Melez | JV 7-Sürü

Vaveyla Yazarı: Melisa Özgün

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 20Şu an: Melez | JV 7-Sürü

Lyssandra, Jax’ın göğsündeki yarayı uzun süre sessizce inceledi. Parmaklarını yaranın birkaç santimetre üzerinde gezdirirken gözlerini bir an bile ayırmadı. Sonunda derin bir nefes verdi ve çantasından küçük, kristal bir şişe çıkardı. İçindeki gümüşi sıvıyı yaranın üzerine birkaç damla akıttığı anda siyaha çalan damarlar hafifçe titreşti.
“Beklediğim kadar inatçı.” diye mırıldandı.
Jax omzunu hafifçe geriye yasladı. “Ben mi, yara mı?”
Lyssandra kısa bir bakış attı. “İkiniz de.”
Elias belli belirsiz gülümsedi.
“Büyü birkaç saate toparlanmasını sağlar.” dedi Lyssandra. “Ama bugün kendini fazla zorlamayacaksın.”
Jax cevap vermedi.
Tam o sırada merdivenlerden gelen ayak sesleri salondaki sessizliği böldü. Hepimiz aynı anda başımızı çevirdik. Carrie, korkuluğa tutunarak yavaşça aşağı iniyordu. Yüzü hâlâ solgundu ama önceki geceye göre daha iyi görünüyordu. Bizi görünce adımları yavaşladı.
“Ne oldu?” diye sordu kısık bir sesle.
Lyssandra’nın bakışları Carrie’nin üzerinde durdu. Uzun süre… Beklediğimden çok daha uzun. Sonra ağır adımlarla ona doğru yürüdü.
Carrie huzursuzca bana baktı. “Aria…”
“Buradayım.”
Yanına geçip koluna girdim. Lyssandra ikimizin tam karşısında durdu. Önce Carrie’ye baktı, sonra gözleri yavaşça bana kaydı.
Yüzündeki ifade ilk kez değişti. Şaşırmıştı. “Fray.”
Kaşlarımı çattım. “Beni tanıyor musunuz?”
“Hayır.”
Kısa bir duraksamanın ardından devam etti. “Ama babanı tanıyordum.”
Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Babam, Jax’ın bakışları da sessizce Lyssandra’ya çevrilmişti. Lyssandra gözlerini benden ayırmadan konuşmaya devam etti.
“Theron Fray.”
İsmini duymak bile boğazımı düğümlemeye yetmişti.
“onurlu bir adamdı.” dedi hafifçe gülümseyerek.
Yüzündeki tebessüm kısa sürede kayboldu.“Ne yazık ki kaderi, taşıdığı yükten daha hafif değildi.”
Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırmaya çalıştım. “Onu nereden tanıyorsunuz?”

“Onu… nereden tanıyorsunuz?”
Lyssandra soruma cevap vermedi. Bakışları bir anlığına omzuma kaydı. Sanki kıyafetimin altını görebiliyormuş gibi gözleri tam işaretimin bulunduğu noktada durdu.
“Hâlâ taşıyorsun.”
Kaşlarımı çattım. “Neyi?”
“Fray işaretini.”
Kalbim hızlandı. Refleksle elimin omzumun arkasına gitmesini engelledim.
“Onu nereden biliyorsunuz?”
Lyssandra derin bir nefes verdi. “Çünkü daha önce de gördüm.”
“Babamda mı?”
Başını yavaşça salladı. “Evet.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Theron Fray o işaretin ne anlama geldiğini biliyordu.”
“Neydi peki?”
Lyssandra’nın yüzündeki ifade yumuşadı.“Hayattaki amacının daha doğmadan belirlenmiş olması…”
Kısa bir an sustu. “Gerçekten üzücü, tatlım.”
Boğazım düğümlendi. “Neden?”
“Bazı insanlar kaderlerini kendileri yazar.”Bakışları yeniden omzuma kaydı. “Bazılarının kaderi ise doğdukları anda omuzlarına işlenir.”
Lyssandra’nın bakışları Carrie’nin üzerinde kilitlenmişti, uzun süre konuşmadı. Sanki yalnızca ona değil, damarlarında akan o eski, unutulmuş güce de bakıyordu. Yavaşça bir adım attı, bu küçük hareket bile odadaki havayı değiştirdi. Carrie istemsizce geri çekildi, nefesi hızlandı.
“Bir sorun mu var?” diye sordu tedirgin bir sesle, ama sesi odadaki ağırlığın içinde kayboldu.
Lyssandra cevap vermedi, kelimelere ihtiyacı yoktu. Elini yavaşça kaldırdı, avucu Carrie’nin göğsüne yaklaşırken havada durdu. Sanki görünmeyen bir sınırın önünde bekliyordu. Gözlerini kapattı. Odadaki hava bir anda ağırlaştı, şöminedeki alevler bile bu değişimi hisseder gibi titredi. Bir an sonra gözlerini yeniden açtı, bu kez bakışlarında yalnızca şaşkınlık değil, eski bir korkunun gölgesi vardı.
“İnanılır gibi değil.”
Carrie kaşlarını çattı, kalbi hızla çarpıyordu. Anlam veremediği bu sessizlik içinde sıkışıp kalmıştı.
“Neler oluyor?”
Lyssandra’nın sesi neredeyse fısıltıya indi, ama bu fısıltı bile odanın her köşesine ulaştı.
“Yüzyıllardır…”
Kısa bir duraksama oldu, söyleyeceği şeyin ağırlığını tartıyordu. “Bu kanın tükendiğini sanıyorduk.”
Carrie’nin nefesi kesildi, bu sözler içinde bir şeyi yerinden oynatmıştı. “Hangi kan?” diye sordu, sesi titreyerek.
Lyssandra gözlerini ondan ayırmadı. “Velmora.”
Carrie bir anda dondu, sanki o kelime havayı bile kesmişti. “Bunu nereden biliyorsunuz?” diye sordu, bu kez sesinde korkudan çok şaşkınlık vardı.
“Duyuyorum,” dedi Lyssandra, sanki bu en basit gerçekmiş gibi.
“Nasıl?” Carrie’nin sesi yükseldi, anlam veremiyordu.
“Kanın sesi vardır,” diye açıkladı Lyssandra, yavaş ve net bir şekilde.
Bir anlık sessizlik çöktü, malikânenin duvarları bile nefes almayı unutmuş gibiydi. Lyssandra’nın yüzünde ince, acı dolu bir ifade belirdi, gördüğü şey yalnızca bir kişi değildi.
“Atalarının büyüsü hâlâ içinde,” dedi sonunda, daha çok kendine konuşur gibi.
Carrie başını hızla iki yana salladı, sanki reddederse bu gerçek yok olacaktı.
“Hayır, ben sadece-”
“Hayır,” diye kesti Lyssandra, sesi sertti ama kırıcı değildi.
“Sen sıradan bir cadı değilsin.”
Elini Carrie’nin kalbine biraz daha yaklaştırdı, ama yine dokunmadı. Bazı şeyler dokunmadan da uyanabilirdi.
“Velmoralar büyüyü öğrenmedi.”
Kelimeleri ağır ağır seçti. “Onu şekillendirdi.”
Carrie’nin gözleri doldu, içinde bir şeyler çatlamaya başlamıştı. “Ama ben hiçbir şey yapamıyorum,” dedi çaresizce, sesi kırılıyordu.
Lyssandra’nın ifadesi yumuşadı, karşısındaki kızın neyle savaştığını görüyordu. “Çünkü henüz hatırlamıyorsun.”
“Hatırlamak mı?” Carrie fısıldadı, sanki kelimenin kendisi bile tehlikeliydi.
“Velmoralar güçlerini öğrenmez,” dedi Lyssandra, sesi artık daha derin, daha kadim bir tona bürünmüştü.
Sözleri salona yayıldı, duvarların içine işledi, orada kalıcı bir iz bıraktı.
“Kanları zamanı geldiğinde hatırlatır.”
__
Lyssandra, avucunda parlayan mor ışık tamamen sönünce elini yavaşça Jax’ın omzundan çekti. Salona çöken sessizlik, büyünün geride bıraktığı titreşimle birlikte daha da ağırlaşmıştı.
Jax gömleğini omzuna dikkat ederek giydi. Yarası büyük ölçüde kapanmıştı fakat hâlâ tam olarak iyileşmediği belliydi. Buna rağmen yüzündeki kayıtsız ifade bir an olsun değişmiyordu.
Lyssandra, birkaç saniye boyunca onu sessizce süzdü.
“Yirmi dört saat.” dedi sakin ama kesin bir sesle. “Kendini zorlama, Valerius. Aynı şeyi ikinci kez yaşamana izin vermem.”
Jax, her zamanki soğukkanlı tavrıyla başını hafifçe eğdi.
“Anlaşıldı.”
Lyssandra daha sonra bakışlarını bana çevirdi.
Omzumun arkasındaki işaret yine hafifçe sızladı.
“Theodor’un seni korumak için sustuğunu unutma.”
Babamın adını yeniden duymak içimde tanımlayamadığım bir boşluk bıraktı. Sanki herkes onun hakkında bir şey biliyordu da yalnızca ben karanlıkta bırakılmıştım. Tam bir şey söyleyecekken Lyssandra arkasını döndü. Uzun siyah pelerini arkasında dalgalanırken ağır adımlarla malikânenin çıkışına yöneldi. Elias da sessizce peşinden gitti. Kapı açıldığı anda serin sabah havası içeri doldu. Güneş çoktan yükselmişti. Gökyüzü masmaviydi. Saat neredeyse dokuza geliyordu. Ben farkında olmadan pencereye doğru yürüdüm.
Tam o sırada Lyssandra merdivenlerin başında durdu. Başını yavaşça ormanın derinliklerine çevirdi. Gözlerini birkaç saniye boyunca ağaçların arasından ayırmadı.
“Bekliyorlar.”
Elias da aynı yöne baktı.
“Kurtadamlar.”
Lyssandra başını hafifçe salladı. “Saldırmaya gelmemişler.”
“Nereden biliyorsun?”
“Çünkü saldırmak isteyen beklemez.”
Bunun dışında tek kelime etmedi. Arabasına bindi. Motor sesi kısa süre sonra ormanın sessizliğinde kayboldu.
Elias ise olduğu yerde kaldı.
“Bakar gelirim.”
Jax sadece başını hafifçe salladı. Elias merdivenlerden inerek ormana doğru yürüdü. Ağaçların arasında kaybolduğu anda salonda derin bir sessizlik oluştu. Carrie yorgun görünüyordu. Ben ise son iki günde yaşananları düşünmemeye çalışıyordum. Ne kadar uğraşsam da aklım sürekli aynı ana gidiyordu. Jax’ın yüzü, Bana bu kadar yaklaşması, Otların etkisi altında söylediği sözler, Yanağıma bıraktığı o kısa öpücük…
Bütün bunların bana ait olmadığını biliyordum. Yine de unutamıyordum. Farkında olmadan gözlerim Jax’a kaydı. Tam o sırada o da bana bakıyordu. Bakışlarımız yalnızca birkaç saniyeliğine buluştu. Kalbim anlamsız bir şekilde hızlandı. Hemen gözlerimi kaçırdım. Kulaklarımın ısındığını hissedebiliyordum. Jax ise hiçbir şey olmamış gibi pencereden dışarı bakmaya devam etti. Yaklaşık on dakika sonra dış kapı yeniden açıldı.
Elias içeri girdi. Bu kez yalnız değildi. Kapının önünde üç kurtadam, insan formlarında sessizce bekliyordu. İçeri girmediler. Sanki görünmeyen bir çizgiyi geçmemeye özen gösteriyorlardı. Jax ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü. Bakışlarını üçüne birden çevirdi.
“Marcus’un mesajı.” dedi içlerinden biri.
Salondaki sessizlik yeniden derinleşti.
“Kendisi seninle görüşmek istiyor.”
Jax’ın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz alaycı bir ifade oluştu.
“Ben kimsenin ayağına gitmem.”
Sesi sakindi ama o sakinliğin altında tartışmaya yer bırakmayan bir kesinlik vardı.
“Bunu en iyi Marcus bilir.”

Üç kurtadam birbirine kısa bir bakış attı. İçlerinden en yaşlı görüneni başını eğdi.
“Mesajını iletiriz.”
Jax cevap vermedi. Arkasını dönüp yeniden salonun içine yürüdü. Sanki az önce yaşanan konuşma onun için sıradan bir sabah selamlaşmasından ibaretti.
Kurtadamlar sessizce malikânenin bahçesinden uzaklaşırken dış kapı ağır bir sesle kapandı. Onların ayak sesleri ormanın içinde kaybolunca evin üzerine yeniden derin bir sessizlik çöktü. Hiç kimse konuşmuyordu. Marcus’un gönderdiği tek cümlelik mesaj bile odadaki havayı değiştirmeye yetmişti.
Jax ise sanki az önce hiçbir şey yaşanmamış gibi pencerenin önüne yürüdü. Kollarını göğsünde birleştirip ormana doğru baktı. Yüzünde ne öfke ne de merak vardı. Marcus’un onu çağıracağını zaten biliyormuş gibi sakindi.
Carrie derin bir nefes verdi. “Sanırım…” dedi yorgun bir sesle. “Bizim de gitmemiz gerekiyor.”
Telefonunu eline aldı. “Anneannem defalarca aramış. Eve gelmiş, beni bekliyormuş.”
Elias başını hafifçe salladı. “O hâlde sizi bırakırım.”
Ben de ayağa kalkarken göz ucuyla Jax’a baktım. Bakışlarım onunkiyle yalnızca birkaç saniyeliğine buluştu. Düşüncelerim, istemesem de birkaç saat öncesine gidip duruyordu. Onu her gördüğümde o anlar gözümün önüne geliyordu. Hemen bakışlarımı kaçırdım. Tam kapıya yönelirken arkamdan Jax’ın sesi duyuldu.
“Dikkat et Fray.”
Adımlarım bir anlığına durdu. Arkamı döndüğümde Jax hâlâ pencerenin önündeydi. Bana bakmıyordu bile. Yalnızca söylemesi gerekeni söylemişti. Ben de belli belirsiz başımı sallayıp Carrie’nin peşinden dışarı çıktım.
Elias’ın kullandığı siyah araç mahallemizin sokağına girdiğinde saat dokuzu çoktan geçmişti. Gün yeni başlamasına rağmen sokak her zamanki canlılığına kavuşmuştu. Karşı apartmanın önünde iki çocuk bisiklet sürüyor, fırından yükselen taze ekmek kokusu rüzgârla birlikte etrafa yayılıyordu. Dün gece ölümle burun buruna geldiğime inanmak, bu sıradan sabahın içinde neredeyse imkânsızdı.
Araba evin önünde durunca Elias kontağı kapattı. Birkaç saniye sessizce oturduktan sonra bize döndü.
“Herhangi bir şey olursa beni arayın.”
Carrie hafifçe gülümsedi. “Merak etme. Bu kez ortadan kaybolmamaya çalışacağım.”
Elias da belli belirsiz gülümsedi. “Bunu başarırsan hepimiz rahat ederiz.”
Arabadan indikten sonra Elias’ın kullandığı siyah araç sokağımıza girdiğinde saat dokuzu geçmişti. Mahalle her zamanki sabah telaşına çoktan başlamıştı. Fırından yükselen sıcak ekmek kokusu açık pencerelerden içeri doluyor, kaldırımda yürüyen insanlar dün gece yaşanan hiçbir şeyden habersiz hayatlarına devam ediyordu.
Araba evimizin önünde durunca Elias kontağı kapattı. Birkaç saniye sessizce oturduktan sonra bize döndü.
“Bir şeye ihtiyacınız olursa beni arayın.”
Carrie başını salladı.
“Her şey için teşekkür ederim.”
Elias hafifçe gülümsedi.
“Dinlenmeye çalışın.”
Arabadan indikten sonra onu gözden kaybolana kadar izledim. İçimdeki huzursuzluk bir türlü dinmiyordu. Sanki yaşananların hiçbiri bitmemişti.
Kapıyı açar açmaz Emma salondan çıktı.
“Nihayet geldiniz.”
Yüzündeki endişe bizi görünce yerini rahatlamaya bıraktı. Önce Carrie’ye, ardından bana sıkıca sarıldı.
“İkinizi de aradım ama ulaşamadım.”
“Uzun bir geceydi.” dedi Carrie yorgun bir gülümsemeyle.
Emma daha fazla soru sormadı. Belli ki yüzümüzdeki yorgunluk her şeyi anlatıyordu. Tam o sırada odasından çıkan kardeşim saçlarını karıştırarak esnedi.
“Aria, gelmişsin.”
Gülümseyip başını okşadım.
“Geldim.” Dediğimde sarılıp geri çekildi.
“Ben çıkıyorum.” Dedi Emma’ya dönerek. Ardından yanına gidip yanağına bir öpücük bıraktı ve kapıya doğru ilerleyip çıktı.
Carrie de çantasını omzuna taktı. “Anneannem birazdan beni almaya gelecek.”
Emma başını salladı. “İyi olur. O da merak etmiştir.”
Mutfağa geçtim fakat kahvaltı hazırlayacak kadar ne zamanım ne de iştahım vardı. Tezgâhın üzerinde duran sandviçlerden birini alıp tek lokmada büyük bir ısırık aldım. Aç olduğumu o an fark ettim.
Emma mutfağın kapısına yaslandı. “Bir yere mi çıkıyorsun?”
Başımı salladım. “Bir şey almam gerekiyor.”
“Ben de geleyim.”
“Yok.” dedim gülümseyerek. “Yakındaki markete uğrayıp döneceğim.”
Odamdan cüzdanımı aldım. Komodinin üzerinde duran telefonuma uzandım ama sonra vazgeçtim. Nasıl olsa birkaç dakikalığına çıkıyorum. Telefonu olduğu yerde bırakıp anahtarlarımı cebime attım. Sandviçten son bir lokma daha aldıktan sonra kapıyı arkamdan sessizce kapattım. Sabah güneşi yüzüme vururken derin bir nefes aldım. O an tek düşündüğüm, birkaç dakikaya eve dönmek ve uyumaktı.

Marketin bulunduğu sokağa girmek üzereydim ki arkamdan sakin bir erkek sesi duyuldu.
“Aria.”
Adımlarım yavaşladı. Arkamı döndüğümde kaldırımın kenarında duran siyah arazi aracını ve aracın yanında bekleyen adamı gördüm. Kırklı yaşlarında gösteriyordu. Üzerindeki koyu renk gömlek son derece düzgündü. Yüzünde ise ne tehditkâr ne de sıcak sayılabilecek, anlaması zor bir ifade vardı.
“Bana mı seslendiniz?” diye sordum.
Adam başını hafifçe salladı. “Benimle gelmeni istiyorum.”
Kaşlarım çatıldı. “Sanırım yanlış kişiyi buldunuz.”
“Düşündüğün kadar yanlış değil.”
Sesi hâlâ aynı sakindi.
Ben ise geri çekilip başımı iki yana salladım.“Üzgünüm ama tanımadığım biriyle hiçbir yere gitmem.”
Arkamı dönüp yürümeye başlamıştım ki bu kez arkamdan yalnızca iki kelime duyuldu.
“Theodor Fray.”
Olduğum yerde durdum. Kalbim bir anlığına tekledi. Yavaşça arkamı döndüm. “Babamı nereden tanıyorsunuz?”
Adam bana birkaç saniye baktı. Sonra kısa bir nefes verdi. “Gel benimle.”
Bakışlarımı ondan ayırmadan bekledim.“Orada öğrenirsin.”
Bu kez sesinde en ufak bir zorlama yoktu. Sanki karar tamamen bana bırakılmıştı. Aklım bunun büyük bir hata olabileceğini söylüyordum ama son iki gündür herkes aynı ismi fısıldıyordu.
Theodor Fray… Babam.
Ona dair bildiğim her şey, bir anda yetersiz gelmeye başlamıştı. Adam araca doğru yürüdü. Kapıyı açtı ve beni bekledi. Kısa bir tereddütten sonra ağır adımlarla yanına gittim. İçimdeki şüphe hâlâ yerindeydi. Yine de, cevap bulma isteğim korkumdan daha ağır basıyordu. Sessizce arabaya bindim.
Arabanın kapısı sessizce kapandı. Emniyet kemerimi takarken göz ucuyla şoför koltuğundaki adama baktım. Kontağı çalıştırdıktan sonra tek kelime etmeden yola çıktı. Ben ise konuşup konuşmamak arasında kalmıştım. İçimdeki sessizlik, arabanın içindeki sessizlikten çok daha ağırdı.
Şehrin kalabalığı yavaş yavaş arkamızda kalırken binaların yerini uzun ağaçlar almaya başladı. Yol daraldıkça telefon çekmeyen, sessiz bir ormanın içine giriyormuşuz hissi oluşuyordu. Birkaç kez konuşmaya niyetlendim ama vazgeçtim. Adam da sanki acele etmiyor, her şeyin zamanı varmış gibi sakinliğini koruyordu.
Yaklaşık yarım saat sonra asfalt yol sona erdi. Araç bu kez toprak bir yola girdi. Lastiklerin altında ezilen çakıl taşlarının sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Pencerenin dışına baktığımda ağaçların arasından süzülen güneş ışıkları yere ince çizgiler halinde düşüyor, rüzgâr yaprakları hafifçe sallıyordu.
“Çok uzakta mı?” diye sordum sonunda.
Adam gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi.
“Az kaldı.”
Kısa cevabı, yeniden sessizliğe gömülmemize yetmişti. Birkaç dakika sonra araç yavaşladı. Karşımızdaki ağaçlar seyrelmeye başlayınca geniş bir açıklık ortaya çıktı. Gördüğüm manzara karşısında farkında olmadan doğruldum. Burası beklediğim hiçbir yere benzemiyordu.
Yüksek kayalıkların arasından gürül gürül akan geniş bir nehir, güneş ışığında parlıyordu. Nehrin biraz ilerisinde su, kayalıklardan aşağı dökülüyor; etrafını kaplayan yeşillik, manzarayı neredeyse masalsı bir hâle getiriyordu. Açıklığın farklı noktalarına ahşap kulübeler yapılmıştı. Ortada ise uzun tahta masalar ve yanan büyük bir ateş vardı.
En çok dikkatimi çeken şey ise insanlardı. Kimi odun taşıyor, kimi ateşin başında yemek hazırlıyordu. Birkaç çocuk kahkahalar atarak nehrin kıyısında koşuyor, biraz ileride gençlerden bazıları yüksek kayalıklardan suya atlıyordu. Hatta iki büyük kurt, nehir kenarında birbirini kovalarken birkaç saniye sonra yeniden insan formuna dönüp kahkahalarla suyun içinden çıkıyordu.
Olduğum yerde kalakaldım. Karşımda gördüğüm manzara bir aileyi andırıyordu, beklediğimin aksine.
Adam arabayı durdurup kontağı kapattı. “İnebilirsin.”
Kapıyı yavaşça açıp dışarı çıktım. Çevremdeki herkes günlük hayatına devam ediyordu. Bazıları bana merakla bakıyor, bazıları ise kısa bir gülümsemeyle selam verip işine dönüyordu.
“Buraya…” Etrafıma yeniden baktım. “burası neresi?”
Adam bana dönüp sakin bir sesle cevap verdi. “Evimiz.”
Tam o sırada uzaktan bir ses duyuldu. “Hey!”
Başımı çevirdiğimde, kahverengi saçlı genç bir adam bize doğru koşarak geliyordu. Üzerindeki tişörtün kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Yüzündeki rahat ifade, sanki uzun zamandır tanıdığı birini görmüş gibi samimiydi. Yanımıza gelir gelmez önce adamın omzuna hafifçe vurdu.
“Sonunda döndün.”
Ardından gözleri bana kaydı. Birkaç saniye şaşkınlıkla baktı, sonra gülümsedi.
“Demek sensin.”
Kaşlarımı çattım. “Beni tanıyor musun?”
“İsmini biliyorum.”
Elini uzattı. “Ben Rowan.”
Tereddüt ederek elini sıktım. “Aria.”
Rowan gülümsedi. “Memnun oldum.”
Sonra etrafına bakınıp bana yeniden döndü.“Aç görünüyorsun.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Nereden anladın?”
Tam o anda karnım hafifçe guruldadı.
Rowan kahkaha attı. “Galiba cevap kendi geldi.”
İster istemez utandım. Evden çıkarken aceleyle aldığım tek sandviçin üzerinden saatler geçmişti.
“Gel.” dedi Rowan neşeyle. “Bir şeyler yeriz. Sonra da seni gezdiririm.”
Yanındaki adam sessizce başını salladı.“Benim biraz işim var.”
Bunu söyledikten sonra ağır adımlarla açıklığın diğer ucuna doğru yürümeye başladı. Ben ise gözlerimi ondan ayıramıyordum. Kim olduğunu hâlâ bilmiyordum ama buradaki herkesin ona gösterdiği saygı, sıradan biri olmadığını anlamak için yeterliydi.
Bir süre olduğum yerde kalıp etrafı izledim. Nehrin kıyısından yükselen kahkahalar, ateşte pişen yemeğin kokusuna karışıyor, az önce zihnimde kurduğum bütün düşünceleri yavaş yavaş dağıtıyordu. Buraya gelirken kendimi diken üstünde hissediyordum. Şimdi ise aynı tedirginlik devam etse de yerini meraka bırakmaya başlamıştı.
“Haydi.”
Rowan omzuyla hafifçe bana işaret etti.
“Yoksa gerçekten burada dikilip etrafı izlemeyi mi planlıyorsun?”
Bakışlarımı ona çevirdim.
“İzlemem garip mi?”
“Biraz.”
Gülerek ellerini cebine soktu.
“Çünkü onlar da seni izliyor.”
İster istemez etrafıma baktım. Gerçekten de birkaç kişi merakla bana göz atıyor, ardından kendi işine dönüyordu. Hiçbirinin bakışında düşmanlık yoktu. Sadece merak…
“Rahat ol.” dedi Rowan yürümeye başlayarak. “Kimse sana zarar vermez.”
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Daha doğrusu…” diye düzeltti gülümseyerek. “Kimsenin buna cesaret edeceğini sanmıyorum.”
Kaşlarımı çattım.
“Neden?”
“Çünkü seni buraya getiren kişi var.”
Tam bunu soracakken Rowan bir an durdu.
“Bu arada… seni buraya getiren kişinin kim olduğunu biliyor musun?”
Sabah duyduğum konuşma aklıma geldi.
“Marcus mu?”
Bu kez şaşırma sırası Rowan’daydı.
“İsmini nereden duydun?”
“Sabah… Jax’ın evindeyken. Gelen kurtadamlar Marcus’un onunla görüşmek istediğini söylüyordu.”
Rowan kısa bir süre sustu, sonra başını salladı.
“Evet. Seni buraya getiren kişi Marcus.”
İçimdeki merak biraz daha büyüdü.
“Demek gerçekten oydu…”
“Burası onun evi sayılır.” dedi sakin bir sesle. “Herkes ona saygı duyar.”
“Sen de.”
“Ben de.”
Cevabı hiç düşünmeden vermişti.
Beraber yürümeye devam ettik. Yolun iki yanındaki ahşap kulübeler, bahçelerinde çalışan insanlar ve nehir kenarında oynayan çocuklar dikkatimi çekiyordu. Birkaç çocuk kahkahalar atarak birbirini kovalıyor, biraz ileride iki genç bir anlığına kurt formuna dönüşüp nehre atladıktan sonra yeniden insan hâline geliyordu. Gördüklerim, yıllardır bana anlatılan kurtadam hikâyelerinden çok farklıydı.
“Çok düşünüyorsun.”
Rowan’ın sesi beni yeniden bulunduğum ana döndürdü.
“Belli oluyor mu?”
“Hem de çok.”
Parmağıyla kendi kaşını gösterdi.
“Şurası hafifçe kasılıyor.”
Farkında olmadan gülümsedim.
“Bak!” dedi sanki büyük bir başarı kazanmış gibi. “Sonunda güldün.”
“Abartma.”
“Abartmıyorum.”
Kollarını iki yana açtı.
“Yaklaşık on dakikadır seni rahatlatmaya çalışıyorum.”
“Bunu mu yapıyordun?”
“Tabii.”
Oldukça ciddi bir ifadeyle başını salladı.
“İlk kez böyle bir yere geliyorsun. Gerilmen normal.”
Birkaç saniye bana baktıktan sonra omuz silkti.
“Ama rahat ol. Kaçıracak olsak bu kadar kibar davranmazdık.”
Gözlerim hafifçe büyüdü.
“Bu söylediğin hiç rahatlatıcı değildi.”
Rowan bir an sustu, ardından kahkahasını tutamadı.
“Haklısın.”
Başını iki yana salladı.
“Şaka konusunda bazen zamanlamayı kaçırıyorum.”
“Biraz.”
“Biraz mı?”
Elini göğsüne götürüp alınmış gibi yaptı.
“Kalbimi kırdın.”
İstemeden güldüm.
“Bunu da mı ciddiye alacağım?”
“Hayır.”
Göz kırptı.
“Ama güldün.”
Kafamı iki yana sallarken fark ettim ki buraya ilk geldiğimde hissettiğim o yoğun tedirginlik yavaş yavaş azalıyordu. Hâlâ temkinliydim, hâlâ kimseye güvenmiyordum ama Rowan’ın yanında yürümek beklediğim kadar rahatsız hissettirmiyordu.
Tam o sırada uzun ahşap masaların kurulduğu alana ulaştık. Büyük kazanlar ateşin üzerinde kaynıyor, insanlar tabakları masalara diziyordu. Rüzgârla birlikte gelen yemek kokusu burnuma ulaşınca karnım tekrar guruldadı.
Rowan bunu duyar duymaz sırıttı.
“İşte bunu bekliyordum.”
“Neyi?”
“Karnının teslim olmasını.”
Başımı çaresizce iki yana salladım. “Dalga geçmeyi bırak.”
“Bırakırım.”
Masalara doğru yürümeye devam etti. “Ama önce seni doyuralım. Aç insanların düşünceleri fazla karışık olur.”
Ardından omzunun üzerinden bana dönüp gülümsedi. “Tokken burayı daha çok seveceğine iddiaya bile girerim.”
Uzun masaların yanına yaklaştığımızda etrafa yayılan yemek kokusu iyice belirginleşti. Büyük tencerelerde kaynayan yemekler, yeni pişmiş ekmekler ve közde kızaran etler… Aç olduğumu fark etmemek mümkün değildi.
Masanın başında duran yaşlı bir kadın bizi görünce yüzüne sıcak bir gülümseme yerleşti.
“Demek sonunda misafirimiz geldi.”
Rowan gülerek başını salladı. “Evet ama sanırım açlıktan beni yemeden önce ona yemek vermemiz gerekiyor.”
Kadın bana dönüp kahkaha attı.
“O zaman hiç beklemeyelim.”
Önüme ahşap bir tabak uzattı. İçine sıcak yemek koyarken bir yandan da gülümsemeye devam ediyordu.
“Afiyet olsun, kızım.”
Kızım… Bu kelimeyi ondan duymak garip hissettirmişti. Teşekkür ederek tabağı aldım.
Rowan çoktan kendi yemeğini almıştı. “Gel.”
Masaların biraz ilerisindeki nehre bakan boş yerlere doğru yürüdü. “Burası manzarası en güzel yer.”
Karşısına oturduğumda birkaç saniye sessizlik oldu. Etrafımızdaki sohbet sesleri birbirine karışıyor, çocukların kahkahaları rüzgârla birlikte bize kadar ulaşıyordu. Çatalımı elime alıp yemeğin ilk lokmasını tattığım anda şaşkınlıkla Rowan’a baktım.
“Bu…”
“Güzel değil mi?”
Başımı onaylar şekilde salladım. “Gerçekten çok güzel.”
“Bunu duyunca mutfaktakiler mutlu olur.”
Bir lokma daha aldıktan sonra sırıttı. “Gerçi bunu yüzlerine söylersen bir hafta boyunca önüne iki katı yemek koyarlar.”
“Abartıyorsun.”
“Hayır.”
Oldukça ciddi bir ifadeyle başını salladı. “Geçen ay üç tabak yemek yüzünden yürüyemeyecek hâle gelmiştim.”
İster istemez güldüm. “Sen biraz fazla yemiş olmayasın?”
“Hayır.”
Çatalla kendini işaret etti. “Ben sadece kibar davrandım.”
“Üç tabak yiyerek mi?”
“İnsanların emeğine saygı duyuyorum.”
Bu kez kahkahamı tutamadım. Rowan da bana bakıp gülmeye başladı.
Başımı iki yana salladım. “Buna inanacağımı mı sandın?”
Rowan omuz silkti. “Denemeye değerdi.”
Sohbetimiz devam ederken fark ettim ki buraya ilk geldiğimde omuzlarıma çöken gerginlik eskisi kadar ağır değildi. Hâlâ temkinliydim, hâlâ burada olmanın doğru bir karar olup olmadığını bilmiyordum ama etrafımda gördüğüm insanlar ve Rowan’ın doğal tavırları, zihnimdeki önyargıları yavaş yavaş sarsmaya başlamıştı.
Yemeğimiz boyunca Rowan neredeyse hiç susmadı. Bir yandan tabağındaki son lokmaları bitiriyor, bir yandan da etrafta olup biten her şeyi anlatıyordu. Kimin hangi kulübede yaşadığını, çocukların neden sabahın erken saatinden beri nehirde olduğunu, ateşin başındaki yaşlı kadının bütün sürüye yemek yaptığını… Anlattıkları öyle doğaldı ki, sanki yıllardır tanıdığı bir arkadaşına yaşadığı yeri gezdiriyordu.
Yemeğimiz bittiğinde ahşap bardağımdaki son yudumu da içtim. Rowan ayağa kalkıp ellerini birbirine vurdu.
“Şimdi.”
Kaşımı kaldırdım.
“Şimdi ne?”
“Bence seni herkesle tanıştırmanın zamanı geldi.”
“Buna mecbur muyum?”
“Kesinlikle.”
İtiraz etmeme fırsat vermeden yürümeye başladı. İç çekerek peşinden gittim.
İlk olarak odun kesen üç kişinin yanına uğradık. Rowan daha uzaktan el sallayınca içlerinden uzun boylu, kızıl saçlı bir adam baltasını kütüğe saplayıp bize döndü.
“Bakın kim gelmiş.”
Rowan omzuma hafifçe dokundu.
“Aria.”
Sonra adamı işaret etti.
“Bu da Darius.”
Darius gülümseyerek elini uzattı.
“Memnun oldum.”
Ben de elini sıktım.
“Ben de.”
“Rowan seni sıkmaya başladı mı?”
Soruyu o kadar ciddi sormuştu ki şaşkınlıkla Rowan’a baktım.
Rowan iki elini havaya kaldırdı. “Daha başlamadım bile.”
Darius kahkaha atarken yanındaki siyah saçlı genç kadın söze karıştı. “Ona inanma.”
Bana dönerek gülümsedi. “Ben Elara.”
Ardından yanında duran sarışın genci gösterdi.
“O da Finn.”
Finn başını hafifçe eğerek selam verdi.
“Hoş geldin.”
Teşekkür ettikten sonra Rowan beni başka bir kulübenin önüne götürdü. Bu kez yaşları bana daha yakın görünen dört kişi oturmuş sohbet ediyordu.
“Millet.”
Rowan ellerini çırptı.
“Misafirimizi kaçırıyorum.”
“Kaçırıyorsun mu?”
Esmer bir kız ayağa kalkıp bana baktı.
“Yoksa gerçekten mi?”
Rowan yüzünü buruşturdu.
“Şaka yaptığımı biliyorsun.”
“Ben emin olamadım.”
Kız bana dönüp gülümsedi.
“Ben Mira.”
Yanındaki kıvırcık saçlı çocuk el salladı.
“Ben Liam.”
Diğer ikisi de kendilerini tanıttı.
“Nora.”
“Kian.”
Hepsinin tavrı şaşırtıcı derecede rahattı. Kimse beni sorgulamıyor, kimse üzerime gelmiyordu. Sadece yeni biriyle tanışmış gibi davranıyorlardı. Bir süre daha yürüdükten sonra nehir kıyısına ulaştık. Su, güneş ışığını ayna gibi yansıtıyordu. Kayalıkların üzerinde duran birkaç genç kendi aralarında iddialaşıyor gibiydi.
“Yapamazsın.”
“Yaparım.”
“Düşersin.”
“Düşmem.”
Tam ne olduğunu anlamaya çalışırken içlerinden biri kahkaha atarak kendini kayalıklardan aşağı bıraktı. Kocaman bir su sesi yükseldi. Ardından ikinci, üçüncü…Birkaç saniye içinde hepsi peş peşe nehre atladı. Su yüzeyine çıktıklarında kahkahaları bütün açıklığa yayıldı.
İçlerinden biri bir anlığına gri bir kurda dönüştü. Güçlü patileriyle suyun içinde birkaç metre yüzdükten sonra yeniden insan formuna geçti. Şaşkınlıkla onları izlerken Rowan omzuma hafifçe vurdu.
“İlk gördüğünde garip geliyor.”
“Biraz.”
“Bir süre sonra alışıyorsun.”
Tam o sırada suyun içinden biri bize doğru bağırdı.
“Rowan!”
“Efendim?”
“Konuşmayı bırak da gel!”
“Üşeniyorum.”
“Yalancı!”
Su sıçratarak ona doğru el salladılar.
Rowan bana döndü. “Ne dersin?”
“Neye?”
“Yüzmeye.”
Şaşkınlıkla güldüm. “Şaka yapıyorsun.”
“Hayır.” Gayet ciddi görünüyordu. “Su soğuk ama alışınca güzel.”
“Yanımda kıyafet yok.”
“Doğru.” Çenesini kaşıdı. “O zaman bugünlük izleyici olursun.”
Birkaç saniye sessizce nehri seyrettik. Karşımda oynayan insanlar, suya atlayan gençler ve kıyıda onları alkışlayan çocuklar… Hiçbiri yıllardır kafamda çizilen kurtadam tablosuna benzemiyordu. Tam o sırada nehrin karşı kıyısından güçlü bir uluma yükseldi.
Bir anda etraftaki sohbetler yavaşladı. Nehirde yüzenler başlarını aynı yöne çevirirken, kulübelerin önünde çalışanlar da ellerindeki işi bıraktı.
Birkaç saniyelik sessizliğin ardından açıklığın diğer ucundan gür bir ses duyuldu.
“Toplanın millet!”
Ses, bütün açıklıkta yankılandı.
“Herkes!”
Nehirdeki gençlerden biri kahkahasını bastırarak arkadaşına su sıçrattı.
“Tam yemek yedik, şimdi de toplantı.”
“Kes sesini de çık.”
Birer birer sudan çıkmaya başladılar. Kimisi saçındaki suyu silkelerken kimisi ıslak tişörtünü omzuna atıyor, şakalaşmaya devam ediyordu. Açıklığın dört bir yanındaki insanlar da aynı yöne doğru yürümeye başlamıştı. Kaşlarımı çatarak Rowan’a baktım.
“Marcus mu?”
Rowan sadece kısa bir baş hareketiyle onayladı. Başka hiçbir şey söylemedi. O sessizlik bile soruma cevap olmaya yetmişti.
“E hadi.” dedi ardından hafifçe omzuma dokunarak. “Bekletmeyelim.”
Kalabalığın arasına karışıp büyük kulübenin önüne doğru yürümeye başladık. Az önce tanıştığım insanlar da birer birer oraya geliyordu. Darius ile Finn kendi aralarında bir şey tartışıyor, Mira ise Liam’ın hâlâ ıslak ayaklarla dolaşmasına söyleniyordu.
“Üşüteceksin.”
“Ben kurtadamım.”
“Yine de üşüteceksin.”
Liam gözlerini devirdi. “Bunu her gün söylüyorsun.”
“Çünkü her gün aynı şeyi yapıyorsun.”
İstemeden onları izledim. Aralarındaki samimiyet, birbirlerine karşı rahat tavırları… Hepsi gerçek bir aileyi andırıyordu. Kısa süre sonra büyük ahşap kulübenin önünde geniş bir halka oluştu. Kimse bağırmıyor, kimse birbirini itip kakmıyordu. Herkes sakince bekliyordu.
Ben ise kalabalığın en arkasında durup etrafı izliyordum. Birkaç saniye sonra kulübenin kapısı açıldı. İçeriden sabah beni buraya getiren adam çıktı. Kalabalığın uğultusu kendiliğinden kesildi. Tek kelime etmesine bile gerek kalmadan herkesin dikkati ona yönelmişti.
Marcus kısa bir bakışla etrafındakileri süzdü. “Oturun.”
Kimse itiraz etmedi. Uzun ahşap masalar birkaç dakika içinde doldu. Rowan yanı başındaki sandalyeyi bana gösterince sessizce oturdum. Marcus masanın başındaki yerine geçti. Sohbetler yeniden başlamıştı. Tam ortam eski hâline dönmüş gibiydi ki açıklığın girişinden gelen motor sesi bütün dikkatleri üzerine çekti. Bir anda sesler kesildi. Siyah araç yavaşça durdu. Kapı açıldı.
Jax ağır adımlarla arabadan indi. Her zamanki gibi siyah giyinmişti. Üzerinde en ufak bir yorgunluk belirtisi yoktu. Oysa Lyssandra daha bu sabah yirmi dört saat dinlenmesi gerektiğini söylemişti.
Hiç kimseye bakmadan masaya doğru yürüdü. Marcus’un tam karşısındaki boş sandalyeye oturdu. Bacak bacak üstüne atıp arkasına yaslandı. Bakışları kısa bir an bana kaydı. Daha sonra yeniden Marcus’a döndü. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Beni ayağına getirmeyi başardın.”
Masadaki sessizlik biraz daha ağırlaştı. Marcus’un yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
“Gelmeyeceğini biliyordum.”
Jax alaycı bir gülümsemeyle başını hafifçe eğdi. “Demek beni çağırmanın yolunu buldun.”
Bu kez göz ucuyla bana baktı. “Oldukça zekice.”
Tam o sırada masanın diğer ucunda oturan iri yapılı kurtadamlardan biri küçümseyerek güldü.
“Magnus Valerius’un oğlundan bundan fazlası beklenmezdi zaten.”
Cümle biter bitmez sandalyenin sertçe geriye savrulma sesi duyuldu. Kimse ne olduğunu anlayamadan Jax masanın diğer ucundaydı. Adamın yakasını tek eliyle kavrayıp ayağa kaldırdı. Ayakları yerden kesilmişti. Jax’ın sesi alçaktı. Ama taşıdığı öfke bütün açıklığa yayılmıştı.
“Son nefesin bunun için mi olsun istiyorsun?”
Adam konuşmaya çalıştı. Başaramadı. Jax’ın parmakları biraz daha sıkıldı.
Tam o sırada Rowan ayağa kalktı. “Jax!”
Jax başını ona çevirdi. “Soğukkanlılığını kaybetme.”
Jax’ın bakışları Rowan’ın üzerinde birkaç saniye dolaştı. Sonra dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı.
“Demek ölü sayısı iki olacak.”
Rowan yerinden kıpırdamadı. Tam yeniden konuşacakken Marcus’un sakin sesi duyuldu.
“Yeter.”
Tek bir kelimeydi ama hem Rowan hem de Jax aynı anda ona baktı. Marcus ayağa kalktı. Ağır adımlarla yanlarına geldi.
Jax’ın gözlerinin içine bakarak konuştu. “Onun sözleri sürümü temsil etmiyor.”
Kısa bir sessizlik oldu. “Bu saygısızlık adına senden özür diliyorum.”
Jax’ın yüzündeki ifade değişmedi. Birkaç saniye daha adamın yakasını tuttu. Sonra parmaklarını gevşetti. Kurtadam sendeleyerek yere indi ve derin derin nefes almaya başladı. Jax ceketinin kolunu düzeltti.
“Sana duyduğum saygı olmasaydı… Bakışları yerde nefes almaya çalışan adama kaydı. “şu an nefes almıyor olurdu.”
Marcus başını hafifçe salladı. “Biliyorum.”
İkisi de birkaç saniye boyunca sessizce birbirine baktı. Masadaki hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyordu çünkü herkes biliyor olmalıydı. O an orada duran iki adam, karşı karşıya gelirse bunun bedelini yalnızca kendileri değil, iki tür de öderdi.
Jax ceketinin kolunu düzelterek birkaç adım geri çekildi. Yerde hâlâ nefesini toparlamaya çalışan kurtadama son bir kez baktı, ardından hiçbir şey olmamış gibi yerine döndü. Masadaki sessizlik devam ediyordu. Hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Jax sandalyesine oturmadı.
Bakışlarını doğrudan Marcus’a çevirdi. “Bugün buraya tek bir sebeple geldim.”
Sesi sakindi ama o sakinliğin altında gizlenen tehdit, masanın etrafındaki herkese ulaşıyordu.
“Bana ait olan bir şeyi almaya geldim, Marcus.”
Kısa bir sessizlik oldu. “Sadece bunun için.”
Marcus, gözlerini ondan ayırmadı. “Bunun dışında konuşmamız gereken şeyler var.”
Jax’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Biliyorum.” Ardından başını iki yana salladı. “Ama bugün değil.”
Tek bir cümleydi fakat o cümlenin ardından yeniden sessizlik çöktü. Jax ağır adımlarla masanın etrafından dolaşmaya başladı.
Ben farkında olmadan nefesimi tuttum. Attığı her adım bana biraz daha yaklaşıyordu. Sonunda tam önümde durdu. Başımı yavaşça kaldırıp gözlerine baktım. O koyu bakışlar, birkaç saniye boyunca gözlerimin içinde dolaştı. Tek kelime etmedi.
Sadece bana bakıyordu. Masadaki herkesin dikkati artık üzerimizdeydi. Ben ise neden bana doğru geldiğini anlayamıyordum ve bu belirsizlik, sessizlikten çok daha ağırdı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18