18. bölüm · Melez | Jax Valerıus
Bölüm 18 - Güle güle Tala Zayen, merhaba Anne.
Diana’nın yere yığılmasıyla birlikte Carrie’yle aynı anda ona doğru hareket ettik. Ne olduğunu tam olarak anlayamıyordum; yalnızca Diana’nın yerde hareketsiz yatması ve kolundaki sembolün hâlâ koyu bir şekilde parlaması gözümün önündeydi. Ona ulaşmak için birkaç adım atmıştım ki Tala’nın elini kaldırmasıyla görünmez bir güç ikimizi birden geriye savurdu. Sırtım yeniden toprağa çarptı. Alnımdaki yara hâlâ kanıyordu ve sıcak kan kaşımın üzerinden süzülerek gözümün kenarına ulaşıyordu. Gözlerimi kırpıştırıp görüşümü düzeltmeye çalışırken Tala’nın Diana’nın başında durduğunu gördüm.
Elini Diana’nın kolundan çektiğinde yüzünde tuhaf bir memnuniyet vardı. Sanki az önce yaptığı şeyin sonuçlarını anlamaya çalışıyor değil, onları ilk kez keşfetmenin verdiği heyecanı yaşıyordu. Parmaklarını kendi avucuna doğru kapatıp açtı ve dudaklarında yavaşça bir gülümseme belirdi.
“Demek ilk vampir olmak böyle bir şey.”
Sesindeki hayranlık midemi bulandırdı. Diana’nın bedeninden çektiği gücü kendi üzerinde hissediyor gibiydi. Omuzlarını hafifçe geriye atarken gözlerini ellerine çevirdi.
“İyi bir besin kaynağı.”
“Diana’ya ne yaptın?” diye bağırdım.
Tala bana dönüp yalnızca gülümsedi. Cevap vermeye bile gerek görmemiş gibiydi.
Carrie yeniden ayağa kalkmaya çalıştı. Yaralı kolunu tutarak Diana’ya ulaşmak için birkaç adım attığında Tala bir anda ortadan kaybolmuş gibi onun önünde belirdi. Eli Carrie’nin boynuna uzandı ve onu yerden kaldırdı.
“Carrie!”
Carrie’nin ayakları toprağı bulmaya çalışırken elleri Tala’nın bileğine kapandı. Yüzü öfkeyle gerildi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapamadı, sonra gözlerinde bir şey değişti.
Hava bir anda hareketlendi.
Önce hafif bir rüzgâr yükseldi. Ardından ağaçların dalları sertçe sallanmaya başladı. Kuru yapraklar yerden havalanıp etrafımızda dönüyor, rüzgâr giderek güçleniyordu. Tala’nın ceketinin etekleri savrulurken Carrie’nin çevresindeki güç büyümeye devam etti.
“Sakın bize zarar vermeye kalkma!”
Sesi ormanın içinde yankılandı.
Bir anda patlayan güç Tala’yı Carrie’den koparıp metrelerce geriye savurdu. Tala yere çarpmadan önce havada dönüp ayaklarının üzerine indi. Birkaç adım geriye sürüklense de dengesini hemen buldu.
Sonra kahkaha attı.
“Velmora dediğin böyle olur işte.”
Üzerindeki toprağı umursamazca silkeledi.
“Daha yeni söylediğim şeyler için kusura bakma lütfen.”
Sesinde en ufak bir pişmanlık yoktu. Aksine, bundan eğleniyor gibiydi.
Carrie tekrar ona doğru hareket edecekken yerdeki bir şey dikkatimi çekti. Yanımda duran cam şişeyi gördüğüm anda düşünmeden uzanıp yerden aldım. Ayağa kalkmayı bile doğru düzgün beklemeden Tala’ya doğru koştum ve elimdeki şişeyi bütün gücümle başına geçirdim.
Camın kırılma sesi gecenin sessizliğinde yankılandı.
Tala’nın başı hafifçe yana savruldu.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Sonra bana döndü.
Yüzünde hâlâ aynı gülümseme vardı.
“Aria…”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Ayıp oluyor ama.”
Gözlerim büyüdü.
Tala elini bana doğru kaldırdı.
Ne olduğunu anlamadan görünmez bir güç göğsüme çarptı ve beni geriye savurdu. Sırtım sertçe toprağa vuruldu. Nefesim kesilirken ağzımda metalik bir tat hissettim. Dudaklarımın arasından kan süzüldü.
“Aria!”
Carrie’nin sesi geldi ama ona cevap veremedim.
Başımı kaldırdığımda Tala’nın hâlâ bana baktığını gördüm.
Carrie’nin öfkeli bir çığlıkla yeniden ayağa kalktığını fark ettiği anda Tala başını ona çevirdi.
“Senin gücün…”
Sözünü tamamlamadan elini havaya kaldırdı.
“Biraz fazla gürültülü.”
Parmaklarını hafifçe kapattığında havadaki basınç bir anda değişti. Carrie daha ne olduğunu anlayamadan görünmez bir güç ona çarptı ve bedeni geriye doğru savruldu. Ağaçların arasında kaybolacak kadar uzağa düştüğünü gördüm.
“Carrie!”
Tala ise sanki hiçbir şey olmamış gibi bana doğru yürümeye başladı.
Her adımı yavaştı.
Ben geriye doğru süründüm. Ellerimi toprağa bastırıp ayağa kalkmaya çalıştım fakat başım dönüyordu. Alnımdan akan kan gözlerime doluyor, görüşümü bulanıklaştırıyordu.
Tala birkaç adım önümde durdu. “İstenen sensin.”
Kaşlarımı çattım. “Ne?”
Gülümsedi. “yüzden gitmeliyiz.”
Bir adım daha yaklaştı. “Geç kaldık.”
Söylediği şeyin ağırlığından çok, bunu söylerkenki alaycı tavrı içimi ürpertti.
“Ben seninle hiçbir yere gelmiyorum.”
Geriye doğru bir adım attım. Tala’nın gülümsemesi genişledi. “Bunu sana soracağımı mı düşündün?”
Bir anda önümden kayboldu. Gözlerim onu aramaya fırsat bulamadan karşımda belirdi. Elini kaldırdı ve parmaklarının arasında karanlık bir ışık toplandı.
“Uyu, Aria.”
Büyü üzerime çarptığı anda bütün bedenim ağırlaştı. Sesler uzaklaşmaya başladı. Carrie’nin bir yerlerden bana seslendiğini duydum ama kelimeleri artık seçemiyordum. Dizlerimin bağı çözüldü. Dünya etrafımda dönmeye başladı.
Son gördüğüm şey Tala’nın yüzündeki o sakin gülümsemeydi. Ardından karanlık her şeyi yuttu.
JAX VALERIUS
Malikaneden uzaklaştıkça balo salonundan gelen müziğin sesi arkamızda kaldı. Ağaçların arasına girdiğimizde ise gecenin sessizliği yeniden üzerimize çöktü. Elias birkaç adım yanımda yürüyordu fakat ikimiz de konuşmuyorduk. Az önce gördüğümüz ceset, Michael’ın üzerinde bulunan işaretler ve ardından gelen o lanet mesaj zihnimden çıkmıyordu.
Tala Zayen’in adını yıllar sonra yeniden duymak yetmezmiş gibi şimdi bir de Morbury Mezarlığı’nda beni beklediğini söylemişti. Güneş doğmadan. Belli ki geceyi benim için özellikle uzun tutmaya kararlıydı. Bir süre daha ilerledikten sonra aniden durdum.
Elias da birkaç adım sonra durup bana baktı.
“Yalnız değiliz.” Dedi.
Başımı hafifçe yana çevirdim. “Evet.”
Gözlerimi karanlığın içine diktim. Ormanın havasında belli belirsiz bir değişiklik vardı. Rüzgâr neredeyse tamamen kesilmişti ama ağaçların dalları birbirine sürtünüyor, karanlığın derinliklerinden gelen hafif hışırtılar etrafımızda dolaşıyordu. Birilerinin nefesini duymuyordum ama yalnız olmadığımızdan emindim.
Elias’ın yüzü sertleşti. Tam o sırada arkamızdan kuru bir dal kırıldı. Hızla döndüm fakat birkaç saniye boyunca hiçbir şey göremedim. Ardından sağ taraftaki ağaçların arasında bir gölge hareket etti.
Elias yanıma geçti. “Cadılar.”
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “Biliyorum.”
“Çıkın ortaya oyun oynayacak zamanım yok.”
Sesim ormanın içinde yankılandı. Elias başını çevirmeden sordu.
“Kaç kişi?”
Gözlerimi çevremizde gezdirdim. “İstedikleri kadar olabilirler kardeşim, bu onların sonunu değiştirmeyecek.”
Tanıdık bir yüz çıktığında kaşlarım hafifçe çatıldı. Liora. Yüzü solgundu, nefesi düzensizdi ve saçları dağılmıştı. Sanki günlerdir birilerinden kaçıyormuş gibi görünüyordu. Bize birkaç adım yaklaştıktan sonra durdu.
“Geri döndüm.” Sesi kısıktı. “Cassandra’dan kaçtım.”
Elias hemen öne çıktı. “Yaşıyor mu?”
Liora başını salladı. “Evet.”
Elias’ın bakışları sertleşti. “Cassandra da mı?”
Liora yeniden başını salladı ve etrafına baktı. “Burada başka—”
Cümlesini tamamlayamadan sustu.
Arkamızdan gelen ayak sesleriyle birlikte başka biri ağaçların arasından çıktı. Kadını görür görmez Liora’nın yüzündeki bütün renk çekildi. “Griselda…”
Griselda birkaç adım atıp onun karşısında durdu. Yüzünde sakin, neredeyse huzurlu bir ifade vardı.
Liora geri çekildi. “Sen ölü olmalıydın.”
Griselda’nın dudaklarında ince bir gülümseme oluştu.
“Son birkaç senedir seni ve yaptıklarını oldukça yakından izliyorum, Liora.” Sesi sakindi ama altında açık bir tehdit vardı. “Konuşmanı pek önermem.”
Liora’nın dudakları aralandı fakat söyleyeceği her neyse içinde kaldı. Başını eğip sustu.
Griselda’nın bakışları yavaşça Liora’dan ayrılıp bana döndü. “Jax Valerius.”
Adımı söylerken yüzündeki ifade değişti. Yılların öfkesini tek bir bakışın içine toplamış gibiydi.
“Kızımı öldürdün, Jax.”
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım. “Ölmesi gerektiyse, Griselda, öldürmüşümdür.”
Sözlerimin ardından ormanda kısa bir sessizlik oluştu. Elias bana baktı ama hiçbir şey söylemedi.
Griselda’nın gözleri öfkeyle kısıldı. “İğrenç yaratık.”
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “Bunu senden duymak komik.”
Kadının yüzündeki ifade sertleşti. “Sonun burada olacak.”
Başımı hafifçe yana eğdim. “Deneyebilirsin.”
Hava bir anda değişti. Ağaçların dalları sertçe sallanmaya başladı ve toprağın üzerindeki kuru yapraklar ayaklarımızın etrafında dönmeye başladı. Griselda ellerini kaldırdı. İlk büyü üzerimize doğru savrulurken içgüdüsel olarak yana çekildim fakat Cassandra’nın nereden çıktığını fark etmem yalnızca bir saniye sürdü.
Ağaçların arasından ağır adımlarla bize doğru ilerliyordu. “Cesursun.”
Elini kaldırdı. Görünmez bir güç göğsüme çarptığında birkaç metre geriye savruldum. Ayaklarımı toprağa sürterek dengemi korudum ve düşmeden yeniden doğruldum.
Cassandra’nın yüzünde memnun bir gülümseme vardı. “Bu gece bitiyorsunuz.”
Elias aynı anda hamle yaptı fakat önümüzde görünmez bir duvar oluştu. Göğsü o engele çarparak geri savruldu. Ben de elimi uzatıp sınırı yokladım. Parmaklarım görünmez bir yüzeye değdi. Çıkışımızı tamamen kapatmışlardı.
Liora da sınırın içinde kalmıştı ve ne olduğunu anlamaya çalışarak etrafına bakıyordu. “Ne yapıyorsunuz?”
Cassandra başını ona doğru çevirdi. “Senin işin kolay.” O anda Liora’nın yüzü buruştu.
Eli burnuna gittiğinde parmaklarına bulaşan kana baktı. Birkaç saniye sonra gözlerinin kenarından da ince bir kan çizgisi süzüldü.
“Ne oluyor?” Sesi titremeye başlamıştı. “Sizi kaltaklar, bu da ne?”
Cassandra’nın yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi. “Kusura bakma tatlım. Senin ölümün biraz daha kolay olacak.”
Griselda ise gözlerini Elias’a çevirdi. “Kızım seni çok seviyordu, Elias.”
Elias’ın çenesi gerildi.
Kadın sözlerine devam etti. “Abinin onu öldürmesine izin verdin.”
Elias’ın bakışları bir anlığına yere indi ama hiçbir şey söylemedi. Griselda yeniden bize baktı. “Ve bugün o lanet vampir soyunuzun çoğu silinecek.”
Ardından külü sınırın etrafına dökmeye başladı. Gri toz toprağın üzerinde ince bir halka oluştururken büyünün baskısı daha da ağırlaştı. Ben ise ceketimin cebine uzandım. Parmaklarım Marcus’un tanıdığı cadının verdiği küçük nesneye değdi. Onu çıkardığımda Elias’ın gözleri kısa bir anlığına üzerime kaydı.
Kendi kanımla birlikte sınır büyüsünün içine atıldığında, büyüyü birkaç saniyeliğine bozabileceğini söylemişti. Birkaç saniye. Şu anda ihtiyacım olan tam olarak buydu. Dişlerimi bileğime geçirdim, kanımı nesnenin üzerine sürdüm ve kimsenin dikkatini çekmesine fırsat vermeden külle çizilmiş sınırın üzerine fırlattım.
Nesne toprağa değer değmez hava titredi. Görünmez duvarın üzerinde ince bir çatlak oluştu. Ardından çatlak genişledi ve sınırın bir bölümü birkaç saniyeliğine zayıfladı.
Elias’a baktım. “Şimdi.”
O da ne yapacağını anladı. Fakat ben ondan önce hareket ettim. Bir adım attım ve sınırın içinden geçtim.
Cassandra’nın yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi.
“Ne—”
Cümlesini tamamlamasına izin vermedim. Bedenimdeki güç bir anda yükselirken görüşüm değişti. Kurt olmanın ayrıcalıklarını bedenime hapsettim. Cassandra geri çekilmeye çalıştı fakat artık çok geçti.
Bir anda yanında belirdim. “Hazırlıksız geleceğimi düşünmemeliydin Cadı. Fakat senin için mutlu şeyler yok çünkü Görünen o ki bu senin son gecen.”
Elimi göğsüne geçirdiğimde yüzündeki ifade dondu. Parmaklarım kalbine ulaştı ve tek bir hareketle onu bedeninden söküp çıkardım. Cassandra’nın gözleri büyüdü. Bedeni birkaç saniye ayakta kaldıktan sonra ayaklarının dibine yığıldı.
Sessizlik çöktü. Griselda’nın yüzündeki öfke ilk kez yerini gerçek bir paniğe bıraktı. Bir adım geri çekildi.
“Hayır…” Ben ona doğru yürümeye başladım. “Sıra sende.”
Griselda geri çekilmeye devam etti. “Bunu yapamazsın.”
Dudaklarımda soğuk bir gülümseme oluştu. “Bir daha geri dönmemeni sağlayacağım.”
Bir anda yanında belirdim ve boynuna eğildim. Dişlerimi tenine geçirdiğim anda çığlığı ormanın içinde yankılandı. Birkaç saniye sonra onu bıraktım. Griselda sendeleyerek geriye doğru çekildi, eli boynuna gitti ve gözleri korkuyla bana kilitlendi.
“Nasıl…” Nefesi kesiliyordu. “Nasıl oldu bu?”
Bir adım daha attım. “Geç kaldın, Griselda.”
Griseldanın güldüğünü gördüm. “Belki de sen Jax. Sen geç kaldın.” Dedi ve gözlerini kapattı.
Orman yeniden sessizliğe gömüldü. Ne ima ettiğini anlayamamıştım ama bununla uğraşacak zamanım yoktu. Griselda’nın bedeni yere yığılırken etrafımızdaki sessizlik uzun sürmedi. Ağaçların arasından gelen hırıltılarla birlikte başımı kaldırdım. Karanlığın içinden bir çift göz, ardından bir başkası belirdi.
Sonra sayıları bir anda çoğaldı. Ağaçların arasından vampirler çıkmaya başladı. Birkaç saniye içinde bulunduğumuz alanın tamamı onlarla dolmuştu. Karanlığın içinde parlayan gözleri üzerimizde geziniyor, bazıları dişlerini göstererek bize doğru yaklaşıyordu.
Elias yanıma geçtiğinde göz ucuyla ona baktım. “Bunlar da mı bitmeyecek?” diye mırıldandı.
Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. “Sıkıldım.” Sesimi yükseltip çevremizdeki vampirlere baktım. “Nerede patronunuz?”
İçlerinden biri öne çıktı. Yaşı diğerlerinden daha genç görünüyordu ama yüzündeki küstahlık yaşından fazlaydı. “Sen kim oluyorsun da patronumuzu görmek istiyorsun?”
Göz açıp kapayıncaya kadar önünde belirdim. Boynuna dişlerimi geçirdiğimde sesi boğazında kaldı. Birkaç saniye sonra bedenini yere bıraktım. Dudaklarımı elimin tersiyle silip diğerlerine baktım.
“Çok konuştu.”
Bir an sessizlik oldu. Sonra omuzlarımı silktim.
“Her neyse. Kaldığımız yerden devam edelim.”
Elias’ın yüzünde kısa bir gülümseme belirdi ama hemen ardından gözlerini çevremizdeki kalabalığa çevirdi. “Jax, bu böyle olmayacak. Hepsini öldürmek zorundayız.”
Liora geriye doğru bir adım attı. Etrafımızdaki vampirlerin sayısı giderek artıyordu. “Çok fazlalar.”
Başımı ona çevirdim. “Daha fazlası da olsa, hepsi ölecek.”
Bakışlarımı yeniden vampirlere çevirdim. Ardından Liora’ya döndüm. “Gece Mühür Balosu’na git, Liora. Dianayı bul.”
Liora’nın yüzü bir anda değişti. “Diana mı? O…”
“Anlatacak zaman yok. Git.”
Liora birkaç saniye bana baktıktan sonra başını salladı ve ormanın diğer tarafına doğru koşmaya başladı.
Elias’la yalnız kaldığımızda ona döndüm. Etrafımızdaki vampirler yeniden üzerimize doğru ilerliyordu. “Kardeşim, benimle misin?”
Elias başını kaldırdı. Yüzünde o eski, tanıdık gülümseme vardı.
“Söz vermiştik.” Kısa bir sessizlik oldu. “Sonsuza kadar.”
Sonra ikimiz de aynı anda hareket ettik. İlk vampirin boynunu kırdım, ikincisinin göğsünü parçalayıp yere serdim. Elias yanımdan geçerken bir diğerinin kafasını bedeninden ayırdı. Birkaç saniye içinde orman çığlıklarla doldu. Toprağa düşen bedenler, savrulan kan ve kırılan dalların arasında ilerledik. Sayıları fazla olabilirdi ama artık kaçının kaldığını bile düşünmüyordum. Önüme çıkan her birini öldürüyordum.
Bir süre sonra geriye kalan vampirlerin bazıları geri çekilmeye başladı. Kaçmaya çalıştıklarını görünce peşlerinden gitmedim. Elias da durdu. Etrafımıza baktığımızda ormanın içindeki sessizlik yeniden kendini göstermeye başlamıştı.
Tam o anda içimde garip bir şey hissettim. Bir anlığına olduğum yerde kaldım. Elimi göğsüme götürdüm.
“Siktir.”
Elias hemen bana döndü. “Ne oldu?”
Başımı kaldırdım. “Yoksa…”
Arianın yüzü gözlerimin önüne geldi. Ardından boynundaki kolyeyi düşündüm. Amelia’nın yaptığı koruma büyüsü sayesinde Aria tehlikede olduğunda bunu hissedebilecektim. O anda içimde yükselen şey korkuya benzemiyordu. Daha kötüydü.
Bir şey ters gitmişti.
“Jax?”
Elias’ın sesi beni kendime getirdi.
“Bir şey oldu.”
“Ne?”
Griselda’nın son anını hatırladım. Yere düşerken yüzünde korkudan çok farklı bir ifade vardı. Gülümsüyordu. O sırada bana bakıp dudaklarını hareket ettirmişti.
Başarısız oldum. O an anlamamıştım. Şimdi anlıyordum.
“Bu bir tuzaktı.”
Elias’ın yüzü sertleşti. “Ne?”
“Bizi buraya çekmek için.”
Bakışlarımı malikanenin olduğu yöne çevirdim. “Tehlikedeler. Aria…”
İsmi ağzımdan çıktığı anda koşmaya başladım. Elias da arkamdan geldi. Ormanın içinden olabildiğince hızlı geçtik. Ağaçların arasından malikanenin ışıkları yeniden görünmeye başladığında hızımı daha da artırdım. Bizi karşılayan manzara mideme ağır bir yumruk gibi oturdu. Araba ormanın kenarında duruyordu ama kapıları yerlerinden sökülmüştü.
Toprağın üzerinde külle çizilmiş bir çember vardı. “Lanet olsun.”
Elias benden önce çevreye bakmaya başladı. “Jax…”
Gözleri biraz ilerideki ağaçlara takıldı. Orada biri yatıyordu.
Carrie.
Hemen ona doğru koştum. Elias benden birkaç adım önce ulaştı. Carrie’nin kolunda ve yüzünde kan vardı. Saçları yüzüne yapışmış, bedeni hareketsizdi.
“Carrie!”
Elias dizlerinin üzerine çöktü. Onu omuzlarından hafifçe sarsmaya başladı.
“Carrie, beni duyuyor musun?”
Birkaç saniye sonra göz kapakları titredi. Carrie güçlükle gözlerini açtı. Bakışları önce Elias’a, sonra bana çevrildi. Sonra dudakları hareket etti.
“Chegas demasiado tarde. O selo completarase esta noite.”
Olduğum yerde kaldım. Eski dili anlıyordum.
“Geç kaldın.” Elias bana baktı. “Mühür bu gece bitecek.”
Elias’ın yüzündeki şaşkınlık yerini öfkeye bıraktı. “Tala Zayen bunu nasıl—”
Carrie’nin gözleri bir anda değişti. Sanki zihninin üzerindeki perde yırtılmış gibi başını tuttu.
“Ben…” Nefesi hızlandı. “O adam…”
Elias hemen ona yaklaştı. “Ne yaptı?”
Carrie gözlerini kapatıp açtı. “Beni telkin etti.”
Elias’ın yüzü bembeyaz oldu. “Bu mümkün değil.”
Başını iki yana salladı.
“O cadı… nasıl?”
Carrie nefesini toparlamaya çalıştı. “O… kardeşinizin…”
Sesi titredi. “Diananın gücünü mühürledi.”
Yüzüm gerilmişti. “Ne?”
“Diana ölmedi.” Carrie gözlerini bana çevirdi. “Şu an sadece uykuda. Ama Tala Zayen onun gücünü kullanıyor.”
Bir an hiçbir şey duymadım. Sadece kendi nefesimi. Tala. Diana’nın gücü. Mühür. Aria.
Hepsi aynı anda zihnimde birleşti.
“Lanet olsun.”
Tam ayağa kalktığım sırada ağaçların arasından Liora çıktı. Bizi gördüğünde hızını kesip yanımıza geldi.
“Burada mıydınız? Ben de diğer kısımlara bakıyordum.”
Ona döndüm. “Liora.”
“Efendim?”
“Carrie’yi malikaneye bırak. Eldric’in yanında beklesin.”
Liora başını salladı. “Tamam.”
Elias ise Carrie’nin yanına yeniden çömeldi. Yüzüne düşen saçlarını dikkatlice geriye çekti. Carrie ona baktığında Elias’ın sesi ilk kez o gece yumuşadı.
“İyi olacaksın.”
Carrie hemen başını iki yana salladı. “Aria…”
Gözleri doldu.
“Aria ve Diana iyi değillerdi. Ben de gelmek istiyorum.”
“Bu halde olmaz.” Sesim sert çıktı.
Carrie bana baktı. “Jax—”
“Şu an sadece ayak bağı olursun.”
Elias bir an bana baktı. Ardından yeniden Carrie’ye döndü. Yüzündeki ifadeyi birkaç saniye daha korudu ve sonunda ayağa kalktı.
“Liora.”
“Ben buradayım.”
“Onu bırakma.”
Liora başını salladı. Elias Carrie’ye son kez baktı. Sonra yanıma geldi.
“Marcus.”
Başımı salladım.
“Marcus.”
Arkamızı dönüp ormanın karanlığına doğru ilerlemeye başladık. Bu kez nereye gittiğimizi biliyorduk. Tala Zayen’in peşine. Kardeşime ve ariaya yaptıkların için seni dünyanın öbür ucuna göndereceğim Tala zayen ve bütün soyunun yok olduğunu kendi gözlerimle göreceğim.
ARİA FRAY
Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey başımın üzerindeki gökyüzü oldu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalışmadan öylece baktım. Görüşüm bulanıktı ve başımın içinde ağır bir uğultu vardı. Nefes aldıkça ciğerlerime dolan havada toprak, çiçek ve hafifçe nem kokusu vardı. Yavaşça doğrulmaya çalıştığımda bedenimin bana ait değilmiş gibi ağırlaştığını hissettim. Kollarımı hareket ettirmek bile düşündüğümden daha fazla güç istiyordu. Başımın arkasındaki ağrı yeniden kendini hissettirince gözlerimi kapatıp birkaç saniye bekledim.
Bulunduğum yer bir bahçeye benziyordu. Etrafım yüksek ağaçlarla çevriliydi ve aralarından süzülen solgun ışık, çimenlerin üzerine parçalar hâlinde düşüyordu. Birkaç metre ileride eski taşlarla çevrilmiş küçük bir alan, biraz daha ötede ise birbirine dolanmış sarmaşıkların ardında yükselen duvarlar vardı. Burasının neresi olduğunu bilmiyordum. Bildiğim tek şey, ormana benzediği hâlde geldiğimiz yerden tamamen farklı olduğuydu. Sonra onu gördüm.
Birkaç metre önümde eski bir masanın başında bir kadın oturuyordu. Masanın üzerinde üst üste yığılmış onlarca kâğıt, eski kitaplar ve ne olduklarını anlayamadığım küçük şişeler vardı. Kadın kâğıtlardan birinin üzerinde bir şeyler inceliyordu. Uzun, kumral saçları omuzlarından aşağıya dökülüyor, yüzüne düşen birkaç tutam saç onu daha da güzel gösteriyordu. Yüzünde garip bir sakinlik vardı. Öyle ki bulunduğum durumun aksine, onun için hiçbir şey yolunda gitmiyormuş gibi görünmüyordu. Beni fark ettiğinde elindeki kâğıdı yavaşça masanın üzerine bıraktı.
“Uyandın.”
Sesindeki sakinlik, içimdeki paniği daha da belirgin hâle getirdi.
“Neredeyim ben?”
Sesim beklediğimden daha zayıf çıktı. Boğazım kurumuştu. Kadın bana doğru baktı ve dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oluştu.
“Merak etme. İyi bir durumdasın.” Kısa bir süre durdu. “Şu an için.”
İçimden bir ürperti geçti. İyi bir durumdaydım. En azından Şu an için.
Tala Zayen’in yüzü zihnimde yeniden canlandı. Beni büyüsüyle bayılttığı an, gözlerindeki o kendinden emin ifade ve ardından söylediği sözler… İstenen sensin. O yüzden gitmeliyiz. Geç kaldık. Beni buraya Tala Zayen getirmişti. Peki bu kadın kimdi? Bakışlarımı ondan ayırmadan tekrar sordum.
“Siz kimsiniz?”
Kadın cevap vermek yerine başını hafifçe çevirdi. Bakışlarının yönünü takip ettiğimde birkaç metre ötede başka bir şey fark ettim. Diana. Kalbim bir anda hızlandı.
Diana hareketsiz bir şekilde büyük bir çemberin içinde duruyordu. Etrafındaki toprağın üzerine karmaşık semboller çizilmişti ve kollarında daha önce gördüğüm koyu işaretler hâlâ duruyordu. Başını öne eğmişti. Sanki derin bir uykunun içindeydi ve bulunduğu yerden çıkamıyordu.
“Diana…”
Yavaşça ayağa kalkmaya çalıştım ama dizlerim titredi. Birkaç adım atmak için kendimi zorladığımda gücümün neredeyse tamamen tükendiğini fark ettim. Tala’nın üzerimde bıraktığı büyünün etkisi hâlâ bedenimin içindeydi.
Diana’ya baktıkça içimdeki korku büyüdü.
“Ona ne yaptınız?”
Kadın önce Diana’ya baktı. Ardından yeniden bana döndü. “Ona hiçbir şey yapmayacağım.”
Sesi sakindi.
Fakat bu cevap beni rahatlatmaya yetmedi.
“Şu anda burada kalmasının sebebi ne?”
Kadın masanın üzerindeki kâğıtlardan birini eline aldı. Üzerindeki sembollere baktıktan sonra tekrar masaya bıraktı.
“Bunu öğrenmen için henüz erken.”
Çenemi sıktım. “Bence artık yeterince şey yaşadım.”
Kadın gülümsemesini kaybetmedi. “Bundan emin değilim.”
Etrafıma baktım. Bahçenin çıkışını bulmaya çalıştım ama nereden geldiğimi bile bilmiyordum. Ağaçların arasındaki yollar birbirine karışıyor, yüksek taş duvarlar görüşümü kapatıyordu. Üstelik gücüm neredeyse tamamen tükenmişti.
Ne yapacağımı bilmiyordum. Buradan nasıl çıkacağımızı da. Elim boynuma gitti. Parmaklarım kolyeye dokunduğu anda birkaç saniyeliğine durdum.
Jax.
Kolyenin üzerinde parmaklarımı gezdirdim. Amelia’nın yaptığı koruma büyüsünü düşündüm. Jax bana, kötü bir durum olduğunda bunu hissedeceğini söylemişti. Her nerede olursam olayım yanıma geleceğini söylemişti.
Peki ya şimdi? Onu hissedemiyordum. Belki de bu kadın yüzünden büyü çalışmıyordu. Belki de Jax nerede olduğumu bilmiyordu. Bu düşünceyle birlikte içimdeki korku daha da derinleşti.
Kadın beni sessizce izliyordu. “Onu bekliyorsun.”
Başımı kaldırdım. “Neyi?”
Gözleri boynumdaki kolyeye kaydı. “Jax’ı.”
Bir an hiçbir şey söyleyemedim.
Kadın hafifçe gülümsedi. “Merak etme, Aria. Henüz gelmedi.”
Henüz.
O tek kelime, içimde açıklayamadığım bir ürperti bıraktı.
JAX VALERIUS
Kolyenin yerini hissettiğim anda adımlarımı hızlandırdım. Amelia’nın yaptığı büyü, gecenin karanlığında ince bir bağ gibi içimde titreşiyordu. Aria yakındı. Bundan emindim. Yalnızca onun değil, Diana’nın da nerede olduğunu bulmak zorundaydım. Elias birkaç adım arkamdan gelirken ağaçların arasından ilerlemeye devam ettim. Önümüzdeki yoğun bitki örtüsü bir anda seyrekleşti ve karşımıza geniş bir bahçe çıktı. Bahçenin diğer ucunda eski taş duvarların ardında yükselen yapı görünüyordu.
Tam o sırada önümüzde biri belirdi.
Tala.
Adımlarımı durdurmadan ona doğru yürüdüm. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık yoktu. Aksine, bizi bekliyormuş gibi sakince duruyor ve üzerimizde gezdirdiği bakışlarında eğlenceli bir ifade taşıyordu.
“Tekrar karşılaştık.” Başını hafifçe yana eğdi. “Tam yüz otuz beş sene sonra, Jax ve Elias.”
Dudaklarında geniş bir gülümseme oluştu.“Hoş geldiniz.”
Cümlesinin bitmesini bile beklemedim. Bir anda önümde belirip elimi boynuna geçirdim. Onu birkaç adım geriye sürüklerken parmaklarımı boğazına daha sıkı bastırdım.
“Diana nerede?” Gözlerimi gözlerine diktim. “Aria nerede?”
Tala’nın yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Seni öldürmeden önce söylersen iyi edersin.”
Boynundaki damarların altında dolaşan gücü hissedebiliyordum. Fakat bir sonraki saniyede bedeninden yayılan güç değişti. Tala, Diana’dan aldığı vampir gücünü kullanarak kendisini elimden kurtardı ve hızla geriye savruldu. Ayaklarının üzerine indiğinde ceketini düzeltti, ardından bana bakıp kahkaha attı.
“Cadı olmak yerine vampir olabilirmişim.”
Kendi ellerine baktı. “Yakışırmış bana.”
Sonra bakışlarını ikimizin arasında gezdirdi. “Öyle değil mi arkadaşlarım?”
Elias bir anda öne çıktı. “Dalga mı geçiyorsun sen?”
Tala elini kaldırdı ve vampir gücüyle Elias’ı geriye doğru savurdu. Elias birkaç metre sürüklendikten sonra yeniden ayağa kalkmaya çalışırken Tala diğer elini ona çevirdi. Söylediği büyülü sözlerle birlikte havadaki güç yoğunlaştı ve Elias’ı bir kez daha geriye fırlattı. Bedeni sertçe yere çarptı.
Elias doğrulmaya çalışırken gözleri kırmızıya döndü. “Şimdi gerçekten ölmek istediğini düşünüyorum.” Dedi Elias.
Benim içimdeyse çok daha eski, çok daha vahşi bir şey uyanıyordu. Gözlerimin önündeki dünya bir anda keskinleşti. Dişlerimin arasından nefesimi verirken gözlerimin sarıya döndüğünü hissedebiliyordum.
Tala’ya doğru bir adım attım. “Bütün kanını alana kadar seni geberteceğim.”
Sesim sakin çıkıyordu fakat içimdeki öfke her kelimede biraz daha büyüyordu. “Bu dünyada senden kalan tek bir soya kadar herkesi öldüreceğim.”
Tala’nın yüzündeki eğlence bir anda silindi. Gözleri karardı.
“Zaten öldürdün seni adi.” Bir adım bana doğru geldi. “Kalan tek ailemi, kuzenimi öldürdün.”
Sesi öfkeyle titriyordu. “Şimdi ölümü hak ediyorsun.”
Ellerini kaldırdı. Dudaklarından eski bir dilde birkaç kelime dökülürken etrafındaki hava ağırlaştı. Ne söylediğini anlamasam da büyünün üzerime yöneldiğini hissettim. Bir anda kalbimin içine keskin bir ağrı saplandı.
Göğsümü tuttum. Nefesim yarıda kaldı.
Aynı anda Elias’ın sesini duydum. “Ah!”
Tala’nın yüzünde yeniden o soğuk gülümseme belirdi. “İçiniz cayır cayır yanacak.”
Kalbimin içinde yayılan sıcaklık birkaç saniye içinde bütün göğsümü kapladı. Sanki damarlarımın içinden ateş geçiyordu. Dişlerimi sıktım ve yere bir dizimin üzerine çöktüm. Elias da birkaç metre ötede aynı acıyla mücadele ediyordu. Tala büyüyü yeniden söyledi. Ağrı bir anda şiddetlendi.
Elias’ın sesi bahçede yankılandı. “Yeter!”
Başımı kaldırdım. Gözlerim hâlâ sarıydı. İçimdeki kurt, acının altında daha da güçleniyordu. Tala’nın karşısında yeniden doğrulurken bakışlarımı ondan ayırmadım.
Elias’ın nefes alışları yavaş yavaş normale dönmeye başlamıştı. Tala’nın dikkatinin bir anlığına ona kaydığını gördüğüm anda yerdeki küçük taşı fark ettim.
Eğilip taşı aldım. Hiç düşünmeden bütün gücümle Tala’ya fırlattım. Taş havayı yararak ilerledi ve Tala’nın elinin tam ortasından geçti. Tala bir anda durdu.
Bakışları eline indi. “Sen…”
O an önümde belirdiğimde artık aramızda birkaç santim bile kalmamıştı. Boynuna eğildim. Tala geri çekilmeye çalıştı fakat bu kez ona izin vermedim. Elimi omzuna bastırıp gözlerini gözlerime kilitledim.
“Bir daha tekrar görüşmemek üzere.”
Dişlerimi boynuna geçirdim. Kanı ağzıma dolduğu anda bedenindeki gücün yavaş yavaş çekildiğini hissettim. Tala’nın elleri önce omuzlarıma tutundu, ardından gücü tükenirken yanlarına düştü. Birkaç saniye daha içtim ve sonunda onu bıraktım.
Bedeni yere yığıldı. Sessizlik geri döndü. Elias yanıma geldiğinde ikimiz de birkaç saniye boyunca Tala’nın hareketsiz bedenine baktık. Ardından bahçenin diğer tarafındaki yapıya çevirdim gözlerimi.
Aria. Kolyenin verdiği o ince titreşim hâlâ devam ediyordu.
“İçeride.”
Elias başını salladı. Birlikte taş yapıya doğru ilerledik. Kapıdan içeri girdiğimizde karşılaştığımız manzara ikimizi de olduğumuz yerde durdurdu. Gözlerim içerideki kadına takıldı. Uzun kumral saçları vardı. Önündeki eski masanın üzerinde kâğıtlar, kitaplar ve büyü sembolleriyle dolu sayfalar duruyordu. Kadın başını kaldırdı.
Bakışlarımız kesişti. Dünya bir anlığına sustu Elias’ın da nefesi kesildi. Yüzünü yıllar geçse bile unutamazdım.
Dudaklarımın arasından tek bir kelime çıktı.
“Anne.”
ARİA FRAY
bahçenin diğer tarafından bir ses duyuldu.
“Burada.”
Başımı hızla kaldırdım. Ağaçların arasından iki kişi çıkıyordu. Önce Elias’ı gördüm. Ardından Jax. Kalbim bir anda hızlandı. Onu gördüğüm an içimde tuttuğumu bile fark etmediğim nefesi bıraktım. Yüzümde küçük bir gülümseme oluştu. Jax buradaydı. Gerçekten gelmişti.
Bakışları bahçeyi tararken beni buldu. Gözleri önce yüzümde, sonra boynumdaki kolyede durdu. Ardından Diana’ya kaydı. Yüzündeki ifade bir anda sertleşti.
“Fray.”
İsmimi duyduğum anda içimde garip bir sıcaklık yayıldı. Elias da beni gördüğü anda Jax’ın yanında durdu.
“İyi misin?”
Başımı sallamaya çalıştım fakat sesim çıkmadı. Jax bir adım daha atmak üzereydi ki karşımdaki kadın yavaşça sandalyesinden kalktı. İkisi de aynı anda ona döndü. Kadın birkaç saniye boyunca Jax ve Elias’a baktı. Ardından yüzünde sakin bir gülümseme oluştu.
“Hoş geldiniz evlatlarım.”
Jax olduğu yerde kaldı. “Anne.”
Elias’ın yüzündeki ifade de bir anda değişti. Ben ise ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Evlatlarım.
Bakışlarımı kadından Jax’a çevirdim. Sonra yeniden ona baktım. İçimdeki rahatlama bir anda şaşkınlığa dönüştü.
Bu kadın… Jax ve Elias’ın annesiydi. Kadın elini hafifçe kaldırdı. Jax ve Elias daha ilk adımlarını atmışlardı ki etraflarında görünmez bir güç oluştu. Havada beliren semboller bedenlerinin çevresini sararken ikisi de oldukları yerde mühürlendi. Jax omzunu hareket ettirmeye çalıştı fakat görünmeyen güç buna izin vermedi. Elias da gücünü kullanarak mührü kırmaya çalıştığında yerdeki semboller daha da parlak bir şekilde ışıldadı.
Bunun sıradan bir mühür olmadığını anlamak için büyü konusunda uzman olmama gerek yoktu. Kadının yüzündeki sakinlik bile yeterliydi.
“Ailemizin yok olmasına izin veremem.”
Bir anda elini havaya kaldırdı. Masanın üzerindeki kâğıtlar sert bir rüzgârla savrulurken bahçenin içindeki hava ağırlaştı. Ağaçların dalları birbirine çarpmaya başladı. Yerdeki semboller birer birer parlıyor, kadının dudaklarından dökülen anlaşılmaz kelimeler etrafımızdaki büyüyü daha da güçlendiriyordu.
“Anne!” Jax’ın sesi bahçede yankılandı. “Yapma!”
Kadın ona baktı. Yüzündeki ifade kısa bir anlığına yumuşar gibi oldu ama elini indirmedi.
“Uzun seneler oldu görüşmeyeli.”
Bakışları önce Jax’a, ardından Elias’a kaydı.
“Bu şekilde karşılaşmak istemezdim ama her şey bitince aile olarak sohbet edeceğiz.”
Elias’ın yüzündeki şaşkınlık yerini öfkeye bıraktı. “Ne ailesinden bahsediyorsun sen?”
Kadın ona döndü.
“Aile mi kaldı?”
Elias’ın sesi yükseldi. “Magnus Jax’ı öldürmek istiyor. Bütün hayatını buna adadı. Sen de çok iyi biliyorsun.”
Kadın yalnızca gülümsedi. “Eğer işaret olmazsa ve son işaretli de ölürse hiçbir şey yapamayacak ve bize katılmak zorunda kalacak.”
Sözlerinin ne anlama geldiğini tam olarak anlayamıyordum fakat Jax’ın yüzündeki ifade, duyduğu şeyin hiç de iyi olmadığını açıkça gösteriyordu.
Sonra boğazımın etrafında görünmez bir baskı hissettim. Nefesim kesildi. Elimi boynuma götürdüm ama parmaklarım hiçbir şeye dokunamadı. Ayaklarım yerden kesildi ve bedenim havaya yükseldi. Ciğerlerime hava çekmeye çalıştıkça göğsüm daha fazla sıkışıyordu.
Jax’ın yüzündeki öfke bir anda patladı.
“Nefes alamıyor!”
Bana doğru hamle yaptı fakat mühür onu olduğu yerde tutuyordu. “Bırak onu anne!”
Sesinde daha önce hiç duymadığım bir çaresizlik vardı.
Ben konuşmaya çalıştım. “Jax…”
Kelime boğazımdan güçlükle çıktı.
Gözlerim doldu ve bir damla yaş yanağımdan aşağı süzüldü. Kadın ise büyüsünü durdurmadan elini havada tutmaya devam ediyordu.
“Aria!”
Jax’ın sesi yeniden yükseldi. Öyle bir bağırmıştı ki boynundaki bütün damarları görmüştüm.
Aria.
İsmimi söylemişti.
İlk kez.
O anda daha önce söylediği sözler zihnimde yankılandı.
Eğer sana adınla seslenirsem, çok geç kalmış olurum, Fray.
Kalbim sıkıştı. Demek gerçekten çok geç kalmıştı. Görüşüm yavaş yavaş kararmaya başladı. Jax’ın yüzü bulanıklaşıyor, Elias’ın sesi uzaktan geliyormuş gibi duyuluyordu. İkisi de mührü kırmaya çalışıyor, Jax ise görünmez duvara bütün gücüyle saldırıyordu.
“Anne, dur artık!”
Elias da bağırdı. “Bırak onu!”
Gözlerim artık açık kalmakta zorlanıyordu. Buna rağmen Jax’a son kez baktım.
Dudaklarım istemsizce gülümsedi.
“Yine de seni seviyorum…”
Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı ama Jax duydu.
“ARIA!”
Kadın gülümsedi. “Ölmesi gerekiyor oğlum. Ona değer verdiğini biliyorum ancak, başka bir seçenek yok aile her şeyden üstündür.”
Sesi bahçenin tamamında yankılandı. Bir kez daha mühre saldırdı.
“ANNE!”
Elias da aynı anda bağırıyordu. Gözlerim kapanırken Jax’ın yüzündeki ifadeyi son kez gördüm. Sonra her şey karardı.
