha kötüyüm.”
Yüzündeki alaycı ifade yavaş yavaş kayboldu. Yerini, ilk kez gördüğüm kadar ciddi bir bakış aldı. Gözlerini birkaç saniye boyunca üzerimde gezdirdi. Sanki bir karar vermeye çalışıyordu.
“Ne yazık ki” dedi derin bir nefes alarak. “Seni burada öylece bırakamam.”
Ne demek istediğini anlayamadım.
“N-ne?”
Refleksle yeniden geri çekilmeye çalıştım ama sırtım hâlâ taş duvara yaslıydı.
“Hayır, Yaklaşma!”
Yabancı aldırış etmedi. Ağır adımlarla aramızdaki son birkaç metreyi de kapattı. Gözleri buz mavisinden yavaşça koyu bir kızıllığa bürünürken nefesim boğazımda düğümlendi.
“Bana bak, Fray.”
Başımı hızla iki yana salladım. “Hayır”
“Bana bak.”
Sesi ne yükselmişti ne de sertleşmişti. Ama kelimeler, sanki zihnimin içinde yankılanıyordu. İstemesem de gözlerim yeniden onunkileri buldu.
“Daha iyi.”
Dudaklarının kenarında kendinden emin bir gülümseme belirdi.
“Şimdi beni dikkatle dinle.”
Başım ağırlaşmaya başlamıştı. Çevremdeki sesler giderek uzaklaşıyor, dünya yoğun bir sisin içine gömülüyordu.
“Bu gece yaşanan her şeyi unutacaksın.”
Göz kapaklarım istemsizce ağırlaştı.
“Beni hiç görmedin.”
Nefes alışım yavaşladı.
“Yarın uyandığında, bunu yalnızca kötü bir rüya olarak hatırlayacaksın.”
Sesini son kez duydum. “Hoşça kal, Fray.”
Gözlerimi açık tutmaya çalıştım ama başaramadım.
Sonra, her şey karardı.