Melez | Jax Valerıus kitap kapağı

16. bölüm / 27

Melez | Jax Valerıus

Melez | JV 16 - Bağlama Büyüsü

Vaveyla Yazarı: Melisa Özgün

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: Melez | JV 16 - Bağlama Büyüsü

Fray’i son kez kendi etrafında döndürdüm.
“Birazdan dönerim.”
“Nereye?”
“Döneceğim.”
Cevabını beklemeden kalabalığın arasından uzaklaştım. Burnuma çarpan safkan kokusu beni doğrudan merdivenlere götürdü. Üst kat beklediğim gibi sessizdi. Koridorun sonundaki odanın kapısı aralıktı. İçeri girdiğimde vampir pencerenin önünde duruyordu. Beni gördüğü an yüzündeki renk çekildi.
Refleksle bir adım geri attı.
“Jax…”
Dudaklarının arasından yalnızca tek kelime dökülebildi. Kapıyı arkamdan kapattım.
“Bugün ölmeyeceksin.” Sakin adımlarla ona yaklaştım. “Korkmana gerek yok.”
Olduğu yerde donup kaldı.
“Aethel’in yerini öğreneceksin.”
“Öğreneceğim.”
“Sonra Magnus’u bulacaksın Ve ona şunu söyleyeceksin.”
Tek kelime etmeden bekledi.
“Bu gece herkes Wilson Malikânesi’nde. Aria Fray’deki işaret tamamlandı.”
Kısa bir an sustum. “Fakat ritüel bozuldu.”
Vampirin yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
“İşaret yeniden başlangıcına döndü.”
“İşaret yeniden başlangıcına döndü. Şu an kullanılamaz. Yeni bir döngü başlamadan ritüel tamamlanamaz.”
“…Yeni bir döngü başlamadan ritüel tamamlanamaz.”
Sessizce ona baktım. Magnus bunu duyduğu anda beklemek zorunda kalacaktı. Aria’nın peşini bırakmasa bile, ritüeli tamamlayamayacağını düşünecekti. Bu bana zaman kazandıracaktı.
“Şimdi git.”
Safkan vampir tek kelime etmeden odadan çıktı. Kapı kapanınca birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Magnus, Bu kez hamleni ben belirleyeceğim.
ARİA FRAY
Jax yanımdan ayrıldıktan sonra salondaki kalabalığa rağmen kendimi tuhaf bir şekilde yalnız hissetmeye başlamıştim. Carrie birkaç kez yanıma gelip iyi olup olmadığımı sordu, Ethan ise her zamanki gibi saçma şakalar yaparak ortamı neşelendirmeye çalışıyordu. Gülümsüyordum ama gözlerim sürekli merdivenlere kayıyordu. Nereye gittiğini bilmiyordum. Daha doğrusu, bilmemem gerektiğini hissediyordum.
“Onu mu bekliyorsun?”
Carrie’nin sesi düşüncelerimi böldü.
“Hayır.”
Bana öyle bir baktı ki söylediğime kendim bile inanmadım.
“Emin misin?”
Cevap veremedim. Tam o sırada üst kattan ağır adımlar duyuldu. Başımı çevirdim.
Jax.
Merdivenlerden iniyordu. Sanki birkaç dakika önce ortadan kaybolan kişi o değilmiş gibi yüzünde en ufak bir değişiklik yoktu. Üzerindeki siyah takım elbise kusursuz görünüyordu. Gri gözleri salondaki onlarca insanın üzerinden yalnızca birkaç saniye geçti. Sonra beni buldu. Bakışlarımız yalnızca birkaç saniyeliğine buluştu. Yine de kalbimin hızlanmasına yetmişti.
Tam yanıma geleceğini düşünürken, sarışın bir kadın önünü kesti. Omuzlarına dökülen dalgalı saçları, zümrüt yeşili elbisesi ve kendinden emin tavırlarıyla dikkat çekiyordu. Hiç çekinmeden Jax’ın karşısına geçti, bir şey söylemeden önce hafifçe ona doğru eğildi.
Kadının dudaklarından dökülen sözleri duyamıyordum ama Jax’ın yüzünde beliren o belli belirsiz gülümsemeyi görebiliyordum. Kadın da güldü. Ardından eli yavaşça Jax’ın koluna dokundu. Nedense o küçücük hareket bile içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk oluşturmuştu.
Tam o sırada omzuma tanıdık bir el dokundu. “Aria.”
Arkamı döndüğümde Lucien’i gördüm. Yanında açık kumral saçlı, ela gözlü genç bir kız duruyordu. Zarif gülümsemesiyle bana elini uzattı.
“Ben Charlotte.”
“Memnun oldum.”
“Ben de.” dedi sıcak bir sesle. “Lucien senden çok bahsetti.”
Kardeşime bakıp kaşlarımı kaldırdım. “İyi şeyler umarım.”
Lucien güldü. “Şimdilik.”
Charlotte dirseğiyle hafifçe ona vurdu. “Yalan söylüyor.”
Üçümüz aynı anda gülmeye başladık. Bir süre derslerden, üniversiteden ve balodan konuştuk. Charlotte düşündüğümden çok daha samimiydi. Lucien’in yanında kendini rahat hissediyordu; bunu konuşurken gözlerine bakışından anlamak zor değildi.
“Biz biraz karşı tarafa geçeceğiz.” dedi Lucien sonunda. “Charlotte Victor Morbury’nin çalışma odasını görmek istiyor.”
“Sonra görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Onlar kalabalığın arasına karışırken bakışlarım farkında olmadan yeniden Jax’ı aradı. Hâlâ aynı yerdeydi. Sarışın kadın da. Üstelik konuşmaları bitmemişti. Kadın kahkaha atınca Jax da kısa bir gülümsemeyle karşılık verdi. Bir şey anlatıyordu. Kadın dikkatle dinliyor, arada koluna yeniden dokunuyordu.
Gözlerimi onlardan ayırdım. Neden baktığımı ben de bilmiyordum. Belki de bilmek istemiyordum. Elimdeki kadehten küçük bir yudum alıp salondaki diğer insanları izlemeye başladım. Müzik değişmiş, dans eden çiftlerin sayısı artmıştı. Kendimi etrafa odaklamaya çalışıyordum.
İşe yaramıyordu. “Neye bu kadar dalmışsın, Fray?”
Ses kulağımın hemen yanında duyuldu. İrkilerek arkamı döndüm. Jax.
Ne zaman yanıma geldiğini fark etmemiştim. Başını bana doğru biraz daha eğdi. Dudaklarının kenarında, beni sinir etmeyi başardığını bilen o kendinden emin gülümseme vardı.
“Ne oluyor?” Gözlerimin içine bakmayı sürdürdü. “Keyfin kaçmış gibi duruyor.”
Başımı hafifçe yana çevirdim. “Yok bir şey.”
Kaşlarından biri havaya kalktı. “Öyle mi?”
Gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
“İyi.” Kısa bir an durdu. “Çünkü seni kıskanırken izlemek düşündüğümden daha eğlenceliymiş.”
CARRİE VELMORA
Elimdeki kadehle salonun kalabalığından uzaklaşıp Wilson Malikânesi’nin arka bahçesine çıktım. İçerideki müzik açık kapılardan dışarı taşıyor, insanların konuşmaları uzaklaştıkça birbirine karışan anlaşılmaz bir uğultuya dönüşüyordu. Serin hava yüzüme iyi gelmişti. Bahçenin arka tarafında, sarmaşıkların arasından yükselen eski taş duvara doğru yürüyüp üzerine oturdum. Kadehi yanıma bırakırken telefonumu çantamdan çıkardım.
Son birkaç aydır bunu yapıyordum.
Sesli notlar.
Yaşadığım şeyleri birine anlatmaya henüz hazır değildim ama zihnimde tutmaya çalıştıkça her şey daha karmaşık hâle geliyordu. Bu yüzden bazen telefonumu açıp konuşuyor, sonra çoğunu dinlemeye bile cesaret edemiyordum. Kayıt tuşuna bastım.
“Sesli not… kaç oldu bilmiyorum.”
Kadehimi yeniden elime aldım.
“Bugün büyükannemin bana yıllardır söylemediği şeylerin yarısını öğrendim ve sanırım hâlâ hiçbir şey bilmiyorum.”
Bir yudum aldıktan sonra başımı gökyüzüne kaldırdım.
“Cadıyım.”
Bu kelimeyi yüksek sesle söylemek hâlâ tuhaf geliyordu.
“Bunu söylerken bile kendimi aptal gibi hissediyorum. Birkaç hafta önce vampir diye bir şeyin varlığına inanmıyordum. Şimdi en yakın arkadaşımın etrafında vampirler dolaşıyor, kurtadamlarla aynı masaya oturuyorum ve büyükannem bana büyü öğretmeye çalışıyor.”
Dudaklarımdan küçük bir kahkaha çıktı.
“Harika gidiyor, Carrie.”
Kadehimden bir yudum daha aldım. İçmemem gerektiğini biliyordum. Kaçıncı kadehim olduğunu bilmemem de bunu yeterince kanıtlıyordu ama bu gece zihnimin biraz olsun susmasına ihtiyacım vardı.
“Büyükanneme kızamıyorum da. Beni korumaya çalıştığını biliyorum ama…” Parmaklarımı kadehin ince sapında gezdirdim. “İnsan bir sabah uyandığında bütün hayatının eksik anlatıldığını öğrenince ne yapacağını bilmiyor. Velmora olmak ne demek, onu bile bilmiyorum. Büyükannem neden bu kadar korkmuş? Annem biliyor muydu? Ben neden—”
“Velmora mı?”
Sesin geldiği yöne döndüğümde Elias’ı aşağıda görünce neredeyse kadehi elimden düşürüyordum.
“Elias!”
Kaşlarından biri hafifçe kalktı. “Beni görünce bu kadar korkman biraz kırıcı.”
“Sen yürümeyi denedin mi hiç?”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Arada.”
Gözlerimi devirdim. Telefonu yanıma bıraktım ama ekranına bakmak aklımın ucundan bile geçmedi. Küçük kırmızı nokta yanıp sönmeye devam ederken Elias aşağıdan bana bakıyordu.
“Nasıl çıktın oraya?”
“Merdiven diye bir şey var.”
“Komik.”
Bir an aşağı baktım, ardından tekrar ona döndüm. “Gelmek istiyorsan soldan dolaşman gerekiyor.”
Cümlem biter bitmez görüntüsü kayboldu. Bir saniye sonra yanımdaydı. Elimi göğsüme götürdüm.
“Tanrım!”
Elias sanki yaptığı dünyanın en normal şeyiymiş gibi duvara yaslandı. Başımı iki yana sallarken gülmeye başladım.
“Buna hiç alışamayacağım sanırım.”
“Alışırsın.”
“Hayır. Bir gün kalp krizi geçirirsem sebebi hızınız yüzünden olacak.”
“Ölmezsin.”
“Ne kadar rahatlatıcı.”
Elias’ın yüzünde kısa bir gülümseme belirdi. Rüzgâr saçlarını hafifçe dağıtırken kulağındaki kırmızı küpe ışığı yakaladı. Bakışım birkaç saniyeliğine oraya kaydıysa da üzerinde durmadım. Az önce söylediklerini hatırlamış gibi bana döndü.
“Velmora dedin.”
Kadehi dudaklarıma götürürken başımı salladım. “Büyükannemin soyadı.”
“Biliyorum.”
Elim havada kaldı. “Nasıl yani?”
“Velmora soyunu biliyorum.”
Şaşkınlıkla ona döndüm. “Sen benim ailemi mi tanıyorsun?”
“Senin aileni değil. Soyunu.”
Kadehi yavaşça indirdim. “Arada fark var mı?”
“Oldukça büyük.”
Elias yanıma oturduğunda yüzündeki eğlenceli ifade kaybolmuştu. “Velmoralar sıradan bir cadı soyu değil, Carrie. Eski ailelerden biri.”
Gülümsemem yavaşça silindi. “Ne kadar eski?”
“Benim onları duyabileceğim kadar.”
Bir an düşündüm. “Sen kaç yaşındasın?”
“Konuyu değiştirme.”
“Bu kesinlikle konuya dahil.”
Elias güldü ama cevap vermedi. Ben de üstelemek yerine kadehimi yanıma bıraktım.
“Devam et.”
“Velmoralar özellikle koruma büyülerinde güçlüydü. Mühürler, bağlama büyüleri, başka büyüleri bozmak…” Birkaç saniye düşündü. “Onlarla karşı karşıya gelmek isteyen cadılar genellikle iki kez düşünürdü.”
Ona inanamayarak baktım. “Benim atalarımdan mı bahsediyorsun?”
“Evet.”
“Büyükannem bana bunların hiçbirini anlatmadı.”
“Muhtemelen anlatmamasının bir sebebi vardı.”
Derin bir nefes aldım. “Son günlerde herkes beni korumak için bana yalan söylediğini söylüyor.”
Elias başını bana çevirdi. “Bazen gerçeği bilmemek gerçekten daha güvenlidir.”
“Sen buna inanıyor musun?”
Bir süre cevap vermedi. “Eskiden inanıyordum.”
Sesindeki değişiklik merakımı çekti. “Peki sen?”
“Ben ne?”
“Senin ailen nasıl?”
Bakışlarını bahçeye çevirdi. “Carrie…”
“Ne? Sen benim bütün soy ağacımı biliyorsun, ben senin hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum.”
“Haksızlık olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Kesinlikle.” Gülümsedim. “Hatta biraz şüpheli.”
Elias başını iki yana salladı. “Fazla içtin.”
“Konuyu değiştirme.”
“Değiştirmiyorum.”
“Değiştiriyorsun.”
Duvarın üzerinden kalkmaya çalışırken dünya bir anda yana doğru kaydı. Gülümsemem yüzümde donarken dengemi toparlamak için elimi taşa uzattım.
“Tamam…” dedim gözlerimi kırpıştırarak. “Belki gerçekten biraz fazla içmiş olabilirim.”
Elias hemen doğruldu. “Dikkat et.”
Elimi tuttuğu anda bütün sesler kesildi. Nefesim boğazımda kaldı. Bahçe kayboldu. Bir anlığına nerede olduğumu bile unuttum. Gözlerimin önünde karanlık bir ev belirdi. Yağmur pencerelere vuruyordu. Küçük bir çocuk, kanla kaplanmış taş zeminin üzerinde dizlerinin üstündeydi. Başını kaldırdığı anda Elias’ın gözlerini gördüm.
Görüntü değişti. Aynı gözler, yıllar sonra karanlık bir ormanda parlıyordu. Elias’ın yüzü kan içindeydi. Karşısında duran bir adam ona bir şey söylüyor ama kelimeleri duyamıyordum. Ardından kırmızı bir parıltı gördüm.
Kulağındaki küpe. Bir kadın eli onu Elias’a uzatıyordu. Sonra bir ses duydum.
“Bunu sakla.”
Görüntü parçalandı. Elimi Elias’ın elinden hızla çektim ve duvara yaslandım. Nefesim hızlanmıştı.
“Carrie?”
Gözlerimi ona kaldırdım. Az önce gördüğüm çocukla karşımda duran adamın aynı kişi olduğunu biliyordum.
“Sen…”
Elias’ın yüzündeki ifade değişti. “Ne oldu?”
Bakışım kulağındaki kırmızı küpeye kaydı. Rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Nefesim düzensizleşmişti. Gördüğüm görüntüler zihnimin içinde birbirine karışıyor, hangisinin gerçek hangisinin bana ait olmadığını ayırt edemiyordum. Başımı iki elimin arasına almak istedim ama dünya sanki yavaşça dönüyordu.
Elias endişeyle bana bakıyordu. “Carrie…”
Sesini duyuyordum Ama kelimeleri birbirine karışıyordu.
“İyi misin?”
Başımı kaldırmaya çalıştım.
“Sanırım…” dedim güçlükle. “Biraz fazla içtim.”
Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi.
“Farkına vardın.”
Ben de gülmeye çalıştım. Başaramadım. Göz kapaklarım ağırlaşıyordu. Açık tutabilmek için direniyor, başımı dik tutmaya çalışıyordum. Elias tam bir şey söyleyecekken elim yavaşça yanağına gitti. Neden yaptığımı bilmiyordum. Belki gördüğüm görüntüler yüzündendi. Belki de birkaç dakikadır bana hissettirdiği o garip güven duygusundan.
Hiç düşünmeden ona doğru eğildim. Dudaklarım dudaklarına değdi. Sadece birkaç saniye… Sonra gözlerim bir anda açıldı. Olduğum yerde donup kaldım.
Bir dakika… Bakışlarım Elias’ın gözlerine kaydı. Ben…Ben Elias’ı öptüm. Elimi hızla geri çektim.
“Ben ne yaptım?”
Sesim panikle titriyordu. “Hayır…”
Başımı iki yana salladım. “Özür dilerim.”
Bir adım geri çekildim. “Gerçekten özür dilerim.”
Yüzümün ateş gibi yandığını hissediyordum. “Ben normalde böyle biri değilim.”
Sözcükler ağzımdan birbirine karışarak dökülüyordu.
“Sanırım… hayır, sanmıyorum. Kesinlikle fazla içtim.”
Gözlerimi kaçırdım. “Bu hiç olmamış gibi davranabilir miyiz?”
Elias ise hâlâ tek kelime etmemişti. Yalnızca bana bakıyordu. derin bir nefes verdi.
“Unutabileceğini sanmıyorum.”
“Ben de sanmıyorum.” diye mırıldandım. “Ama denemekte fayda var.”
Başımı eğip duvardan inmeye çalıştım.
“Ben en iyisi—”
Bileğimden nazikçe tuttu.
Olduğum yerde durdum. Yavaşça ona döndüm. Elias’ın gözlerinde az önceki şaşkınlık kalmamıştı. Yerini alışık olmadığım kadar sıcak bir ifade almıştı.
“Demin…” dedi hafifçe gülümseyerek. “Hiç olmamış gibi davranabiliriz dedin.”
Utançla başımı salladım.
“Evet.”
“Düşündüm de…” Bir adım bana yaklaştı. “Eğer hiç olmamış gibi davranacaksak…”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “en azından doğru düzgün yapalım şu işi.”
Ne demek istediğini anlayamadan eli usulca yanağıma dokundu. Bu kez beklemiyordum. Aramızdaki mesafeyi kapatan o oldu. Dudakları dudaklarıma değdiğinde gözlerim istemsizce kapandı. Ben de geri çekilmedim. Aksine, farkında bile olmadan ona biraz daha yaklaştım. Rüzgâr saçlarımı savururken zaman durmuş gibiydi. Ne kadar sürdüğünü bilmiyordum.
Ne kadar sürdüğünü bilmiyordum. Bildiğim tek şey, birkaç saniye önce zihnimi dolduran bütün düşüncelerin bir anda sustuğuydu. Elias yavaşça geri çekildiğinde gözlerimi açtım ve birkaç saniye boyunca ona bakakaldım. Sanki ne yaşandığını anlamaya çalışıyordum ama kelimeler bir türlü aklıma gelmiyordu.
Tam o sırada malikânenin arka kapısı açıldı.
“Biraz hava alalım, içerisi çok sıcak.”
Bir grup davetli kahkahalar eşliğinde bahçeye çıktı. Sesleri duyduğum anda irkildim ve Elias’tan birkaç adım uzaklaştım. Yüzümün ısındığını hissederken saçlarımı düzeltmeye çalıştım. Elias ise benden farklı olarak oldukça sakindi; ceketinin yakasını düzelterek bahçeye çıkan insanlara baktı.
“Sanırım yakalanıyorduk.” diye fısıldadım.
“Sanırım.”
Bana baktığında dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Komik bulma.”
“Bulmuyorum.”
“Yüzün öyle söylemiyor.”
“Yüzüm her zaman böyle.”
Gözlerimi devirdim ama gülümsememi engelleyemedim. İçeriden gelen müzik yeniden yükselirken bahçedeki insanlar ağacın çevresine dağılmaya başladı. Bir çift hemen yanımızdaki masaya geçti. Başka biri telefonuyla konuşmak için biraz uzaklaştı.
Elias başını hafifçe bana doğru eğdi.
“İstersen içeri dönelim.”
Birkaç saniye düşündüm. Sonra başımı salladım.
“Bir dakika daha burada kalalım.”
“Neden?”
“Çünkü…” Dedim, kelimeleri seçmeye çalışarak. “İçeri girersem herkes yüzüme bakıyormuş gibi hissedeceğim.”
Elias’ın kaşı hafifçe kalktı.
“Kimse bir şey fark etmedi.”
“Sen nereden biliyorsun?”
“Çünkü ben fark edersem anlarım.”
Bu cümleyle birlikte kalbim yeniden hızlandı.
“Senin kendine güvenin gerçekten fazla.”
“Genelde haklı çıkıyorum.”
“İnanılmazsın.”
Elias hafifçe güldü. Sonra bahçenin diğer tarafına baktı. “Birazdan herkes içeri döner.”
“Sen nereden biliyorsun?”
“Çünkü içeride müzik değişti.”
Dikkat kesildim. Gerçekten de birkaç saniye sonra bahçedeki insanların çoğu yeniden malikânenin içine yönelmeye başladı.
Elias bana baktı.
“Şimdi?”
Derin bir nefes aldım. “Şimdi içeri girebiliriz.”
Yan yana yürümeye başladık. Aramızdaki mesafe eskisinden biraz daha azdı. Fakat ikimiz de az önce yaşananlar hakkında tek kelime etmiyorduk. Bazen susmak, söyleyebileceğin her şeyden daha tehlikeliydi.
Malikânenin içine döndüğümüzde içerideki sıcak hava yüzüme çarptı. Bahçenin serinliği bir anda geride kalmış, müzik ve konuşmalar yeniden etrafımızı sarmıştı. Elias’la yan yana birkaç adım ilerledik. İkimiz de az önce yaşananları konuşmuyorduk. Belki de konuşmamak ikimiz için de daha kolaydı. Tam salonun ortasına geldiğimizde iki genç kız Elias’ı fark etti. Birbirlerine bakıp gülümseyerek yanımıza geldiler.
“Elias!”
Kızlardan biri hiç çekinmeden ona sarıldı. Ardından yanağına hızlıca bir öpücük kondurdu.
“Uzun zamandır seni görmüyorduk.”
Elias doğal bir tavırla gülümsedi. “Buradayım işte.”
Diğer kız da konuşmaya katıldı. “Hep kayboluyorsun. Bir gün gerçekten seni bulamayacağız.”
“Bulursunuz.”
Kızlardan biri koluna hafifçe dokunarak bir şeyler anlatmaya başladı. Elias da onu dinliyordu. Aralarındaki rahatlık dikkatimi çekti. Az önce bahçede yaşananlardan sonra onu böyle görmek tuhaf bir şekilde garip hissettirmişti ama bunun üzerinde durmak istemedim.
Ben de fırsatını bulmuşken kalabalığın diğer tarafındaki Ethan’ı gördüm. “Ethan’ın yanına geçeceğim.”
Elias konuşmanın arasında bana kısa bir bakış attı. “Tamam.”
Başımı sallayıp yanlarından ayrıldım. Ethan beni görür görmez elindeki kadehi havaya kaldırdı.
“Sonunda! Seni kaybettik sandım.”
“Ben de kendimi kaybettim sanıyordum.”
Ethan kaşlarını kaldırdı. “Bu cümle hiç güven vermedi.”
Gülerek yanına geçtim. “Boş ver.”
Arkamı dönüp salona baktığımda Elias hâlâ aynı kızlarla konuşuyordu. Kızlardan biri yine bir şey anlatırken kahkaha attı. Elias da ona karşılık verdi. Bakışlarımı hemen başka tarafa çevirdim.
Ethan yüzüme dikkatlice baktı. “İyi misin?”
“İyiyim.”
“Kesin mi?”
“Kesin.”
Kadehimden bir yudum aldım.
“Bu gece sadece biraz fazla şey oldu.”
Ethan gülümsedi. “Bu şehirde artık ‘fazla şey oldu’ cümlesinin ne kadar geniş bir anlam taşıdığını biliyorum.”
Başımı sallayıp güldüm. “Maalesef ben de.”
⸻
Ethan’la birlikte kalabalığın arasından ayrılıp üst kata çıkan merdivenlere yöneldik. Aşağıdan gelen müzik birkaç basamak sonra tamamen boğuk bir uğultuya dönüştü. Malikânenin üst katı neredeyse ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü; duvarlarda eski Morbury ailesine ait tablolar ağır çerçeveleriyle sıralanıyor, loş ışıkta sanki bizi izliyormuş gibi duruyordu. Ethan durup bir tablonun önünde başını yana eğdi.
“Şuna bak.”
“Ne?”
“Bu adam… hiç güven vermiyor.”
Dudaklarımı bastırarak gülmemeye çalıştım. “Her tabloda bir sorun buluyorsun.”
“Çünkü hepsi ürkütücü.”
Koridorun sonundaki açık kapıya doğru yürüdük. İçeriden soluk, sarı bir ışık sızıyordu. Ethan önden uzanıp içeri baktı, ben de arkasından girdim. Oda kitap kokuyordu; eski kâğıt, toz ve zamanın ağırlığı havaya sinmişti.
“Burada ne arıyoruz?” dedim.
“Eldric’in bahsettiği kitap.”
“Sen cidden meraklısın.”
“Sen de değilsin sanki.”
Cevap vermek üzereyken koridordan gelen ayak sesleri ikimizi de susturdu. Kapıya döndüğümüzde iki adamın orada durduğunu gördük.
Siyah kıyafetler giymişlerdi ama abartılı ya da gösterişli değildi; daha çok sıradan, neredeyse dikkat çekmeyecek kadar sade. Ama yüzlerindeki ifade… orada bir şey yanlıştı. Fazla sakin, fazla boş.
İçlerinden biri doğrudan bana baktı.
“Velmora.”
Ethan kaşlarını çattı. “Ne istiyorsunuz?”
Sessizlik.
Diğeri bir adım öne çıktı. “Bizim için çalışacaksın.”
Ethan hemen araya girdi. “Ne diyorsunuz siz?”
“Çekil.”
“Hayır.”
Bir anlık duraksamanın ardından Ethan’ı göğsünden ittiler. Ethan duvara çarpıp yere düştü.
“Ethan!”
Koşup yanına eğildim. Dişlerini sıkarak ayağa kalktı.
“İyiyim.”
“Yaklaşma!”
Sözüm beklenmedik kadar sert çıkmıştı. Ethan bana baktı, şaşkın ama itaatkâr.
“Carrie…”
“Biliyorum.”
Ama o an adamların yüzü değişti. Sanki bir perde kalkmış gibi sakinlikleri yok oldu. Gözleri karardı, irislerinin içinde kırmızı bir ışık damar gibi yayılmaya başladı.
Ethan dondu. “Ne…”
Adam bana doğru bir adım attı. “Kolay yolu seçmedin, Velmora.”
Sesi buz gibiydi. “Öyleyse zor yolu seçeceğiz.”
Bir anda üzerime atıldı. Geri çekildim. Nefesim kesildi. “Yaklaşmayın!”
Sesim koridorda yankılandı ama durmadı. İçimde bir şey kırıldı; kalbim göğsümde kontrolsüzce çarpıyordu.
“Yaklaşmayın dedim!”
Bu kez çığlık attım ve o anda oldu. Camlar aynı anda patladı. Koridorun iki yanındaki pencereler bir anda parçalandı, kristal gibi dağılan camlar havaya savruldu. Ardından sadece pencereler değil, tüm malikâne bir anlığına sarsıldı. Avizeler şiddetle sallandı, duvarlardaki tablolar yerinden oynadı, raflardaki kitaplar devrildi ama asıl olan iki vampirdi. Görünmez bir güç onları aynı anda geriye fırlattı. Duvara çarpıp savruldular, biri dizlerinin üzerine düşerken diğeri birkaç metre sürüklendi. Yüzlerindeki o üstün ifade tamamen silinmişti.
Ethan sendeleyerek geriye gitti. “Ne… oluyor?”
Ben ise olduğum yerde donmuştum. Nefesim kesikti. Ellerim titriyordu.
“Ben…”
Sözcük çıkmadı. Adamlar yavaşça doğrulmaya çalıştı ama artık eskisi gibi değillerdi. İlk kez bana bakarken temkinliydiler.
Ethan bir adım attı. “Carrie…”
Ama o an anladım. Onun korkusu vampirlerden değildi. Benden korkuyordu ve ben de ilk kez kendimden korkuyordum.
ARİA FRAY
“Çünkü seni kıskanırken izlemek düşündüğümden daha eğlenceliymiş.”
Kaşlarımı çatıp ona döndüm. “Kıskandığımı nereden çıkardın?”
Jax’ın gülümsemesi biraz daha belirginleşti. “Çıkarmadım. Yüzünden okudum.”
“Sen gerçekten çekilmezsin.”
“Bunu daha önce de söylemiştin.”
“Çünkü hâlâ öylesin.”
Kısa bir kahkaha bıraktı. Ardından bakışları yeniden üzerimde durdu. “Ama buna rağmen hâlâ benimle konuşuyorsun.”
“Balo için buradayım.”
“Emin misin?”
“Evet.”
“Bana bakışın farklı söylüyor.”
Gözlerimi devirdim. “Her şeyi kendinle ilgili sanmayı bırak.”
“Zor.”
“Jax.”
“Fray.”
Sesindeki o tanıdık alay, sinirlerimi bozmayı yine başarmıştı. Ona cevap verecekken gözüm salonun diğer tarafına kaydı. Ethan’ı gördüm. Carrie yanında duruyordu. Birkaç saniye konuştuktan sonra birlikte üst kata çıkan merdivenlere yöneldiler.
“Carrie nereye gidiyor?” diye sordum “Üst kata mı çıkıyorlar?”
“Öyle görünüyor.”
Bakışlarımı merdivenlerden ayıramadım. “Umarım sadece bir şeylere bakmaya gidiyorlardır.”
Jax’ın yüzündeki ifade hafifçe değişti. “Bu evde merak, genellikle iyi sonuçlanmaz.”
“Bunu söyleyip durma. Bir kere de içimi rahatlat.”
“Gerçekleri değiştirmemi istiyorsan yanlış kişiye geldin.”
Tam ona cevap verecekken üst kattan boğuk bir ses duyuldu. İkimiz de aynı anda başımızı kaldırdık. Sesin ardından kısa bir sessizlik oldu. Sonra malikânenin bütün camları aynı anda titredi. Salonun içindeki konuşmalar bir anda kesildi. Üst kattaki pencerelerden biri büyük bir gürültüyle parçalandı ve cam kırıkları dışarı savruldu. Ardından bir başka pencere patladı. Sonra bir diğeri…
Çığlıklar yükseldi. İnsanlar birbirlerinden uzaklaşırken kristal avizeler sallanmaya, duvarlardaki tablolar yerlerinden oynamaya başladı.
“Ne oluyor?” dedim, sesim kalabalığın arasında kaybolacak kadar zayıf çıkmıştı.
Jax cevap vermedi.
Merdivenlere baktım. “Carrie!”
Ethan’ın da yukarıda olduğunu hatırlayınca kalbim hızlandı. Bir adım atmıştım ki Jax bileğimden tuttu. “Bekle.”
“Carrie yukarıda!”
“Biliyorum.”
Sesi artık alaycı değildi. Bakışları üst kata kilitlenmiş, yüzündeki bütün rahatlık silinmişti. Bir pencere daha patladı. Ardından bir başkası. Malikânenin içi panikle dolarken Jax’ın çenesi gerildi. Gözlerini üst kattan ayırmadan tek bir kelime söyledi.
“Velmora.”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek bu?”
Jax birkaç saniye cevap vermedi. Sonra bakışlarını bana çevirdi. “Bu camları bir vampir kırmadı.”
İçimde kötü bir his yükseldi. “Öyleyse kim?”
Jax’ın gözleri yeniden üst kata kaydı. “Carrie.”
Malikânenin içindeki panik birkaç dakika içinde bütün binaya yayılmıştı. Davetlilerin çoğu çoktan dışarı çıkarılmış, içeride yalnızca bizimkiler kalmıştı. Kırılan pencerelerden içeri giren soğuk hava salonu doldururken üst kattan gelen sesler hâlâ devam ediyordu.
Elias merdivenleri ikişer üçer çıkarak yanımıza ulaştığında yüzündeki ifade tamamen değişmişti. Gözleri önce Carrie’yi buldu, sonra yerdeki cam parçalarına kaydı. Hiç düşünmeden onun yanına gitti ve kolunu tuttu.
“Carrie.”
Carrie başını kaldırdı. Yüzü bembeyazdı. Elias’ın elinin kolunda olduğunu fark edince birkaç saniye ona baktı. Aralarındaki o kısa bakış, ne olduğunu anlamama yetse de bunun üzerine düşünecek zamanım yoktu.
“İyi misin?” diye sordum.
Carrie cevap vermedi. Nefesini düzene sokmaya çalışıyor, ellerine bakıyordu.
“Carrie?”
Bu kez gözlerini bana çevirdi.
“Tekrar…”
Sesi neredeyse duyulmuyordu.
“Tekrar oluyor.”
“Ne oluyor?”
Başını iki yana salladı. “Bilmiyorum.”
Bir adım ona yaklaştım. “Bana bak. Ne hissediyorsun?”
Carrie cevap vermeye çalıştı ama kelimeler ağzından çıkmadan odadaki hava yeniden değişti.
Bunu hissettim.
Jax da hissetmişti.
Bir anda etrafımızdaki cam parçaları yerden yükseldi. Havada dönmeye başladılar. Sanki görünmeyen bir güç bütün kırıkları tek bir noktaya doğru çekiyordu.
“Carrie!” diye bağırdım.
“Kontrol edemiyorum!”
Sesindeki korku bütün vücudumu gerdi.
Cam parçalarından biri havada yön değiştirdi.
Doğrudan bana doğru geliyordu.
Ne olduğunu anlayamadan Jax önümde belirdi.
Camın keskin sesi duyuldu.
Parça Jax’ın göğsüne saplandı.
Bir an donup kaldım.
“Jax!”
O ise yalnızca göğsündeki cam parçasına baktı.
Sanki başına gelen şey can sıkıcı bir ayrıntıdan ibaretti.
Parmaklarını camın etrafına geçirip tek hareketle çıkardı. Kanın koyu izi gömleğinin üzerinde belirdi ama yüzünde en ufak bir acı ifadesi yoktu.
Cam parçasını yere attı.
“Fray.”
Bana baktı.
“İyi misin?”
Şaşkınlıkla ona bakıyordum.
“Sen…”
“Sonra.”
Gözü yeniden Carrie’ye kaydı.
“Önce onu sakinleştirin.”
Elias Carrie’nin yanından ayrılmadı. Eli hâlâ onun kolundaydı. Carrie gözlerini kapatıp derin bir nefes almaya çalışırken etrafımızdaki diğer camlar da yavaşça yere düşmeye başladı.
Sessizlik çöktü. Jax’ın göğsündeki yara çoktan kapanmaya başlamıştı. Ben ise hâlâ birkaç saniye önce önümde duran o cam parçasını düşünüyordum. Beni korumak için bir saniye bile düşünmemişti.
Elias, Carrie’nin karşısına geçip iki elini omuzlarına koydu. Gözlerini onun gözlerine sabitlediğinde sesi çevremizdeki karmaşaya rağmen sakin ve yumuşaktı.
“Carrie, bana bak.”
Carrie gözlerini güçlükle açtı.
“Her şey yolunda. Sakinleş.”
“Yapamıyorum…” diye fısıldadı Carrie. “Yine oluyor. İçimde bir şey… durmuyor.”
“Duracak.” Elias’ın sesi kararlıydı. “Bana güven. Nefes al.”
Carrie titreyen bir nefes aldı. “Bir daha camlar…”
“Camları düşünme.” dedi Elias. “Bana bak. Sadece bana bak.”
Carrie birkaç saniye boyunca onun gözlerine baktı. Nefesi yavaşlamaya başladı, etrafındaki hava da ağır ağır normale dönüyordu.
“İşte böyle.” dedi Elias. “Geçiyor.”
Carrie bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama kelimeler çıkmadı. Gözleri bir anda boşluğa kaydı.
“Carrie?”
Bedeni öne doğru yığıldı.
Elias onu yere düşmeden yakaladı. “Carrie!”
Başını göğsüne yaslayıp nefesini kontrol etti.
“Bayıldı.”
Yanına yaklaştım. “İyi mi?”
“Yaşıyor.” dedi Elias, sesindeki gerginliği saklamaya çalışarak. “Sadece gücü tükendi.”
Carrie’yi kollarının arasına aldı. Bir kolunu sırtının altından geçirip diğerini dizlerinin altına yerleştirdi. Jax birkaç adım geriden onları izliyordu. Göğsündeki yara çoktan kapanmıştı.
“Malikâneden çıkıyoruz.” dedi.
Elias merdivenlere yöneldi. Carrie başını onun göğsüne yaslamış, gözleri kapalıydı. Her basamakta onu biraz daha kendine çekiyor, başının herhangi bir yere çarpmamasına dikkat ediyordu. Aşağı indiğimizde salon tamamen boşalmıştı. Kırılmış camlar zemine dağılmış, rüzgâr açık pencerelerden içeri doluyordu. Elias kapıya doğru ilerlerken Carrie’nin yüzüne baktı.
Sonra hep birlikte malikâneden çıktık. Bu gece bitmiş değildi ama artık burada kalmanın hiçbir anlamı yoktu. Carrie’yi güvenli bir yere götürmemiz gerekiyordu.
Eldric üst kata çıktıktan sonra ev yeniden sessizliğe gömüldü. Elias da Carrie’nin yanında kalmaya devam ediyordu. Bir süre sonra Jax bana baktı.
“Sen de dinlenmelisin, Fray.”
“Bir şey soracağım.”
Kaşını hafifçe kaldırdı.
“Liora nerede?”
“Gitti.”
“Ne demek gitti?”
“Şehirden ayrılıyor.”
Bir an sustum. Sonra aklıma takılan şeyi hiç dolandırmadan söyledim.
“Siz öpüştünüz.”
Jax’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Çok kısa sürdü ama gördüm. Bakışları üzerimde sabitlendi.
“Ne?”
“Gördüm, Jax.”
Sesim bu kez daha sertti.
“Sen ve o… Öpüştünüz.”
Jax birkaç saniye cevap vermedi. Sonra bakışlarını başka bir yere çevirdi.
“Çekildim.”
“Sonra?”
“Sonrası yok.”
Ona baktım. “Emin misin?”
Jax’ın gözleri yeniden benimkileri buldu.
“Ona karşı bir şey hissetmiyorum, Fray.”
Sesi sakindi.
“Eskiden çok yakındık. Ama bu yıllar önceydi.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Onu yıllarca ölü sandım. Şimdi karşıma çıktığında şaşırdım, evet. Bunun başka bir anlamı yok.”
“Öldürüldüğünü düşünüyordun.”
“Düşünüyordum.” Bakışları sertleşti. “Ve öldüğüne inandığım birinin karşıma çıkması bazı şeyleri değiştirmedi. Sadece geçmişi yeniden önüme koydu.”
Bir an sustu.
“Liora’yla aramda yeniden bir şey olacağını düşünüyorsan yanılıyorsun.”
Gözlerimi ondan ayırmadan fısıldadım. “Suçluluk.”
Jax’ın çenesi hafifçe gerildi. “Belki.”
Bir adım bana yaklaştı.
“Ama suçlulukla sevgi aynı şey değil, Fray.”Bakışları birkaç saniye gözlerimde kaldı. “Bunu birbirine karıştırma.”
Jax birkaç saniye daha yüzüme baktı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Ne?”
“Hiç.”
“Öyle bakınca hiç gibi görünmüyor.”
“Bir şeyi fark ettim.”
Kaşımı kaldırdım. “Neyi?”
“Beni sorgularken yüzündeki şu ifadeyi seviyorum.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Hangi ifadeyi?”
“Beni öldürmeyi düşündüğün ifade.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Çok komiksin.”
“Biliyorum.”
“Gerçekten kendini beğenmişsin.”
“Bunu da biliyorum.”
Bu kez kısa bir kahkaha çıktı ağzımdan. Jax’ın yüzündeki gülümseme biraz daha belirginleşti.
“İşte.”
“Ne?”
“Bunu görmek daha iyi.”
Tam ona cevap verecekken avucumda ince bir yanma hissettim. Kaşlarımı çattım ve elimi çevirdim. Avucumun ortasında ince, kırmızı bir çizgi oluşmuştu. Kan yavaşça yüzeye çıkıyordu.
“Bu da ne?”
Jax’ın yüzündeki gülümseme bir anda silindi. Bakışları elime kilitlendi.
“Lanet olsun.”
“Ne oldu?”
Jax elimi bileğimden tuttu ve avucumu kendine doğru çevirdi. Kesik birkaç saniye içinde biraz daha belirginleşmişti.
“Ben bir şey yapmadım.”
“Biliyorum.”
Sesi artık tamamen ciddiydi. Tam o sırada koridordan Eldric’in sesi geldi.
“Neler oluyor?”
Jax cevap vermedi. Eldric yanımıza geldiğinde önce Jax’a, ardından avucumdaki kesiye baktı. Yüzündeki ifade değişti.
“Elini bana göster.”
Elimi uzattım. Eldric birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden yarayı inceledi. Sonra gözleri Jax’a kaydı.
“Bu olamaz.”
“Sen de gördün.” dedi Jax.
Eldric’in bakışları yeniden avucuma döndü.
“Bu yara değil.” Kısa bir sessizlik oldu. “Bağlama büyüsü.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18