13. bölüm / 20
Melez | Jax ValerıusMelez | JV 13- Tabut
Bölümler 20Şu an: Melez | JV 13- Tabut
- 1 GİRİŞ: Morbury’nin Gölgeleri874 kelime
- 2 Melez | JV 1-İşaret2.202 kelime
- 3 Melez | JV 2- Gece ateşi festivali3.663 kelime
- 4 Melez JV 3- Kuzgun Kayalıkları3.065 kelime
- 5 Melez | JV 4- Mühür1.927 kelime
- 6 Melez | JV 5- 19873.294 kelime
- 7 Melez | JV 6-Aethel2.046 kelime
- 8 Melez | JV 7-Sürü4.487 kelime
- 9 Melez | JV 9- Valerıus Yemini2.665 kelime
- 10 Melez | JV 10- Lunareth3.274 kelime
- 11 Melez | JV -11 Kontrol2.914 kelime
- 12 Melez | JV 12-Telkin1.583 kelime
- 13 Melez | JV 13- Tabut1.713 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 Melez | JV 14- Kurtuluş2.430 kelime
- 15 Melez JV 15- Wilson malikanesi4.984 kelime
- 16 Melez | JV 16 - Bağlama Büyüsü3.937 kelime
- 17 Bölüm 17 Hoşgeldin, Tala Zayen.5.146 kelime
- 18 Bölüm 18 - Güle güle Tala Zayen, merhaba Anne.4.337 kelime
- 19 Melez | JV 19-Kutsal Kan, Kadim lanet2.467 kelime
- 20 Melez | JV 20- Ataların Yanılsaması5.248 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Arabanın yavaşlamasıyla birlikte bedenim hafifçe öne doğru savruldu. Motorun sesi birkaç saniye daha duyulduktan sonra tamamen sustu. Dışarıdan gelen sessizlik, başımın arkasındaki zonklamayı daha da belirgin hâle getiriyordu. Göz kapaklarımı aralamaya çalıştım ama görüşüm hâlâ bulanıktı. Nefes alırken ciğerlerime dolan ağır benzin kokusu, bulunduğum yerin hâlâ arabanın bagajı olduğunu hatırlattı.
Başımı hafifçe çevirmeye çalıştığım anda acıyla yüzümü buruşturdum. Enseme inen darbenin etkisi geçmemişti. Bileklerimi oynattığımda iplerin tenime sürtündüğünü hissettim. Ayaklarım da aynı şekilde sıkıca bağlıydı.
Bir kapının açılma sesi duyuldu.
Ardından bir başkası…
Yaklaşan ayak sesleri bagajın hemen önünde durdu.
Kilidin açılmasıyla birlikte kapak yavaşça yukarı kalktı. Soğuk gece havası yüzüme çarparken gözlerimi bu kez biraz daha araladım. Karanlığın içinden önce Liora’nın silueti seçildi. Hemen arkasında ise Magnus duruyordu.
Liora bana baktı.
“Uyandı.”
Magnus yüzündeki sakin ifadeyi bozmadan başını hafifçe salladı.
“Beklediğimden erken.”
Liora eğilip önce ayak bileklerimdeki ipleri çözmeye başladı. Kan dolaşımı yeniden bacaklarıma ulaşırken keskin bir sızı yayıldı. Ardından bileklerimdeki düğümleri çözdü. Ellerim sonunda serbest kalmıştı ama daha onları önüme çekemeden kolumu sertçe kavradı.
“İn.”
Sesindeki soğukkanlılık ürkütücüydü. Olduğum yerde kalmaya devam ettim.
“Neredeyim ben?”
Magnus cevap vermedi.
Liora kolumu biraz daha sert çekti. “Öğreneceksin.”
Bagajdan aşağı indiğim anda sendeledim. Başım hâlâ dönüyordu. Dengemi sağlamaya çalışırken gözlerim çevreyi taradı. Etrafımızı saran sık ağaçlar, gecenin karanlığında tek bir duvar gibi yükseliyordu. Issızlığın ortasında, birkaç metre ileride duran koyu kahverengi tabutu gördüğüm an ise nefesim boğazımda düğümlendi.
“Hayır…”
Kelime farkında olmadan dudaklarımdan döküldü. Sesim titriyordu. “Hayır… Bunu yapmayın.”
Magnus bana doğru ağır bir adım attı. “Bağırmanın sana bir faydası yok.”
Kolumu Liora’nın elinden kurtarmaya çalıştım ama parmakları demir bir kelepçe gibi bileğime kenetlenmişti.
Tam o sırada ağaçların arasından yavaş adımlarla bir kadın çıktı. Uzun gri saçları tek bir örgü hâlinde sırtına kadar uzanıyordu. Koyu bordo elbisesi yere kadar dökülüyor, boynundaki eski rünlerle işlenmiş gümüş kolyeler yürüdükçe birbirine hafifçe çarpıyordu. Yaşlıydı Ama dimdik duruyordu. Gözleri tek tek hepimizin üzerinde dolaştıktan sonra Magnus’ta durdu.
“Thalia.” Magnus başını hafifçe eğdi. “Her şey hazır mı?”
Kadın tabuta kısa bir bakış attı. “Hazır.”
Sesi beklediğimden çok daha sakindi. Ne bağırıyor ne de tehdit ediyordu. Sanki sıradan bir işten bahsediyordu. Magnus bana döndü.
“Beş saat.” Thalia başını salladı. “Bu mühür en fazla beş saat dayanır.”
Kalbim bir anlığına duracakmış gibi oldu.
“Bırakın beni?”
Kimse cevap vermedi. Liora kolumu biraz daha sıkarken Magnus diğer kolumdan tuttu. Panikle çırpınmaya başladım.
Tabutun kapağı yavaşça üzerime doğru inmeye başladı.
“Hayır…”
Avuçlarımı kapağa dayayıp bütün gücümle itmeye çalıştım. Ahşap bir an bile duraksamadı.
“Lütfen…”
Sesim korkudan titriyordu.
“Yapmayın…”
Kapağın kapanmasıyla birlikte üzerime mutlak bir karanlık çöktü.
İlk yumruğumu bütün gücümle kapağa indirdim.
“Çıkarın beni!”
Bir kez daha vurdum.
Sonra bir kez daha…
Nefes alışım hızlanıyor, daralan göğsüm ciğerlerimi yakıyordu.
Dışarıdan yalnızca Thalia’nın sesi duyuldu.
Anlamını bilmediğim kelimeleri yavaş ve kararlı bir tonla okumaya başladı.
“Vaeris nox… Tharen elis… Vareth solum… Nox Aeternis…”
Her kelimeyle birlikte tabutun etrafında hafif bir titreşim hissediyordum. Sanki görünmeyen bir şey, bulunduğum yeri katman katman örüyordu.
Bir süre sonra sessizlik oldu.
Ardından Thalia yeniden konuştu.
“Artık hiçbir arama büyüsü onu bulamayacak.”
Magnus’un sesi duyuldu.
“Arayacaklarını biliyorum.”
“Arasınlar.” dedi Thalia sakinliğini bozmadan. “Bu mühür yerini gizleyecek.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Yine de işini hızlı bitir, Magnus.”
“Beş saat bana yeter.”
Konuşmaları ayak sesleri takip etti. Önce birbirine karışan birkaç adım. Sonra giderek uzaklaşan sesler ve sonunda hiçbir şey.
Yalnızca kendi nefesim. Ellerimi yüzüme götürdüğümde parmaklarımın titrediğini fark ettim. Gözlerimden süzülen yaşlar sessizce yanaklarımdan akarken dudaklarımı birbirine bastırdım. Korkuyordum. İlk kez, gerçekten kimsenin beni duyamayacağı bir yerde olduğumu hissettim.
CARRİE VELMORA
Aria odadan çıktıktan sonra, Yatağın üzerine uzanıp telefonumu elime aldım. Geçen birkaç dakika on dakikaya, on dakika yirmi dakikaya dönüştü. Saatin ekranına yeniden baktığımda neredeyse bir saatin geçtiğini fark ettim.
Kaşlarımı çattım. “Bu kadar uzun sürmemeliydi.”
Odasından çıkıp merdivenlere yöneldim. Ev beklediğim kadar sessizdi. Salona indiğimde Aria ortalıkta yoktu. Mutfak boştu. Antrede de görünmüyordu.
“Emma?” diye seslendim.
Emma salondan çıktı. Yüzünde garip bir durgunluk vardı. “Aria nerede?”
Hiç düşünmeden cevap verdi. “Kapının önünde arkadaşıyla konuşuyor.”
İçimi tarif edemediğim bir huzursuzluk kapladı. Kapıya doğru yürüyüp dışarı baktım. Kimse yoktu. Merdivenlerden bahçeye indim. Sağ tarafa baktım. Sol tarafa baktım. Sokağın iki ucu da bomboştu. Ne Aria vardı ne de Emma’nın bahsettiği arkadaş.
Kalbim hızlanmaya başladı. “Aria!”
Sesim gecenin içinde yankılandı. Cevap gelmedi. Bahçeden çıkıp kaldırım boyunca birkaç adım yürüdüm. Etrafı tekrar gözden geçirdim. Hiçbir iz yoktu. Bu normal değildi.
Hızlı adımlarla eve geri döndüm. Titreyen ellerimle telefonumu cebimden çıkardım ve Jax’ın numarasını çevirdim.
Telefon yalnızca bir kez çaldı. “Ne oldu?”
Sesindeki ciddiyet, içimde büyüyen korkuyu daha da artırdı.
“Jax…” Nefesim kesiliyordu. “Aria yok.”
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. “Ne demek yok?”
“Bir saat önce aşağı indi. Emma kapıda bir arkadaşının olduğunu söylemiş. Şimdi ise ortada yok. Emma…” Yutkundum. “Bir tuhaflık var”
Jax’ın nefes alışını duyabiliyordum. “Evden ne zaman çıktı?”
“Bilmiyorum.”
“Sakın hiçbir yere gitme.”
Telefon aniden kapandı. Ekrana birkaç saniye boş boş baktım. İçimdeki korku artık yerini paniğe bırakmıştı. Dakikalar geçmek bilmiyordu. Her araba sesiyle pencereye koşuyor, her gölgede Aria’nın döndüğünü sanıyordum. Tam on beş dakika sonra evin önünde siyah bir araç sert bir frenle durdu.
Kapı açılır açılmaz Jax arabadan indi. Elias ve Eldric de peşinden geldiler. Jax’ın yüzündeki ifade şimdiye kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Çenesi kilitlenmiş, bakışları keskinleşmişti.
“Emma nerede?”
“İçeride.”
Hep birlikte salona girdik. Emma hâlâ aynı koltukta oturuyordu.
Jax, Arianın teyzesine yalnızca birkaç saniye baktı.
“Telkin.”
Diğer adam ağır ağır başını salladı. “Magnus.”
Jax bakışlarını ona çevirdi. “Emin misin?”
“Emin olmak zorunda değilim.” dedi adam. “Onu uzun yıllardır tanıyorum. Böyle planları sever. Bugün malikânede yaşananların tamamı bir oyundu.”
Salonda derin bir sessizlik oluştu. Jax yumruklarını sıktı. “Onu öldüreceğim.”
Bu cümleyi söylerken sesi ne yükselmişti ne de titremişti. Tam aksine bu kadar sakin söylemesi ürkütücüydü.
Adam düşünceli bir ifadeyle birkaç adım attı. “Yer bulma büyüsü.”
Jax kaşlarını çattı. “Eğer güçlü bir gizleme büyüsü yapılmadıysa yerini öğrenebiliriz.”
O an aklıma tek bir kişi geldi. Başımı hızla kaldırdım. “Büyükannem.”
Üçü de bana döndü. “Büyükannem yardım edebilir.”
Adam birkaç saniye sessiz kaldı. “Kim?”
“Agnes Velmora.”
Bu ismi duyar duymaz yüzündeki ifade değişti. “Bundan hiç şüphem yok.”
Jax hiç vakit kaybetmedi. “Gidiyoruz.”
Telefonumu ve montumu alırken kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Aria’nın başına gelenleri bilmiyordum ama içimde tek bir düşünce vardı. Geç kalmamalıydık.
Elias, arkasına doğru döndü. “Eldric, geliyor musun?”
Eldric Elias’a doğru baktı. Gözleri dalmış gibiydi. “Geliyorum.”
Arabanın içindeki sessizlik, motorun uğultusundan bile daha ağırdı. Jax direksiyona geçtiği andan beri tek kelime etmemişti. Parmakları direksiyonu öyle sıkı kavrıyordu ki boğumları beyazlamıştı. Gözlerini bir an bile yoldan ayırmıyor, gaz pedalına her bastığında araç karanlık sokakları biraz daha hızlı geride bırakıyordu. Elias ön koltukta sessizce dışarıyı izlerken, arka koltukta oturan yaşlı adam gözlerini kapatmıştı. Düşündüğünü anlamak zor değildi. Ben ise telefonumu avuçlarımın arasında sıkıyor, dakikalar önce Aria’yı neden yalnız bıraktığımı durmadan kendime soruyordum.
Kimse konuşmuyordu. Konuşacak bir şey de yoktu. Aria kayıptı.
Yaklaşık on dakika sonra araç hızını düşürdü. Dar bir sokağın sonunda, yıllardır gördüğüm hâliyle dimdik ayakta duran taş evin önünde durdu. Bahçeyi çevreleyen demir çitler sarmaşıklarla kaplanmış, pencere pervazlarında büyükannemin yetiştirdiği kurutulmuş ot demetleri asılı duruyordu. Daha ben kapıyı açmadan yaşlı adam arabadan indi. Jax onu takip etti. Hep birlikte bahçe yolundan ilerleyip giriş kapısına ulaştığımızda zile basmama fırsat kalmadan kapı içeriden açıldı.
Büyükannem kapının eşiğinde durmuş bize bakıyordu. Yüzündeki sakin ifade beni gördüğünde yumuşadı. Fakat bakışları Jax’a kaydığı anda kaşları yavaşça çatıldı. Ardından Elias’a, en son da yanımızdaki yaşlı adama baktı. O kısa sessizlikte hiçbirimiz konuşmadık.
“Carrie…” dedi sonunda. “Neler oluyor?”
Boğazımdaki düğümü yutkunmaya çalıştım.
“Aria yok, büyükanne.”
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Ne demek yok?”
“Onu kaçırdılar.”
Bu kez gözleri doğrudan Jax’a döndü.
“Onlara güvenemezsin.”
Sesinde suçlama yoktu.
Yalnızca yılların getirdiği temkin vardı.
“Kim olduklarını biliyorum.” dedim, gözlerini bırakmadan. “Ama şu an bunun zamanı değil. Lütfen… Önce Aria’yı bulalım.”
Büyükannem birkaç saniye boyunca bana baktı. Ardından derin bir nefes alıp kapıyı biraz daha açtı.
“İçeri girin.”
Jax ile Elias eşikten geçerken yaşlı adam hiç duraksamadan içeri girdi. Büyükannem bunu fark etti ama tek kelime etmedi. Kapıyı kapattıktan sonra bizi evin arka tarafındaki çalışma odasına götürdü.
Odaya adım attığım an çocukluğumdan beri değişmeyen o tanıdık koku yüzüme çarptı. Kurutulmuş bitkiler, eski kitaplar ve yıllanmış ahşabın birbirine karışan kokusu… Tavana kadar uzanan raflar yüzlerce cilt kitapla doluydu. Masanın üzerinde farklı boyutlarda cam şişeler, oyma taşlar ve üzerleri rünlerle işlenmiş küçük kutular duruyordu. Odanın tam ortasında ise koyu cevizden yapılmış büyük bir masa vardı.
Büyükannem masaya yaklaştı. En alt çekmeceyi açarak deriyle kaplanmış eski bir parşömen çıkardı. Büyük bir dikkatle masanın üzerine serdi. Zamanın sararttığı kâğıdın üzerinde birbirine geçen daireler, semboller ve solmuş çizgiler vardı.
“Bana Aria’ya ait bir eşya verin.”
Elimi montumun cebine attım. Evden çıkarken odasından aldığım siyah toka hâlâ cebimdeydi. Sessizce çıkarıp masanın üzerine bıraktım.
Büyükannem tokayı parşömenin tam ortasına yerleştirdi. Parmak uçları birkaç saniye tokada kaldı. Sonra başını kaldırıp hepimize baktı.
“Kan gerekiyor.”
Jax tek kelime etmeden masaya yaklaştı. Sol bileğini avucuna çevirdi, ardından dişlerini derisine geçirdi. Açılan küçük yara, koyu kırmızı kanın yavaşça süzülmesine neden oldu. Elini parşömenin üzerine uzattığında birkaç damla kan eski kâğıdın üzerine düştü.
Kan parşömene değer değmez ince kırmızı çizgiler dört bir yana yayılmaya başladı. Sanki kâğıt canlıymış gibi kanı içine çekiyor, solmuş semboller birer birer uyanıyordu.
Jax bileğini geri çekti. Yara, birkaç saniye içinde gözlerinin önünde kapanıp geride hiçbir iz bırakmadı.
Agnes, parşömenin üzerine iki elini birden koydu. Gözlerini kapatırken dudaklarından eski dilde kelimeler dökülmeye başladı. Odanın içindeki mum alevleri aynı anda uzadı, raflardaki cam şişeler hafif hafif titremeye başladı. Hepimiz tek kelime etmeden parşömeni izliyorduk.
Parşömenin üzerinde titreşerek dolaşan kırmızı ışık bir anda dağıldı. Büyükannemin omuzları öne düştü. Dizleri boşalacak gibi sendelediği anda kolundan tutup kendime çektim. Bir elim sırtındaydı, diğer elim omzunu kavramıştı. Nefesi düzensizleşmiş, yüzündeki bütün renk çekilmişti. Burnundan süzülen kan bu kez durmuyor, çenesine kadar ince bir çizgi hâlinde akıyordu.
“Büyükanne…”
Başını hafifçe kaldırdı ama gözleri hâlâ parşömendeydi.
“Çok güçlü…” dedi güçlükle. “Bunu yapan sıradan biri değil.”
Eldric birkaç adım yaklaştı. “Ne hissediyorsun?”
Büyükannem gözlerini kapattı. “Mühür…” diye fısıldadı. “Aria’nın kanıyla besleniyor.”
Odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı.
“Kanını kullanmışlar.” diye devam etti. “Bu yüzden yerini gizleyen büyü kendini sürekli yeniliyor.”
Jax’ın çenesi sertçe kilitlendi. “O zaman kır.”
Bakışlarımı Jax’a çevirdim. “Bu hâlde devam ederse…”
Cümlemi tamamlayamadım.
“Büyükanne.” dedim endişeyle. “Yeter. devam edemezsin.”
Sözlerim biter bitmez Jax öne çıktı. Bakışları büyükannemin üzerindeydi.
“Kime ne olduğu umurumda değil.” Sesi alçaktı ama içindeki öfke odanın her köşesine yayılıyordu.
Bir adım daha yaklaştı. “Aria bulunacak.”
Odadaki hiç kimse konuşmadı. Jax gözlerini büyükannemden ayırmadan son cümlesini söyledi.
“Aksi hâlde buradan kimse sağ çıkamaz.”
Bölüm etkileşimi
