5. bölüm · Melez | Jax Valerıus

Melez | JV 4- Mühür

Melisa Özgün

Taş patika bir süre sonra sona erdi. Ağaçlar yavaş yavaş seyrekleşirken önümüzde geniş bir açıklık belirdi. Dolunay, bulutsuz gökyüzünde bütün ihtişamıyla yükseliyor, gümüş rengi ışığı açıklığın ortasındaki eski taş sunağın üzerine düşüyordu. Çevredeki sessizlik öylesine ağırdı ki, rüzgârın ağaç dallarına dokunuşu bile duyuluyordu. Yerin üzerine beyaz bir tozla kusursuz bir çember çizilmişti.
Çemberin etrafını anlamını bilmediğim eski semboller sarıyor, dört köşesinde yanan siyah mumların alevleri hiç sönmeden dimdik yükseliyordu. Tam ortadaysa dizlerinin üzerine çökmüş, elleri bileklerinden zincirlenmiş Carrie vardı. Başını öne eğmişti. Saçları yüzünü tamamen kapattığı için nefes alıp almadığını bile anlayamıyordum.
“Carrie!”
Hiç düşünmeden ona doğru koşmaya çalıştım. Kolum sertçe tutuldu. Jax.
“Bırak!” diye bağırarak kolumu çekmeye çalıştım. “Onu görüyor musun? Yardım etmemiz gerekiyor!”
Jax’ın bakışları Carrie’de değil, yere çizilmiş sembollerdeydi. “Tam da bunu istiyorlar.”
“Neyi?”
“Bizi.”
Ne demek istediğini anlayamadan Kael ağır adımlarla sunağın önüne geçti. Diğer kurtadamlar tek kelime etmeden açıklığın etrafına yayıldılar. Sayıları giderek artıyordu. Karanlığın içinden birbiri ardına çıkan gölgeler, sessizce bizi çevreleyerek geniş bir çember oluşturdu. Hiçbiri saldırmıyordu. Bekliyorlardı. Sanki başlayacak bir gösterinin ilk işaretini bekleyen seyirciler gibiydiler.
Kael başını kaldırıp dolunaya baktı. “Nihayet…” Derin bir nefes aldı. “Üç yüz yıl süren bekleyiş sona eriyor.”
Jax alaycı bir ifadeyle gülümsedi. “Üç yüz yıl bekleyip bunu mu hazırladın, dostum?”
Kael’in yüzü değişmedi. “Her zamanki gibi küçümsüyorsun.”
“Hayır.”
Jax omuz silkti. “Sadece beklentim daha yüksekti.”
Kael birkaç adım daha yaklaştı. “Birazdan fikrin değişecek.”
Jax hafifçe başını yana eğdi. “Bunu senden daha önce söyleyenler de oldu.” Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. “Hiçbiri devamını getiremedi.”
Ormanda kısa bir sessizlik oluştu. Kael’in bakışları bir anlığına sertleşti ama bunu hemen gizledi. “Bu gece farklı.”
“Öyle mi?”
Jax etrafındaki kurtadamlara göz gezdirdi. “Kalabalık olmak seni her zaman cesaretlendirmiştir.”
Kael elini yavaşça kaldırdı. “Başlayın.”
O anda açıklığın dört bir yanındaki semboller aynı anda kızıl bir ışıkla parladı. Toprağın altından yükselen ışık çizgileri yıldırım gibi ilerleyerek Jax’ın ayaklarının altında birleşti. Bir göz kırpması kadar kısa bir sürede onu çevreleyen ikinci bir çember oluştu. Kızıl çizgiler yerden yükselerek saydam bir bariyere dönüştü. Jax bulunduğu yerden çıkmak istedi.
İlk adımını attığı anda görünmez duvar bütün açıklığı titreten bir uğultuyla karşılık verdi. Kaşlarından biri hafifçe kalktı.
“İlginç.”
Elini uzatıp bariyere dokundu. Parmak uçlarının değdiği yerde kızıl kıvılcımlar oluştu. Bu kez yüzündeki alaycı ifade tamamen kayboldu.
Kael’in dudakları yavaşça yukarı kıvrıldı. “Sonunda dikkatini çekebildik.”
Jax elini geri çekti. Bakışlarını bariyerden ayırmadan konuştu.
“Bir Velmora mührü…”
Kael başını salladı. “Doğru.”
“Onu öldürmek için değil.” Jax’ın gözleri yavaşça Kael’e döndü. “Beni burada tutmak için.”
“Sonunda anladın.”
Tam o sırada iki kurtadam arkamda belirdi. Kollarımı sertçe kavradılar.
“Hayır!”
Çırpındım. Direndim ama beni sürükleyerek Carrie’nin yanına götürdüler.
“Dokunmayın ona!”
Jax’ın sesi ilk kez bütün açıklıkta yankılandı. Bariyere sertçe vurdu. Kızıl duvar dalgalandı ama kırılmadı. Bir kez daha denedi. Sonuç değişmedi. Kael sakinliğini bozmadan onu izliyordu.
“Boşuna uğraşıyorsun.”
Jax cevap vermedi. Sadece gözlerini Kael’in üzerinden ayırmadı. İçimde giderek büyüyen korku, nefes almamı zorlaştırıyordu. Beni Carrie’nin tam karşısına diz çökmeye zorladılar. Kaçmaya çalıştığım anda omuzlarıma bastırdılar.
Dizlerim sert taş zemine çarptı. Acıyla nefesim kesildi. Kael ağır adımlarla yanımıza geldi.
“İşaret…” Bakışları omzuma kaydı. “tamamlanmak üzere.”
Omzumdaki hilal bir anda yanmaya başladı. Acı bütün bedenime yayıldı. Çığlık atmamak için dudaklarımı ısırdım. Tam o sırada Carrie’nin başı yavaşça kalktı. Kalbim duracakmış gibi oldu. Gözleri mor renkte parlıyordu ama o bakışlar Carrie’ye ait değildi. Yüzünde tanımadığım, ürkütücü bir gülümseme belirdi. Dudakları ağır ağır aralandı. Konuştuğu dil daha önce duyduğum hiçbir dile benzemiyordu.
Her kelimesi havayı ağırlaştırıyor, yerdeki sembollerin biraz daha parlamasına neden oluyordu. Carrie’nin sesiyle birlikte başka bir kadın sesi de duyuluyordu. İki farklı kişi aynı ağızdan konuşuyormuş gibiydi. Dolunayın ışığı açıklığın üzerine daha sert düşerken etrafımızdaki bütün kurtadamlar aynı anda diz çöktü.
Başlarını öne eğdiler. Sanki yüzyıllardır bekledikleri ana tanıklık ediyorlardı. Omzumdaki acı dayanılmaz bir hâl aldı. Nefes almakta zorlanıyordum. Gözlerim kararmaya başladı. Jax bütün gücüyle bariyere yüklendi. Bu kez görünmez duvar çatlamadı bile. Yalnızca açıklığın içini dolduran uğultu biraz daha yükseldi.
İlk kez yüzünde gerçek bir öfke gördüm.
“Aria!”
Sesi, ormanın derinliklerinde yankılandı. Ben ise güçlükle başımı kaldırıp Carrie’ye baktım. Hayır, Orada bir yerlerde hâlâ Carrie’nin olduğunu hissedebiliyordum. Sadece, bana ulaşamıyordu.
Carrie’nin gözlerine bakmayı bırakamıyordum. Mor ışığın ardında, tanıdığım o sıcak bakışların tamamen kaybolduğunu sanıyordum. Ama tam pes etmek üzereyken gözünün kenarından tek bir damla yaş süzüldü. O küçücük damla, içimde yeniden umut yeşertmeye yetmişti.
“Carrie…” diye fısıldadım, sesim titriyordu. “Bu sen değilsin… Beni duyuyorsan lütfen savaş.”
Hiçbir tepki vermedi.
Dudaklarından dökülen o anlaşılmaz kelimeler hız kesmeden devam ediyordu. Her heceyle birlikte omzumdaki işaret biraz daha yanıyor, sanki tenimin altındaki bütün damarlar ateşle doluyordu. Dizlerimin üzerinde durmakta zorlanıyor, nefes alabilmek için mücadele ediyordum.
Jax bir kez daha bariyere bütün gücüyle yüklendi. Kızıl duvar yalnızca dalgalandı. Yerinden bile oynamadı.
Kael’in yüzündeki memnuniyet ifadesi daha da belirginleşti. “Boşuna uğraşıyorsun, Valerius.”
Jax’ın bakışları ondan ayrılmadı. “Sana konuşma hakkını kim verdi, dostum?”
Kael aldırış etmedi. “Bu mühür, seni öldürebilecek tek mühür değil.”
Başını hafifçe yana eğdi. “Ama seni yeterince burada tutacak kadar güçlü.”
Jax’ın çenesi kasıldı. İlk kez gerçekten çaresiz görünüyordu. Bu düşünce bile içimi ürpertti. Bakışlarımı yeniden Carrie’ye çevirdim.
“Lütfen…” dedim bu kez daha yüksek sesle. “Carrie, bana bak.”
Hiçbir şey olmadı.
“Hatırlıyor musun?” dedim gözlerim dolarken. “İlk gün laboratuvarın önünde bana kahveni dökmüştün. Sonra bütün gün bana özür dilemiştin.”
Mor gözler hiç kıpırdamadı. Carrie’nin parmakları hafifçe titredi. Kael’in yüzündeki gülümseme bir anda silindi.
“Devam et!” diye fısıldadı kendi kendine. “Devam et!”
Ama ben onu duymuyordum.
“Gülmüştük…” dedim boğazımdaki düğümü yutkunarak. “Sen, Ethan ve ben… Morbury’nin en kötü kahvesini içtiğimizi söylemiştin.”
Carrie’nin gözünden ikinci bir damla yaş süzüldü. Mor ışık ilk kez titreşti.
Dudaklarından çıkan kelimeler yarıda kesildi.
“Ar…” Sesi çatladı. “…Aria…”
Kalbim hızla çarpmaya başladı. “Evet!” dedim heyecanla. “Benim! Bana bak!”
Carrie’nin yüzündeki ifade birkaç saniyeliğine değişti. Mor ışığın altında kendi gözleri görünmeye çalışıyordu.
“Kaç…” diye fısıldadı güçlükle.
“Hayır.”
Elini tutmaya çalıştım. “Birlikte çıkacağız.”
Carrie’nin yüzü acıyla buruştu. “Ben…”Nefesi kesildi. “Dayanamıyorum…”
Bir anda başka bir ses açıklığı doldurdu.
“Sus!”
Carrie’nin bedeni şiddetle gerildi. Mor ışık yeniden güçlendi. Başını iki yana savururken çığlığı bütün ormanda yankılandı.
“Hayır!” diye bağırdım. “Carrie!”
Tam o anda Carrie bütün gücüyle başını kaldırdı. Gözleri bir anlığına tamamen eski hâline döndü. Yalnızca bir an ama o bir an yeterliydi.
“Şimdi!” diye haykırdı.
Sesi yeniden kendisine aitti. Aynı anda yerdeki sembollerin ışığı titredi. Kızıl çizgiler düzensizleşmeye başladı. Jax’ın etrafındaki bariyer derin bir uğultuyla sarsıldı.
Kael öfkeyle bağırdı. “Hayır! Kontrolü bırakma!”
Carrie bütün gücüyle başını geriye attı. “Koş, Aria!”
Hiç düşünmeden kendimi ileri attım. Yerdeki beyaz çemberin kenarında duran siyah mumlardan birini kaptım. Bütün gücümle yere bastırdım. Beyaz tozdan oluşan çizgi dağıldı. Sembolün bir kısmı bozulduğu anda açıklığı dolduran uğultu kulakları sağır edecek kadar yükseldi. Kızıl bariyer örümcek ağı gibi çatladı.
Bir…
İki…
Sonra yüzlerce parçaya ayrılarak havaya karıştı. Sessizlik. Jax olduğu yerde birkaç saniye kıpırdamadan durdu. Başını yavaşça kaldırdı. Boynunu sağa sola çevirdi. Sanki uzun süredir beklediği bir şey nihayet gerçekleşmişti.
Dudaklarının kenarında o tanıdık gülümseme yeniden belirdi. “Sonunda…”
Kael’in yüzündeki bütün güven yok olmuştu. “Geri çekilin!” diye bağırdı.
Ama çok geçti. Jax ağır adımlarla bariyerin bulunduğu yerden çıktı. Üzerindeki görünmez tozları umursamaz bir hareketle silkeledi. Bakışlarını tek tek kurtadamların üzerinde gezdirdi.
“Az önce oldukça cesurdunuz.”
Kimse konuşamadı. Jax alaycı bir şekilde gülümsedi. “Ne oldu, dostum?” Gözlerini Kael’e çevirdi. “Dolunay mı bitti?”
Bir kurtadam öfkeyle üzerine atıldı. Jax son ana kadar yerinden kıpırdamadı. Tam pençeler yüzüne ulaşacakken tek eliyle boğazından yakaladı. Havaya kaldırdı.
“Soğukkanlılığını kaybetmişsin.”
Bir sonraki saniye kurtadamı bütün gücüyle yan taraftaki kayalıklara fırlattı. Taşlar büyük bir gürültüyle parçalandı. Diğerleri de saldırmak için ileri atılırken Jax’ın gözlerindeki kırmızı parıltı daha da belirginleşti.
Etrafımızı saran diğer kurtadamlar ilk kez duraksadı. Hiçbiri yeniden saldırmaya cesaret edemiyordu.
Jax yavaşça başını kaldırdı. Bakışları tek tek üzerlerinden geçti.
“Daha fazlası var mı?” diye sordu sakince.
Kimse cevap vermedi. Kael’in yüzündeki kendinden emin ifade silinmeye başlamıştı.
Bu kez…
Gerçekten av başlamıştı.
Carrie’nin gözlerindeki mor ışık yeniden güçlenirken bulunduğumuz açıklığın üzerini boğucu bir sessizlik kapladı. Dudaklarından dökülen eski dildeki sözcükleri anlamıyordum ama her kelime havayı biraz daha ağırlaştırıyordu. Başımın içinde ince bir uğultu yükselmeye başladı. Sanki görünmez bir baskı omuzlarıma çökmüş, nefes almayı bile zorlaştırmıştı.
Jax Bir göz kırpması kadar kısa sürede Carrie’nin karşısında durdu. Kadim cadının dudaklarında küçümseyen bir gülümseme belirdi.
“Valerius…”
Jax başını hafifçe yana eğdi.
“Velmoraların son gecesinde sana bir söz vermiştim.”
Mor gözler dikkatle ona baktı. Jax’ın dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.
“Soyunun peşini bırakmayacağımı söylemiştim.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Sözümü tutacağımı biliyordun.”
Kadim cadının yüzündeki ifade ilk kez değişti.
“Sen…” diye fısıldadı öfkeyle. “Bizim sonumuzu getirdin.”
Jax omuz silkti. “Hayır.” Sesi sakindi. “Sonunuzu siz hazırladınız.”
Kadim cadı iki elini yavaşça havaya kaldırdı. Parmak uçlarının etrafında mora çalan ince ışık halkaları dönmeye başladı.
Bir anda Jax olduğu yerde durdu. Kaşları hafifçe çatıldı. Ellerini şakaklarına götürmedi ama bakışları sertleşti. Sanki görünmeyen bir kuvvet zihnine saldırıyordu.
Kadim cadının sesi bu kez yalnızca kulaklarımla değil, zihnimin içinde yankılandı.
“Diz çök…”
Aynı kelime tekrarlandı.
“Diz çök.”
Hava ağırlaştı. Jax’ın bulunduğu yerdeki taş zeminde ince çatlaklar oluştu. Çenesi sıkılmıştı ama geri adım atmıyordu.
Kadim cadı alaycı bir kahkaha attı. “Yüzyıllardır değişmemişsin.”
Jax güçlükle başını kaldırdı. Yüzünde hâlâ o küstah ifade vardı.
“Hayal gücün…” dedi nefesini toparlayarak. “beklediğim kadar gelişmemiş.”
Kadim cadının gözleri öfkeyle parladı. İki elini bu kez daha sert kaldırdı. Başımın içindeki uğultu dayanılmaz hâle geldi. Kulaklarım çınlıyordu. Dizlerimin üzerine çöktüm. Jax birkaç saniye boyunca hiç kıpırdamadı. Sonra yavaşça doğruldu.
Dudaklarının kenarında küçümseyen bir tebessüm belirdi. “Bitirdin mi?”
Kadim cadının yüzündeki güven ilk kez sarsıldı. Jax bir adım attı. Sonra bir adım daha.
“Üç yüz yıldır…” dedi sakin bir sesle. “aynı numarayı deniyorsun.”
Aralarında yalnızca bir adım kalmıştı. Jax eğilip doğrudan gözlerinin içine baktı.
“Artık sıkıcı olmaya başladı.”
Bir sonraki saniye Carrie’nin boğazını kavradı. Kadim cadının gülümsemesi tamamen silindi.
“Bu bedeni terk et.”
“Hayır.”
Jax’ın bakışları hiç değişmedi.
“Öyleyse seni onunla birlikte çıkarırım.”
Ve başını yavaşça Carrie’nin boynuna eğdi. Dişleri Carrie’nin boynuna geçti. Ormanı delen çığlık Carrie’ye ait değildi. Sanki iki farklı ses aynı anda acıyla haykırıyordu. Mor ışık şiddetle titremeye başladı. Yerdeki semboller birer birer sönüyor, etrafımızdaki uğultu giderek zayıflıyordu. Olduğum yerde donup kalmıştım. Ne olduğunu tam olarak anlayamıyordum.
Olduğum yerde donup kalmıştım. Gözlerimi Jax’tan ayıramıyordum. Carrie’nin boynuna gömülen dişlerini geri çekmiyor, tek bir saniye bile tereddüt etmiyordu. Yüzündeki ifade öfke değildi, acıma da değildi. Sanki Carrie’nin bedenine değil, onun içindeki görünmeyen bir düşmana karşı savaşıyordu. Carrie’nin bedeni şiddetle titremeye başladı. Mor ışık gözlerinden taşarcasına parlıyor, ardından her saniye biraz daha sönüyordu. Açıklığın üzerini kaplayan o boğucu baskı da yavaş yavaş hafifliyor, az önce nefes almamı engelleyen ağırlık dağılıyordu.
Bir şeylerin ters gittiğini fark eden Kael’in yüzündeki kendinden emin ifade kayboldu. Etrafımızdaki kurtadamlar huzursuzca birbirlerine bakarken ben ancak o an kendime gelebildim.
“Jax!”
Sesim bütün açıklıkta yankılandı. Başını yavaşça bana çevirdi. Gözlerindeki kırmızı parıltı hâlâ kaybolmamıştı. İlk kez bakışlarında beni ürküten bir şey vardı. Sanki karşımdaki kişi birkaç dakika önce konuştuğum Jax değildi.
Boğazımdaki düğümü güçlükle yuttum.
“Lütfen…” dedim, gözlerim istemsizce Carrie’ye kayarken. “O… Carrie.”
Jax hiçbir şey söylemedi. Çenesi belirginleşecek kadar sıkılmıştı. Birkaç saniye daha öylece bekledi. Sonra gözlerini yeniden Carrie’ye çevirdi. İçimde, onu durdurmak için geç kaldığıma dair korkunç bir his büyümeye başlamıştı.
Tam pes etmek üzereyken Jax yavaşça geri çekildi. Carrie’nin boynundan ayrılır ayrılmaz bedenindeki bütün güç çekilmiş gibi dizlerinin bağı çözüldü. Jax onu yere düşmesine izin vermeden bir anlığına tuttu, ardından dikkatlice taş zemine bıraktı.
Gözlerindeki mor ışık tamamen kaybolmuştu. Yüzü yeniden Carrie’ye aitti. Nefes alıyordu. Bunu gördüğüm anda dizlerimin üzerine çöktüğümü bile fark etmedim.
Derin bir nefes aldım. Yaşıyordu. Açıklığa ağır bir sessizlik çöktü. Kimse konuşmuyordu. Jax ise yavaşça doğruldu. Elinin tersiyle dudak kenarındaki kanı sildi. Ardından başını kaldırıp bakışlarını Kael’e çevirdi.
Dudaklarının kenarında o tanıdık, küstah gülümseme yeniden belirdi.
“Şimdi…”
Sesi sakindi ama o sakinliğin altında saklanan öfke bütün ormanı doldurmaya yetmişti.
“yarım kalan konuşmamıza devam edebiliriz, dostum.”
O an Kael’in yüzündeki ifadeyi ilk kez net görebildim.
Korkuyordu.