Melez | Jax Valerıus kitap kapağı

15. bölüm / 27

Melez | Jax Valerıus

Melez JV 15- Wilson malikanesi

Vaveyla Yazarı: Melisa Özgün

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: Melez JV 15- Wilson malikanesi

Göz kapaklarımı araladığımda önce tavandaki işlemeler seçildi, ancak başımın içindeki zonklama o kadar yoğundu ki birkaç saniye boyunca nerede olduğumu bile hatırlayamadım. Hafızam yavaş yavaş yerine oturmaya başladıkça mahzenin soğuk taş duvarları, tabutun karanlığı ve Magnus’un yüzündeki o ürkütücü gülümseme zihnime peş peşe üşüştü. Nefesim bir anda hızlanırken doğrulmaya çalıştım fakat tam o sırada kapı açıldı. İçeri ilk giren Jax’tı; hemen arkasında Elias ve Eldric vardı. Üçü de aynı anda bana baktı ama Jax’ın gözlerindeki ifade diğerlerinden tamamen farklıydı.
Yüzündeki sertlik hâlâ yerindeydi, buna rağmen bakışlarında ilk kez gördüğüm bir rahatlama vardı. Hiçbir şey söylemeden bana doğru yürüdü, ben ise yaşadıklarımın etkisiyle farkında olmadan yatağın başlığına doğru çekildim. O hareketimi gördüğünde birkaç saniye duraksadı, ardından eğilip iki parmağını boynuma götürdü. Nabzımı kontrol ederken yüzüme öyle dikkatle bakıyordu ki sanki gerçekten karşısında olduğuma hâlâ tam olarak inanamıyordu. Parmaklarını geri çektiğinde omuzlarının belli belirsiz gevşediğini fark ettim ama aynı anda odada yalnız olmadığımızı da hatırlamış olmalıydı; çünkü çenesini sıkarak yavaşça doğruldu ve bir adım geri çekildi.
“Magnus…” diye fısıldayabildim.
Adını duyması yetmişti. Gözlerindeki o kısa süreli rahatlama yerini yeniden buz gibi bir öfkeye bıraktı. Yumruklarını sıkarken bakışlarını benden ayırmıyor, sanki o an bile beni yeniden kaybetmekten korkuyordu.
“Onu öldüreceğim.” dedi, sesi sakin olmasına rağmen içindeki öfke her kelimesine yansıyordu. “Bu kez kaçamayacak.”
Eldric derin bir nefes alarak pencereye yöneldi. “Öfke seni istediğin sonuca götürmez.” dedi sakince. “Önce neden böyle bir plan yaptığını öğrenmeliyiz.”
“Sebebi umurumda değil.” diye karşılık verdi Jax hiç düşünmeden. “Fray’e bir daha yaklaşamayacak olması bana yeter.”
Odanın içine kısa bir sessizlik yayıldı. Elias tek kelime etmedi, yalnızca önce bana, sonra Jax’a baktı. Belki de ilk kez onun bu kadar kontrolünü kaybettiğine tanık oluyordu. Birkaç saniye sonra Eldric kapıya yöneldi, Elias da onu takip etti. Kapı usulca kapandığında odada yalnızca ikimiz kalmıştık.
Jax pencerenin önüne gidip birkaç saniye dışarı baktı. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarındaki gerginlik o kadar belirgindi ki tek kelime söylemese bile zihninden geçenleri tahmin edebiliyordum. Sonunda yavaşça bana döndü ve ağır adımlarla yeniden yatağın yanına geldi. Bir süre konuşmadı; yalnızca gözlerimin içine baktı. Sanki söylemek istediği şeylerle susmayı tercih ettiği şeyler arasında kalmış gibiydi.
“Nasılsın?” diye sordu sonunda.
“Daha iyiyim.” dedim kısık bir sesle. “Biraz dinlenirsem geçer sanırım.”
Başını hafifçe salladı ama bakışlarını benden ayırmadı. Ardından derin bir nefes verdi ve dudaklarından beklemediğim cümle döküldü.
“Beni korkuttun, Fray.”
Şaşkınlıkla ona baktım. Jax’ın ağzından böyle bir itiraf duymayı hiç beklemiyordum. O ise bakışlarını kaçırmadan konuşmaya devam etti.
“Belki de hayatımda ilk kez gerçekten korktum.” dedi ve kısa bir an sustuktan sonra sesi önceki kadar sert çıkmasa da aynı kararlılıkla ekledi: “Senin için.”
Kalbim göğsüme öyle sert vurdu ki bunu onun da duyabileceğini sandım. O ise bunu söylemiş olmanın verdiği huzursuzluğu gizlemeye çalışır gibi başını hafifçe yana çevirdi, ardından yeniden bana baktı.
“Bundan sonra sana ulaşamadığım tek bir an dahi olmayacak, Fray.”
Sözleri odanın içinde asılı kalırken ikimiz de bir süre konuşamadık. Jax bakışlarını üzerimde birkaç saniye daha tuttuktan sonra derin bir nefes aldı. Sanki kendisi için bile fazla şey söylemişti. Çenesini hafifçe sıktı, ardından kapıya yöneldi.
“Dinlen.”
Kapıyı açmadan önce kısa bir an duraksadı ama arkasına dönmedi.
“Bir şeye ihtiyacın olursa seslenmen yeter.”
Bunu söyledikten sonra odadan çıktı. Kapı usulca kapanırken ayak sesleri koridorda yavaş yavaş uzaklaştı ve odanın içine yeniden sessizlik çöktü.
Yastığa yaslandım. Gözlerimi kapatmaya çalışsam da uyuyamıyordum. Mahzende yaşananlar zihnimden çıkmıyor, Magnus’un yüzü her seferinde yeniden gözlerimin önüne geliyordu. Liora’nın anlattıklarıyla hatırladıklarım birbirine karışıyor, hangisinin gerçek, hangisinin eksik olduğunu ayırt edemiyordum. Yaklaşık yarım saat boyunca yatağın içinde öylece kaldım. Sonunda daha fazla dayanamayarak yavaşça ayağa kalktım, kapıya yürüdüm ve kolu sessizce aşağı indirdim.
Koridordan aşağı baktığımda salondan gelen konuşma sesleri duyuluyordu. Merdivenleri dikkatlice indim. Son basamağa geldiğimde kimse beni fark etmemişti. Elias elindeki küçük soğutucu kutuyu masanın üzerine bırakırken içinden iki kan torbası çıkardı ve Liora’ya uzattı.
“Bunları iç.”
Liora başını hafifçe iki yana salladı “İhtiyacım yok.”
“Evet, var.” dedi Elias sakince. “Güçsüz düştün. Omzundaki yara kapanmış gibi görünse de hâlâ yeterince kan kaybettin.”
Liora birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra torbalardan birini aldı. Kapağını açıp fazla oyalanmadan içti. Yüzündeki solgunluk yavaş yavaş azalırken boş torbayı masaya bıraktı.
“Ben…İnsanlardan beslenmiyorum. Hastanelerden temin edilen kanları kullanıyorum. Bulamadığım zamanlarda da hayvan kanı işimi görüyor.”
Eldric onu dikkatle süzdü ama hiçbir şey söylemedi. Jax ise mutfak tezgâhına yaslanmış, sessizce onları dinliyordu. Bakışları bir an Liora’nın omzundaki yaraya kaydı.
“Yaranı kontrol ettir.”
Liora omzuna kısa bir bakış attı. “İyileşir.”
Jax’ın ifadesi değişmedi. “Bu bir öneri değildi.”
Liora, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessümle başını eğdi.
“Tamam.”
Salona kısa bir sessizlik çöktü. Ardından Eldric saatine baktı. “Benim de gitmem gerekiyor.”
Elias da başını salladı. “Agnes kendine gelince haber veririm.”
Jax yalnızca başıyla karşılık verdi. Birkaç dakika sonra Eldric ve Elias kapıdan çıkıp malikâneden ayrıldılar.
Ev sessizliğe gömülmüştü. Eldric ile Elias ayrıldıktan sonra Jax pencerenin önünde durmaya devam etti. Sırtı salona dönüktü; dışarıdaki karanlığa bakıyor ama aslında hiçbir şeyi görmüyor gibiydi. Omuzlarındaki gerginlik hâlâ çözülmemişti. Liora onu birkaç saniye sessizce izledi, ardından yavaş adımlarla yanına yaklaştı.
“Jax…”
Jax başını hafifçe çevirse de hiçbir şey söylemedi. Liora derin bir nefes aldı. Gözlerinde yılların yorgunluğu vardı ama sesi her zamankinden daha sakindi.
“Geçmişte ne yaşandıysa yaşandı.” dedi yavaşça. “Bunun hiçbirini değiştiremem. Yaptığım hataları da, kaybettiklerimizi de geri getiremem.”
Jax’ın bakışları ilk kez onun gözlerine kaydı. Liora acı bir tebessüm etti.
“Ama bilmeni istediğim bir şey var.” Kısa bir an sustu. “Sana hâlâ değer veriyorum, Jax.”
Sessizlik ikisinin arasına çöktü.
“Ve sana olan sevgim…” dedi, gözlerini ondan ayırmadan. “hiçbir zaman değişmedi.”
Jax’ın yüzünde tek bir ifade okunmuyordu. Şaşırmış mıydı, öfkelenmiş miydi, yoksa geçmişin ağırlığı mı omuzlarına çökmüştü, anlamak mümkün değildi. Liora onun sessizliğini cevap olarak beklemedi.
Bir adım daha yaklaştı. Parmaklarını usulca Jax’ın yanağına götürdü ve birkaç saniye öylece bekledi. Ardından yavaşça yükselip dudaklarına kısa, çekingen bir öpücük kondurdu.
Jax olduğu yerde donup kaldı. Ne karşılık verdi Ne de onu itti. Liora yavaşça geri çekildiğinde ikisinin arasındaki sessizlik eskisinden çok daha ağırdı.
O sırada merdivenlerin başında duran ben nefesimi tuttum. Yavaşça geri dönüp odaya çıktım ve kapıyı kapattım. Gördüğüm şeye inanmak istemiyordum. Kalbimin tam ortasında açıklayamadığım bir sızı büyümüştü.
Kapıyı kapattıktan sonra yatağın kenarına oturdum. Birkaç dakika boyunca kıpırdamadan öylece kaldım. Az önce gördüğüm manzara gözlerimin önünden gitmiyordu. Liora’nın Jax’a söyledikleri, ardından dudaklarına bıraktığı o kısa öpücük… İçimde yükselen rahatsızlığın nedenini kendime açıklayamıyordum. Sonuçta bu beni ilgilendirmezdi. Jax’ın geçmişi, Liora’nın hissettikleri… Bunların hiçbiri benimle ilgili değildi. Buna rağmen göğsümde büyüyen o sıkışmışlık hissi geçmiyordu.
Yaklaşık on dakika sonra kapı yeniden çalındı.
“Fray?”
Jax’ın sesi duyulunca doğruldum “Girebilirsin.”
Kapı açıldı. Jax içeride birkaç adım attıktan sonra beni dikkatlice süzdü.
“İyi misin?”
“Daha iyiyim.”
Başımı yastığa yaslamadan cevap verdim.
“Sanırım artık eve gitmeliyim.”
Jax’ın kaşları anında çatıldı.
“Hayır.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Hayır mı?”
“Bir gece daha burada kalacaksın.”
İçimdeki huzursuzluk bir anda yerini öfkeye bıraktı. “Benim de bir ailem var, Jax.”
Sözler ağzımdan beklediğimden daha sert çıktı. “Emma, kardeşim… Beni merak ediyorlar.”
Jax birkaç saniye sessiz kaldı. Sanki verdiğim tepkiyi anlamaya çalışıyordu. Kaşları hâlâ çatılıydı.
“Onların merak ettiğini biliyorum.”
“O zaman neden gitmeme izin vermiyorsun?”
“Burası daha güvenli.”
“Ben evime gitmek istiyorum.”
Aramızdaki sessizlik uzadı. Jax derin bir nefes aldı. Bana bakarken yüzündeki sert ifade değişmedi ama sesindeki ton biraz yumuşadı.
“Peki.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Seni ben bırakacağım.”
İtiraz etmek için ağzımı açtığım anda sözümü kesti.
“Ama bu sefer beni dinleyeceksin, Fray.”
Bakışları gözlerime kilitlendi.
“Tek bir an bile.” Kısa bir duraksamanın ardından ekledi. “Tek başına hareket etmeyeceksin.”
İçimde hâlâ karşı çıkma isteği vardı ama onun kararlı duruşu bunu anlamsız kılıyordu. Başımı hafifçe salladım.
“Tamam.”
⸻
Yaklaşık yarım saat sonra siyah araç evimizin bulunduğu sokağa girdi. Yol boyunca ikimiz de neredeyse hiç konuşmamıştık. Jax bütün dikkatini yola vermişti, ben ise camdan dışarıyı izliyordum. Evimizin önüne geldiğimizde araç yavaşça durdu. Emniyet kemerimi çözüp tam kapıyı açacakken gözüm kaldırımın karşısındaki tanıdık siluete takıldı.
Yüzüm farkında olmadan aydınlandı.
“Rowan.”
Jax bakışlarını önümdeki yoldan ayırıp camdan dışarı baktı. Rowan bizi çoktan fark etmişti. Elleri cebindeydi ve her zamanki rahat tavrıyla gülümsüyordu. Beni görünce elini hafifçe kaldırarak selam verdi.
Ben de gülümsedim.
“Ne zamandır buradasın?” diye seslendim camı biraz indirerek.
“Yaklaşık on dakikadır.” dedi Rowan gülerek. “Teyzen, eve geleceğini söyledi. Seni görmek istedim.”
Göz göze geldiklerinde Jax tek kelime etmedi. Bakışları birkaç saniye Rowan’ın üzerinde kaldı, ardından yeniden bana döndü.
Kapıyı açmadan önce Jax’a baktım. “Teşekkür ederim.”
Başını hafifçe salladı. “Görüşürüz.”
“Görüşürüz, Jax.”
Arabadan indim. Daha kapıyı kapatmadan Rowan birkaç adım bana doğru yürüdü.
“İyi misin?” diye sordu endişeyle.
“İyiyim.” dedim gülümsemeye çalışarak. “Uzun bir gündü.”
Rowan’ın bakışları omzuma, yüzüme ve üzerimdeki çiziklere kaydı.
“Emin misin?”
“Gerçekten iyiyim.”
Jax hâlâ direksiyonun başındaydı. Motor çalışıyordu. Gitmesi gerekiyordu ama gitmedi. Bakışlarının bana kaydığını görebiliyordum. Yalnızca… anlayamadığım bir histi. Direksiyonu biraz daha sıkı kavradığını gördüm fakat Rowan’a dönerek sohbete devam ettim.
Hep birlikte içeri girdik. Emma doğruca mutfağa geçerek son hazırlıkları tamamlamaya başladı. Tencerelerin kapaklarını açıyor, tabakları tezgâhın üzerine diziyor ve bir yandan da sofraya koyacağı yemekleri hazırlıyordu. Rowan her zamanki rahat tavrıyla masadaki sandalyelerden birine otururken ben de karşısına geçtim. Evin içini saran yemek kokusu normalde iştahımı açardı ama bugün aklım hâlâ yaşadıklarımdaydı.
Emma tezgâhın başında yemekleri tabaklara paylaştırırken gözlerimi Rowan’a çevirdim.
“Bir şey sorabilir miyim?”
Rowan gülümseyerek başını salladı.
“Tabii.”
“Siz…” dedim kısa bir tereddütten sonra. “Kurtadamlar da vampirler gibi davet edilmeden evlere giremiyor musunuz?”
Rowan hafifçe güldü.
“Hayır. O kural sadece vampirler için geçerli.”
“Yani istediğiniz eve girebiliyorsunuz?”
“Evet.” diye cevap verdi. “Eski büyüler bizi durdurmuyor. Tabii bu, insanların evlerine izinsiz dalıyoruz demek değil.” diye ekledi gülümseyerek. “Sadece içeri girmek için davet beklememiz gerekmiyor.”
Başımı yavaşça salladım.
“Anladım.”
Rowan’ın verdiği cevap üzerine kısa bir an düşündüm ama zihnimde belirgin bir çağrışım oluşmadı. Sanki aklımın bir köşesinde duran bir düşünceye ulaşmaya çalışıyor, her seferinde ona biraz daha yaklaşırken yeniden kaybediyordum. Başımı hafifçe sallayıp bu düşünceyi bir kenara bırakmak istedim. Tam o sırada elim farkında olmadan boynuma gitti.
Parmaklarım boş tenime değdi.
Bir an donup kaldım.
Kaşlarım yavaşça çatıldı.
“Bir dakika…”
Rowan merakla bana baktı.
“Ne oldu?”
Boynuma yeniden dokundum. Bu kez daha dikkatli.
Kolye… Kolyem yoktu. Bir anda ayağa kalktım.
“Aria?” diye seslendi Emma mutfaktan. “Bir şey mi oldu?”
“Ben… hemen geliyorum.”
Merdivenleri neredeyse koşarak çıktım. Odamın kapısını kapatır kapatmaz aynanın karşısına geçtim. Saçlarımı iki yana çektim.
Boynum bomboştu.
“Kolyem…”
Fısıltı hâlinde çıkan sesime ben bile yabancıydım.
“Nasıl fark etmedim?”
Hızla komodinin çekmecelerini açtım. Sonra çalışma masama baktım. Çantamın fermuarını açıp içini karıştırdım. Ceketimin, montumun ve pantolonumun ceplerini tek tek yokladım. Yatağın üzerindeki yastıkları kaldırdım, battaniyeyi kenara attım, hatta dolabın içini bile kontrol ettim.
Hiçbir yerde yoktu.
“Nerede…”
Yatağın kenarına oturup derin bir nefes aldım.nBabamdan bana kalan tek şeydi. Yıllardır neredeyse hiç boynumdan çıkarmamıştım. Ne kadar yıpranırsa yıpransın, kopmasın diye defalarca tamir ettirmiştim. Onsuz kendimi eksik hissediyordum.
Peki ne zaman kaybetmiştim? Gözlerimi kapatıp düşünmeye çalıştım.
En son…
En son ne zaman boynumdaydı? Hafızamı zorladıkça başım daha çok ağrımaya başladı. O günü hatırlamaya çalışıyordum ama düşüncelerimin arasında garip boşluklar vardı. Sanki bazı anılarımın üzeri ince bir sis tabakasıyla örtülmüş gibiydi.
Başımı iki elimin arasına aldım.
“Bulacağım…”
Babamın bana son aldığı hediyeyi pahasına olursa olsun bulacaktım. Kolyeyi bulamayacağımı anlayınca derin bir nefes alıp odadan çıktım. Merdivenleri yavaşça inerken elim yine farkında olmadan boynuma gitti. Parmaklarım boş tenime değdiğinde içimdeki huzursuzluk yeniden büyüdü. Babamdan bana kalan tek hatıraydı ve onu ne zaman kaybettiğimi bile hatırlamıyordum.
Salona döndüğümde Rowan başını kaldırıp bana baktı.
“Bir şey mi oldu?”
Sandalyeme otururken belli belirsiz gülümsedim.
“Babamdan kalan kolyemi bulamıyorum.”
Rowan’ın yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. “Belki odandadır.”
“Her yere baktım.”
Kısa bir sessizlik oldu. Emma yanıma gelerek saçlarımdan öptü. “Buluruz Aria merak etme. Düşmüş olsa bile mutlaka bir yerde çıkar.”
“Umarım.”
Yemek boyunca Emma günlük şeylerden konuşmaya çalıştı. Mahallede olanlardan, markette yaşadığı komik bir olaydan bahsediyor, masadaki havayı biraz olsun hafifletmeye uğraşıyordu. Ben çoğu zaman sessizce dinledim. Aklımın bir köşesi hâlâ kaybolan kolyemdeydi. Sofra yavaş yavaş toparlanırken Rowan bardağını masaya bıraktı ve bana döndü.
“İstersen biraz dışarı çıkabiliriz.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Nereye?”
“Arkadaşların yanına.” dedi gülümseyerek. “Geçen geldiğinde doğru düzgün konuşamamıştın. Hem seni yeniden görmek istiyorlar, ayrıca biraz kafan dağılır.”
Teklifini birkaç saniye düşündüm. Evde oturup aynı şeyleri tekrar tekrar düşünmek yerine biraz dışarı çıkmak gerçekten iyi gelebilirdi.
“Olur.”
Ayağa kalkıp Emma’ya döndüm. “Teyze, Rowan’la biraz dışarı çıkacağız.”
Emma mutfaktan elindeki tabağı bırakıp bize baktı. “Çok geç kalmayın.”
“Kalmayız.”
“Telefonunu yanında götür.”
“Tamam.”
Birkaç saniye sustu. Sonra yanıma gelip yanağıma hafifçe dokundu.
“Bugün eve döndün ya…” dedi içten bir gülümsemeyle. “Bu bana yeter. Sadece bir daha haber vermeden ortadan kaybolma.”
Başımı hafifçe eğdim. “Kaybolmayacağım.”
“Söz mü?”
“Söz.”
Emma bu kez rahatlamış gibi gülümsedi. “Hadi gidin o zaman. İyi eğlenin.”
Vestiyerden montumu alıp üzerime geçirdim. Rowan kapıyı benim için açtı. Birlikte bahçeye çıktık. Akşamın serin havası yüzüme çarparken elim yine farkında olmadan boynuma gitti.
Rowan bunu fark edince yürüyüşünü yavaşlattı. “Hâlâ kolyeyi düşünüyorsun.”
Başımı hafifçe salladım. “Babamdan bana kalan tek şeydi.”
“Bulacağız.” dedi sonunda kendinden emin bir sesle. “Merak etme.”
Ona bakıp küçük bir tebessüm ettim. “Umarım.”
Bahçe kapısından çıkıp sokağın biraz ilerisinde park edilmiş koyu gri arazi aracına doğru yürüdük. Rowan uzaktan, arabanın kilidini açınca farlar kısa bir an yanıp söndü.
“İyi hissedeceksin.” dedi şoför kapısını açarken. “Güven bana.”
Gülümsedim. Rowan, nedensizce iyi geliyordu. İkinci görüşmemiz olsa da, bunu en baştan söyleyebileceğim belki de tek insandı.
Yolcu koltuğuna oturdum. Emniyet kemerimi takarken son kez evimize baktım. Emma perdeyi hafifçe aralayıp bizi izliyordu. Bana el sallayınca ben de gülümseyerek karşılık verdim.
Rowan motoru çalıştırdı. Araç yavaşça hareket ederken evimiz arkamızda küçülmeye başladı. Boynumdaki boşluk ise her kilometrede biraz daha ağırlaşıyor, kaybettiğim kolyeyi düşünmemi engelleyemiyordu.
Arabanın içinde birkaç dakika boyunca yalnızca motorun sesi vardı. Rowan tek eliyle direksiyonu tutuyor, diğer eliyle ara sıra vitesi değiştirirken gözlerini yoldan ayırmıyordu. Ben ise camdan dışarıyı izliyordum. Şehir ışıkları yavaş yavaş geride kalıyor, yerlerini daha karanlık ve sessiz yollara bırakıyordu. Boynuma her dokunduğumda aynı boşluğu hissediyor, kolyemi ne zaman kaybettiğimi hatırlamaya çalışıyordum ama zihnimdeki eksik parçalar bir türlü yerine oturmuyordu.
“Çok sessizsin.” dedi Rowan sonunda.
Dalgınca ona baktım.
“Düşüncelere dalmışım.”
“Belli oluyor.”
Kısa bir sessizlikten sonra hafifçe gülümsedi.
“İstersen bugün hiçbir şey anlatma. Sadece temiz hava alır, biraz otururuz.”
“Teşekkür ederim.”
“Ne için?”
“Israr etmediğin için.”
Omuz silkti. “İnsan bazen konuşmaya hazır olmaz. Bunu bilirim.”
Başımı cama yasladım. “Son zamanlarda bunu çok duymaya başladım.”
“İyi bir şey mi, kötü bir şey mi?”
“Bilmiyorum.”
Rowan bana kısa bir bakış attıktan sonra yeniden yola döndü.
“Ne zaman konuşmak istersen dinlerim.”
Bu kez cevap vermedim. Yalnızca hafifçe gülümsedim.
Yaklaşık kırk dakika sonra asfalt yol yerini sık ağaçların arasından geçen dar bir patikaya bıraktı. Rowan aracın hızını düşürdü. Ağaçların arasından süzülen gün batımının son ışıkları ormanın içine vuruyor, kampın bulunduğu alan yavaş yavaş görünmeye başlıyordu.
“Hoş geldin.” dedi gülümseyerek.
Araba büyük ahşap kulübenin önünde durduğunda birkaç kurtadam çoktan bizi fark etmişti. İçlerinden biri yüksek sesle Rowan’a seslenince diğerleri de başlarını bize çevirdi.
“Sonunda geldiniz!”
Aracın kapısını açıp indiğim anda birkaç kişi yanıma doğru yürüdü. Geçen gelişimde yalnızca kısa süre görüşebildiğim yüzlerdi bunlar ama bu kez üzerimdeki merak yerine sıcak bir samimiyet vardı.
“Aria, değil mi?” dedi uzun boylu sarışın bir kadın gülümseyerek. “Bu kez seni kaçırmayacağız.”
İstemeden güldüm. “Sanırım bu sefer daha uzun kalabileceğim.”
“Kesinlikle.” dedi başka biri. “Rowan seni sürekli anlatıyor.”
Şaşkınlıkla Rowan’a döndüm. “Gerçekten mi?”
Rowan ensesini kaşıdı. “Abartıyorlar.”
“Hiç de abartmıyoruz.” diye güldü içlerinden biri. “Senden bahsetmediği gün yok.”
Rowan gözlerini devirirken ben istemsizce gülümsedim. Son birkaç gündür ilk kez omuzlarımdaki yük biraz olsun hafiflemiş gibiydi.
Tam o sırada kalabalığın arasından tanıdık bir ses yükseldi.
“Aria.”
Başımı çevirdiğimde yaşlı kurt, Marcus’u gördüm. Elinde bastonuyla ağır adımlarla bize doğru geliyordu. Yanımıza vardığında yüzünde her zamanki sakin ifade vardı ama gözleri beni dikkatle inceliyordu.
“İyi görünmüyorsun.”
Gülümsemeye çalıştım. “Biraz yorucu günlerdi.”
Marcus başını hafifçe salladı. “Yorgunluk yalnızca bedende olmaz.”
Bu cümlesi içime dokundu. Bakışlarını birkaç saniye üzerimde tuttuktan sonra devam etti.
“Gel. Ateş yeni yakıldı. Bir fincan sıcak çay, bazen insanın söyleyemediği şeyleri bile susturur.”
Rowan bana dönüp gülümsedi.
“Ne dersin?”
Kampın ortasında yükselen ateşe baktım. Etrafında toplanan insanlar gülüyor, sohbet ediyor, günlük hayatlarına devam ediyorlardı. Günlerdir ilk kez bulunduğum yerde kendimi gerçekten güvende hissediyordum.
“Olur.”
Rowan’la birlikte ateşe doğru yürümeye başladık. Ancak içimdeki o garip huzursuzluk tamamen kaybolmamıştı. Babamın kolyesi, zihnimdeki eksik anılar ve Magnus’un gölgesi hâlâ peşimi bırakmıyordu; yalnızca, birkaç saatliğine sessizce geri çekilmiş gibiydiler.
Ateşin etrafındaki sohbet ilerledikçe üzerimdeki gerginlik yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Kampın içini dolduran kahkahalar, odunların çıtırtısına karışıyor; rüzgâr çam ağaçlarının dallarını hafifçe sallarken herkes günün yorgunluğunu geride bırakmaya çalışıyordu. Rowan ise her zamanki gibi bulunduğu ortamın havasını değiştirmeyi başarıyordu. Elindeki kupayı sallayarak son derece ciddi bir ifadeyle, “Biliyor musunuz, Marcus bana bir gün sürünün liderliğini bırakırsa ilk işim sabah toplantılarını öğleden sonraya almak olacak.” dedi. Ateşin etrafındaki birkaç kurt aynı anda gülmeye başlayınca Marcus bastonunu hafifçe yere vurdu.
“Önce sabah uyanmayı öğrenmen gerekiyor.”
Kampın içinde yeniden kahkahalar yükseldi.
“İftira.” dedi Rowan hiç bozulmadan. “Geçen hafta gün doğmadan kalktım.”
Marcus kaşını kaldırdı.
“Çünkü öğleden sonra uyumuştun.”
Bu kez ben de kendimi tutamadım. Günlerdir ilk defa gerçekten gülüyordum. Rowan bunu fark edince yüzünde belli belirsiz memnun bir ifade oluştu.
“İşte bu.” dedi bana bakarak. “Şimdi normale dönmeye başladın.”
“Abartma.”
“Abartmıyorum. İlk geldiğinde yüzündeki ifadeyle seni gören biri, cenazeye geldiğini sanardı.”
Gözlerimi devirip kupamdan bir yudum aldım.
“Ne kadar kabasın.”
“Ben gerçekçiyim.”
“Hayır.” diye araya girdi genç kurtlardan biri. “Sen sadece gevezesin.”
Rowan elini göğsüne götürüp büyük bir dramayla iç çekti.
“Bugün de kendi sürüm tarafından aşağılandım.”
Herkes yeniden gülmeye başladı.
O an, birkaç saatliğine de olsa son günlerde yaşadığım her şeyi unutmuştum. Mahzeni, Magnus’u, korkuyu… Hepsi sanki çok uzakta kalmış gibiydi. Tam o sırada Marcus’un yüzündeki ifade değişti.
Gülümsemesi yavaşça silindi. Başını hafifçe kaldırıp karanlık ormana baktı. Ateşin çıtırtısı dışında hiçbir ses yoktu Ama Marcus dinliyordu. Bir şey duymuş gibiydi.
Rowan da bunu fark etti. “Marcus?”
Yaşlı adam cevap vermedi. Yavaşça ayağa kalktı. Etrafındaki birkaç kurt da aynı anda sessizleşmişti. Birbirlerine bakıyorlardı.
“Neler oluyor?” diye fısıldadım.
Rowan’ın bakışları çoktan ormana çevrilmişti. “Bir şey var.”
Rüzgâr bu kez biraz daha sert esti. Çam ağaçlarının arasından gelen kuru dal sesleri gittikçe yaklaşmaya başladı.
Sonra… Bir gölge. Ardından ikinci. Üçüncü. Derken karanlığın içinden onlarca siluet ağır adımlarla ortaya çıktı. Ateşin ışığı yüzlerine vurduğunda gözlerindeki kırmızı parıltı seçilebiliyordu.
Vampirler.
Kampın etrafını sessizce sarmışlardı. Kimisi ellerini ceplerine sokmuş, kimisi kollarını göğsünde birleştirmişti. Onları ürkütücü yapan giydikleri değil, tek kelime etmeden bütün kampı çevrelemiş olmalarıydı. Hiçbiri konuşmuyordu. Yalnızca bakıyorlardı.
Marcus bastonunu yere bıraktı. Sırtını dikleştirirken yılların ağırlığı bir anda üzerinden kalkmış gibiydi.
“Çocuklar…” dedi sakin ama herkesin duyabileceği kadar net bir sesle. “geri çekilin.”
Ateşin etrafındaki genç kurtlar hiç itiraz etmeden birkaç adım geriye çekildi. Rowan ise yerinden kıpırdamadı. Bakışlarını karşısındaki vampirlerden ayırmadan sessizce konuştu.
“Sayıları fazla.”
Marcus’un gözleri tek tek hepsinin üzerinde dolaştı.
“Farkındayım.”
Vampirlerin arasından uzun boylu biri öne çıktı. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı.
“Marcus.” Sesindeki küçümseme açıkça hissediliyordu. “Yaşlandığını söylemişlerdi.”
Marcus’un yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. “Yanlış söylemişler.”
Adam kısa bir kahkaha attı. “Bugün yalnızca küçük bir mesaj vermeye geldik.”
“Mesajınızı dinlemek istemiyorum.”
“Dinlemek zorunda kalacaksın.”
Vampir elini hafifçe kaldırdığı anda arkasındaki bütün vampirler aynı anda harekete geçti. Bir göz kırpması kadar kısa sürede ateşin etrafına doğru saldırmaya başladılar.
“Aria!” Rowan’ın sesi kulaklarımda yankılanırken bir anda önüme geçti “Kıpırdama!”
Ve kampın içindeki sessizlik, yerini savaşın ilk çığlıklarına bıraktı.
Rowan’ın beni arkasına çekmesiyle birlikte kampın içindeki düzen bir anda değişti. Ateşin etrafında oturan kurtlar hiç paniklemeden ayağa kalkıyor, birkaç saniye önce kahkahaların yükseldiği alan savaş meydanına dönüşüyordu. Marcus bastonunu yere bıraktığı anda yaşına rağmen sırtını dimdik doğrulttu. Gözleri kampı saran vampirlerin üzerinde dolaşırken yüzünde en ufak bir endişe yoktu.
“Dağılmayın.” dedi sakin ama tartışmaya yer bırakmayacak kadar sert bir sesle. “Kimse tek başına hareket etmeyecek.”
Vampirlerin arasından uzun boylu, siyah saçlı biri öne çıktı. Dudaklarının kenarında küçümseyen bir gülümseme vardı.
“Yaşlı kurt…” dedi alay ederek. “Sayı üstünlüğünün ne demek olduğunu hâlâ öğrenemedin mi?”
Marcus’un bakışları bir an bile değişmedi.
“Sayı…” diye mırıldandı. “Hiçbir zaman güç demek değildir.”
Adam gülümsedi.
“Öyleyse görelim.”
Elini hafifçe kaldırmasıyla birlikte kampı çevreleyen vampirlerin tamamı aynı anda harekete geçti.
Bir anda her yer çığlıklar, hırıltılar ve yere çarpan bedenlerin sesiyle doldu.
Karşımdaki manzarayı takip etmekte zorlanıyordum. Vampirler insan gözünün seçemeyeceği bir hızla saldırıyor, kurtlar ise birer birer kurt formlarına geçerek üzerlerine atlıyordu. İlk çarpışmanın ardından havaya savrulan bir vampir, birkaç metre ötedeki ağaca öyle sert çarptı ki gövde çatırdayarak ikiye ayrıldı.
Marcus olduğu yerden bile kıpırdamamıştı.
Üzerine doğru atılan ilk vampiri tek hamlede boğazından yakalayıp yere çarptı. Adam daha ayağa kalkamadan devasa gri kurda dönüşen Marcus dişlerini vampirin omzuna geçirdi. Kulakları delen çığlık kampın içinde yankılanırken vampirin bedeni birkaç saniye içinde hareketsiz kaldı.
“Bunu mu hazırladınız?” diye kükredi Marcus. “Daha iyisini beklerdim.”
Bir vampir daha üzerine atıldı.
Sonra bir diğeri.
Marcus geri çekilmedi.
Her hamlesi yılların tecrübesini taşıyordu.
Ben ise olduğum yerde kalakalmıştım.
“Aria!”
Rowan’ın sesi yeniden kulaklarımda yankılandı.
Başımı çevirdiğimde çoktan kurt formuna geçmişti. Kocaman, koyu kahverengi postu ateşin ışığında parlıyor, dişlerini saldıran vampirlerden birine geçirerek onu metrelerce öteye savuruyordu.
Tam o sırada kampın diğer tarafından ince bir çığlık yükseldi.
“Dikkat!”
Bakışlarımız aynı noktaya çevrildi.
Henüz dönüşümünü yeni tamamlamış küçük bir kurt, iki vampirin arasında sıkışmıştı. Vampirlerden biri onu yere bastırırken diğeri boynuna uzanıyordu. Rowan hiç düşünmedi. Bir anda yönünü değiştirdi. Bütün gücüyle küçük kurda doğru koştu.
“Rowan!” diye bağırdım.
Sesimi bile duymadı.
Birkaç sıçrayışta aralarındaki mesafeyi kapattı ve küçük kurdun üzerine atlayan vampiri havada yakalayarak yere çarptı. İkinci vampire dönmesi yalnızca bir saniye sürmüştü.
O an, yanımda kimse kalmamıştı. Marcus karşı tarafta üç vampirle aynı anda savaşıyor, diğer kurtlar kampın farklı noktalarına dağılmış hâlde çarpışıyordu. Arkamdan yaklaşan gölgeyi ise fark etmemiştim. Boynumun hemen arkasında buz gibi bir nefes hissettim.
“İnsan…” Alçak bir erkek sesi kulağımın dibinde yankılandı. “Ne kadar savunmasızsın.”
Arkamı dönmeye bile fırsat bulamadan sert bir el kolumu yakaladı. Bütün bedenim geriye savrulurken sırtım güçlü bir göğse çarptı. Nefesim kesildi. Kurtulmaya çalıştım ama beni tutan vampirin gücü buna izin vermiyordu. Başımı geriye doğru iterek boynumu tamamen açığa çıkardı. Gözlerindeki kırmızı parıltı karanlığın içinde ürkütücü bir şekilde ışıldıyordu.
“Ne yazık…” dedi alçak bir sesle. “Seni koruyanlar yanlış kişiyi seçti.”
Dişleri bir anda boynuma geçti.
Keskin acıyla birlikte çığlığım kampın içinde yankılandı. Bütün bedenim kasılırken ellerimle onu itmeye çalışıyordum ama gücü bana göre çok fazlaydı. Boynumdan süzülen sıcak kan omzuma kadar inerken damarlarımın içinde açıklayamadığım bir yanma yayılmaya başladı.
“Aria!”
Rowan’ın kükremesi bütün kampı inletti. Devasa kurt, bulunduğu yerden öyle büyük bir hızla üzerimize atıldı ki vampir daha ne olduğunu anlayamadan pençenin darbesiyle benden ayrılıp metrelerce uzağa savruldu. Boynumdan kopan dişleri derin bir yara bırakmıştı ama ısırık tamamlanamamıştı. Rowan öfkeyle vampirin üzerine çullanırken ben birkaç adım sendeleyerek geriye çekildim. Elimi boynuma götürdüğümde avucumun bir anda kana bulandığını gördüm.
Nefes almakta zorlanıyordum.
Tam Rowan’ın bana doğru döndüğü anda karanlığın içinden başka bir vampir belirdi. Yüzünde eğleniyormuş gibi bir gülümseme vardı.
“Geç kaldın, kurt.”
Bunu söyler söylemez bir anda önümde belirdi. Göğsüme öyle sert vurdu ki ayaklarım yerden kesildi. Çığlık bile atamadan bedenim geriye doğru savruldu. Birkaç saniyeliğine yalnızca gökyüzünü görebildim.
Sonra… Boşluk.
Kampın hemen arkasındaki yüksek kayalığın kenarından aşağı düşüyordum. Aşağıda, ay ışığının vurduğu nehir bütün hızıyla akıyordu.
Suya çarptığım anda buz gibi soğuk bütün bedenimi sardı. Darbenin etkisiyle ciğerlerimdeki nefes tamamen boşaldı. Akıntı beni hızla sürüklemeye başlarken boynumdaki yara yeniden açıldı ve etrafımdaki suyu kırmızıya boyadı.
“ARIA!”
Rowan’ın sesi bu kez çok daha yakından geldi. Hiç düşünmeden kayalığın ucundan kendini aşağı bıraktı. Rowan bir an bile düşünmedi. Kayalığın ucuna ulaştığı anda kurt formu gözlerimin önünde çözülmeye başladı. Devasa beden havadayken yeniden insan hâline döndü ve kendini doğrudan bana doğru bıraktı. Akıntı beni her saniye biraz daha sürüklüyor, boynumdaki yara suya karışan kanla birlikte daha fazla sızlıyordu. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum.
“Aria!”
Sesi bu kez yanı başımdaydı.
Birkaç saniye sonra güçlü bir kol belime dolandı. Akıntının beni sürüklemesine izin vermeden beni kendine çekti. Soğuk suyun içinde nefes almak gittikçe zorlaşıyor, başım dönüyordu.
“Rowan…”
Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Konuşma.” dedi nefes nefese. “Sadece gözlerini açık tut.”
Boynumdaki yarayı görünce yüzünün rengi değişti.
“Hayır…”
Elini yaraya bastırdı ama kan parmaklarının arasından sızmaya devam ediyordu.
Beni tek koluyla kavrayarak kıyıya doğru yüzmeye başladı. Akıntı güçlüydü fakat Rowan bütün kuvvetiyle mücadele ediyor, her kulaçta bizi biraz daha kıyıya yaklaştırıyordu. Sonunda dizleri taşlara değdiğinde beni dikkatlice sudan çıkardı ve çimenlerin üzerine yatırdı.
Nefes almakta zorlanıyordum. Göğsüm hızla inip kalkıyor, damarlarımın içinde dolaşan o yanma hissi her geçen saniye biraz daha artıyordu.
Rowan dizlerinin üzerine çöktü. “Aria, bana bak.”
Gözlerimi güçlükle ona çevirdim. “İyiyim…”
“Hayır, değilsin.”
Sesi ilk kez bu kadar korku doluydu. Boynumdaki yarayı incelediği anda çenesini sıktı.
“Isırık…”
Tam o sırada yukarıdan koşan ayak sesleri duyuldu. Marcus başta olmak üzere diğer kurtlar da birkaç saniye içinde nehir kıyısına ulaştılar. Üzerlerinde savaşın izleri vardı. Bazılarının kıyafetleri parçalanmış, kollarında ve omuzlarında derin yaralar açılmıştı ama ayakta duran herkes nefes alıyordu.
Marcus doğruca yanıma çöktü. Boynumdaki yarayı gördüğü anda yüzündeki ifade sertleşti.
“Tamamlayamamış…”
Rowan başını kaldırdı. “Ama zehri kana karıştı.”
Marcus birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Eliyle boynumun etrafındaki kanı sildi. Parmaklarını çektiğinde üzerlerine bulaşan koyu kırmızı kana baktı.
“Zamanımız çok az.”
“Neyi bekliyoruz?” diye çıkıştı Rowan. “Bir şey yap!”
Marcus ağır bir nefes verdi. “Ben bunu durduramam.”
Rowan’ın yüzündeki öfke yerini şaşkınlığa bıraktı. “Ne demek durduramazsın?”
“Bu sıradan bir yara değil.”
Marcus ayağa kalktı. “Eğer zehir tamamen yayılırsa geri dönüşü olmayabilir.”
“Hayır…” dedi Rowan sertçe. “Başka bir yolu olmalı.”
Marcus’un bakışları karanlık ormana çevrildi.
“Var.” Herkes sessizleşti. “Jax.”
Bu isim duyulduğu anda Rowan hiç vakit kaybetmeden cebindeki telefonu çıkardı. Parmakları o kadar hızlı hareket ediyordu ki birkaç kez ekranı yanlışlıkla kaydırdı. Sonunda arama tuşuna bastı. Telefon yalnızca bir kez çaldı. Karşı taraftan gelen ses soğuk ama her zamanki kadar sakindi.
“Dinliyorum?”
Rowan’ın nefesi düzensizdi.
“Aria…” Kısa bir an sustu. “Bir vampir onu ısırdı.”
Telefonun diğer ucunda mutlak bir sessizlik oldu. Sonra Jax’ın sesi duyuldu.
“Nerede?”
Bu kez sesinde tek bir damla bile sakinlik kalmamıştı.
Rowan telefonu kapattıktan sonra geçen her saniye daha da ağır gelmeye başlamıştı. Boynumdaki yanma giderek artıyor, nefes almakta zorlanıyordum. Marcus dizlerinin üzerine çökmüş, yarayı dikkatle inceliyordu. Parmakları kana bulandığında yüzündeki ifade daha da ciddileşti.
“Zehir yayılıyor…” diye mırıldandı. “Ama ısırık tamamlanmamış. Hâlâ vaktimiz var.”
Gözlerimi açık tutmaya çalışıyordum. Başım Rowan’ın dizlerine yaslanmıştı. O ise bir eliyle yarama baskı uyguluyor, diğer eliyle omzumu destekliyordu.
“Dayan.” dedi sesi titreyerek. “Biraz daha dayan.”
Tam o sırada ormanın içinden sert bir rüzgâr yükseldi. Ağaçların dalları aynı anda savruldu. Kimse bir şey göremeden siyah bir gölge göz açıp kapayıncaya kadar aramızdaki mesafeyi kapattı.
Jax.
Öyle hızlı gelmişti ki durduğu yerde taşlar bile çatlamıştı. Gözleri doğrudan bana kilitlendi. Boynumdan süzülen kanı gördüğü anda yüzündeki bütün ifade değişti.
Hiç vakit kaybetmeden dizlerinin üzerine çöktü. Parmakları titreyerek çenemi tuttu ve başımı hafifçe yana çevirdi. Boynumdaki iki diş izini gördüğü anda çenesindeki kaslar belirginleşti.
Marcus sakin ama sert bir sesle konuştu.
“Isırık tamamlanmadı. Rowan zamanında yetişti ama vampir zehri kana karıştı.”
Jax tek kelime etmeden kendi bileğini ağzına götürdü. Keskin dişleri tenini deldiğinde koyu renkli kan hızla dışarı süzüldü. Hiç tereddüt etmeden bileğini dudaklarıma yaklaştırdı.
“İç.”
Başımı hafifçe geri çekmeye çalıştım.
“Jax…”
“İç dedim.”
Sesindeki sertlik itiraz etmeme izin vermiyordu. İlk damla dudaklarıma değdiği anda bütün bedenim kasıldı. Damarlarımın içinde dolaşan yakıcı his, sanki başka bir güç tarafından bastırılmaya başlamıştı. Acı yerini tarifsiz bir sıcaklığa bırakırken gözlerimi sıkıca kapattım.
Marcus dikkatle boynumdaki yarayı izliyordu.
Birkaç saniye sonra boynumdaki kanama yavaşladı. Yarayı çevreleyen morluk solmaya, tenim yavaş yavaş eski hâline dönmeye başladı.
Jax bileğini geri çekti. Açılan yara birkaç saniye içinde tamamen kapanmıştı. Elini boynuma götürdü. Parmaklarının altındaki yara gözlerimizin önünde kaybolurken omuzları ilk kez gevşedi. Ancak bu rahatlama yalnızca birkaç saniye sürdü. Bakışları yanı başımda diz çökmüş duran Rowan’a kaydı.
Bir anda ayağa kalktı. Hiç kimse ne olduğunu anlayamadan Rowan’ın montunun yakasını kavrayıp sertçe ayağa kaldırdı.
“Jax…” dedi Rowan dişlerini sıkarak.
“Koruyamayacaksan yanında olmayacaksın, Rowan Blackwood!” Sesi öyle yüksekti ki nehir kıyısında yankılandı. “Eğer onun yanındaysan onu korumak zorundasın!”
Rowan da öfkeyle Jax’ın gözlerinin içine baktı ama bu kez kendini savunmaya çalışmadı. Çenesini sıkmış, yumruklarını kapatmıştı. Ne söyleyeceğini biliyor gibiydi ama hiçbir kelimeyi seçemiyordu. İkisinin arasındaki gerilim her geçen saniye biraz daha büyürken Marcus ağır adımlarla yanlarına geldi ve tek kelimeyle ikisini de susturdu.
“Yeter.”
Nehir kıyısına kısa ama ağır bir sessizlik çöktü. Marcus bakışlarını yerdeki kan izlerine çevirdi, ardından yavaşça başını kaldırdı.
“Kaçarlarken söyledikleri bir şey vardı.” dedi düşünceli bir sesle. “‘Magnus durmayacak.’ dediler.”
Herkes aynı anda ona döndü.
“Bu saldırı sürü için değildi.” diye devam etti. “Aria içindi… değil mi?”
Jax’ın çenesi yeniden gerildi. Hiç konuşmadı; yalnızca başını ağır ağır salladı. O küçücük hareket bile gerçeği inkâr edilemeyecek kadar açık ortaya koymuştu.
Göğsüm sıkıştı. Etrafımdaki yüzlere tek tek baktım. Birkaç dakika önce benim yüzümden savaşmışlar, yaralanmışlardı.
“Özür dilerim…” dedim güçlükle. Sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. “Eğer benim yüzümden geldilerse… hepinizi tehlikeye attım.”
Marcus hiç düşünmeden başını iki yana salladı.
“Bunun sorumlusu sen değilsin, Aria.” dedi kararlı bir sesle. “Seni hedef alanlar suçlu. Sen değil.”
Tam o sırada Rowan yeniden yanıma çöktü. Elimi yavaşça avuçlarının arasına aldı. Yüzündeki suçluluk ifadesi, az önceki öfkesinden çok daha belirgindi.
“Özür dilerim.” dedi kısık bir sesle. “Seni koruyamadım.”
Başımı hafifçe iki yana salladım. Boynum hâlâ acıyordu ama buna rağmen ona bakıp güçlükle gülümsedim.
“Hayır…” dedim yavaşça. “Kael’i korumak zorundaydın. Onu orada bırakamazdın. Ben olsam… ben de aynısını yapardım.”
Rowan gözlerini bir an olsun benden ayırmadı. Söylediklerime karşılık veremedi; yalnızca elimi biraz daha sıkı tuttu.
Tam o sırada Jax’ın bakışları, Rowan’ın elinin hâlâ elimin üzerinde olduğunu fark etti. Çenesindeki kaslar yeniden belirginleşti. Gözlerini o elden ayırmadan derin bir nefes aldı, ancak bu kez hiçbir şey söylemedi. İçindeki öfke dinmemişti; yalnızca, benim tek bir cümlem uğruna sessiz kalmayı seçmişti.
Ama yumruklarının yeniden sıkıldığını görmek bile öfkesinin dinmediğini anlamaya yetiyordu.
Marcus bir süre sessiz kaldı. Bakışları nehir kıyısındaki kan izlerinde dolaştıktan sonra derin bir nefes verdi.
Nehir kıyısını yeniden sessizlik kapladı. Marcus yavaşça başını kaldırıp Jax’a baktı.
“Görünen o ki Magnus, ona zarar vermekten de çekinmeyecek.”
Jax’ın bakışları bir an olsun benden ayrılmadı. Çenesindeki kaslar belirginleşirken yumrukları yeniden sıkıldı.
“Onun için artık bir kurtuluş yok.”
Sesi ne öfkeliydi ne de yüksekti. Tam aksine, ürkütücü derecede sakindi.
Marcus birkaç saniye Jax’ı izledi. Söyleyeceklerini dikkatle seçiyor gibiydi.
“Jax…” dedi sonunda. “Magnus senin baban. Her ne olursa olsun.”
Jax’ın dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı ama bu bir tebessüm değildi.
Alay dolu, buz gibi bir gülüştü. “Üvey babam.”
Gözlerini sonunda Marcus’a çevirdi. Bakışları yeniden bana kaydı. “Aynı hatayı ikinci kez yaptı”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Üçüncüsü olmayacak.”
Nehir kıyısında esen rüzgâr bile o an kimsenin nefes almaya cesaret edemediği sessizliği bozamıyordu. Jax’ın yüzündeki ifade tek bir şeyi anlatıyordu. Magnus için artık geri dönüş diye bir ihtimal kalmamıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18