6. bölüm / 20
Melez | Jax ValerıusMelez | JV 5- 1987
Bölümler 20Şu an: Melez | JV 5- 1987
- 1 GİRİŞ: Morbury’nin Gölgeleri874 kelime
- 2 Melez | JV 1-İşaret2.202 kelime
- 3 Melez | JV 2- Gece ateşi festivali3.663 kelime
- 4 Melez JV 3- Kuzgun Kayalıkları3.065 kelime
- 5 Melez | JV 4- Mühür1.927 kelime
- 6 Melez | JV 5- 19873.294 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Melez | JV 6-Aethel2.046 kelime
- 8 Melez | JV 7-Sürü4.487 kelime
- 9 Melez | JV 9- Valerıus Yemini2.665 kelime
- 10 Melez | JV 10- Lunareth3.274 kelime
- 11 Melez | JV -11 Kontrol2.914 kelime
- 12 Melez | JV 12-Telkin1.583 kelime
- 13 Melez | JV 13- Tabut1.713 kelime
- 14 Melez | JV 14- Kurtuluş2.430 kelime
- 15 Melez JV 15- Wilson malikanesi4.984 kelime
- 16 Melez | JV 16 - Bağlama Büyüsü3.937 kelime
- 17 Bölüm 17 Hoşgeldin, Tala Zayen.5.146 kelime
- 18 Bölüm 18 - Güle güle Tala Zayen, merhaba Anne.4.337 kelime
- 19 Melez | JV 19-Kutsal Kan, Kadim lanet2.467 kelime
- 20 Melez | JV 20- Ataların Yanılsaması5.248 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kael’in gözleri bir an olsun Jax’ın üzerinden ayrılmadı. Carrie’nin bedeninden çekilen kadim cadının varlığı tamamen yok olurken açıklığa çöken sessizlik, yaklaşan fırtınadan önceki son andı. Jax yavaşça doğruldu. Omuzlarını geriye attı. Boynunu sağa sola çevirdiğinde kemikleri hafifçe çıtırdadı. Başını kaldırıp doğrudan Kael’e baktı. Tam o anda, Gözlerindeki kırmızı parıltı yavaş yavaş silinmeye başladı.
Yerini, dolunayın altında neredeyse altın gibi parlayan keskin bir sarı aldı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Bunu daha önce hiç görmemiştim. Kael’in yüzündeki ifade de aynı anda değişti. Az önceki kendinden emin duruşundan eser kalmamıştı.
Bir adım geri çekildi. Sonra ikinci…
“Hayır…” diye fısıldadı kendi kendine.
Etrafındaki kurtadamlar şaşkınlıkla liderlerine baktılar. Kael’in sesi bu kez sert ama telaşlıydı.
“Geri çekilin!”
Kimse kıpırdamadı. Kurtadamlar birbirlerine bakmaya başladılar. İlk kez, Liderlerinin sesinde korku vardı. Jax ise olduğu yerde duruyordu. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Kael’in sesi bütün açıklıkta yankılandı.
“Geri çekilin dedim!”
Ama artık çok geçti. Jax’ın gözlerindeki altın sarısı parıltı dolunayın altında daha da keskinleşmişti. İlk kez Kael’in yüzünde gerçek korkuyu gördüm.
“Kaçın!” diye bu kez neredeyse haykırdı. “Hemen!”
Kurtadamlar tek bir saniye bile kaybetmeden ormana doğru koşmaya başladı. Jax’ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
“Geç kaldınız.”
Bir anda gözden kayboldu. Nereye gittiğini göremedim. Sadece ormanın içinden yükselen ilk çığlığı duydum.
Ardından ikinciyi…
Sonra üçüncüyü…
Ağaçlar peş peşe sarsılıyor, dallar kırılıyor, karanlığın içinden boğuk homurtular yükseliyordu. Bir kurtadam panikle açıklığa doğru koştu. Yüzü parçalanmış, nefes nefeseydi. Tam önümden geçeceği sırada Jax karanlığın içinden çıktı. Tek eliyle boğazını yakaladı. Kurtadam çırpınmaya bile fırsat bulamadan cansız bedeni ayaklarının dibine düştü. Jax arkasına bile bakmadan yeniden karanlığın içine daldı. Dakikalar boyunca ormandan yalnızca çığlıklar yükseldi.
Sonra… Her şey sustu. Ayak sesleri yeniden duyuldu. Jax ağır adımlarla açıklığa döndü. Siyah gömleğinin bazı yerleri parçalanmış, ellerine ve boynuna kan bulaşmıştı. Nefesi bile değişmemişti. Kael etrafına baktı. Sürüsünden geriye kimse kalmamıştı. Jax yavaşça önünde durdu.
“Korkunun sana yakışacağını düşünmezdim.”
Kael dişlerini sıktı. “Bunu bitirmedin.”
Jax kısa bir kahkaha attı. “Yanılıyorsun.” Başını hafifçe yana eğdi. “Henüz başlamadım bile.”
Kael ayağa kalkmaya çalıştı ama dizleri onu taşımadı. Jax birkaç saniye boyunca sessizce onu izledi. Sonra dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi.
“Bugün seni öldürmeyeceğim…” Kısa bir duraksadı. “kardeşim.”
Kael’in yüzü öfkeyle gerildi. “Hangi sebeple?”
Jax arkasını dönmeden cevap verdi. “Çünkü bir liderin, sürüsünü kaybettikten sonra nasıl yaşadığını izlemek…”
Omzunun üzerinden ona kısa bir bakış attı.“ölümden daha ağır bir ceza.”
Ormanın üzerine çöken sessizlik, birkaç dakika önce yükselen çığlıklardan çok daha ürkütücüydü. Nefesimi tutmuş, Jax’a bakıyordum.
Kael yumruklarını sıktı ama ayağa kalkacak hâli bile kalmamıştı. Jax onu arkasında bırakıp bana doğru yürümeye başladı. Ben çoktan Carrie’nin yanına çökmüştüm.
Başını dizlerime almış, yüzünü hafifçe okşuyordum. “Carrie…”
Kirpikleri titredi ama gözlerini açmadı. Boynundaki iki küçük yara hâlâ kapanmamıştı. İçimde yeniden aynı korku büyümeye başladı.
“Jax…” Sesim bu kez eskisinden çok daha sakindi. “Neler oluyor.”
Jax yanıma geldi. Tek kelime etmeden diz çöktü. Boynundaki yaralara kısa bir bakış attı.
“Zehri fazla geldi.”
Kalbim sıkıştı. “İyileşecek, değil mi?”
Jax birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra hiç tereddüt etmeden sağ bileğini ağzına götürdü. Dişleri tenini kolayca deldi. Koyu kırmızı kan bileğinden yavaşça akmaya başladı.
Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne yapıyorsun?”
“İyileştiriyorum Fray.”
Sesi her zamanki kadar sakindi. Sanki sıradan bir gerçekten bahsediyordu. Carrie’nin başını dikkatlice kaldırdı. En ufak bir telaş göstermeden elini çenesinin altına yerleştirdi ve başını hafifçe geriye kaldırdı. Bileğinden süzülen kanı yavaşça dudaklarına akıttı.
İlk birkaç saniye hiçbir şey olmadı. Sonra boynundaki iki küçük yara gözlerimin önünde yavaş yavaş kapanmaya başladı. Tenine yeniden sıcaklık geldi. Solgun yüzüne yavaş yavaş renk döndü. Şaşkınlıkla olanları izliyordum.
“Senin kanın…”
Jax bileğini geri çekti. Açtığı yara birkaç saniye içinde hiçbir iz kalmamış gibi kapandı.
“Vampir kanı…” diye fısıldadım. “Bunu nasıl…”
Jax ayağa kalktı. “Gereğinden fazla merak ediyorsun.”
Sesi yine aynı ölçüde sakindi. Ben yeniden Carrie’ye döndüm. Tam o anda kirpikleri hafifçe kıpırdadı.
“Aria…” Sesini güçlükle çıkarabiliyordu.
Gözlerim doldu. “Buradayım.”
Carrie yavaşça gözlerini araladı. Etrafına boş bakışlarla göz gezdirdi. “Ne…”
Boğazını temizlemeye çalıştı. “…ne oldu?”
Cevap veremedim çünkü ben de tam olarak bilmiyordum.
Arkamdan Jax’ın sesi duyuldu. “Şimdilik hiçbir şey hatırlamaması daha iyi.”
Başımı çevirip ona baktım. “Hatırlayacak mı?”
Jax bakışlarını karanlık ormana çevirdi. “Hatırlaması gereken gün geldiğinde…”
Kısa bir an sustu. “zaten unutamayacak.”
Bunu söyledikten sonra arkasını döndü. Sanki biraz önce yaşananların hiçbiri onu ilgilendirmiyormuş gibi ağır adımlarla karanlığın içine doğru yürümeye başladı.
Ben ise yalnızca arkasından bakabildim. Bu adam… Sandığımdan çok daha tehlikeliydi ve hissettiğim şey yalnızca korku değildi. Onu anlamaya başladıkça, hakkındaki hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını da fark ediyordum.
Carrie’nin nefesi normale dönmeye başladığında omuzlarımdaki yük biraz olsun hafifledi. Boynundaki yaralar neredeyse tamamen kapanmıştı ama hâlâ bilinci yerinde değildi. Başını dizlerimden dikkatlice kaldırırken gözlerim istemsizce Jax’a kaydı. O ise çoktan açıklığın kenarına yürümüş, cebinden araba anahtarını çıkarmıştı.
“Yürüyebiliyor musun?”
Soruyu bana sormuştu.
Başımı hafifçe salladım. “Evet.”
“İyi.”
Eğilip Carrie’yi hiçbir şey söylemeden kucağına aldı.
“Bizi nereye götürüyorsun?” diye sordum peşinden yürürken.
Jax arkasına bile bakmadı. “Evime.”
“Carrie’nin hastaneye gitmesi gerekmiyor mu?”
“Gerekmiyor.”
“Ya bir şey olursa?”
Bu kez durdu. Başını hafifçe bana çevirdi. “Olacak olsaydı çoktan olurdu.”
Söylediği şey içimi rahatlatmamıştı ama sesindeki kesinlik, daha fazla tartışmama engel oldu. Sessizce peşinden yürümeye devam ettim. Birkaç dakika sonra siyah araç ağaçların arasından göründü. Jax arka kapıyı açıp Carrie’yi dikkatlice koltuğa yatırdı. Ben de yanına oturdum. Motor çalıştı. Ormanın karanlığı yavaş yavaş arkamızda kalırken camdan dışarı bakıyordum. Kafamın içi birbirine girmişti.
Vampirler, Kurtadamlar, Cadılar. Bütün hayatım boyunca masal sandığım her şey, tek bir gecede gerçek olmuştu. Yaklaşık yirmi dakika boyunca arabada kimse konuşmadı. Sonunda demir kapılar açıldı. Araç yavaşça Valerius Malikânesi’nin önünde durdu. Jax yine tek kelime etmeden indi. Carrie’yi dikkatlice kucağına aldı. Ben de peşinden girdim.
Malikânenin ağır kapısı arkamızdan kapanırken içeriye tanıdık bir sessizlik yayıldı.
Jax doğruca oturma odasına geçti. Carrie’yi büyük kanepenin üzerine dikkatlice yatırdı. Tam o sırada üst kattan hızlı ayak sesleri duyuldu.
“Eve döndünüz mü?”
Merdivenlerden inen Elias bizi gördüğü anda olduğu yerde kaldı. Bakışları önce Carrie’nin boynundaki yaralara, sonra üzerimdeki kan lekelerine, en son da ağabeyine kaydı. Yüzündeki gülümseme tamamen silinmişti.
“Ne oldu?” Diye fısıldadı.
“Eve döndünüz mü?”
Merdivenlerden hızla inen Elias bizi gördüğü anda olduğu yerde kaldı. Bakışları önce Carrie’nin boynundaki yaralara, ardından üzerimdeki kan lekelerine, en son da ağabeyine kaydı. Yüzündeki rahat ifade saniyeler içinde silindi.
“Ne oldu?”
Ben konuşmaya çalıştım ama sesim çıkmadı. Derin bir nefes alıp kendimi toparladım.
“Kael…” dedim güçlükle. “Kurtadamlardı. Bizi ormanda tuzağa düşürdüler.”
Elias’ın kaşları çatıldı. “Kael mi?”
Başımı salladım. “Carrie’yi kaçırmışlardı. Onu… bir ritüelde kullanıyorlardı.”
Söylediklerim kulağıma bile gerçek dışı geliyordu.
“Sonra…” Boğazım düğümlendi. “Carrie’nin içine başka biri girdi.”
Elias’ın yüzü bir anda ciddileşti.
“Velmora.”
Jax hiçbir şey söylemeden Carrie’yi kucağında taşıyarak merdivenlere yöneldi.
“Elias.”
Sesi sakindi.
“Misafir odasını hazırla.”
Elias daha fazla soru sormadan başını salladı ve hızla üst kata çıktı. Ben de arkalarından yürüdüm. Jax Carrie’yi yatağa dikkatlice yatırdı. Elias hemen yanına eğildi. Boynundaki iki küçük yarayı görünce yüzündeki ifade değişti.
“Bunu kim yaptı?”
Jax gözlerini Carrie’den ayırmadan cevap verdi. “Ben.”
Elias başını kaldırdı. “Neden?”
Jax bu kez ona baktı. “Nabzı atıyor.”
Kısa bir sessizlik oldu. “Sorunun cevabı bu.”
Elias hiçbir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe eğdi. Ben ise ikisine de bakıyordum. Artık susamazdım.
“Yeter.” İkisi de bana döndü. “Gördüklerim gerçekti, değil mi?”
Sessizlik.
“Sen…” dedim Elias’a bakarak. “Sen de vampirsin.”
Elias gözlerini kaçırdı. “Evet.”
“Bana neden söylemedin? Hayır, söyleseydin… Yani…”
Acı bir tebessüm belirdi yüzünde. “Nasıl söyleyebilirdim, Aria? Tanıştığımız ilk gün sana ‘Merhaba, ben vampirim.’ mi deseydim?”
Haklıydı ama bu öfkemi azaltmıyordu.
“Benden sakladın.”
“Seni korumaya çalıştım.”
Tam o sırada Jax konuştu. “Elias.”
Elias hemen sustu.
“Açıklama yapmayı bırak.”
Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü. Jax ağır adımlarla kapıya yöneldi.
“Elias’ın susmasını isteyen bendim.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Neden?”
Kapının eşiğinde durdu. “Çünkü öğrenmen gereken zamanı ben belirledim.”
Sinirle bir adım attım. “Benim hayatımla ilgili kararları verme hakkını sana kim verdi?”
Jax omzunun üzerinden bana baktı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Kimse.” Kısa bir duraksamanın ardından ekledi. “Ama yine de verdim.”
Tam cevap verecekken yatağın üzerindeki Carrie hafifçe inledi. Hepimiz aynı anda ona döndük.
Carrie’nin dudaklarından yükselen belli belirsiz inleme odadaki sessizliği bozdu. Hepimiz aynı anda ona döndük. Hızla yatağın yanına eğilip elini avuçlarımın arasına aldım. Parmakları artık buz kesmiyordu; tenine yavaş yavaş sıcaklık geri dönüyordu. Kirpikleri hafifçe kıpırdadıktan sonra gözlerini araladı. Bakışları odanın içinde dolaştı, en sonunda benim üzerimde durdu. Yüzüne yerleşen şaşkın ifade birkaç saniye boyunca değişmedi.
“Aria…” diye fısıldadı güçlükle.
“Buradayım.” dedim, elini biraz daha sıkarken. “Artık güvendesin.”
Kaşları hafifçe çatıldı. “Ne oldu?” diye mırıldandı. “En son… ormandaydık.” Cümlesi yarıda kaldı. Gözlerini kapatıp hatırlamaya çalıştı ama başaramadı. “Sonrasını hatırlamıyorum.”
Sözleriyle birlikte gözlerim Jax’a kaydı. Kapının yanında durmuş, kollarını göğsünde birleştirmiş bizi izliyordu. Yüzündeki ifade her zamanki gibi sakindi. Tek kelime etmese de bakışları, hiçbir şey anlatmamam gerektiğini söylüyordu.
Tekrar Carrie’ye döndüm.
“Bir hayvan saldırdı.” dedim, kelimeleri seçerek. “Seni korumaya çalışırken yaralandın. Doktor dinlenmen gerektiğini söyledi. Şu an önemli olan tek şey iyileşmen.”
Carrie uzun süre yüzüme baktı. Anlatmaya çalıştığım hikâyeyi kabul etmek ister gibiydi ama zihnindeki boşluk onu rahatsız ediyordu. Sonunda yorgun bir ifadeyle gözlerini yeniden kapattı.
“Başım…” diye fısıldadı. “Sanki parçalanacak gibi.”
Elias, Carrie’nin nabzını son kez kontrol ettikten sonra yatağın kenarından doğruldu.
“Vücudu toparlanmaya başlamış.” dedi sessizce. “Birkaç saat dinlenmesi yeterli olur.”
Tam o sırada cebimdeki telefon titreşti. Ekrana baktığım anda içim sıkıştı. Emma’nın peş peşe yaptığı aramalar, Carrie’nin annesi ve büyükannesi…
Saatlerdir bana ulaşmaya çalışıyorlardı. Telefonu elimde çevirirken ne diyeceğimi düşünmeye başladım. Jax ise tek kelime etmeden kapıya yöneldi. Odadan çıkarken ne bana baktı ne de konuştu. Kapı usulca kapandı. Odanın sessizliğinde yalnızca Carrie’nin düzenli nefes alışları duyuluyordu.
“Beni merak etmiş olmalılar.” diye mırıldandım.
Elias bakışlarını telefona çevirdi. “Araman en doğrusu olur.”
Başımı hafifçe eğdim. “Carrie’nin yanında kalır mısın?”
“Tabii.”
Yatağa son bir kez baktıktan sonra odadan çıktım. Koridor her zamanki gibi sessizdi. Merdivenlerden aşağı inerken avuçlarımın terlediğini fark ettim. Salona ulaştığımda derin bir sessizlik karşıladı beni. Koltuğun kenarına oturup telefonu elime aldım ve ilk olarak Emma’nın numarasını çevirdim.
Telefon daha ilk çalışta açıldı.
“Aria!”
Emma’nın sesindeki panik kulaklarımdan çok kalbime dokundu.
“İyi misin? Saatlerdir seni arıyorum. Neredesin sen?”
Bir an gözlerimi kapattım. Gün boyunca yaşadıklarım zihnimden birer birer geçerken söyleyeceğim her kelimeyi dikkatle seçmem gerektiğini biliyordum.
“İyiyim Emma.” dedim olabildiğince sakin bir sesle. “Sadece… beklenmedik bir olay yaşandı.”
“Neymiş o beklenmedik olay?” diye sordu hiç beklemeden. “Sesin hiç iyi gelmiyor.”
“Dönüş yolunda ormanın yakınlarında bir hayvan saldırdı.”
Birkaç saniyelik sessizlik oldu.
“Ne?”
“Carrie beni korumaya çalışırken yaralandı.” dedim. Boğazımdaki düğüm her kelimeyle biraz daha büyüyordu. “Şu an güvende. Dinleniyor.”
“Ya sen?”
“Bende birkaç çizik dışında önemli bir şey yok.”
Emma rahatlamış gibi nefes verdi ama sesindeki endişe tamamen kaybolmamıştı.
“Şu an neredesiniz?”
“Elias’ın evindeyiz.”
“Evine neden gittiniz?”
“En yakın yer orasıydı. Carrie’nin dinlenmesi gerekiyordu.”
Emma kısa bir süre sustu.
“Anladım ama seni görmeden içim rahat etmeyecek.” Kısa bir duraksadı. “Yarın gel merak ediyorum.”
Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Tamam.”
“Kendine dikkat et olur mu?”
“Sen de.”
Telefonu kapattıktan sonra birkaç saniye boyunca ekrana baktım. Emma’yla konuşmak içimi biraz olsun rahatlatmıştı ama hâlâ yapmam gereken bir telefon vardı.
Rehberden Evelyn Velmora yazısına dokundum.
Telefon iki kez çaldıktan sonra açıldı.
“Aria.”
Yaşlı kadının sesi her zamanki gibi sakindi.
“İyi akşamlar…” dedim çekinerek.
“Carrie yanımda.”
Bunu söyler söylemez birkaç saniyelik sessizlik oldu.
“Yaşıyor.”
Bu bir soru değildi. “Evet.”
“Bilinci açık mı?”
“Yeni uyandı ama tekrar dinleniyor.”
“Anladım.”
Sesi hâlâ aynı sakinlikteydi. “Ne oldu?”
Hazırladığım yalanı bir kez daha anlatmaya başladım.
“Ormanda… bir hayvan saldırdı. Carrie beni korumaya çalışırken yaralandı.”
Evelyn büyükanne sözümü kesmedi. Sessizce dinledi.
“Şu an iyi.” diye ekledim. “Sadece biraz dinlenmesi gerekiyor.”
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından beklemediğim bir soru sordu. “Boynundaki yara derin mi?”
Elim telefonda sıkıca kenetlendi. Kalbim hızlanmıştı.
“…Çok derin değil.”
Karşı taraftan belli belirsiz bir iç çekiş duyuldu. “Anlıyorum.”
“Nereden biliyorsunuz?” diye sordum kendimi tutamayarak. “Boynundan yaralandığını söylemedim.”
Bu kez sessizlik daha uzun sürdü. Sonunda yumuşak ama anlamını çözemediğim bir sesle konuştu.
“Bazı yaralar kendini saklayamaz, Aria.”
Ne demek istediğini anlayamadım.
“Carrie’nin annesine ben haber veririm.”
“Teşekkür ederim.”
“Bu gece yanında kal.” Sesinde tuhaf bir kararlılık vardı.
“Sabah konuşuruz.”
“Büyükanne, bir dakika—”
Hat kapandı. Telefonu yavaşça dizlerimin üzerine bıraktım. Boğazım kurumuştu. Ormanda yaşananlardan sonra ilk kez beni en çok korkutan şey, Evelyn Velmora’nın söyledikleri olmuştu.
Carrie yeniden uykuya daldığında odanın içini huzurlu bir sessizlik kapladı. Göğsü artık düzenli aralıklarla inip kalkıyor, yüzündeki solgunluk her geçen dakika biraz daha siliniyordu. Elini usulca battaniyenin üzerine bıraktım. Birkaç saat önce yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide duran arkadaşım şimdi sakin bir uykudaydı. Elias son kez nabzını kontrol ettikten sonra battaniyeyi omuzlarına kadar çekti. Yüzündeki gerginlik yerini hafif bir rahatlamaya bırakmıştı.
“Geceyi sorunsuz atlatacaktır.” dedi alçak sesle. “Sabaha kadar dinlenmesi yeterli.”
Sözleri içimdeki yükü tamamen kaldırmasa da biraz olsun hafifletmişti.
Kısa bir teşekkürün ardından kapıya yöneldi. “Ben odama geçiyorum.” dedi çıkmadan önce. “Bir şeye ihtiyacın olursa haber ver.”
Ardından kapıyı sessizce kapatarak koridora çıktı.
Odada yalnız kalınca gözlerim yeniden Carrie’ye döndü. Bu gecenin görüntüleri zihnimden silinmiyordu. Ormandaki çığlıklar, Kael’in sözleri, gözlerimin önünde yaşananlar… Hepsi birbirine karışmıştı. Buna rağmen düşüncelerimin en çok takıldığı kişi Jax’tı. Soğukkanlı tavrı, tek bir an bile paniğe kapılmaması ve sonunda Carrie’yi kurtarmak için hiç tereddüt etmeden kendi kanını vermesi aklımdan çıkmıyordu. Ona güveniyor değildim. Belki uzun süre de güvenmeyecektim. Ama hayatımı ve Carrie’nin hayatını kurtaran birine tek kelime etmeden davranmak bana doğru gelmiyordu. En azından teşekkür etmeliydim.
Koridora çıktığımda malikâne gündüze göre bambaşka görünüyordu. Duvarlardaki apliklerden yayılan loş ışık, uzun koridor boyunca uzayan gölgeler oluşturuyor; tavana kadar yükselen koyu renk duvarlar binayı olduğundan da büyük gösteriyordu. Etrafıma göz gezdirdim. Jax’ın odasının hangi tarafta olduğunu bilmiyordum. Elias’a sormayı düşündüm ama çoktan kendi odasına çekilmişti. Bir süre koridor boyunca ilerledim. Sağ taraftaki kapılardan biri hafif aralıktı. İçeriden ışık sızmıyordu. Belki odası burasıdır diye düşünerek kapıyı yavaşça araladım.
Karşıma çıkan yer bir yatak odasına hiç benzemiyordu. Burası daha çok yılların biriktirdiği anıları saklayan eski bir çalışma odasıydı. Tavana kadar uzanan ceviz kitaplıklar, cam vitrinlerde sergilenen pusulalar, işlemeli hançerler, eski cep saatleri ve paslanmaya yüz tutmuş madalyalar odanın her köşesine dağılmıştı. Büyük çalışma masasının üzerinde açık bırakılmış kalın kitaplar, sararmış belgeler ve mürekkep hokkası duruyordu. Odanın havasında eski kâğıtların ve cilalı ahşabın kokusu vardı.
Tam geri çıkmayı düşünürken gözüm karşı duvara takıldı. Duvarın neredeyse tamamı farklı boyutlarda çerçevelerle kaplıydı.
Merak ağır bastı.
Yavaş adımlarla fotoğraflara yaklaştım. Çoğu siyah beyazdı. Bazılarının kenarları zamanın etkisiyle sararmış, bazıları ise özenle korunmuş gibiydi. En öndeki çerçevenin altında yazan tarih dikkatimi çekti.
1898.
Elimi uzatıp çerçeveyi bulunduğu yerden aldım. Fotoğrafa baktığım an nefesim kesildi.
“…Jax?”
Karşımdaki adam oydu. Aynı yüz. Aynı bakışlar. Aradan yüz yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen tek bir çizgisi bile değişmemişti. Parmaklarım çerçevenin kenarında dururken gözlerim yavaşça yanındaki ikinci fotoğrafa kaydı.
Yan taraftaki çerçeveyi elime aldığımda altındaki tarih bu kez 1968’di. Gözlerim fotoğrafın üzerinde dolaşırken içimdeki şaşkınlık daha da büyüdü. Yıllar değişmişti ama fotoğraftaki adam değişmemişti. Aynı koyu saçlar, aynı keskin yüz hatları, aynı kayıtsız bakışlar… Sanki zaman onun yanından hiç geçmemişti. Çerçeveyi yerine bırakırken boğazım kurudu. Bunun mantıklı bir açıklaması olmalıydı. Belki ailesinden biriydi… Belki birbirlerine çok benziyorlardı… Ama ben bile buna inanmadığımı hissediyordum.
Bakışlarım duvardaki diğer fotoğrafların arasında dolaşırken biraz daha aşağıdaki bir çerçeve dikkatimi çekti. Diğerlerinden daha yeniydi. Altında 1987 tarihi yazıyordu. Eğilip fotoğrafı elime aldığım anda kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.
“…Baba?”
Kelime dudaklarımdan neredeyse fısıltı hâlinde döküldü.
Fotoğraftaki adamı tanımamak mümkün değildi. Gençti. Başında her zaman taktığı koyu renk fötr şapkası vardı. Yüzünde yıllardır yalnızca çocukluk albümlerinde gördüğüm o rahat gülümseme duruyordu. Yanında duran kişi ise…
Jax’tı.
Yine bugünkü hâliyle.
Yüzünde tek bir değişiklik bile yoktu.
Parmaklarım fotoğrafın kenarını daha sıkı kavradı. Gözlerim iki adamın yüzü arasında gidip gelirken içimdeki sorular birbirine karışıyordu.
“Bu… nasıl olabilir?”
Fotoğrafı çevirip arkasına baktım.
Arka yüzünde solmaya başlamış mürekkeple yalnızca tek satır yazılmıştı.
Bazı sözler yıllar geçse de unutulmaz.
Altında ise iki harf vardı.
J.V.
Kalbim hızlanmıştı.
Babam Jax’ı tanıyordu.
Üstelik bu, sıradan bir tanışıklık değildi.
Fotoğrafı yerine koyacakken duvarın en alt köşesinde duran küçük bir çerçeve gözüme ilişti. Merakla eğilip onu da aldım.
Bu kez fotoğrafın içinde küçük bir kız çocuğu vardı.
En fazla dört ya da beş yaşlarında…
Yüzü tam seçilmiyordu. Başında geniş kenarlı bir şapka vardı ve yüzünün yarısı gölgede kalmıştı. Yanındaki adam eğilmiş, küçük kıza bir şey anlatıyordu. Yüzü yine seçilemiyordu çünkü güneş tam arkasından vurmuştu.
Fotoğrafın altındaki tarih dikkatimi çekti.
2006.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
O yıl…
Ben dört yaşındaydım.
“Hayır…” diye mırıldandım kendi kendime. “Bu olamaz.”
Tam çerçeveyi ışığa doğru kaldırmıştım ki arkamdan gelen sakin bir ses bütün düşüncelerimi dağıttı.
“Aradığını bulabildin mi?”
Olduğum yerde donakaldım.
Yavaşça arkamı döndüm.
Jax kapının eşiğinde durmuş beni izliyordu.
Ne zamandır orada olduğunu bilmiyordum.
Elimde tuttuğum fotoğrafa kısa bir bakış attı.
Sonra gözlerini yeniden bana çevirdi.
“Sanırım…” dedi sakin bir sesle, “…izinsiz girdiğin odanın neden kilitli olmadığını merak ediyorsundur.”
Fotoğrafı yavaşça aşağı indirdim.
“Aslında…” dedim, sesimin titrememesi için kendimi zorlayarak. “Seni arıyordum.”
“Beni mi?”
“Evet.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Sana teşekkür edecektim.”
Jax’ın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
“Bunu yaptığına göre fikrini değiştirmiş olmalısın.”
“Sonra bu odayı gördüm.”
Elimdeki fotoğrafı ona doğru kaldırdım.
“Ve şimdi senden çok daha fazla açıklama bekliyorum.”
Jax ağır adımlarla içeri girdi.
Bakışları önce fotoğrafa, ardından bana kaydı.
“Açıklama beklemek…” dedi alçak bir sesle. “…çoğu zaman insanı hayal kırıklığına uğratır.”
“Bunu sen karar veremezsin.”
Aramızdaki mesafe yavaş yavaş kapanıyordu.
“Bu fotoğraftaki kişi babam.”
Cevap vermedi.
“Onu tanıyordun.”
Sessizlik yine uzadı. “Jax!”
Sesim bu kez daha sert çıkmıştı. “Neden hiçbir şey söylemiyorsun?”
Bana doğru son birkaç adımı da attı. Refleksle geriye çekildim. Sırtım duvara yaslanmıştı. Aramızda kaç santimetre kaldığını hesaplayamayacak kadar yakındı. Jax’ın bakışları gözlerimin üzerinde sabit duruyordu. Geri çekilmiyordu. Ben de geri çekilemiyordum.
Elimde tuttuğum fotoğrafı biraz daha havaya kaldırdım. “Bu adam benim babam.”
Sessizlik.
“Ve sen…” dedim gözlerini bırakmadan, “…onun yanındasın.”
Jax’ın bakışlarında en ufak bir kıpırtı olmadı. “Sorularına cevap vermeye alışık değilim.”
“Ben de cevapsız kalmaya.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı. “Bunu değiştiremezsin.”
“Denemeden bilemezsin.”
Birkaç saniye boyunca yalnızca birbirimize baktık. Odanın içindeki sessizlik ağırlaştıkça kalbimin atışını kendi kulaklarımda duyabiliyordum. Jax bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe neredeyse tamamen kaybolmuştu. Başını hafifçe eğdi. Yüzüne düşen gölge keskin hatlarını daha da belirginleştirirken nefesi tenime kadar ulaşıyordu.
“İnatçısın.”
“Belki.”
“Tehlikeli bir özellik.”
“Senin yanında olmaktan daha tehlikeli olabilir mi?”
Bu kez gerçekten gülümsedi. Kısa, belli belirsiz ama alaycı bir gülümsemeydi. “Olabilir.”
“Babamı nereden tanıyordun?”
Sorumu yine yanıtsız bıraktı. Sabırsızlanmaya başlamıştım.
“Konuşmayacak mısın?”
“Bazı cevaplar…” dedi sakin bir sesle, “…insanı rahatlatmaz.”
“Karar verme hakkı bana ait.”
Jax gözlerini gözlerimden ayırmadı. “Henüz değil.”
Sinirle fotoğrafı göğsüne doğru ittim. “Sürekli aynı şeyi yapıyorsun.”
“Neyi?”
“Her şeyi biliyorsun ama tek kelime söylemiyorsun.”
Parmaklarım gömleğine değmişti. Bunu fark ettiğim anda elimi geri çekmek istedim. Jax bileğimi yakalamadı. Sadece aşağıya baktı.
Sonra yeniden gözlerime döndü.
“Merak…” dedi alçak bir sesle. “…insanı hayatta da bırakabilir, öldürebilir de.”
“Bu bir tehdit mi?”
Başını iki yana salladı. “Hayır.”
Biraz daha eğildi. Aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu. “Neden tehdit edeyim ki?”
Nefesi yanağıma değiyordu. Sesinin sakinliği, söylediklerinden daha huzursuz ediciydi.
“Sen Fray…” dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. “Sanırım cevapları bulmak için her şeyi göze alabilecek birisin.”
Kalbim göğsüme sığmayacak kadar hızlı atıyordu ama bakışlarımı ondan kaçırmadım.
“Belki de cevaplar, korktuğum kadar kötü değildir.”
Jax’ın bakışları ilk kez yumuşar gibi oldu. Yalnızca bir an. Sonra o ifade tamamen kayboldu.
“Keşke öyle olsaydı.”
Tam o sırada, Yüzündeki bütün ifade değişti. Bakışları omzumun üzerinden pencereye kilitlendi. Gözbebekleri bir anda daraldı. Ne olduğunu anlayamadan beni sertçe kendine çekti. Bir koluyla omuzlarımdan kavrayıp arkasına aldı. Aynı anda odanın camı kulakları sağır eden bir gürültüyle paramparça oldu.
Karanlığın içinden siyaha yakın, metalik parlaklığa sahip ince bir mermi odaya girdi. Jax son anda yönünü değiştirmesine rağmen mermi göğsünün sol tarafına saplandı. Tok bir ses duyuldu. Vücudu ilk kez dengesini kaybetti. Bir adım geriye sendeledi. Gözlerim büyüdü.
“Jax!”
Mermi sıradan değildi. Ucuna koyu renkli, neredeyse siyah görünen bir ahşap parça geçirilmişti. Ahşabın üzerinde eski semboller kazılıydı ve saplandığı yerden ince gri duman yükseliyordu.
Jax mermiye baktı. Yüzündeki şaşkınlık yalnızca bir an sürdü.
“…İmkânsız.”
Sesi ilk kez bu kadar alçak çıkmıştı. Parmaklarını yaranın üzerine bastırdı. Kan, parmaklarının arasından ağır ağır süzülüyordu. Pencerenin dışındaki karanlıktan bir siluet öne çıktı.
Siyah takım elbiseli uzun adam, kırık camların arasından içeriye baktı. Dudaklarında soğuk bir tebessüm vardı. Jax’ın bakışları ona kilitlendi. Çenesi sertçe kasıldı.
“Magnus…”
Bölüm etkileşimi
