17. bölüm · Melez | Jax Valerıus

Bölüm 17 Hoşgeldin, Tala Zayen.

Melisa Özgün

Eldric’in söylediği iki kelime odadaki havayı değiştirmişti. “Bağlama büyüsü.”
Elime baktım. Avucumdaki küçük kesik çoktan kapanmıştı ama içimde bıraktığı his geçmemişti. Jax hâlâ elimi tutuyordu. Gözleri yaraya sabitlenmiş, sanki görünmeyen bir şeyi çözmeye çalışıyordu.
“Bunu kim yapmış olabilir?” diye sordum.
Eldric cevap vermeden önce Jax’a baktı. “İlk akla gelen kişi belli.”
“Magnus,” dedim.
Jax başını kaldırdı. “Evet.”
“Peki neden hâlâ bir şey yapmadı?”
Bu kez cevap gelmedi. Jax’ın yüzündeki ifade sertleşti. Magnus’un adını duyduğunda bile içinde bir şeylerin değiştiğini artık anlayabiliyordum.
Eldric, “Büyünün etkisini anlamamız gerekiyor,” dedi. “Bir bağlama büyüsü bu kadar sessiz kuruluyorsa arkasında güçlü biri vardır.”
“Ne kadar sürer?” diye sordum.
“Bunu yapan kişiye bağlı.”
Jax elimi bıraktı. “Marcus’u arıyorum.”
Telefonunu çıkarırken bana baktı. “O, bu işlerden anlayan birini tanıyor.”
Kısa süre sonra Marcus’un sesi telefondan geldi. Jax birkaç cümleyle durumu anlattıktan sonra telefonu kapattı.
“Geliyor.”
“Kim?”
“Bir cadı.”
Eldric kaşlarını kaldırdı. “Ne kadar güçlü?”
Jax’ın cevabı kısa oldu. “Yeterince.”

Yaklaşık yarım saat sonra eve gelen kadın, daha kapıdan girerken büyünün izini hissettiğini söyledi. Jax’ın tanıdığı eski bir cadıydı. Bağlama büyüsünü incelediğinde yüzündeki ifade değişti.
“Bu sıradan bir bağlama değil.”
“Ne kadar güçlü?” diye sordu Jax.
Kadın avucuma baktı. “İki saat içinde çözebilirsek şanslısın.”
“İki saat mi?”
“Daha uzun sürerse bağ kalıcı hâle gelebilir.”
İçimdeki korku büyüdü. “Peki ya sonra?”
Kadın gözlerini benimkilerden ayırmadı.
“Sonra bağın diğer ucunda kimin olduğunu bulmak zorunda kalırsınız.”
O iki saat boyunca evin içinde zaman durmuş gibiydi. Ben oturma odasında büyünün etkisini bastırmaya çalışırken Carrie de yanımda duruyordu. Büyükannesine ulaşamamıştı. Evde değildi ve dönene kadar beklemek zorundaydı.
CARRİE VELMORA
Elias bana eski büyü kitabını uzattığında kapağına birkaç saniye baktım. Derisi yıpranmış, kenarları kararmıştı. Sanki yıllardır kimsenin eline değmemiş gibiydi.
“Bunu nereden buldun?” diye sordum.
“Önemli değil,” dedi Elias.
Kaşlarımı çattım. “Eğer bu bağlama büyüsüyle ilgiliyse… belki ben de yardımcı olabilirim.”
Elias bakışlarını yüzümde gezdirdi. Bir an durdu, sonra kitabı biraz daha bana doğru itti.
“Annemin büyü kitabıydı,” dedi sakin bir sesle. “Belki içinde bunlarla ilgili bir şey vardır.”
Sözleri bir anlığına içimde bir şeyleri kıpırdattı.
Kitabı daha sıkı tuttum. “O zaman… belki deneyebilirim. İşe yarayabilir.”
Elias başını hafifçe salladı. Ne onayladı ne de engelledi.
“Sadece dikkatli ol.”
“Olacağım.”
Onunla birlikte evin içinde ilerledik. Beni evin içindeki küçük çalışma odasına götürdü. Oda eskiydi ama düzenliydi; duvarlarda raflar, masanın üzerinde yarım kalmış notlar vardı. Sessizliği bile ağırdı. Elias önden yürüdü, ben masanın karşısına oturdum. Aramızda yine o tanıdık mesafe vardı; Yabancı da değildik tanıdık da.
Kitabı açtım. Sayfalar eski kokuyordu. İçindeki sembollere baktıkça başım hafifçe ağrımaya başladı.
“Bunu nasıl okuyacağım?” diye mırıldandım.
Elias yanıma yaklaştı. “Yavaş. Önce hisset.”
“Hissetmek mi?”
“Evet. Büyü sadece kelimeler değil.”
Bir süre sonra gerçekten denemeye başladım. Nefesime odaklandım. Sayfaya bakarken Elias arada bir yön veriyordu. Zorlanıyordum ama pes etmedim.
Uzunca bir zaman gemişti. Ne kadar geçtiğini bilmiyordum fakat bir noktada ellerim titremeye başladı.
“Dur,” dedi Elias.
“Biraz daha—”
“Carrie, dur.”
Başımı kaldırdım. Gözlerim yorulmuştu.
“Tamam,” dedim kısık sesle. Kitabı kapattım. “Biraz hava alacağım.”
Elias bir şey demedi. Sadece başını salladı. Evin içindeki kapıdan verandaya çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptığında gözlerimi kapattım ve nefes aldım. İçimdeki baskı biraz olsun hafiflemişti ama tamamen gitmemişti.
Korkuyordum ama nedenini tam olarak bilmiyordum. Arkamdan kapı açıldı. Dönmedim. Elias olduğunu biliyordum.
“Yoruldun,” dedi.
“Biraz.”
Yanıma geldi ama çok yaklaşmadı. Aramızda yine o mesafe vardı.
“İyi gidiyorsun,” dedi.
“Gerçekten mi?” diye sordum.
“Evet.”
Sessizlik oldu. Rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Bir an gözlerimi kapattım.
“Bazen… hiçbir şey yapamayacakmışım gibi hissediyorum,” dedim.
Elias hemen cevap vermedi.
“Yapıyorsun,” dedi sonra.
Tam o anda evin iç kapısı tekrar açıldı. Bu kez hava değişti. Sanki biri değil… geçmişin kendisi içeri girmişti. Başımı çevirdim.
Sarı saçları omzuna dökülen bir kız gülümseyerek içeri girdi. Bakışları direkt Elias’ı buldu.
“Elias!” dedi sanki onu uzun zamandır görmemiş gibi.
Ben olduğum yerde kaldım. Kız bana bakmadı bile. Sadece Elias’a doğru yürüdü.
“Burada olacağını biliyordum,” dedi.
Elias hafifçe nefes verdi. “Catherine.”
İsim bile bir geçmiş taşıyordu. Catherine gülümsedi. “Beni çağırmadın.”
“İşim vardı.”
Catherine hafifçe güldü. “Her zamanki gibi.”
Sonra hiç tereddüt etmeden Elias’a yaklaştı. Hatta beklediğimden daha çok yaklaştı ve onu boynundan öptü. Bir an nefesim kesildi. Dünya bir saniyeliğine durdu.
Elias geri çekilmedi. Hatta… Karşılık verdi. Catherine’nin beline hafifçe dokundu. Ve o an gözleri benimkilerle çakıştı. Bir saniye. Sadece bir saniye ama yetti. İçimde bir şey kırıldı. Bakışlarımı kaçırdım. Hiçbir şey söylemeden verandadan içeri döndüm. Kapıyı kapatırken arkamda kalan sesi duymadım bile. Sadece kendi nefesimi duydum. Hadi ama Carrie! Bir öpücük sonrası -üstelik aşk ile veya hislerle olan bir öpücük de değil- bu kadar üzülmemeliyim. Kendime gelmeliyim. ⸻
ARİA FRAY
İki saate yaklaşırken büyünün etkisi sonunda kırılmaya başladı. Avucumdaki kesik bir anda kapandı ve nefesim düzeldi.
Jax hemen yanıma geldi. “Bitti.”
Elimi kaldırıp avucuma baktım. “Gerçekten mi?”
“Evet.”
Tam o sırada omzumda keskin bir yanma hissettim. Elimi hilalin üzerine götürdüm.
“Jax…”
Gömleğimin altındaki işaret ısınıyordu. Jax’ın yüzündeki ifade değişti.
“Dur.”
Omzumdaki isim birkaç saniye daha derimin üzerinde kaldı. Siyah harfler, hilalin hemen altında açıkça seçiliyordu.
Tala Zayen.
Eldric’in bakışları isme kilitlendi. Yüzündeki ifade yavaş yavaş değişirken başını iki yana salladı.
“Bu isim ölü.”
“Tanıyorsun.” dedim.
Eldric derin bir nefes aldı. “Tanımayan yoktur. Tala Zayen, yıllar önce yaşamış en güçlü kara büyücülerden biriydi. İnsanların büyüsünü yalnızca etkisiz bırakmazdı; onu kendi gücüne katardı. Kurbanlarının yeteneklerini çalmasıyla biliniyordu. Hangi büyüyü kullandığı, onu kimin geri getirdiği… bunların hiçbirini kimse bilmiyor. Kim tarafından öldürüldüğünü bilmiyorum.”
Eldric başını kaldırdı. “Bildiğimiz tek şey, 1891’de ortadan kaybolduğu ve bir daha ortaya çıkmadığı.”
Jax’ın yüzündeki ifade değişti. Gözlerinde kısa süreli bir şaşkınlık belirdi. “Ben öldürdüm.”
Eldric ona döndü. Jax omzumdaki isme bakmaya devam etti.
“Onu atalarının yanına gönderdiğimi düşünüyordum.”
Elias sessizce araya girdi. “Ailesinden kalan tek kişiyi de unutma. Kuzenini.”
Jax’ın bakışları Elias’a kaydı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sesindeki soğukluk geri dönmüştü ama yüzündeki şaşkınlık tamamen kaybolmamıştı.
“Kuzeninden sonra Tala Zayen peşime düştü. Onu durdurduğumdan emindim.”
Eldric ağır bir ifadeyle başını salladı. “Bedeni ölmüş olabilir.”
Jax kaşlarını çattı.
“Bazı kara büyüler bedeni sonlandırır, büyüyü değil.” Eldric’in sesi alçaldı. “Eğer Tala kendi ölümünden önce bir geri dönüş büyüsü hazırladıysa, bedeninin ölmesi onun sonu anlamına gelmeyebilir.”
Odadaki sessizlik ağırlaştı. O anda omzumdaki yazı bir kez daha parladı. Sonra bir anda silindi. Sanki hiç var olmamıştı. Jax gözlerini omzumdan ayırmadan konuştu.
“Biri onun adını buraya bıraktı.”
Eldric başını salladı. “Ve bunu bilerek yaptı.”
Kapı çaldığında hepimiz aynı anda sustuk. Eldric kapıya doğru ilerlerken Jax birkaç adım gerisinde kaldı. Kapı açıldığı anda dışarıdaki kadının yüzü göründü. Jax’ın yüzündeki sert ifade bir anda kırıldı. Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi fakat gözlerindeki şaşkınlık, bu gülümsemeyi hemen ele veriyordu.
Kadın içeri adım attı. “Selam kardeşlerim.”
Bakışları odadakilerin üzerinde gezindi. Ardından gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
“Ve misafirlerimiz.”
Jax kadına birkaç saniye boyunca baktı.
“Diana.”
Diana’nın yüzü bir anda aydınlandı. Bir sonraki saniyede bulunduğu yerden kayboldu ve Jax’ın yanında belirdi. Kollarını boynuna dolarken Jax’ın yüzünde kısa bir şaşkınlık oluştu, ardından dudaklarının kenarında sıcak bir gülümseme belirdi.
“Sonunda.”
Jax başını hafifçe yana çevirdi. “Beni boğacaksın.”
“Yüzyıllardır seni görmüyordum. Biraz katlan.”
Jax’ın elleri kardeşinin sırtına yerleşti. “Diana…”
“Özledim seni.”
“Ben de.”
Diana birkaç saniye daha ona sarıldıktan sonra geri çekildi. Fakat bu kez hiç beklemeden Elias’a yöneldi.
“Elias!”
Elias daha ne olduğunu anlayamadan Diana onun da boynuna sarıldı. Elias gülerek karşılık verdi.
“Sen hiç değişmemişsin.”
“Sen de.”
Diana geri çekilip yüzüne baktı. “Bunu iyi anlamda söyledim.”
“Ben de.”
Diana kahkaha atarak onun omzuna vurdu. “Hâlâ aynı cevaplar.”
“Sen de hâlâ aynı şekilde sarılıyorsun.”
“Çünkü işe yarıyor.”
Elias başını iki yana sallarken Diana yeniden Jax’a döndü. Fakat bu kez yüzünde bambaşka bir ifade vardı.
“Bir dakika.”
Jax kaşını kaldırdı. “Ne?”
“Liora’yı duydum.”
Jax’ın yüzündeki gülümseme kayboldu. Diana birkaç adım ona doğru yaklaştı.
“Yaşıyormuş.”
Jax cevap vermedi.
Diana’nın gözleri büyüdü. “Lütfen geri dönmediğini söyle kardeşim. Yoksa burada bayılabilirim.”
“Diana…”
“Ciddiyim.” Ellerini göğsünün önünde birleştirdi. “O yılışık ile hayatının geri kalanını paylaşman bir eziyet olurdu. Senin için de benim için de.”
Carrie’nin dudaklarından kahkaha kaçtı. Ben de gülümsememi saklayamadım.
Jax derin bir nefes aldı. “Geri dönmedi.” Dedi geçiştirirken.
Diana’nın omuzları rahatladı. “Şükürler olsun.”
“Konuyu kapat.”
Diana birkaç saniye ona baktı, ardından başını salladı.
“Tamam.” Kısa bir sessizlik oldu. “Şimdilik.”
Jax’ın bakışları sertleşti. “Diana.”
“Tamam, tamam.”
Diana’nın dikkati bu kez bana çevrildi. Önce beni, ardından Jax’ı süzdü. Jax’ın bakışlarının ara sıra bana kaydığını fark etmiş olmalıydı çünkü dudaklarının kenarında yavaşça anlamlı bir gülümseme oluştu. Yanıma geldiğinde bana dokunmadan önce birkaç saniye yüzüme baktı.
“Aria.”
“Evet?”
Diana biraz daha yaklaşıp kulağıma doğru eğildi. “Bir Jax Valerius kolay dizginlenmez.”
Gözlerimi kırpıştırdım. Diana’nın sesi fısıltıya dönüştü. “Ama sen bunu başarmışsın ha, Aria.”
Geri çekildi ve kahkaha attı. Yüzümün ısındığını hissederken Jax’ın bakışlarını üzerimde yakaladım.
“Diana.”
Diana ona döndü. “Ne var?”
“Aria’yı rahat bırak.”
Diana’nın gülümsemesi büyüdü. “Onu mu?”
Başını hafifçe yana eğdi. “Bence asıl senin kendini rahat bırakman gerekiyor.”
Jax birkaç saniye boyunca ona baktı. Ardından başını iki yana sallayıp bakışlarını başka tarafa çevirdi. Diana ise sanki hiçbir şey olmamış gibi Carrie’nin yanına geçti.
“Sen Carrie’sin.”
Carrie hafifçe şaşırdı. “Evet.”
“Sonunda tanıştık.”
Carrie kaşlarını kaldırdı. “Beni de mi tanıyorsun?”
“Adını duydum.” Diana elini tuttu. “Hem de birkaç kez.”
Carrie’nin yüzünde küçük bir merak oluştu. “Umarım iyi şeylerdir.”
“Şimdilik karar vermedim.”
Carrie birkaç saniye ona baktı. Diana’nın ciddi ifadesi daha fazla dayanmadı ve gülümseyerek ekledi.
“Şaka yapıyorum. Seni sevdim.”
Carrie de gülümsedi. “Ben de seni sevdim.”
“Güzel çünkü kızları severim canlarım.”
Jax uzaktan seslendi. “Bunu özellikle söylemen gerekmiyor.”
Diana ona dönüp omuz silkti. “Güçlü kadınlar benim zayıf noktam.”
Jax’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Diana’nın bakışları tekrar Elias’a kaydı. Birkaç saniye onu süzdükten sonra kollarını göğsünde birleştirdi.
“Sen hâlâ milyon tane kızla berabersin, değil mi?”
Elias’ın yüzündeki ifade anında değişti. “Diana.”
“Ne?”
“Başlama.”
“Ben sadece merak ediyorum.”
“Merak etmiyorsun.”
Diana gülerek başını iki yana salladı. “Seni çocukluğundan beri tanıyorum. Çevrende kaç kız olduğunu saymaya kalksam birkaç yüzyıl sürer.”
Elias kahkaha attı. “Abartıyorsun.”
“Ben mi?”
Diana başını yana eğdi. “Geçen yüzyılda bile senden bahseden kızların sayısını hatırlamıyorum.”
Elias cevap vermek yerine başını iki yana salladı fakat bakışları bir anlığına Carrie’ye kaydı. Carrie’nin yüzündeki gülümseme o anda hafifçe soldu. Çok kısa sürdü.
Belki kimse fark etmeyidi ama ben fark ettim. Gözleri birkaç saniyeliğine yere indi, parmakları elindeki kitabın kenarında yavaşça gezindi. Verandada yaşananları hatırlayıp hatırlamadığını bilmiyordum fakat Diana’nın sözleri onu düşündürmüş gibiydi. Carrie kısa süre sonra başını kaldırdı ve yüzüne yeniden küçük bir gülümseme yerleştirdi.
“Demek oldukça popülersin.”
Elias ona baktı. “Diana’nın söylediklerine fazla inanma.”
Diana hemen araya girdi. “Ben gerçekleri biraz daha eğlenceli anlatıyorum.”
“Aradaki fark bu mu?”
“Benim için evet.”
Elias gülerek başını iki yana salladı. Carrie de gülümsedi fakat yüzündeki kırgınlık tamamen kaybolmamıştı. Ben bunu fark ederken Diana’nın bakışları bir kez daha omzuma kaydı. Hilali gördü. Yüzündeki ifade yavaşça değişti. Gözleri birkaç saniye boyunca işaretin üzerinde kaldı.
“Aria…”
Sesindeki değişim dikkatimi çekti.
“Ne oldu?”
Diana cevap vermedi. Jax da onun baktığı yere çevirdi başını. Diana’nın yüzündeki sıcak ifade tamamen silinmişti.
“Bu işaret…”
Jax’ın bakışları daraldı.
“Ne var?”
Diana birkaç saniye daha omzuma baktı. Sonra gözlerini Jax’a çevirdi.
“Yoksa bu… tahmin ettiğim şey mi?”
Oda bir anda buz kesti.
“İşaret Aria’da mıydı bu kadar zamandır?” diye fısıldadı. “Fray soyundan mısın? Bu olamaz…”
Jax’ın sesi bir anda keskinleşti. “Diana.”
Diana durmadı. “Eğer bu doğruysa—”
“Diana.” Jax bu kez daha sert konuştu. “Konuyu kapat.”
Diana dondu.
Jax bir adım öne çıktı. “İşaretten konuşmayacağız.”
Jax’ın son kelimesi havada asılı kalırken Diana birkaç saniye daha ona baktı. Sonunda yüzündeki şaşkınlığı toparlayıp derin bir nefes aldı. “Pekâlâ,” dedi, bu kez daha sakin bir sesle. “Şimdilik susuyorum.” Ardından ortamın ağırlığını dağıtmak istercesine ellerini birbirine vurdu. “Hem biraz mutlu şeylerden bahsetsek iyi olacak. Bugün balo var, unutmamışsınızdır umarım.”
Elias kaşını kaldırdı. “Balo mu?”
“Gece Mührü Balosu.” Diana’nın yüzü yeniden aydınlandı. “İki yılda bir düzenlenen şu meşhur gece. Ben de bunun için buradayım kardeşlerim. Kendinize beni çok özlemişsiniz gibi muamele yapmayın lütfen, yoksa duygulanıp birkaç gün daha kalabilirim.”
Elias gülerek başını iki yana salladı. “Senin birkaç gün kalmandan korkmamız gerektiğini şimdi anlıyorum.”
Diana cevap vermek yerine ona dil çıkardı. Daha sonra kapının önünde duran zarfları tek tek eline alıp üzerlerindeki eski mühürleri incelerken, sanki zaman bir anlığına yavaşlamış gibiydi. Parmaklarının ucuyla kabartmalı sembollere dokunuyor, her birini tanıyormuş gibi hafifçe gülümsüyordu. Sonra bir anda durdu; gözleri büyüdü ve yüzüne o tanıdık, neredeyse çocukça bir heyecan yayıldı.
“Kadimlerin Gecesi.”
Sesi odanın içinde yankılanırken Elias elindeki davete bakıp kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Gerçekten mi?”
“Evet.” Diana zarfı göğsüne bastırdı, sanki onu kaybetmekten korkuyormuş gibi sıkıca tuttu. “Sonunda.”
Diana göz ucuyla Jax’a baktı, sonra sanki onun ne diyeceğini çok iyi biliyormuş gibi hafifçe gülümsedi.
“Jax, sen söylemeden ben söyleyeyim kardeşim… sen gelmiyorsun, istemiyorsun, biliyoruz.”
Jax elindeki davete kısa bir bakış atıp umursamaz bir tavırla masanın üzerine bıraktı.
Diana hemen Elias’a döndü, gözlerinde yaramaz bir parıltıyla. “Sen kaçırmazdın Elias ki eminim bir sürü kız yine etrafını saracak. Jax’ın etrafını artık saramazlar gerçi.” deyip bana bakarak gülümsedi. “Ama senin için bir şey diyemeyeceğim.”
Elias kaşlarını çattı. “Diana, konuşmayı bırak artık.”
Diana elini havaya kaldırıp sanki masummuş gibi omuz silkti. “Ne? Bir şey demedim ki.”
Sonra bir an durdu, sanki aklına eski bir anı gelmiş gibi gülümsemesi daha da genişledi.
“Ayrıca… ne zaman bir baloda bulunsak, Elias birkaç dakika sonra evin bir yerlerinde kızlarla öpüşür, koklaşırdı.” dedi rahat bir tonla. “Değişen bir şey yok yani.”
Elias hızlıca Diana’nın yanına geldi ve elini Diana’nın omzuna attı. “Devam etme dedim kardeşim.”
Diana sanki onu hiç duymamış gibi Carrie’ye ve bana baktı, hâlâ gülüyordu.
“Gidelim kızlar. Görünüşe göre bu akşam birilerinin gözlerini kamaştırmamız gerekiyor.”
Carrie bana baktı, ben de ona. Sonra ikimiz aynı anda güldük. Diana ise çoktan dışarı çıkmıştı bile.
/———/
Birkaç saat süren alışverişin ardından malikaneye döndüğümüzde hava çoktan kararmıştı. Diana bütün yol boyunca aldığı elbiseler hakkında konuşmuş, Carrie ise birkaç kez “Gerçekten bunu giyecek miyim?” diye sormuştu. Sonunda odalarımıza çekilip hazırlanmaya başladık.
Bir süre sonra aynanın karşısında son kez kendime baktım. Üzerimde gece mavisi, uzun ve zarif bir elbise vardı. Kumaşı ışık vurdukça hafifçe parlıyor, belime oturan kesimi hareketlerimi takip ediyordu. Saçlarımı açık bırakmış, birkaç dalganın omuzlarımdan aşağıya düşmesine izin vermiştim.
Carrie odasından çıktığında ona baktım. Koyu kırmızı elbisesi tenine uyuyor, topladığı saçlarından birkaç tutam yüzünün iki yanına düşüyordu. Aynanın karşısında kendisine bakarken hâlâ biraz şaşkın görünüyordu.
“Nasıl?”
“Çok güzel.”
Gülümsedi. “Sen de.”
Diana kapısını açarak koridora çıktığında ikimize bakıp memnuniyetle başını salladı. Siyah elbisesi kızıl saçlarıyla tam bir tezat oluşturuyordu. Yırtmacı yürüdükçe ortaya çıkıyor, omuzlarını açıkta bırakan kesimi ona her zamanki kendinden emin havasını veriyordu.
“İşte şimdi oldu.”
Birlikte merdivenlerden aşağı indik. Salona ulaştığımızda Jax ve Elias hâlâ oradaydı. Diana hiç beklemeden içeri girdi.
“Geldik.”
Jax başını kaldırdı. Bakışları doğrudan bana yöneldi.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Gözleri üzerimde gezinirken tek kaşı hafifçe havaya kalktı.
“Sen mi seçtin?”
Diana dudaklarının kenarlarını yukarı kıvırdı.
“Özellikle beğendim.”
Jax’ın bakışları hâlâ benden ayrılmamıştı. “Belli oluyor.”
Diana kahkaha attı. “Bak, sonunda doğru düzgün bir şey söyledin.”
Jax onu tamamen görmezden geldi. “Gel, Fray.”
Diana’nın kaşları havaya kalktı. “Hey, ne oluyor?”
Jax bu kez ona baktı. “Diana sabırlı ol.”
Sonra yeniden bana döndü. Ne olduğunu anlamasam da peşinden merdivenlere yöneldim. Üst kata çıktığımızda Jax doğrudan kendi odasına girdi. Ben de arkasından içeri girdim. Kapıyı kapattığında ona döndüm.
“Ne oldu?”
Jax cevap vermeden masasına yürüdü. Çekmeceden küçük, koyu renkli bir kutu çıkardı ve bana uzattı.
“Bunu tak.”
Kutuyu açtığımda içindeki kolyeyi gördüm. İnce gümüş zincirin ucunda, koyu maviye çalan küçük bir taş vardı. Taşın içerisinde çok ince, gümüş renkli damarlar dolaşıyor; ışık vurdukça neredeyse hareket ediyormuş gibi görünüyordu.
Parmaklarımı taşın üzerinde gezdirdim.
“Jax bu…?”
Kolyeyi biraz daha dikkatli inceledim. “Çok güzel.?”
Jax’ın bakışları boynumdaki taşa kaydı.
“Senin için. Kötü bir durum olduğunda ben de hissedeceğim, Fray.”
Başımı kaldırdım.
“Nasıl?”
Jax bir adım yaklaştı. “Amelia’ya senin için koruma büyüsü yaptırdım. Her nerede olursan ol, yanına geleceğim.”
Sesi sakindi. Bunu söylerken en ufak bir tereddüt göstermemesi, söylediklerinden daha fazlasını anlatıyordu. Bir süre yüzüne baktım. Sonra parmaklarım yeniden kolyenin taşına gitti.
“Teşekkür ederim.”
Jax cevap vermedi. Bir anda elini belime dolayıp beni kendine çekti. Hazırlıksız yakalandığım için ellerim göğsüne dayandı. Başımı kaldırdığımda yüzüme bakıyordu. Birkaç saniye öylece kaldık. Sonra kapının ardından Diana’nın sesi duyuldu.
“JAX! ARIA! Nerede kaldınız?”
Jax gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi. “Diana.”
Gülümsememi tutamadım. “Bizi bekliyor.”
“Biliyorum.”
Kapıya doğru yöneldi. Tam kapıyı açacakken bana dönüp kolyeye baktı.
“Kolyeyi sakın çıkarma fray.”
Başımı salladım.
“Çıkarmayacağım.”
Jax’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Güzel.”
Kapıyı açtı. “Haydi, Fray.”
JAX VALERIUS
Malikanenin büyük salonuna girdiğimizde içerisi çoktan kalabalıklaşmıştı. Kristal avizelerden süzülen ışıklar mermer zemine vuruyor, tavandan yükselen müzik salonun tamamını dolduruyordu. Kadeh sesleri ve konuşmalar müziğe karışırken eski ailelerin temsilcileri salonun her köşesine dağılmıştı. Vampirler, cadılar ve kurtadamlar kalabalığın içinde birbirine karışıyor, gecenin gerçek yüzünden habersiz insanlar ise bütün bunları yalnızca gösterişli bir davet olarak görüyordu.
Diana yanımızda birkaç dakika bile durmadı. Kalabalığın içinde birini fark ettiği anda yüzünde tanıdık bir gülümseme belirdi. Kızıl saçlarını omzunun üzerinden geriye attıktan sonra bana döndü.
“Jax, lütfen bu sevgilime de eziyet etme, olur mu?”
Kaşımı kaldırdım.
“Daha tanışmadım bile.”
Diana güldü. “Olsun. Tedbirli olmakta fayda var.”
Ardından Carrie’ye göz kırptı ve kalabalığın arasına karıştı. Birkaç saniye sonra az önce fark ettiği adamın yanına ulaştığını gördüm. Adam kulağına bir şey fısıldadı. Diana kahkaha attı, yakasından tutup onu kendine çekti ve hiç düşünmeden öptü.
Aria’nın bakışları Diana’ya kaydı.
“Çok hızlı…”
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Diana.”
Başını bana çevirdi ama devamını getirmedi. O sırada girişteki görevliler davetlilere küçük, mühürlü kartlar dağıtmaya başladı. Birkaç dakika sonra Aria’nın da elinde bir kart vardı. Kartı açıp üzerindeki isme baktı.
“Bu ne?”
Carrie kendi kartına baktı. “Benimkinde de bir isim var.”
Elias kartını inceledi. “Dans eşleşmesi.”
Aria şaşkınlıkla ona baktı. “Herkes biriyle mi dans edecek?”
“Kadimlerin Gecesi’nin geleneklerinden biri,” dedi Elias.
Aria kartındaki isme yeniden baktı. Tam o sırada salonun diğer tarafında bir adamın Aria’ya doğru ilerlediğini gördüm. Kartındaki isimle aynı kişiydi. Beklemedim. Diğerlerinin yanından ayrılıp doğrudan ona doğru yürüdüm. Adam Aria’ya ulaşmak üzereyken önüne geçtim. Gözlerini benimkilere çevirdi.
“Bu gece Aria Fray ile dans etmeyeceksin.”
Bakışları bir anda boşluğa döndü.
“Git ve takıl bir yerlerde. Tek başına.”
Başını sessizce salladı ve yönünü değiştirerek kalabalığın arasına karıştı. Ben de arkamı dönüp Aria’nın yanına gittim. Aria hâlâ kartını elinde tutuyordu. Birkaç saniye daha eşleştiği kişinin gelmesini bekledi. Sonra bana baktı.
“Sanırım bu gece tekrar dans edeceğiz, Fray.”
Kaşları havaya kalktı. “Ama eşleşme…”
Bir an sustu. Gözlerini kıstı. “Jax… yoksa sen?”
Gülümsememi engelleyemedim. “Ben.”
Aria başını iki yana salladı. “İnanamıyorum sana, Jax.”
Elimi ona uzattım. “Dans?”
Birkaç saniye elime baktı. Sonra parmaklarını avucuma bıraktı. “Bunu bilerek yaptın.”
Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. “Fark etmen biraz zaman aldı.”
Aria gözlerini devirdi ama yüzündeki gülümsemeyi saklayamadı. “Bir gün seni gerçekten şaşırtacağım, Jax.”
“Bekliyorum, Fray.”
Müzik yeniden yükselirken onu piste doğru çektim. Elimi beline koyduğumda o da elini omzuma bıraktı ve kalabalığın arasında birlikte dans etmeye başladık.
CARRİE VELMORA
Müziğin ritmi değişirken kalabalığın arasından birinin bana doğru geldiğini gördüm. Elimdeki karta yeniden baktım. Üzerinde tek bir isim yazıyordu.
Jack Carter.
Karşımdaki adam durduğunda karttaki isimle yüzünü eşleştirmeye çalıştım.
“Jack Carter?”
Gülümsedi. “Evet.”
Elini bana doğru uzattı. “Benimle dans eder misin, Carrie Velmora?”
Elindeki karta baktım, sonra yeniden yüzüne. Gülümsemekten kendimi alamadım.
“Olur.”
Elimi avucuna bıraktım. Jack beni piste doğru götürürken gözlerim istemeden salonun diğer tarafına kaydı. Elias oradaydı. Aynı kız yine yanındaydı ve bir şeyler konuşuyorlardı. Kız ona doğru eğilip güldüğünde bakışlarımı hemen başka tarafa çevirdim.
Elias’ı düşünmek istemiyordum. Onun çapkınlığıyla, etrafındaki kızlarla ya da biraz önce yaşananlarla uğraşmak istemiyordum. Bu geceyi kendi kendime mahvetmeye hiç niyetim yoktu.
Jack’in eli belime yerleştiğinde düşüncelerim dağıldı. Diğer elimi omzuna bıraktım ve müziğin ritmine ayak uydurmaya başladım.
“İlk kez mi geliyorsun?”
“Kadimlerin Gecesi’ne mi?”
Başımı salladım. “Bu şehirdeyim normalde fakat daha önce hiç katılmadım bu baloya.”
Gülümsedi. “Belli oluyor.”
“Bu kötü bir şey mi?”
“Hayır. Sadece etrafına fazla dikkatli bakıyorsun.”
“Belki de merak ediyorumdur.”
“Olabilir.”
Tam o sırada karşı tarafta dans eden Aria’nın bakışları üzerimize kaydı. Önce bana, sonra yanımdaki adama baktı. Birkaç saniye sonra gözleri Jack’in yüzünde durdu.
Aria’nın kaşları hafifçe havaya kalktı. “Sen Rowan’ın arkadaşıydın, değil mi?”
Jack başını ona çevirdi. “Evet, Aria.”
Şaşkınlıkla ikisine baktım. “Bir dakika… Siz tanışıyor musunuz?”
Aria gülümsedi. “Evet.”
“Nasıl?”
Aria kısa bir an durdu. Sonra gülümsemesi biraz daha belirginleşti. “Uzun hikâye.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Ne kadar uzun?”
“Bir gününü buna ayırmamız lazım.”
Güldüm. “Şimdi daha çok merak ettim.”
Aria başını iki yana salladı. “Sonra anlatırım.”
Jack de gülerek araya girdi. “Gerçekten uzun.”
Ona baktım. “Peki Rowan kim?”
Aria’nın yüzündeki ifade bir anda değişti. Bana baktı, sonra Jack’e. “Onu da anlatmam gerekecek.”
Başımı iki yana salladım. “Harika. Bu gece herkesin bir sırrı var.”
Aria gülerek Jax’a döndü. Ben de yeniden Jack’e baktım. “Sanırım sana güvenip dans etmeye devam edebilirim.”
Jack’in eli belimde biraz daha sağlamlaştı.
“Bence de.”
Bir süre daha dans ettikten sonra Jack elini belimden çekip bana baktı.
“Bir şey içmek ister misin?”
“Şarap olabilir.”
“Tamam.”
Kalabalığın arasından masalara doğru ilerlerken onu gözlerimle takip ettim. Ben ise olduğum yerde kalıp salonu izlemeye başladım. Jax ve Aria hâlâ dans ediyordu. Diana ise çoktan başka birinin yanında kaybolmuştu.
Birkaç dakika sonra Elias’ın bana doğru geldiğini gördüm. Elinde bir kadeh şarap vardı. Yanıma geldiğinde kadehi bana doğru uzattı.
Şaraba baktım. “Jack almaya gitti.”
“Biliyorum.”
Tam ne diyeceğimi düşünürken kalabalığın arasından sarışın bir kız çıktı. Sabah gördüğüm kızdı. Bizi fark ettiği anda doğrudan yanımıza geldi ve Elias’ın bana uzattığı kadehi hiç çekinmeden onun elinden aldı.
“Teşekkürler.”
Kadehten bir yudum içtikten sonra Elias’a döndü. “Neden gelmiyorsun? Seni bütün gece aramak zorunda kalıyorum.”
Elias’ın yüzündeki ifade değişmedi. “Şimdi değil.”
Kız kaşlarını çattı. “Ama neden?”
Elias gözlerini onun gözlerine çevirdi. “Git. Eğlen.”
Kızın bakışları bir anda kayboldu. “Tamam.”
Kadehi elinde bırakarak arkasını döndü ve kalabalığın arasına karıştı.
Birkaç saniye boyunca ardından baktım. Sonra Elias’a döndüm. “Neden böyle bir şey yaptın?”
“Ne?”
“Onu telkin ettin.”
“Evet.”
Kaşlarımı çattım. “O senin sevgilin mi, neyin bilmiyorum ama…”
Bir an durup ona baktım. “Elias, hiç kimseye böyle davranılmayı hak ettiğini düşünmüyorum.”
Elias’ın bakışları yüzümde kaldı. “Bu konuda aynı fikirde değiliz.”
“Yani yaptığının doğru olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Doğru ya da yanlış olduğunu tartışmıyorum.”
Kadehini elinde çevirdi. “Sadece o an konuşmak istemedim.”
“Bunun için onu telkin etmek zorunda mıydın?”
“Benim için daha kolaydı.”
Kaşlarım biraz daha çatıldı. “İşte sorun da bu. Senin için kolay olması, onun için doğru olduğu anlamına gelmiyor.”
Elias birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından bakışlarını üzerimden çekmeden konuştu.
“Bazen insanların ne istediğini bilmek için onlara sormana gerek kalmaz.”
“Bu, onların yerine karar verebileceğin anlamına gelmiyor.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“Seninle tartışmak düşündüğümden daha zor olacak.”
“Buna alış.”
Tam o sırada arkamızdan gelen sesi duydum. “Beklettim.”
Döndüğümde Jack’i gördüm. Şarap kadehini bana doğru uzattığında, elime aldım. Bana baktı ve hiç düşünmeden elini belime koydu.
“Hazır mısın?”
Gülümsedim. “Hazırım.”
Jack’in eli belimdeyken Elias’ın bakışlarının kısa bir anlığına aşağı kaydığını fark ettim. Gözleri Jack’in elinde birkaç saniye kaldıktan sonra yeniden yüzüme çıktı. Bunu anlamlandırmaya çalışmadım.
Jack’e döndüm. “Gidelim.”
Başını salladı ve beni kalabalığın arasından uzaklaştırdı. Birkaç adım sonra müziğin sesi arkamızda biraz daha az duyulur hâle geldi. Ben ise nedense az önce Elias’la yaptığım konuşmayı hâlâ düşünüyordum.
ARİA FRAY
Müzik hâlâ devam ediyordu. Jax’ın eli belimdeyken adımlarına ayak uydurmaya çalışıyor, etrafımızdaki kalabalığın arasında birkaç dakika önce yaşananları düşünmemeye çalışıyordum. Her şey garip bir şekilde normal görünüyordu. Sanki saatlerdir peşimizde dolaşan kara büyü, Tala Zayen’in adı ve yaşanan onca şey başka bir gecenin parçasıymış gibi…
Jax eğilip kulağıma, “Bu kadar düşünme, Fray,” dedi.
“Senin yüzünden düşünüyorum.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Benimle dans ettiğin için mi?”
“Hayır. Başına gelen her şeyi kendin çözmeye çalıştığın için.”
“Beni çözmeye çalışma.”
“Çok geç.”
Gözlerimi devirdim ama gülümsememi engelleyemedim. Müzik yavaşladığında Jax elimden tutup pistten çıkardı. Kalabalığın biraz daha sakin olduğu taraftaki masalardan birine geçtik. İkimiz de birer kadeh aldık. Jax kadehini elinde çevirirken salona göz gezdiriyor, ben ise birkaç yudumla gecenin üzerimde bıraktığı gerginliği dağıtmaya çalışıyordum.
O anda yukarıdan gelen bir ses duyuldu. Önce ne olduğunu anlayamadım. Sanki ağır bir şey taş zemine çarpmıştı. Ardından çığlık yükseldi. Kadehim elimde donup kaldı. Jax bir anda başını kapıya çevirdi. Salondaki herkes aynı yöne bakıyordu. Malikanenin giriş kapısının hemen önünde bir beden yatıyordu. Bir adam.
Yüzü yana dönmüş, hareketsizdi. Kıyafetleri karanlık içinde seçilmeye çalışırken alnında koyu renkli semboller göze çarpıyordu. Aynı işaretler boynuna ve kollarına kadar uzanıyordu. Bazıları harfe, bazılarıysa daha önce hiç görmediğim büyü sembollerine benziyordu.
Bir kadın korkuyla bağırdı. “Tanrım…”
Başka biri birkaç adım geriye çekildi. “Yukarıdan mı düştü?”
“İntihar mı etti?”
“Biri polisi arasın!”
Kalabalığın uğultusu bir anda büyüdü. “Ne oluyor?”
“Bu nasıl oldu?”
“Birisi malikânenin çatısından mı attı?”
Jax çoktan yanımdan ayrılmıştı. Bedenin yanına vardığında eğilip adama baktı. Birkaç saniye sonra yüzündeki ifade tamamen değişti. Elias da kalabalığı yararak yanımıza geldi. Jack ve Carrie hemen onun arkasındaydı. Elias’ın bakışları adamın alnındaki sembollere takıldı.
Yüzündeki renk çekildi. “Bu işaret…”
Jax başını kaldırdı.
Elias birkaç saniye daha bedenin üzerindeki yazılara baktı. “Tala Zayen.”
İsim havada asılı kaldı. Jax’ın bakışları bir an bile işaretlerden ayrılmadı. Yüzündeki o sakin ifade tamamen silinmiş, çenesinin kenarındaki kas belirginleşmişti. Sanki yıllardır unutulmuş bir şeyi yeniden karşısında görüyormuş gibiydi.
Ben daha ne diyeceğimi düşünemeden Jack yanımıza ulaştı. Kalabalığı yarıp bedenin yanına geldiğinde birkaç saniye boyunca hiçbir tepki vermedi. Sonra yüzüne baktı ve nefesi kesilmiş gibi fısıldadı.
“Michael…”
Elias başını ona çevirdi. “Tanıyor musun?”
Jack dizlerinin üzerine çöktü. Eli havada kaldı ama adama dokunmaya cesaret edemedi.
“Bizim sürüden.” Sesi gittikçe kısıldı. “Dün gece hâlâ kamptaydı.”
Carrie’nin yüzündeki şaşkınlık daha da belirginleşti. Diana da yanımıza gelip Jack’in söylediklerini duyduğunda bakışlarını yerdeki adama çevirdi.
“Emin misin?” diye sordu Elias.
Jack başını salladı. “Eminim. Michael’ı tanıyorum.”
Bakışları adamın alnındaki işaretlere kaydı.
“Buraya kendi isteğiyle gelmiş olamaz.”
İnsanların uğultusu etrafımızı sarmaya devam ediyordu. “Ambulans nerede?”
“Adam gerçekten intihar mı etmiş?”
Kimse işaretlerin anlamını bilmiyordu, Yerde yatan adamın bir kurtadam olduğunu, üzerindeki sembollerin sıradan mürekkep olmadığını anlayamazdı. Onların gözünde bu yalnızca korkunç bir kazaydı.
Elias ise hâlâ alnındaki işarete bakıyordu.
“Bunu görmeyeli çok uzun zaman olmuştu.”
Jax’ın bakışları sertleşti. “Ben de aynı şeyi düşünüyordum.”
Elias başını ona çevirdi. “Demek gerçekten o.”
Jax cevap vermedi.
Diana kollarını göğsünde birleştirip işaretlere baktı. “Peki neden Michael?”
Jack ayağa kalktı. Gözleri hâlâ yerdeki bedendeydi.
“Bilmiyorum.” Bir an durdu. “Ama onu seçmek için sürümüzü tanıyor olması gerekiyor.”
Bu sözler içimi ürpertti. Jax’ın bakışları Jack’e döndü. “Elias.”
“Buradayım.”
“Eve dönün.”
Elias’ın yüzü sertleşti. “Beraber gitmeliyiz, Jax.”
“Hayır.”
“Bu işaretleri gördün. Eğer Tala gerçekten—”
“Eve dönün.”
Jax’ın sesi bu kez daha keskin çıktı. Elias birkaç saniye sustu. Ardından bakışlarını yerdeki Michael’a çevirdi.
Carrie Jack’in yanına yaklaştı. Birkaç saniye boyunca Michael’a baktı, sonra Jack’e “Senin adına üzgünüm.”
Jack hiçbir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe eğdi. Carrie yeniden Michael’a baktı. Yüzündeki şaşkınlık yerini sessiz bir üzüntüye bırakmıştı.
Ben ise Jax’a bakıyordum. Onun yüzündeki ifadeyi daha önce birkaç kez görmüştüm. Bir şeyleri çözmeye çalıştığında böyle olurdu. Fakat bu kez farklıydı.
Çünkü bu işaretleri tanıyordu Ve Elias’ın söyledikleri, gecenin bütün havasını değiştirmişti.
Tala Zayen.
İnsanların arasında fısıltılar devam ederken Jax bir kez daha yerdeki Michael’a baktı. Sonra başını kaldırıp kapıya doğru baktı. Sanki bir sonraki hamlenin nereden geleceğini anlamaya çalışıyordu.
“Jax.” Diana bir adım öne çıktı. “Ben götürürüm.”
Başımı iki yana salladım. “Hayır. Ben burada kalıyorum.”
Jax’ın bakışları doğrudan bana çevrildi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Carrie de Jack’in yanından ayrılmadan konuştu.
“Ben de.”
Jax’ın çenesi gerildi.
“Kimseyi bu şekilde bırakmayacağım.”
Sesindeki kararlılık, Jax’ın söylemek üzere olduğu şeyi durdurdu. Bakışları ikimizin arasında gidip geldi. Belli ki öfkelenmişti ama insanların ortasında bunu büyütmek istemiyordu.
Sonunda Diana’ya döndü. “Yanlarından ayrılma.”
Diana başını salladı. “Tamam.”
Jax son kez bize baktı. Ardından Elias’a işaret ederek kalabalığın arasından uzaklaştı. Ben arkasından bakarken içimde kötü bir his vardı. Bu kez Jax’ın bizi burada bırakmak istememesinin bir sebebi olduğunu biliyordum.
Diana yanımıza geldiğinde bakışlarını önce bana, sonra Carrie’ye çevirdi. “Gelin benimle.”
Kaşlarımı çattım. “Nereye?”
“Burada kalmanızdan daha güvenli bir yer biliyorum.”
Jax’ın arkasından baktım. Çoktan Elias’la birlikte gözden kaybolmuştu. İçimdeki huzursuzluk daha da büyüdü ama Diana’nın yüzündeki ciddiyeti görünce itiraz etmedim.
“Uzağa gitmeyeceğiz,” dedi Diana. “Sadece biraz daha sakin bir yerde bekleyeceğiz.”
Carrie de başını sallayınca üçümüz malikanenin yan tarafına doğru ilerledik. Diana bizi siyah arabasına götürdü. Arka koltuklara geçtikten sonra direksiyonun başına oturdu ve malikanenin önünden uzaklaştı. Çok geçmeden binanın arka tarafındaki, ağaçların arasında kalan tenha bir alana girdik. Burada ışıklar bile görünmüyordu; yalnızca ağaçların arasından süzülen ay ışığı ve uzaktan gelen rüzgârın sesi vardı.
Diana arabayı durdurup motoru kapattı. “Burada kimse bizi bulamaz.”
Carrie arka koltukta derin bir nefes aldı. “Umarım.”
Ben ise camdan dışarı bakıyordum. Ağaçların arasında bir şey hareket etmiş gibi geldi ama gözlerimi kıstığımda hiçbir şey göremedim.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu Diana.
“Hayır.”
Kendimi koltuğa biraz daha yasladım. “Sanırım sadece gerildim.”
Diana aynadan bana baktı. “Bunun için seni suçlayamam.”
Yaklaşık on dakika boyunca arabaya sessizlik hakim oldu. Üçümüz de fazla konuşmadık. Ben malikanenin önünde yaşananları düşünüyordum; Michael’ın cansız bedeni, alnındaki işaret ve Elias’ın söylediği isim zihnimde dönüp duruyordu.
Tala Zayen.
Tam o sırada arabanın içinden metalik bir ses yükseldi.
Başımı kaldırdım. “Ne—”
Cümlemi tamamlayamadan sağ taraftaki kapı yerinden kopup dışarı savruldu. Ardından diğer kapılardan biri de sanki görünmez bir güç tarafından çekilmiş gibi gövdeden ayrıldı. Carrie çığlık attı. Diana ise anında arabadan indi. Ağaçların arasından bir adam çıkıyordu. Yavaş adımlarla bize doğru ilerliyordu. Üzerinde uzun, koyu renkli bir ceket vardı. Adımları sakindi ama yüzündeki ifade insanın içini huzursuz edecek kadar soğuktu. Dudakları kıpırdıyor, kendi kendine bir şeyler söylüyordu fakat söylediklerini ilk anda anlayamıyordum. Sonra bakışları Diana’ya çevrildi ve
Diana’nın yüzü bir anda değişti. “Olamaz…” Adamın kim olduğunu bilmiyordu belki ama tehlikeyi anlamıştı.
Bir anda ona doğru atıldı fakat birkaç adım sonra görünmez bir şeye çarpmış gibi durdu. Eli havaya kalktı ve sanki önünde camdan bir duvar varmış gibi geri savruldu.
“Diana!” Diana olduğu yerde kalmıştı.
Önündeki görünmez engeli aşmaya çalışıyor ama her seferinde aynı noktada duruyordu.
Carrie ne yapacağını şaşırarak ellerini kaldırdı. “Yaklaşma!”
Adam başını ona çevirdi. Bir sonraki saniyede Carrie geriye doğru savruldu. Vücudu ağacın gövdesine çarptığında sesini duydum. “Carrie!” Ben de aynı anda görünmez bir güç tarafından geriye itildim. Sırtım yere çarptı. Başımın arkasında keskin bir acı hissettim.
Elimi alnıma götürdüğümde parmaklarım kana bulandı. “Lanet olsun…”
Gözlerimi kaldırdığımda adamın artık Diana’ya doğru yürüdüğünü gördüm. Nasıl yaptığını anlayamıyordum. Önündeki görünmez alanı bu kez kolayca geçti. Diana geri çekilmeye çalıştı ama adam çoktan yanına ulaşmıştı.
“Diana!”
Adam elini onun koluna uzattı.
Diana bir anda kasıldı. “Hayır!”
Kolunun üzerinde koyu renkli bir sembol belirmeye başladı. Önce ince çizgiler ortaya çıktı. Ardından birbirine bağlanarak Michael’ın alnında gördüğüm o işaretin aynısını oluşturdu. Aynı işaret. “Diana!” Sesim ormanın içinde yankılandı. Diana başını kaldırdı ama gözleri giderek dalgınlaşıyordu.
Dizlerinin üzerine çöktü. “Aria…” Sesi neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı. Sonra yere yığıldı.
“Diana!”
Ayağa kalkmaya çalıştım fakat başım döndü. Birkaç metre ötede Carrie hâlâ yerdeydi. Hareket etmeye çalışıyor, bir eliyle kendini doğrultmaya uğraşıyordu. Kolunda derin bir çizik vardı ve kan eline doğru süzülüyordu.
“Carrie…” Gözlerini aralamaya çalıştı.
“Aria…”
Adam bize doğru dönmüştü. Yavaşça yürümeye başladı. Her adımında içimdeki korku biraz daha büyüyordu.
Carrie kendini zorlayarak doğruldu. Ellerini kaldırdı. Parmaklarının arasında titreşen bir ışık belirdi. “Yaklaşma!”
Büyüyü ona doğru savurdu. Güç adamın üzerine ulaştığında birkaç saniyeliğine etrafındaki hava dalgalandı. Sonra hiçbir şey olmadı. Adam yürümeye devam etti.
Carrie’nin yüzündeki şaşkınlığı gördüm. “Ne…”
Adam başını hafifçe yana eğdi. “Velmoralar daha güçlü olurlardı.” Bakışları Carrie’nin üzerinde gezindi. “Sanırım gen aktarımı böyle bir şey.” Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Güçsüzlerde de çıkabiliyor aradan.”
Carrie’nin yüzü gerildi. Adam ikimize birden baktı. Sonra üzerindeki o soğuk ifade yerini tuhaf, neredeyse eğleniyormuş gibi bir gülümsemeye bıraktı.
“Özür dilerim, hanımlar.” Bir adım daha attı. “Kabalık ettim.”
Başını hafifçe eğdi. “Kendimi tanıtmalıydım.” Ardından gözleri üzerimizde gezindi. “Ben Tala Zayen.”
Kısa bir sessizlik oldu. Gülümsemesi biraz daha genişledi.
“Ama siz zaten adımı duydunuz.”