3. bölüm · Melez | Jax Valerıus
Melez | JV 2- Gece ateşi festivali
Morbury Üniversitesi ikinci gününde de her zamanki hareketliliğini koruyordu. Koridorlar öğrencilerin sesleriyle dolup taşarken kampüsün neredeyse her köşesine asılan afişler akşam düzenlenecek Gece Ateşi Festivalini haber veriyordu. Festival, üniversitenin yıllardır sürdürdüğü geleneklerden biriydi. Her eğitim yılının başında öğrenciler Morbury Ormanı’nın girişindeki büyük açıklıkta toplanır, ateşler yakılır, müzikler çalar ve yeni gelen öğrencilerle üst sınıflar gece boyunca birlikte vakit geçirirdi. Geçen yıl katılma fırsatı bulamamıştım. Bu yıl ise Carrie daha sabahın ilk dakikasından itibaren kaçmama izin vermeyeceğini söylemişti.
Koridorda yürürken arkamdan gelen ayak seslerini duyunca dönmeme gerek kalmadan kimin geldiğini anlamıştım.
“Aria.”
Daniel yanıma yetiştiğinde nefes nefeseydi. Birkaç saniye sessiz kaldı. Sanki doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu.
“Akşam…” Sözünü tamamlamadan durdu “Festivalde beş dakikanı alabilir miyim?”
Yüzüne baktım. Gözlerinde ısrar vardı ama rahatsız edici değildi. Sadece söylemesi gereken bir şey varmış gibi görünüyordu. Başımı hafifçe salladım.
“Olur.”
Derin bir nefes verdi.
“Teşekkür ederim.”
Tam o sırada zil çaldı ve koridor bir anda hareketlendi. Daniel kısa bir gülümsemeyle sınıfa yönelirken ben de laboratuvar binasına doğru yürümeye başladım. Kimya laboratuvarına girdiğimde Elias çoktan yerine geçmişti. Beni görünce her zamanki sıcak gülümsemesiyle elini kaldırdı.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
Çantamı masaya bırakırken sınıfın kapısı yeniden açıldı.
Jax Valerius.
Üzerinde koyu renk gömleği ve siyah ceketi vardı. Ellerini ceplerine sokmuş, sanki bulunduğu yer bir üniversite laboratuvarı değil de kendisine aitmiş gibi rahat adımlarla yürüyordu. Sınıftaki birçok kişi dönüp ona baktı. O ise kimseyle ilgilenmeden sınıfın en arka sırasındaki boş sandalyeye oturdu.
Elias arkasına dönüp kardeşine kısa bir bakış attı. “Bugün gelmene şaşırdım.”
Jax omuz silkti.
“Ben de.”
Elias hafifçe güldü. Onların konuşmasını duymamış gibi davrandım ama istemeden bakışlarım birkaç kez arka sıraya kaydı. Jax pencerenin dışını izliyordu. Sanki ders başlamasını beklemiyor, sadece zamanın geçmesini izliyordu.
Profesör Wick elindeki dosyalarla içeri girince sınıf kısa sürede sessizleşti.
“Günaydın arkadaşlar.”
Profesör kürsüye birkaç eski kitap bıraktı.
“Bugün deney yapmayacağız. Önce Morbury çevresindeki tarihî salgınlar ve halk inanışlarının kimyasal kayıtlarla ilişkisini konuşacağız.”
Projektörde eski bir gravür belirdi.
“1848 yılında Morbury’de yaşanan büyük salgının nedeni uzun yıllar boyunca bilinmedi. Dönemin kayıtlarında insanların geceleri sebepsiz yere ortadan kaybolduğu, kasabanın yarısından fazlasının birkaç ay içinde öldüğü yazılıdır.”
Sınıf dikkatle dinliyordu. Profesör devam etti.
“Arşivlere göre salgının ilk vakası eylül ayının on ikinci gecesinde başlamıştır.”
Arka sıralardan sakin bir ses yükseldi. “On üçüncü gece.”
Profesör durdu.
“Vay be…” diye fısıldadı Ethan kendi kendine.
Bütün sınıf aynı anda arkasına döndü. Jax yerinden bile kalkmamıştı.
“Affedersiniz?” dedi Profesör Wick.
“İlk vaka on ikinci değil…” dedi Jax aynı sakin ses tonuyla. “…on üçüncü gece kaydedildi.”
Profesör kaşlarını çattı. “Kaynaklarda on ikinci yazıyor.”
“Yanlış yazıyor.”
Sınıfta kısa bir sessizlik oluştu. Profesör masasındaki tableti eline aldı.
“İlginç…”
Arşiv sistemini açıp birkaç dakika boyunca belgeleri inceledi. Sonra yüzündeki ifade değişti. Başını kaldırıp yeniden Jax’a baktı.
“Üniversitenin dijital arşivinde gerçekten de on üçüncü gece yazıyor.”
Sınıfta fısıldaşmalar başladı. Profesör şaşkınlığını gizleyemiyordu. “Sen bunu nereden biliyorsun Bay Valerius?”
Jax’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Eski kayıtları okumayı severim.”
Profesör başını salladı. “Anlaşılan benden daha dikkatli okumuşsun.”
Jax cevap vermedi. Sadece pencereye doğru bakmaya devam etti ama ben nedense onun söylediği cümlenin yalnızca bir tahmin olmadığını hissediyordum. Sanki o geceyi gerçekten görmüş gibiydi.
Profesör Wick dersi bitirmeden önce elindeki notları masanın üzerine bıraktı. Gözlüğünü çıkarıp sınıfa kısa bir bakış attıktan sonra hafifçe gülümsedi.
“Bugünlük bu kadar.” dedi. “Ama gitmeden önce küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum. Bu akşam üniversitemizin her yıl düzenlediği Gece Ateşi Festivali var. Yeni öğrencilerin kaynaşması ve üst sınıflarla tanışması için düzenlenen geleneksel bir etkinlik. Katılım zorunlu değil ama tavsiye ederim. Hepinizin keyifli vakit geçireceğinizi düşünüyorum.”
Sınıfın büyük kısmından sevinç sesleri yükselirken Carrie çoktan bana dönmüş, zafer kazanmış gibi gülümsüyordu.
“Bak!” dedi alçak sesle. “Profesör bile git diyor. Artık kaçışın yok.”
Gözlerimi devirip güldüm. “Tamam, tamam. Geleceğim.” Carrie’nin yüzündeki memnuniyet görülmeye değerdi.
Ethan ise yanımızdan geçerken omzuma hafifçe vurdu. “Bence doğru karar. Bir geceliğine dersleri unutmak kimseyi öldürmez.”
Öğrenciler yavaş yavaş laboratuvardan çıkarken ben de önlüğümü katlayıp masanın üzerine bıraktım.
Profesör Wick sınıftan ayrıldıktan sonra öğrenciler de yavaş yavaş laboratuvardan çıkmaya başladı. Ben önlüğümü askısına bırakırken Elias yanıma yaklaştı. Yüzündeki sakin ifade değişmemişti.
“Profesör Wick’in dersleri düşündüğümden farklı geçiyor.” dedi.
Gülümseyerek ona baktım. “İyi anlamda mı?”
Elias başını salladı. “Evet. İlk gün laboratuvarda deney yaptık, bugünse kendimi tarih dersinde sandım.”
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “O bazen böyle yapar. Konuların arkasındaki hikâyeleri anlatmayı sever.”
Elias kısa bir kahkaha attı. “Kabul etmeliyim. Sıkılmadım.”
“Demek ki asıl sınav bundan sonra başlayacak.”
Elias tam karşılık verecekken arka sıradaki sandalyenin hafifçe geri çekilme sesi duyuldu. Farkında olmadan bakışlarım o yöne kaydı. Jax ağır hareketlerle ayağa kalkmıştı. Ceketini omzuna alırken sınıfta bulunan birkaç kişi istemeden ona baktı. O ise hiçbirini umursamıyor gibiydi.
Tam kapıya yönelmişti ki Elias seslendi.
“Gitmiyor muydun?” diye sordu Elias.
“Fikrimi değiştirdim.” dedi Jax, sakinliğini bozmadan.
Elias merakla kaşlarını kaldırdı.
“Neden?”
Jax yürümeyi bıraktı. Başını omzunun üzerinden hafifçe kardeşine çevirdi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Kardeşim…” dedi alçak ama net bir sesle. “Çok soru soruyorsun.”
Elias bir an sustu. Dudaklarının arasına sıkışan yeni soruyu yutar gibi hafifçe gülümsedi.
“Haklısın.”
Başka tek kelime etmedi.
İkisi arasında geçen bu kısa konuşmayı sessizce izledim. Şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Görünüşe bakılırsa aralarında en fazla bir yaş vardı. Buna rağmen Elias, Jax’ın tek bir cümlesiyle konuyu uzatmadan susmuştu. Ne tartışmış ne de üstelemişti. Sanki kardeşinin ses tonundan bile ne zaman durması gerektiğini anlayabiliyordu.
Jax ise hiçbir şey olmamış gibi bakışlarını yeniden önüne çevirdi ve ağır adımlarla yürümeye devam etti.
Sınıftan çıkıp koridora geçtiğimizde Jax birkaç adım önümüzde yürüyordu. Koridor öğrencilerle doluydu ama kimse ona çarpmıyor, sanki farkında olmadan yol veriyordu. Tam merdivenlere yönelirken aniden durdu.
Başını hafifçe çevirip doğrudan bana baktı. O sakin yüz ifadesi yine değişmemişti. “Bu akşam festivale geliyor musun, Fray?”
Sorusu öylesine beklenmedikti ki birkaç saniye cevap veremedim. “Evet…” diyebildim sonunda.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Güzel.”
Başka tek kelime etmeden arkasını döndü ve merdivenlerden aşağı inmeye devam etti. Jax gözden kaybolduktan sonra birkaç saniye sessizlik oldu. Elias’ın bakışları merdivenlerin boşluğunda kaldı.
Yüzündeki rahat ifade ilk kez yerini kısa süreli bir tereddüde bırakmıştı. Sanki kardeşinin neden öyle davrandığını çözmeye çalışıyordu.
“Kardeşin…” dedim sessizce.
Elias bakışlarını bana çevirdi.
“Hep böyle mi?”
Cevap vermeden önce merdivenlere doğru kısa bir bakış attı. Sanki Jax’ın gerçekten uzaklaştığından emin olmak ister gibiydi.
“Genelde ne düşündüğünü anlamak zordur.” dedi sonunda.
Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi ama bu kez gülümsemesi her zamanki kadar rahat değildi.
“Ben bile çoğu zaman neden öyle davrandığını çözemiyorum.”
Sözleri bittiğinde birkaç saniye sessiz kaldık. Elias’ın bakışları bir an yeniden merdivenlere kaydı. O kısa tereddüdü fark etmemek mümkün değildi. İlk kez, yalnızca benim değil, kardeşinin de Jax’ın neyin peşinde olduğunu tam olarak bilmediğini düşündüm.
Jax’ın birkaç saniyelik konuşması bile arkasında onlarca soru bırakmayı başarıyordu. Onun yanında kendimi garip hissediyordum. Ne tam anlamıyla tedirgin oluyordum ne de rahat. Sanki sürekli çözmeye çalıştığım ama her seferinde biraz daha karmaşık hâle gelen bir bilmeceyle karşı karşıyaydım.
Laboratuvar binasından çıktığımız sırada güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Kampüsün dört bir yanında festival hazırlıkları son hız devam ediyordu.
Öğrenci toplulukları ışık zincirlerini taşıyor, yiyecek stantları kuruluyor, sahnenin son ses kontrolleri yapılıyordu. Uzaktan gelen müzik bile heyecanı hissettirmeye yetiyordu.
Elias bir süre hazırlıkları izledikten sonra saatine baktı. “Ben eve uğrayacağım.” dedi. “Akşam görüşürüz.”
Başımı sallayıp vedalaştım. O sırada arkamdan tanıdık bir ses duyuldu.
“Aria.”
Daniel, yavaş adımlarla yanıma geldi. Bu kez yüzünde ne telaş vardı ne de kararsızlık. Sadece sakin görünmeye çalışıyordu.
“Sözünü unutmadın, değil mi?” diye sordu.
Hafifçe gülümsedim. “Unutmadım.”
Daniel derin bir nefes verdi. “Festival başlayınca biraz kalabalık olacak. Konuşmak için seni göl tarafına götürsem sorun olur mu?”
Omuz silktim. “Sorun olmaz.”
Gözlerindeki gerginlik biraz olsun dağıldı. “Teşekkür ederim.”
Onun uzaklaşmasını izlerken, kampüsün diğer ucunda duran Jax’ı fark ettim. Herkes hazırlıklarla meşguldü ama o tek başına durmuş, ormanın başladığı karanlık hatta bakıyordu. Yüzündeki ifade ilk kez değişmişti. Kaşları hafifçe çatılmış, bakışları sanki görünmeyen bir şeyi takip ediyordu. Birkaç saniye hiç kıpırdamadan öylece kaldı. Sonra neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle kendi kendine mırıldandı.
“Lanet olsun…”
Bir sonraki saniye hızla kalabalığın arasına karıştı. İnsanlar müziğin ritmine kapılmış dans ediyor, ateşin etrafında kahkahalar yükseliyor, kimse onun bir anda ortadan kaybolduğunu fark etmiyordu. Ben ise nedenini anlayamadığım bir merakla arkasından bakakalmıştım. İçimde tarif edemediğim tuhaf bir huzursuzluk vardı. Sanki biraz önce onun hissettiği şeyi ben de, çok daha silik de olsa hissetmeye başlamıştım.
“Aria.”
Daniel’in sesi düşüncelerimi dağıttı.
“Hazırsan biraz yürüyelim.”
Başımı ona çevirip hafifçe gülümsedim. Festival alanından ayrılıp göle doğru uzanan patikaya yöneldik. Ateşin sıcaklığı arkamızda kalırken ormanın serinliği yavaş yavaş etrafımızı sardı. Müzik hâlâ uzaktan duyuluyordu ama her adımda biraz daha silikleşiyor, yerini rüzgârın ağaç dalları arasında dolaşan uğultusuna bırakıyordu. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Daniel’in söylemek istediklerini zihninde toparlamaya çalıştığı belliydi.
Sonunda derin bir nefes aldı.
“Öncelikle senden özür dilemek istiyorum.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Neden?”
“Geçen dönem…”
Bakışlarını kısa bir an yere indirdi.
“Sana çıkma teklif ettiğim için değil. Seni zor durumda bıraktığım için.”
Sessizce dinlemeye devam ettim.
“Hayır diyeceğini biliyordum aslında.” dedi buruk bir gülümsemeyle. “Ama söylemezsem pişman olacağımı düşündüm.”
“Bunun için özür dilemene gerek yok.”
“Var.”
Sesindeki kararlılık dikkatimi çekmişti.
“Olivia’nın sana davranışlarını görüyorum. Bana hiçbir zaman umut vermediğini ben de biliyorum. Olanların hiçbirinde suçun yok.”
Dudaklarımın arasından yavaşça bir nefes çıktı.
“Teşekkür ederim.”
Daniel tam bir şey daha söyleyecekti ki sağ tarafımızdaki çalılıkların arasından kuru dalların kırılma sesi duyuldu. İkimiz de aynı anda sustuk. Başlarımız sesin geldiği yöne döndü. Ormanın içi yeniden sessizliğe bürünmüştü.
“Sanırım bir hayvan.” dedim.
Daniel aynı fikirde görünmüyordu. Kaşları hafifçe çatılmıştı.
“Burada bir şey var.”
Sözünü bitirdiği anda çalılıkların arasından biri sendeleyerek çıktı. Yirmili yaşlarının başlarında görünen genç bir erkekti. Üzerindeki kıyafetler yırtılmış, yüzü çamur ve kan içindeydi. Nefes nefese kalmıştı. Ayakta durmakta bile zorlanıyor gibiydi.
“İyi misin?” diye seslendim refleksle.
Genç adam başını ağır ağır kaldırdı. Gözlerini gördüğüm an kanım çekildi. Gözbebeklerinin yerini alan koyu kırmızı renk, ay ışığında ürkütücü bir şekilde parlıyordu. Yüzündeki damarlar siyah çizgiler hâlinde boynuna doğru uzanmıştı. Dudaklarının arasından görünen sivri dişler ise insana ait olamayacak kadar uzundu.
Daniel hiç düşünmeden önümde durdu.
“Aria…”
Sesi bu kez çok daha alçaktı.
“Yavaşça geri çekil.”
Ben kıpırdayamazken genç adam burnunu havaya kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Sanki havadaki bir kokunun peşine düşmüş gibiydi. Bir an sonra başını hızla bana çevirdi. Yüzündeki acı dolu ifade yerini tarif edilemez bir açlığa bıraktı.
Hiçbir uyarı vermeden üzerimize atıldı.
“Aria!”
Daniel beni bütün gücüyle kenara itti. İkisi birlikte yere savruldu. Daniel’in başı büyük bir kayanın sivri köşesine çarptığında tok bir ses etrafa yayıldı. “Daniel!”
Çığlık atarak ona doğru koşmaya çalıştım ama yaratık çoktan ayağa kalkmıştı. Bu kez bütün dikkatini bana vermişti. Geriye doğru birkaç adım attım. Ayağım toprağın içinden çıkan kalın bir köke takılınca dengemi kaybedip sırtüstü yere düştüm. Nefesim göğsümden sertçe çıktı.
Yaratık saniyesinde üzerime kapandı. İki eliyle omuzlarımı bastırıyor, bütün ağırlığını üzerime veriyordu. Kurtulmaya çalıştıkça daha da güç uyguluyor, nefes almamı zorlaştırıyordu. Yan tarafımda duran iri bir taşı güçlükle kavradım ve hiç düşünmeden bütün kuvvetimle yüzüne indirdim.
Taş sert bir ses çıkararak çarptı ama hiçbir şey olmamıştı. Yaratık yalnızca başını yavaşça bana çevirdi. Dudaklarının kenarında ürkütücü bir gülümseme belirdi. Panik içinde etrafıma bakındım. Parçalanmış cam şişeden kalan büyük bir cam parçası ay ışığında parlıyordu. Elimi uzatıp kavradığım anda keskin kenarı avucumu derinlemesine kesti.
Acıyla nefesim kesildi. Sıcak kan parmaklarımın arasından süzülmeye başladı. Camı bırakmadım ve bu kez bütün gücümle yaratığın omzuna sapladım. Yaratık acıyla hırlayarak birkaç santim geri çekildi. Tam yeniden üzerime atılacakken burnuna gelen koku onu olduğu yerde durdurdu.
Bakışları yavaşça kanayan elime kaydı. Hiç kıpırdamadan birkaç saniye öylece kaldı. Burnunu avucuma yaklaştırdı. Derin bir nefes aldı ve gözleri yavaş yavaş büyüdü. Açlıkla titreyen elleri kanayan avucumu kavradı. Parmağını elimin üzerinde biriken kana sürdü. Sonra kanı dudaklarına götürdü.
Gözlerini kapattı. Göğsünden boğuk bir inilti yükseldi. “Bu koku” Sesi neredeyse fısıltıdan ibaretti.
Bir nefes daha çekti. “Hayatımda” Yutkundu. “hiç böyle bir koku almamıştım.”
Gözlerini yeniden açtığında içindeki açlık tamamen kontrolden çıkmıştı. Yüzü yavaşça boynuma yaklaştı. Sivri dişleri tenime değmek üzereydi. Sivri dişleri tenime değmek üzereydi. Sonra bir el omzundan tuttu. O kadar sakindi ki yaratık ilk anda dönüp bakma gereği bile duymadı. Ardından boğazından boğuk bir inilti yükseldi. Jax onu tek eliyle yavaşça üzerimden kaldırıyordu.
Sanki kaldırdığı şey yetişkin bir adam değil de boş bir ceketti. Ne olduğunu anlayamadan doğrulmaya çalıştım. Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu. Yüzündeki ifade her zamanki kadar sakindi. Ne öfkeli görünüyordu ne de telaşlı. Sanki birkaç saniye önce yaşananlar sıradan bir olaydan ibaretti. Elleri ceketinin ceplerindeydi. Yavaşça durdu ve yerde doğrulmaya çalışan yaratığa baktı.
“Yeni dönüşmüşsün.” dedi alçak bir sesle.
Yaratık acıyla hırlayarak ayağa kalktı. Gözleri bir Jax’a, bir bana gidip geliyordu. Açlığıyla korkusu birbirine karışmıştı.
“Çekil” diye hırladı. “O, bana ait.”
Jax’ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Yanlış seçim.”
Bir sonraki saniye olduğu yerde değildi. Gözlerim onu takip edemedi. Yaratığın boğazından çıkan boğuk çığlık ormanda yankılandı. Jax onu boğazından tekrar kavramış, tek eliyle havaya kaldırmıştı. Bütün çırpınışlarına rağmen en ufak bir güç harcıyor gibi görünmüyordu.
“B sınıfı olmanın en kötü yanı…” dedi sakinliğini bozmadan. “Ne zaman duracağını bilememendir.”
Yaratık kurtulmaya çalıştı ama başaramadı. Jax bir sonraki saniye başını hafifçe yana eğdi ve dişlerini yaratığın boynuna geçirdi. Ormanda yankılanan çığlık kanımı dondurdu. Yaratık bütün bedeniyle titremeye başladı. Çırpınışları her geçen saniye zayıflıyor, yüzündeki korku yerini tarifsiz bir acıya bırakıyordu. Jax ise tek bir kelime bile etmiyor, yalnızca birkaç saniye boyunca onu öylece tutuyordu.
Sonunda dişlerini geri çekti. Yaratığın bedeni dizlerinin üzerine çöktü. Derisi hızla solmaya, çatlamaya başladı. Birkaç saniye içinde bütün bedeni gri bir toza dönüşerek gece rüzgârına karıştı. Geriye tek bir iz bile kalmamıştı. Jax gözlerini kısa bir an yere çevirdi, ardından hiçbir şey olmamış gibi bakışlarını bana çevirdi. Titreyen ellerimle geriye doğru süründüm.
Jax bana doğru döndü. Refleksle geri çekilmeye çalıştım ama sırtım ağacın gövdesine dayandı.
Yaklaşmaya devam etti.
“Yapma…” diyebildim titreyen bir sesle. “Lütfen…”
Cevap vermedi. Önümde diz çöktü. Bakışları bir an yüzümde dolaştıktan sonra boynumdaki gümüş kolyeye kaydı. Parmaklarını uzatıp kolyeyi avucunun içine aldı. Zincir hafifçe gerilirken kolyenin ucundaki küçük çiçek motifi ay ışığında belli belirsiz parladı. Uzun süre tek kelime etmeden onu inceledi. Yüzünde ilk kez anlamlandıramadığım bir ifade belirmişti.
Ardından gözleri omzuma kaydı. Saldırı sırasında kayan tişörtüm, hilal şeklindeki işareti tamamen ortaya çıkarmıştı.
Jax’ın bakışları bir anlığına dondu.
“Tamamlanmış.”
Kelime dudaklarından neredeyse fısıltı hâlinde döküldü.
“Neyin tamamlanmış olduğunu söyle…” dedim güçlükle. “Sen neyden bahsediyorsun?”
Jax cevap vermedi. Derin bir nefes aldıktan sonra bakışlarını yeniden gözlerime çevirdi. Jax’ın gözleri yavaş yavaş koyu bir kızıllığa büründü. Bakışları gözlerime kilitlendiğinde etrafımdaki sesler birer birer silinmeye başladı. Festivalden gelen müzik uzaklaştı, rüzgârın uğultusu bile derin bir sessizliğin içinde kayboldu.
“Bana bak, Aria.”
Başımı çevirmeye çalıştım ama başaramadım. Sanki bütün bedenim onun sesine itaat ediyordu.
“Şimdi beni dikkatle dinle.”
Sesi sakindi. Ne tehdit ediyordu ne de bağırıyordu. Buna rağmen söylediği her kelime zihnimin en derin yerine işleniyordu.
“Daniel’le konuşuyordun.”
Nefesim yavaşladı.
“Sonra ormandan bir hayvan çıktı.”
Göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı.
“Daniel seni korumaya çalışırken başını kayaya çarptı ve bayıldı.”
Düşüncelerim bulanıklaşıyordu.
“Sen yardım istemek için bağırdın.”
Çevremdeki her şey sisin ardında kalmıştı.
“Carrie, Ethan ve Elias sesini duyup yanına geldi.”
Başım istemsizce öne düştü.
“Bu kadar..”
Son duyduğum şey yine onun sesiydi.
Nerede olduğumu anlamaya çalışarak etrafıma baktım. Ay ışığı gölün üzerinde dalgalanıyor, biraz ileride Daniel hareketsiz yatıyordu. Kalbim sıkıştı.
“Daniel!”
Ayağa kalkıp sendeleyerek yanına koştum. Dizlerimin üzerine çöktüm ve omzunu hafifçe sarstım.
“Daniel… Aç gözlerini.”
Yavaşça inledi. Tam o sırada arkamdan koşan ayak sesleri duyuldu.
“Aria!”
Carrie’nin sesi panikle titriyordu. Arkamı döndüğümde Carrie, Ethan ve Elias’ın hızla bize doğru geldiklerini gördüm.
“İyi misin?” diye sordu Carrie yanıma çökerken. Ellerimi tuttuğu anda avucumdaki kesiği fark edip gözleri büyüdü.
“Bu nasıl oldu?”
Şaşkınlıkla elime baktım. “Bilmiyorum.”
Gerçekten bilmiyordum. Sanki hafızamın bir parçası yerinden sökülüp alınmıştı.
“Daniel’le konuşuyorduk.” dedim zorlanarak. “Sonra… sonra…”
Ne kadar düşünürsem düşüneyim devamı gelmiyordu. Başımı kaldırıp etrafıma baktım.
“Bir dakika.”
Az önce Burada biri vardı. Emin gibiydim. Refleksle arkamı döndüm. Kimse yoktu. Orman yeniden sessizliğe gömülmüştü. Carrie endişeyle yüzüme baktı.
“Son zamanlarda Morbury’de çok kötü şeyler oluyor, Aria.”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?”
Carrie dudaklarını birbirine bastırdı.
“Son haftalarda insanlar kayboluyor. Kasabada herkes bunun sıradan bir tesadüf olmadığını konuşuyor.”
Elias çevreyi dikkatle incelerken yüzündeki ifade giderek ciddileşti. Sanki gördüğü ama bizim göremediğimiz bir şey vardı. Ben ise tekrar boşluğa baktım. İçimde tuhaf bir his vardı. Birinin bana baktığından emindim ama orada hiç kimse yoktu.
Carrie’nin ve Ethan’ın yardımıyla Daniel yavaş yavaş kendine gelmeye başlamıştı. Hâlâ başını tutuyor, yaşananları anlamaya çalışır gibi etrafına bakıyordu. Göl kenarındaki hava ağırlaşmıştı; nemli toprak kokusu ve suyun keskin serinliği ciğerlerime dolarken içimde tuhaf bir huzursuzluk büyüyordu. Uzakta festival alanından gelen müzik artık boğuk ve kopuk duyuluyordu, sanki başka bir dünyaya aitmiş gibi.
Elias ise birkaç adım ötede durmuş sessizce ormanı inceliyordu. Yüzündeki ifade ilk kez bu kadar ciddiydi. Bakışları ağaçların arasında dolaşıyor, rüzgârın hafifçe salladığı dalların arasından görünmeyen bir şeyi takip ediyormuş gibi dikkat kesiliyordu. Birkaç saniye sonra derin bir nefes alıp bize doğru döndü.
“Festivali iptal edecekler.” dedi sakin bir sesle. “Herkesin kampüse dönmesi daha doğru olur.”
Carrie başını onaylarcasına salladı. “Zaten kimsenin burada kalacak hâli yok.”
Başım hâlâ zonkluyordu. Şakaklarımın içinde nabzım atıyor, her atışta görüşüm bir anlığına bulanıklaşıyordu. Ayakta durmak bile zor geliyordu; dizlerim sanki bana ait değilmiş gibi titriyordu. Yaşananları düşünmeye çalışıyor ama her seferinde aynı boşlukla karşılaşıyordum. Daniel’e gerçekten bir hayvan mı saldırmıştı? Peki ben neden hiçbir şeyi doğru dürüst hatırlayamıyordum?
“Ben…” diye mırıldandım yorgun bir sesle. Dilim ağzımda ağırlaşmıştı. “Sanırım eve gitmek istiyorum.”
Elias bana baktı. “Seni ben bırakırım.”
“Rahatsız etmek istemem.”
“Edeceğini sanmıyorum.”
Ses tonu o kadar sakindi ki ısrar etmeme gerek kalmadığını anladım. Carrie bana sıkıca sarıldıktan sonra ertesi gün mutlaka arayacağını söyledi. Ethan da geçmiş olsun dileklerini iletip Daniel’e yardım etmek için onun yanında kaldı. Birkaç dakika sonra Elias’la birlikte otoparka doğru yürümeye başladık.
Gece iyice çökmüştü. Sokak lambalarının sarı ışıkları asfaltın üzerine solgun halkalar bırakıyor, aralarındaki karanlık daha da derin görünüyordu. Ayaklarım yere her bastığında hafifçe sendelediğimi hissediyordum. Başım dönüyor, etrafımdaki görüntüler sanki bir anlığına kayıp tekrar yerine oturuyordu.
Arabanın içine oturduğum anda yorgunluk bütün ağırlığıyla üzerime çöktü. Koltuğun yumuşaklığı sırtımı sararken bedenim istemsizce gevşedi. Elias motoru çalıştırırken içeriyi kısa bir sessizlik kapladı. Radyo kapalıydı. Dışarıdaki sokak lambalarının ışıkları camdan içeri süzülüyor, Morbury’nin gecesi her zamankinden daha sessiz, daha ürkütücü görünüyordu. Camın ardından geçen ağaç gölgeleri, sanki bizi izliyormuş gibi uzayıp kısalıyordu.
“Başın dönüyor mu?” diye sordu gözlerini yoldan ayırmadan.
“Biraz.”
Sesim bile bana uzak geliyordu.
“İstersen hastaneye gidebiliriz.”
Başımı hafifçe iki yana salladım. Bu hareket bile başımın içinde bir dalga yaratmıştı.
“Hayır.”
Sadece dinlenmek istiyordum. Bundan başka hiçbir şey düşünemiyordum. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadık. Arabanın camından dışarı bakarken göz kapaklarım giderek ağırlaşıyordu. Sokak lambalarının ışıkları birbirine karışıyor, uzun çizgiler hâlinde akıp gidiyordu. İçimde garip bir boşluk vardı. Sanki çok önemli bir şeyi unutmuşum ama neyi unuttuğumu bir türlü hatırlayamıyordum. Bu düşünce midemde soğuk bir düğüm gibi sıkışıyordu. Elias arabayı evimizin önünde durdurdu.
“Teşekkür ederim.” dedim emniyet kemerimi çözerken.
“Beni aramayı ihmal etme Aria.”
Gülümsemeye çalıştım ama dudaklarım zor hareket etti. “Olur.”
Arabadan inip kapıyı kapattım. Gece havası yüzüme çarptığında hafifçe ürperdim. Elias kısa bir baş selamı verdikten sonra sessizce uzaklaştı. Kapıyı açar açmaz mutfaktan gelen ışık dikkatimi çekti. Emma hâlâ uyumamıştı. Elindeki kupayı masaya bırakıp beni görünce rahat bir nefes aldı.
“Aria.”
“Merhaba Emma Teyze.”
Yüzüme dikkatlice baktı. “Biraz solgun görünüyorsun.”
“Sanırım biraz yoruldum.”
Sesim hâlâ yorgun ve donuktu. Emma endişeyle yanıma yaklaştı. “İstersen sana sıcak bir şey hazırlayayım.”
Gülümseyerek başımı salladım.
“Hayır, teşekkür ederim. Sadece uyumak istiyorum.”
“Tamam.” dedi yumuşak bir sesle. “Sabah konuşuruz.”
Merdivenlere yönelirken odasının kapısı açıldı. Lucien saçlarını havluyla kurularken koridora çıktı. Beni görünce şaşkınlıkla durdu.
“Aria? İyi misin?”
Sorusu bir an düşündürdü beni. Bilmiyordum.
“İyiyim.” diyebildim sonunda. “Sadece biraz yoruldum.”
Lucien birkaç saniye daha yüzüme baktı ama üstelemedi.
“Tamam o halde, İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Odama girer girmez kapıyı kapattım. Ayakkabılarımı çıkarmaya bile hâlim yoktu. Kendimi yatağın üzerine bıraktığım anda bütün kaslarım gevşedi. Başım hâlâ hafifçe dönüyor, odanın tavanı gözlerimin önünde yavaşça kayıyormuş gibi hissediliyordu. Gözlerimi kapatır kapatmaz karanlık beni içine çekti.
Ve o gece, karanlık yeniden beni bekliyordu.
Uykuya daldığımı hatırlamıyordum. Gözlerimi kapattığım an boşluğa çekildim. Bedenim yatakta kaldı. Ben başka bir yere düştüm. Önce hiçbir şey yoktu. Sonra sis geldi. Yoğun, ağır, yönsüz. Adım attıkça kırılan dallar yankılandı. Sesler kafamın içinde çarpışıyordu. Soğuk, tenime değil içime işliyordu. Nefesim bozuldu.
“Aria!”
Danieldı. Başımı çevirdim. Sis titriyordu. Bir şey söylüyordu ama kelimeler dağılıyordu. Ona gitmek istedim. Zemin değişti. Altımda kan vardı. Koyu, sıcak. Yanında kırık camlar ışığı parçalıyordu.
“Hayır…” dedim. “Bu böyle değildi.”
Sis cevap vermedi. Sadece şekil değiştirdi. Kan kırmızısı gözler. Yaklaştı. Hırıltı. Nefes. Soğuk bir temas. Kıpırdayamadım.
“Dokunma.”
Ses sakindi. Keskin. Sis ikiye ayrıldı. İçinden biri çıktı. Yüzü yok gibiydi. Ama tanıyordum.
Jax.
Görüntü kırıldı. Bir çığlık. Bir düşüş. Sessizlikten önce tek bir bakış. Buz mavisi gözler.
“Bana bak.”
“Hayır.”
Sesim zayıftı. Direniyordum. Görüntüler hızlandı. Daniel yerdeydi. Kan elimdeydi. Boynumda bir soğukluk ve tek kelime:
“Tamamlanmış.”
Nefesim kesildi. “Ne tamamlandı?” diye bağırdım. Cevap yoktu. Sadece yaklaşan gözler.
Gözlerim bir anda açıldı.
Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Oda sessizdi; sabah ışığı tozları havada asılı bırakmıştı. Ama içimdeki gürültü her şeyi bastırıyordu.
Zihnimdeki sis dağılmıştı. Geriye kalan tek şey çarpışan görüntülerdi: göl kenarı, kan kırmızısı gözler, Daniel, B sınıfı vampirler, Jax… ve o tek kelime.
“Tamamlanmış.”
Zihnime tekrar tekrar çarpıyordu. Her seferinde daha keskin, daha gerçek.
Yatağımdan fırladım. Çarşaflar soğuk tenime yapıştı. Boynumdaki kolyeyi kaptım. Metal buz gibiydi. Avucumda sıktım.
“Bu nasıl mümkün olabilir…”
Sesim boğuk çıktı.
Durmadım. Düşünmedim. Sadece hareket ettim.Jax, Cevap onda. Üzerime ilk ne bulduysam geçirdim. Kapıyı açtım. Emma’nın sesi arkadan geldi ama duymadım bile.
“Aria? Nereye?”
“Sonra!”
Kapı çarptı. Soğuk hava yüzüme vurdu. Bir an duraksadım ama devam ettim. Morbury uyanıyordu, ben ise gidiyordum. Sokaklar boştu. Islak taşlar ayakkabımın altında kaygandı. Rüzgâr saçlarımı yüzüme savuruyordu. Her adımım beni daha ileri itiyordu. Valeriusların evi. İşte oradaydı. İki katlı, sessiz, fazla düzenli. Fazla kontrol altında. Basamaklara çıktım. Bir an durdum. Ya beni içeri almazsa? Ya hiçbir şey söylemezse? Boğazım yandı. Kapıyı çaldım. Tok bir ses. Hemen ardından ayak sesleri.
Yaklaşıyor. Kapı açıldı. Jax Karşımdaydı. Siyah gömlek. Dağınık saç. Uykudan yeni kalkmış gibi ama tamamen uyanık bir bakış.
Sakin. Çok sakin.
Bir an hiçbir şey söylemedik. Rüzgâr aramıza sızdı, saçlarımı yüzüme çarptı. Onun ifadesi değişmedi. Sadece kaşı hafifçe kalktı. Ben titremiyordum artık. Sadece bakıyordum.
“Sen…”
Sesim bu kez daha netti. “kimsin?”
Sadece izliyordu ama o “sadece” kelimesi bile fazlaydı. Sanki bulunduğu alanı değil, beni kontrol ediyordu. Bense bütün gece gördüğüm kabuslar, geri dönen anılar ve cevapsız sorularla nefes nefeseydim. Bir süre kimse konuşmadı.
Sonunda sessizliği ben bozdum.
“Seni hatırlıyorum.”
