11. bölüm / 20
Melez | Jax ValerıusMelez | JV -11 Kontrol
Bölümler 20Şu an: Melez | JV -11 Kontrol
- 1 GİRİŞ: Morbury’nin Gölgeleri874 kelime
- 2 Melez | JV 1-İşaret2.202 kelime
- 3 Melez | JV 2- Gece ateşi festivali3.663 kelime
- 4 Melez JV 3- Kuzgun Kayalıkları3.065 kelime
- 5 Melez | JV 4- Mühür1.927 kelime
- 6 Melez | JV 5- 19873.294 kelime
- 7 Melez | JV 6-Aethel2.046 kelime
- 8 Melez | JV 7-Sürü4.487 kelime
- 9 Melez | JV 9- Valerıus Yemini2.665 kelime
- 10 Melez | JV 10- Lunareth3.274 kelime
- 11 Melez | JV -11 Kontrol2.914 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Melez | JV 12-Telkin1.583 kelime
- 13 Melez | JV 13- Tabut1.713 kelime
- 14 Melez | JV 14- Kurtuluş2.430 kelime
- 15 Melez JV 15- Wilson malikanesi4.984 kelime
- 16 Melez | JV 16 - Bağlama Büyüsü3.937 kelime
- 17 Bölüm 17 Hoşgeldin, Tala Zayen.5.146 kelime
- 18 Bölüm 18 - Güle güle Tala Zayen, merhaba Anne.4.337 kelime
- 19 Melez | JV 19-Kutsal Kan, Kadim lanet2.467 kelime
- 20 Melez | JV 20- Ataların Yanılsaması5.248 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sözlerini söyler söylemez ayağa kalktı. Yüzünde ne pişmanlık vardı ne de yaptığı şeyi açıklama ihtiyacı. Sanki biraz önce yaşananlar, onun için yalnızca çözülmesi gereken küçük bir sorundan ibaretti. Elini cebine attı, arkasını dönüp arabaya doğru yürümeye başladı.
Ben birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Omzumdaki dayanılmaz acı tamamen kaybolmuştu ama dudaklarım onlar hâlâ o birkaç saniyelik temasın sıcaklığını taşıyordu. Derin bir nefes alıp peşinden yürüdüm. Jax arabaya bindiğinde ben de diğer kapıyı açıp sessizce yanıma oturdum. Motor çalıştı.Gece yeniden hareket etti. Farların aydınlattığı yol önümüzde uzayıp giderken arabanın içinde yalnızca motorun uğultusu vardı. Başımı cama yasladım. Ne dışarıdaki karanlığı görebiliyordum ne de zihnimin içindeki karmaşayı susturabiliyordum.
“Fray.”
Bakışlarımı camdan ayırmadım.
“Yüzün hâlâ kırmızı.”
Sesindeki o hafif alaycı ton sinirimi yeniden ayağa kaldırdı.
Başımı ona çevirdim. “Bir daha sakın böyle bir şey yapma.”
Jax gözlerini yoldan ayırmadı. “Hangisini?”
“Bunu biliyorsun.”
“Emin değilim.”
Çenemi sıktım. “Beni öpmeni söylüyorum.”
Arabanın içinde kısa bir sessizlik oluştu.
Jax sonunda omuz silkti. “Abartıyorsun.”
“Neye göre?”
“Bana göre.”
Sesindeki sakinlik tek başına insanı delirtmeye yetiyordu.
Jax devam etti. “Sadece sıradan bir öpücüktü.”
Kalbimin tam ortasına görünmez bir ağırlık oturdu. Başımı yavaşça yeniden cama çevirdim. Konuşmadım çünkü konuşursam sesimin kırılacağını hissediyordum. Arabanın içine uzun bir sessizlik yayıldı. Jax da bir daha tek kelime etmedi. Yaklaşık bir saat sonra araba eski taş evin önünde durdu. Gösterge panelindeki saat 01.00’ı gösteriyordu.
Jax kontağı kapattı. “Geldik.”
Kapıyı açıp dışarı çıktı. Ben birkaç saniye daha olduğum yerde oturdum. Dudaklarımı birbirine bastırıp derin bir nefes aldıktan sonra ben de arabadan indim. Ev karanlığın içinde tek başına duruyordu. Pencerelerden sızan loş ışık dışında etrafta hiçbir hareket yoktu. Jax kapıyı açtı. İçeri girdiğimiz anda salondaki koltuktan bir gölge doğruldu.
“Epey geç kaldınız.”
Eldric’in sesi yorgundu ama birkaç saat önceki kadar güçsüz değildi. Jax ceketinin iç cebinden kristal şişeyi çıkardı.
“Lunareth.”
Eldric’in bakışları şişeye kilitlendi. “Morgana gerçekten verdi…”
“Uzun konuşmayı sonra yaparsın.”
Jax şişeyi ona uzattı. “İç.”
Eldric hiç vakit kaybetmedi. Kapağını açıp tek yudumda tamamını içti. Odanın içinde birkaç saniye mutlak bir sessizlik hâkim oldu.
Sonra…
Altın renginde ince ışık çizgileri Eldric’in boynundan başlayarak bütün bedenine yayıldı. Tenini saran siyah damarlar gözlerimizin önünde yavaş yavaş kayboluyordu.
Omuzları gevşedi. Yüzündeki solgunluk çekildi. Derin bir nefes aldı. Sanki yıllardır ilk kez ciğerleri gerçekten hava ile doluyordu. Gözlerini kapattı. Aradan geçen birkaç saniyenin ardından yeniden açtığında bakışları eskisi kadar canlıydı.
Elini yumruk yapıp tekrar açtı. Hayretle avucuna baktı. “Hiç ağrımıyor.”
Sesinde şaşkınlık vardı. “Lanet…” Başını iki yana salladı. “Gitmiş.”
Jax kollarını göğsünde birleştirdi. “Sana söylemiştim.”
Eldric hafifçe güldü. “Hayır.”
Bakışlarını Jax’a çevirdi. “Sen ‘dene’ demiştin.”
Jax’ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“Aynı şey.”
Başımı iki karakter arasında gezdirdim. İlk kez Eldric’in yüzünde gerçek bir rahatlama görüyordum. Sanki yıllardır omuzlarında taşıdığı yük bir anda yok olmuştu. Duvara yaslanıp derin bir nefes aldı.
Eldric avuçlarına bir kez daha baktı. Parmaklarını yavaşça açıp kapattıktan sonra derin bir nefes verdi.
“Lunareth…” diye fısıldadı. “Bunun gerçekten var olduğuna inanmıyordum.”
Jax sessizce ona baktı.
“İnandın.”
Eldric başını kaldırıp hafifçe gülümsedi.
“Sanırım başka seçeneğim kalmadı.”
Jax kollarını göğsünde birleştirdi.
“Dinlen.”
Eldric kaşını hafifçe kaldırdı.
“Yarın sabah Morbury’ye dönüyoruz.”
Odanın içinde kısa bir sessizlik oldu.
“Sen de bizimle geleceksin.”
Bu bir teklif değildi.
Jax’ın ses tonu, kararın çoktan verildiğini söylüyordu.
Eldric birkaç saniye boyunca ona baktı.
“Magnus’un peşine düşmek istediğinin farkındayım.”
“İstediğim Magnus değil.”
Jax’ın bakışları sertleşti.
“Aethel.”
Eldric yavaşça başını salladı.
“Oraya girmeyi düşünüyorsan yalnız gitmene zaten izin vermezdim.”
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Ne yazık ki bu yaştan sonra yine başımı belaya sokacağım gibi görünüyor.”
Jax omuz silkti. “Alışmışsındır ye düşündüm.”
Eldric hafifçe güldü. “Valeriuslarla tanıştığımdan beri.”
Odanın üzerindeki gergin hava ilk kez birkaç saniyeliğine hafifledi.
Eldric kısa bir süre sessiz kaldı. Sonunda başını hafifçe salladı.
“Üst katta iki oda var.”
Merdivenlere yönelirken omzunun üzerinden konuşmaya devam etti. “Ben sağdaki odada kalacağım.”
Koridorun sonuna geldiğinde durdu. “İki kişiyle aynı odada kalamam.”
Bunu söylerken sesi o kadar ciddiydi ki bunun tartışmaya açık bir konu olmadığı belliydi. “Takıntımdır.”
Hiçbirimizin cevap vermesini beklemeden kapıyı açtı. “Sabah görüşürüz.”
Kapı arkasından kapanınca koridorda yalnızca ikimiz kaldık. Gözlerim yavaşça karşıdaki kapıya kaydı. Sonra Jax’a baktım.
O ise sanki ortada garip olan hiçbir şey yokmuş gibi son derece sakindi.
“Ne oldu?” diye sordu.
Derin bir nefes verdim.
“Seninle aynı odada kalmak istemiyorum.”
Jax’ın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
“Şanssızlık.”
Bu kadarını beklemiyordum. “Şanssızlık mı?”
“Eldric’in takıntısı var.” Omuz silkti. “Benim değil.”
Sinirle gözlerimi devirdim. “Sana katlanmak gerçekten zor.”
“Buna alıştığını sanıyordum.”
Eldric’in odasının kapısı kapanınca koridor yeniden sessizliğe gömüldü. Jax hiçbir şey söylemeden diğer odanın kapısını açtı. Ben de istemeyerek peşinden girdim. Odanın içini gördüğüm anda olduğum yerde kaldım.
Bir yatak.
Sadece bir tane.
Gözlerim birkaç saniye boyunca odanın içinde başka bir yatak, bir koltuk ya da en azından bir sedir aradı. Hiçbiri yoktu.
“Bunda da mı şansımız yokmuş…” diye mırıldandım.
Jax ise durumdan en ufak bir rahatsızlık duymuyormuş gibi ceketini çıkarıp sandalyenin sırtına bıraktı. Ardından yatağın kenarına oturdu. Ayakkabılarını çıkarırken bana kısa bir bakış attı.
“Çok düşünüyorsun.”
Ben hâlâ kapının önünde dikiliyordum
“Burada tek yatak var.”
“Evet.”
“Ve bunu normal karşılıyorsun.”
“Uyumak için yatağa ihtiyaç duyulur.”
Sesinde en ufak bir alay bile yoktu. Sadece düz bir tespit yapıyordu. Başımı iki yana salladım.
“İnanılmazsın.”
Jax omuz silkti. Sonra hiç tereddüt etmeden yatağa uzandı. Bir kolunu başının altına koydu, diğer eliyle de yanındaki boş yeri işaret etti.
“Isırmayacağım seni, Fray.” Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir ifade vardı. “Gel.”
Yüzümün bir anda ısındığını hissettim. “Ben…” Sözler boğazımda düğümlendi. “Hava almam lazım.”
Cevabını beklemeden arkamı döndüm. Kapıyı açıp hızla odadan çıktım. Merdivenleri neredeyse koşar adımlarla indim. Giriş kapısını araladığım anda gece ayazı yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım. Soğuk hava ciğerlerime dolarken kalbimin hâlâ gereğinden hızlı attığını fark ettim. Arkamda kalan ev ise sessizdi. En azından… şimdilik.
Gökyüzü yıldızlarla kaplıydı. Greymoor, gündüz olduğundan çok daha sakin görünüyordu. Kollarımı göğsümde birleştirip derin bir nefes aldım. Belki de ihtiyacım olan tek şey birkaç dakikalık sessizlikti.
Kapının açıldığını yaklaşık on dakika sonra duydum. Ayak sesleri ağır ağır verandaya yaklaştı. Arkamı dönmedim. Kimin geldiğini tahmin etmek zor değildi.
Jax.
Yanıma gelmedi. Korkuluğun diğer tarafına yaslandı. Aramızda birkaç adımlık mesafe vardı.
“Uyumuyorsun.”
“Sen de.”
“Kafan çok ses çıkarıyor.”
Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Bunu da mı biliyorsun?”
“Tahmin.”
Başımı iki yana salladım. “Her şeyi biliyormuş gibi davranmandan nefret ediyorum.”
“Davranmıyorum.” Bakışları birkaç saniye üzerimde kaldı. “Biliyorum.”
Sinirle güldüm. “Kendine olan güvenin inanılmaz.”
“Hak edilmiş.”
İç çekip gözlerimi yeniden gökyüzüne çevirdim. “Bazen sana gerçekten katlanamıyorum.”
“Buna rağmen hâlâ buradasın.”
Bu adamın son sözü söyleme gibi sinir bozucu bir alışkanlığı vardı. Konuşmayı uzatmadım. O da uzatmadı. Gece yeniden sessizliğe gömülürken yalnızca rüzgârın sesi duyuluyordu.
Dakikalar sessizce geçti. Tam içeri dönmeyi düşünüyordum ki Jax’ın sesi yeniden duyuldu.
“Fray.”
Bakışlarımı ona çevirdim. O hâlâ karşıya bakıyordu.
“Eğer bugün o öpücük…”
Devam etmesine izin vermedim.
“Sorun değil, Jax.” Sözler ağzımdan beklediğimden daha hızlı döküldü. “Hiçbir şey hissetmedim.”
Yutkundum. “Sadece bir daha olmasını istemem.”
Sessizlik.
Uzun, ağır bir sessizlik. Jax bana baktı. İlk kez yüzündeki o sarsılmaz ifadede küçücük bir değişim gördüğüme yemin edebilirdim.
Sanki söylemek istediği başka bir şey vardı. Sanki az önce kurduğu cümle, bambaşka bir yere varacaktı ama ben Ben onu yarıda kesmiştim. Belki de söyleyeceği güzel tek şeyi, daha dudaklarından çıkmadan öldürmüştüm.
Ne saçmalıyorum ben? Güzel bir şey söyleyecek değildi. O Jax Valerius’tu. Kendime bunu hatırlatmak zorundaydım. O ise birkaç saniye daha bana baktı. Sonra bakışlarını gökyüzüne çevirdi.
“Anladım.”
Sesinde ne kırgınlık vardı ne de öfke. Bu da canımı daha çok sıktı. Rüzgâr biraz daha sert esti. Kollarımı birbirine doladığımı fark ettim.
Jax kısa bir bakış attı. “Üşüteceksin.”
“İyiyim.”
“Değilsin.”
İtiraz edecek gibi oldum.
“Odaya gel.”
Emir verir gibi söylemişti. Her zamanki Jax…Her zamanki o buyurgan tavır. Başımı hafifçe salladım.
“Sen çık.”
Jax birkaç saniye daha yerinden kıpırdamadı. Sonra sessizce doğruldu. Merdivenlere yönelirken yalnızca tek cümle kurdu.
“Beş dakikadan fazla kalma.”
Arkasından bakakaldım. Onun ayak sesleri evin içinde kaybolunca gözlerimi yeniden gökyüzüne çevirdim. İçimdeki karmaşa ise hiçbir yere gitmemişti. Odaya döndüğümde içerisi sessizdi. Kapıyı usulca kapatıp arkamı döndüm. Perdenin arasından süzülen ay ışığı odanın yalnızca bir köşesini aydınlatıyor, geri kalan her şey karanlığın içinde silik bir gölge gibi duruyordu.
Jax çoktan uyumuştu. Düzenli nefesi odadaki tek sesti. Bir kolunu başının altına almış, diğerini ise yatağın kenarına doğru bırakmıştı. Gün boyu karşıma çıkan o küstah ifadeden eser yoktu; yüzü her zamankinden daha sakindi. Sessizce yatağın diğer tarafına geçtim. Aramızda olabildiğince mesafe bırakıp uzandım ve yorganı üzerime çektim. Gözlerimi kapatır kapatmaz omzumdaki hilal yeniden kendini hatırlattı. Önce hafif bir sızıydı. “Geçer,” diye düşündüm. Geçmedi. Aksine, her geçen saniye biraz daha derine işleyen o tanıdık acı nefes almayı bile zorlaştırıyordu. Avucumu işaretin üzerine bastırdım, ardından elimi çektim. Faydası yoktu. Derin bir nefes verdim. Temasın bunu geçici olarak hafiflettiğini biliyordum. Bunu Morgana söylememişti; bizzat yaşamıştım. Sorun, bunun işe yarayıp yaramaması değildi. Sorun, neden yalnızca Jax’ın temasıyla sakinleştiğini bir türlü anlayamamamdı.
Sinirle gözlerimi tavana diktim.
Harika.
Yine ona ihtiyacım vardı.
Bu düşünce bile canımı sıkmaya yetmişti. Başımı istemeden ona çevirdim. Hâlâ uyuyordu. Yatağın kenarına sarkan eli hareketsizdi. Dakikalarca öylece baktım. Elimi uzatıp uzatmamak arasında kaldım. Gururum “Sakın.” diye fısıldarken omzumdaki hilal sanki inadına biraz daha sızladı.
Sessizce iç çektim.
“Bundan nefret ediyorum,” diye fısıldadım, sesimi yalnızca kendimin duyabileceği kadar alçaltarak.
Sonunda yorganın altından elimi yavaşça çıkardım. Aramızdaki küçücük boşluğu ağır ağır geçtim. Son anda vazgeçecek gibi oldum ama acı buna izin vermedi. Serçe parmağımı usulca uzatıp onun serçe parmağına yalnızca değecek kadar dokundurdum.
Hepsi buydu.
Ne elini tuttum ne de parmaklarını kavradım. Sadece küçücük bir temas ve anında omzumdaki sızı neredeyse aynı anda hafiflemeye başladı. Gözlerimi kapattım. Buna şaşırmamıştım. Beklediğim şey olmuştu. Ama içimde beliren o tuhaf huzur, omzumdaki acının dinmesinden çok daha rahatsız ediciydi. Neden? Neden bu işaret yalnızca onu istiyordu?
Cevabını bilmiyordum. Belki Morgana biliyordu. Belki Jax’ın bundan haberi bile yoktu. Belki de bu, öğrenmek istemeyeceğim kadar tehlikeli bir cevaptı. Serçe parmağımı geri çekmedim. Onu uyandırmamaya çalışarak kıpırdamadan öylece kaldım. Omzumdaki acı tamamen kaybolurken göz kapaklarım ağırlaştı. Zihnimde dönüp duran onlarca soruya rağmen bedenim sonunda teslim oldu ve ay ışığının sessizliği içinde, serçe parmağım hâlâ onunkine değiyorken yavaşça uykuya daldım.
Ne kadar süre uyuduğumu bilmiyordum. Omzumdaki sızı tamamen kaybolmuştu. Tam yeniden derin bir uykuya dalacakken yatağın hafifçe hareket ettiğini hissettim. Göz kapaklarımı aralamakta zorlandım. Odanın içi hâlâ karanlıktı. Perdenin arasından süzülen solgun ışık, gecenin henüz bitmediğini gösteriyordu.
Jax sessizce doğrulmuştu. Tek kelime etmeden ayakkabılarını giydi, ceketini omzuna aldı ve kapıya yöneldi.
Saat kaçtı ki?
Komodinin üzerindeki saate gözlerim güçlükle kaydı. 05.00.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
Nereye gidiyor?
Bunu soracak kadar uyanık değildim. Kapı usulca kapandı. Yorganı biraz daha üzerime çektim. Belki beş dakika, belki de yarım saat geçmişti. Kapının yeniden açıldığını belli belirsiz duydum. Jax aynı sessizlikle içeri girdi. Üzerindeki ceketi çıkarıp sandalyeye bıraktı ve sanki odadan hiç ayrılmamış gibi yeniden yatağa uzandı. Gözlerimi açmadım. Açacak gücüm de yoktu zaten. Uyuduğumu düşündüğünü hissedebiliyordum. Birkaç saniye sonra yatağın diğer tarafı yeniden hareketsizleşti. Ben de tekrar uykuya daldım.
⸻
Gözlerimi ikinci kez açtığımda odanın içi aydınlıktı. Güneş çoktan yükselmiş, perdeyi altın rengine boyamıştı. Yatağın diğer tarafına baktım. Jax çoktan uyanmıştı. Yatağın kenarında oturuyor, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvıyordu. Komodindeki saate baktım.
10.03.
Bir anda doğruldum. “Ev sahibi…”
Sesim uykunun etkisiyle çatallanmıştı. “Ev sahibi birazdan gelmeyecek miydi?”
Jax bana kısa bir bakış attı. “Geldi.”
Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. “Ne?”
“Sabah.”
“Ben neden duymadım?”
“Duydun.”
Kaşlarımı çattım. “Hayır, duymadım.”
“Duydun Fray.” Her zamanki sakin tavrıyla ayağa kalktı. “Sadece uyanamadın.”
Birkaç saniye ona baktım. Sonra aklıma sabaha karşı odadan çıkışı geldi.
“Sen dışarı çıkmıştın.”
“Evet.”
“Hepsi bu kadar mı?”
“Hepsi bu kadar.”
Bu adamdan iki kelimeden uzun cevap almak gerçekten mucizeydi. Sinirle iç geçirdim. Tam yataktan kalkacakken elimin garip bir şekilde hareket etmediğini fark ettim. Kaşlarımı çatarak aşağı baktım.
Serçe parmağım, Hâlâ Jax’ın serçe parmağına dolanmıştı. Bir anda donup kaldım. Ne zamandır böyleydik? Telaşla elimi çekmeye çalıştım. Olmadı. Jax aşağı bakıp dudaklarının kenarını belli belirsiz kıvırdı.
“Demek sonunda uyurken de bırakmamaya başladın.”
Yüzümün ateş gibi yandığını hissedebiliyordum. “Saçmalama.”
Elimi yeniden çekmeye çalıştım. Bu kez biraz daha sert. Yine olmadı. Jax kımıldamadan beni izliyordu.
“Bensiz yapamıyorsun Fray.”
Başımı hızla kaldırıp ona baktım. “Kendine fazla anlam yüklüyorsun.”
“Öyle mi?”
Bir adım yaklaştı. “O zaman neden hâlâ bırakmıyorsun?”
“Çünkü…” Sustum.
Çünkü nedenini biliyordum ve bunu ona söylemeye hiç niyetim yoktu.
Jax alaycı bir ifadeyle kaşını kaldırdı. “Yoksa işaret yine mi canını yakıyor?”
Cevap vermedim. Sessizliğim, verdiğim en açık cevaptı.
Jax bakışlarını birkaç saniye daha üzerimde tuttu. Dudaklarının kenarında beliren o belli belirsiz gülümseme, söylediklerimden çok söylemediklerimle ilgileniyormuş gibi görünüyordu. Ardından serçe parmağını hafifçe oynattı. Ben de refleksle elimi çektim. Parmaklarımızın arasındaki küçücük temas kaybolurken omzumdaki hilal sanki bunu fark etmiş gibi hafifçe sızladı. Kaşlarımı çattım ama belli etmemeye çalıştım.
“Günaydın.” dedi Jax, sanki az önce beni köşeye sıkıştıran kişi o değilmiş gibi.
“Hiç de değil.”
“Oldukça.”
Sinirle yatağın kenarından kalktım. Onun yüzüne bakmamaya çalışarak odadan çıktım. Koridora adımımı attığım anda Eldric’in sesi duyuldu.
“Nihayet.”
Merdivenlerin başında durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş bizi bekliyordu.
“Yarım saattir hazırlanıyorum. İkinizin çıkmasını beklemek daha uzun sürdü.”
“Abartıyorsun.” dedim.
Eldric omuz silkti.
“Takıntılarım var. Beklemeyi de sevmem.”
Jax yanımdan hiçbir şey olmamış gibi geçip merdivenlerden inmeye başladı.
“Hadi.”
Aşağı doğru indik. Jax yanımdan hiçbir şey olmamış gibi geçip merdivenlerden inmeye başladı.
“Hadi.”
Bu tek kelimelik emirle birlikte biz de aşağı indik.
Mutfağa girdiğimizde yaşlı adam çoktan masayı hazırlamıştı. Sıcacık ekmekler, peynir, zeytin ve yeni demlenmiş çay masanın üzerinde duruyordu. Bizi görünce yüzünde sakin bir gülümseme belirdi.
“Hoş geldiniz.” dedi, sanki bizi ilk kez görüyormuş gibi. “Kahvaltınız hazır.”
Eldric bana kısa bir bakış attı. Ben ise Jax’a döndüm. Gece, Saat beşte odadan çıkmasının nedeni buydu. Jax, bakışlarımı üzerinde hissedince omuz silkti.
“Yola aç çıkmak istemedim.”
Bunu öylesine söylemişti ki, bir insanın zihnini değiştirmekten değil de fırından ekmek almaktan bahsediyormuş gibiydi. Yaşlı adam çaylarımızı doldururken yüzünde en ufak bir şüphe bile yoktu. Dün gece bizi evine kabul eden, bu sabah da kahvaltı hazırlayan kişinin kendisi olduğuna bütün kalbiyle inanıyordu.
Kahvaltı beklediğimden daha sessiz geçti. Yaşlı adam masanın etrafında ağır adımlarla dolaşıyor, çay bardaklarımız boşaldıkça yeniden doldurüyor, tabaklarda eksilen ne varsa fark edip hiç sormadan tamamlıyordu. Yüzündeki sıcak ifade en ufak bir yapaylık taşımıyordu. Bizi dün gece evine kabul ettiğine, sabah erkenden kahvaltı hazırlamaya kendi isteğiyle karar verdiğine bütün kalbiyle inanıyordu.
Oysa bunun tek bir kelimesi bile ona ait değildi. Gözlerim masanın diğer ucunda oturan Jax’a kaydı. Çayından son yudumu aldıktan sonra bardağını tabağa bıraktı.
“Çıkıyoruz.”
Sandalyesini geriye çekip ayağa kalktı. Eldric de hiçbir şey söylemeden onu takip etti. Ben birkaç saniye daha oturduğum yerde kaldım. Yaşlı adama baktım. Sonra Jax’a… İçimdeki huzursuzluk bir türlü dinmiyordu. Kapıya çıktığımızda yaşlı adam bizi gülümseyerek uğurladı.
“Yolunuz açık olsun.”
Jax durdu ve bakışlarını adamın gözlerine çevirdi.
“Bizi burada hiç görmedin.”
Adamın gözleri bir anlığına donuklaştı.
“Hiç kimse gelmedi. Dün gece de evde yalnızdın.”
“Yalnızdım.”
Jax bakışlarını çektiğinde yaşlı adam gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Ardından aynı gülümsemeyle kapıyı açtı.
“Kendinize dikkat edin.”
Arabaya bindiğimde içimdeki sıkıntı daha da büyümüştü. Motorun sesi sessizliği doldururken Greymoor yavaş yavaş arkamızda kaldı. Bir süre kimse konuşmadı.
Aklım hâlâ sabah gördüğüm yaşlı adamdaydı.
“Bunu yaparken…” dedim sonunda.
Jax gözünü yoldan ayırmadı. “Neyi?”
“Hiç duraksamıyor musun?”
Kaşını hafifçe kaldırdı. “Neden duraksayayım?”
“Birinin anılarını değiştirmekten bahsediyoruz.”
“Hayır.” Sesi her zamanki kadar sakindi. “Anılarını değiştirmedim.”
Kısa bir sessizlik oldu. “Sadece bizi hatırlamayacak.”
Bu kadar basit söylemesi içimde garip bir his bıraktı. “Senin için her şey bu kadar kolay mı?”
“Kolay olduğu için yapmıyorum.” İlk kez bana kısa bir bakış attı. “Gerekli olduğu için yapıyorum.”
Cevap vermedim çünkü haklıydı. Yaşlı adam bizi hatırlasaydı, hem kendisi hem de biz tehlikeye girebilirdik. Sorun bunu yapması değildi. Sorun, bunu yaparken yüzünde en ufak bir tereddüt bile olmamasıydı.
Arka koltuktan Eldric’in sesi duyuldu. “İkinizin farkı tam da burada.”
Başımı ona çevirdim. “Sen önce hissediyorsun, sonra düşünüyorsun.”
Bakışlarını Jax’a kaydırdı. “O ise önce düşünüyor. Eğer sonuç doğruysa, gerisi onun için ayrıntı.”
Jax bu yoruma ne katıldı ne de itiraz etti. Sadece direksiyonu hafifçe kırıp önündeki yolu takip etmeye devam etti. Arabanın içinde yeniden sessizlik hâkim olurken Morbury’nin ilk binaları ufukta görünmeye başlamıştı.
Morbury’nin ilk binaları ufukta belirirken Jax önündeki yolu izlemeyi sürdürdü. Şehrin kalabalığına karışmadan önce kısa bir sessizlik oldu. Ardından, gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.
“Önce malikâneye uğrayacağız.”
Başımı ona çevirdim.
“Beni eve bırakmayacak mısın?”
“Bırakacağım.”
Ses tonu her zamanki gibi sakindi.
“Ama önce halletmem gereken küçük bir iş var.”
“Uzun sürer mi?”
“Bilmiyorum.”
Bu cevaptan daha fazlasını alamayacağımı bildiğim için üstelemedim.
Jax birkaç saniye sustuktan sonra ekledi.
“İş bitince seni bırakırım, Fray.”
“Tamam.”
Arka koltuktan Eldric hafifçe öne eğildi.
“Merak etme.”
Gülümsemedi ama sesinde alışılmadık bir yumuşaklık vardı.
“Valerius Malikânesi’nde sıkılacak kadar uzun kalmazsın.”
“Bundan pek emin değilim.”
Eldric omuz silkti. “Ben de değilim.”
Jax’ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı. “İkiniz de sürekli konuşuyorsunuz.”
“Sen konuşmadığın için dengeyi biz sağlıyoruz.”
Eldric’in cevabı üzerine arabada kısa bir sessizlik oluştu. Jax bu kez karşılık vermedi.
Direksiyonu sağa kırarken yüksek taş duvarlar görüş alanımıza girdi. Birkaç saniye sonra siyah demir kapılar ağır ağır açıldı. Valerius Malikânesi bütün ihtişamıyla karşımızda yükseliyordu.
Araba taş döşeli yolu ağır ağır ilerlerken başımı cama yasladım. Malikâneyi ilk gördüğüm günü hatırlıyordum. O zaman da bu kadar büyük görünmüştü. Belki de insanı etkileyen büyüklüğü değil, içinde sakladığı sırların ağırlığıydı.
Motorun sesi kesildi. Kapıyı açıp arabadan indim. Ayağım taş döşeli zemine değer değmez gözlerim malikânenin önüne kaydı. Kapının girişinde Elias duruyordu.
Bahçede ise Magnus vardı. Jax’ı silahla vuran adam… Aynı zamanda babası. Magnus’un tam karşısında genç bir kadın duruyordu. Birbirlerine birkaç adım mesafedeydiler. Kadının sırtı bize dönüktü. Belini geçen kızıl saçları rüzgârın etkisiyle hafifçe savruluyor, siyah paltosu ince siluetini gizliyordu.
Jax da arabadan indi. Arabanın kapısı kapanırken çıkan ses bahçedeki sessizliği bozdu. Genç kadın sesi duymuş olacak ki yavaşça arkasını döndü. Kızıl saçları omzunun üzerinden kayarken yüzü ortaya çıktı. Yeşil gözleri doğrudan Jax’ı buldu.
Onu gördüğü anda dudaklarının kenarında sıcak bir gülümseme belirdi. Jax olduğu yerde kaldı. Bakışları kadının yüzüne kilitlendi. Yüzündeki o sarsılmaz ifade ilk kez belli belirsiz çatladı. Dudakları hafifçe aralandı.
“Liora.”
Bölüm etkileşimi
