12. bölüm · Melez | Jax Valerıus
Melez | JV 12-Telkin
“Liora.”
İsmi dudaklarından dökülür dökülmez genç kadının yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. Hiç düşünmeden aralarındaki mesafeyi kapattı ve kendini Jax’ın boynuna bıraktı.
“Jax.”
Yılların özlemi tek kelimeye sığmış gibiydi. Olduğum yerde nefesimi tuttum. Jax ise durduğu yerde kaldı.
Kolları iki yanında hareketsizdi. Ne ona sarıldı ne de geri çekildi. Sadece sessizce Liora’ya bakıyordu. Birkaç saniye sonra
Liora yavaşça geri çekildi. Bakışları bana kaydı. Baştan aşağı beni süzdü.
Tam o sırada Magnus’un sesi duyuldu. “Sana hayatındaki en değerli şeyi geri getirdim, oğlum.”
Kısa bir sessizliğin ardından devam etti. “Nişanlını.”
Jax’ın bakışları sertleşti. “Neler oluyor burada?”
Magnus cevap vermeden önce gözleri Eldric’e kaydı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Yıllar seni yaşlandırmamış…” Kısa bir duraksamanın ardından ekledi. “eski dostum.”
Eldric’in yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. “Ben senin için aynısını söyleyemeyeceğim, Magnus.”
Magnus kısaca güldü. “Demek dilin hâlâ eskisi kadar keskin.”
“Evet,” dedi Eldric sakin bir sesle. “Sen de hâlâ aynı kibirli adamsın.”
Magnus bu kez cevap vermedi. Bakışlarını yeniden Jax’a çevirdi.
“Ben gidiyorum. Düşünmen gereken çok şey var.”
Arkasını dönüp ağır adımlarla malikânenin kapısından uzaklaştı. Jax’a o yarayı bırakan adam gitmiş, yerine barışı sağlamak isteyen, oğlunu seven bir adam gelmişti. Tabi görünürde öyleydi.
Jax tek kelime etmeden giriş kapısına yöneldi. Elias kapıyı açtı ve hepimiz içeri girdik. Liora ise kapının eşiğinde durdu.
Sessizce Jax’a baktı. “Jax.”
Jax durup arkasını döndü. Bir an göz göze geldiler. “İçeri gel.”
Liora hafifçe gülümsedi ve eşiği geçerek malikânenin içine adım attı.
Liora, malikânenin eşiğini geçtikten sonra birkaç saniye boyunca etrafına baktı. Hiçbir şey söylemedi. Sanki yıllar önce ayrıldığı bu yeri yeniden hafızasına kazıyormuş gibi bakışlarını salonun her köşesinde gezdirdi. Ardından gözleri yeniden Jax’ı buldu.
“Jax.”
Sesinde bu kez ne özlem ne de şaşkınlık vardı. Yalnızca ciddi, kararlı bir ton…
“Odanda konuşabilir miyiz?”
Jax tek kelime etmeden ona baktı.
“Önemli.”
Bu kez sesindeki vurgu daha belirgindi.
“Konuşmamız gereken çok şey var.”
Jax birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Ardından başını hafifçe salladı.
“Gel.”
Jax tek kelime etmeden merdivenlere yöneldi. Liora da sessizce peşinden yürüdü. Salon yeniden sessizliğe gömülürken gözlerim onları takip etti. Ağır adımlarla üst kata çıktılar. Jax koridorun sonundaki odasının önünde durdu, kapıyı açıp içeri girdi. Liora kapının önünde bir an duraksadı. Tam içeri gireceği sırada başını çevirip bana baktı.
Yeşil gözleri gözlerimle buluştu. Dudaklarının kenarında yavaşça beliren o gülümseme ne samimiydi ne de dostça…Sanki yalnızca benim anlayabileceğim gizli bir anlam taşıyordu. Bakışlarını üzerimden çekmeden odanın eşiğini geçti.
Ardından kapıyı yavaşça kapattı. Kapanan kapının sesi salondaki sessizliğin içinde beklediğimden daha sert yankılandı.
“Hoş geldin, Eldric.”
Başımı çevirdiğimde Elias’ın hafif bir tebessümle ona baktığını gördüm.
Eldric de gülümsedi. “Sen iyi kardeş olmalısın.”
Elias kaşını kaldırdı. “Neye göre?”
“Jax’ın aksine.”
Elias kısa bir kahkaha attı. “Onun kardeşlik konusunda pek parlak olduğu söylenemez.”
“Evet.” Eldric başını salladı. “Öyle görünüyor.”
İkisi konuşmaya devam ederken gözlerim yeniden üst kata kaydı. Kapı hâlâ kapalıydı.Yaklaşık 25 dakika sonra Elias’a doğru döndüm.
“Elias.”
“Evet?”
“Ben gitsem iyi olur.”
“Neden?”
“Jax bir işimiz olduğunu söyledi ama bekleyebilir sanırım.” Omuz silktim. “Hem Emma’yı da birkaç gündür göremedim.”
Elias başını salladı. “İstersen ona bir söyleyelim.”
“Gerek yok, şu an rahatsız etmeyelim.” Dediğimde Elias başıyla onayladı.
“Peki madem. Nasıl istersen.”
O sırada üst kattan gelen ayak sesleri salondaki sessizliği böldü. Hepimiz aynı anda merdivenlere döndük. Önce Jax göründü. Her zamanki sakin ve kendinden emin tavrıyla basamakları inerken yüzünde hiçbir şey okunmuyordu. Birkaç adım arkasından Liora belirdi. Saçlarını omzunun arkasına atarak salona göz gezdirdi. Bakışları bana değdiği an dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu, ancak ben o gülümsemenin sıcaklığını hissedemedim.
Elias ellerini cebine sokarak bana döndü. “Ben de Aria’yı bırakacaktım.”
Jax’ın bakışları bir anda bana çevrildi.
“Nereye, Fray?”
“Emma’yı ve kardeşimi görmeliyim.” dedim sakin bir sesle. “Birkaç gündür onları doğru düzgün göremedim.”
Jax hiç düşünmeden konuştu. “Peki. Seni ben bırakırım.”
Başımı hafifçe iki yana salladım. “Gerek yok. Elias bırakacaktı zaten.”
“Hayır.” Sesi ne sertti ne de yüksekti. Ama itiraz kabul etmeyecek kadar kararlıydı. “Ben bırakacağım.”
Salonda kısa bir sessizlik oluştu. Elias hiçbir şey söylemedi. Sadece omuz silkerek anahtarını tekrar cebine koydu.
“Tamam.” dedi gülümseyerek.
Liora’nın yüzündeki ifade neredeyse fark edilmeyecek kadar değişti. Dudaklarındaki gülümseme silinmiş, bakışları kısa bir anlığına Jax’a kaymıştı. Söyleyecek bir şeyi varmış gibi görünse de tek kelime etmedi.
Jax cebinden anahtarını çıkarıp kapıya yöneldi. “Gel.”
Ben de sessizce peşinden yürüdüm.
⸻
Yol boyunca arabada hafif bir sessizlik hâkimdi. Motorun düzenli sesi ve dışarıdaki sokak lambalarının camdan içeri süzülen ışıkları dışında hiçbir şey bu sessizliği bozmuyordu. Jax gözlerini yoldan ayırmıyor, ben ise dışarıdaki manzarayı izliyordum.
Mahalleme girdiğimiz sırada ilk konuşan o oldu.
Jax bana doğru baktı. “Dışarı çıkma.”
İstemsizce gülümsedim. “Beni öldürmek için bekleyen yüzlerce kişi yok şu an, Jax.”
Jax’ın bakışları bir anlığına bana kaydı.
Araba evimin önünde yavaşça durdu. Jax motoru kapatmadı. Ben emniyet kemerimi çözüp kapı koluna uzanacakken onun bana baktığını fark ettim. Bakışlarımız birkaç saniye boyunca birbirinden ayrılmadı.
“Olsa da…” dedi alçak ama son derece kararlı bir sesle. “Buna asla izin vermem.”
Söylediği cümlede en ufak bir tereddüt yoktu. Ne abartı vardı ne de gösteriş. Sanki bu, değişmeyecek bir gerçekti.
Gözlerimi ondan ayırmadan hafifçe gülümsedim. “Görüşürüz, Jax.”
Kapıyı açıp arabadan indim. Soğuk akşam havası yüzüme çarparken arkamdan hâlâ beni izlediğini hissedebiliyordum. Eve doğru birkaç adım attıktan sonra dönüp baktım. Jax hâlâ gitmemişti. Farların loş ışığı arasında, ben güvenle kapıdan içeri girene kadar beklemeye devam etti.
Kapıyı kapatır kapatmaz tanıdık sesler kulağıma ulaştı.
“Aria!”
Emma’nın heyecanlı sesiyle gülümsemem kendiliğinden oluştu. Daha montumu bile çıkaramadan üzerime atıldı.
“Nihayet geldin! Seni özledim.”
Ben de onu sıkıca sarıldım. “Ben de seni özledim.”
Mutfaktan gelen adımların ardından Carrie kapının eşiğinde belirdi. Yüzünde her zamanki yumuşak gülümseme vardı.
“Karnın aç mı? Yeni yemek yaptım.”
“Açım.” dedim gülerek. “Hem de çok.”
“Ben demiştim.” diye araya girdi Emma. “Kesin aç gelir dedim.”
Ayakkabılarımı çıkarıp salona geçtiğimde evin sıcaklığı üzerimdeki bütün yorgunluğu yavaş yavaş alıyordu. Küçük ama huzur veren bu ev, malikânenin gösterişli duvarlarından çok daha tanıdıktı. Burada sessizlik bile güven veriyordu.
Yemek boyunca Emma okulda yaşadığı komik olayları anlatırken ben de onu dinledim. Arada Carrie sohbetimize katılıyor, uzun zamandır ilk kez gerçekten normal bir akşam geçiriyormuşuz gibi hissediyordum.
Yemeğin ardından sofrayı birlikte topladık. Emma esneyerek odasına çıktıktan kısa bir süre sonra Carrie de dinlenmek için odasına geçti.
Ev yeniden sessizliğe büründü.
Salondaki lambayı loş bırakıp koltuğa oturdum. Başımı arkaya yasladığım anda gün boyunca yaşananlar birer birer zihnimde canlandı.
Liora… Onu ilk gördüğüm an. Jax’ın yüzündeki ifade. Derin bir nefes verdim. Belki de gerçekten fazla düşünüyordum.
Aradan yaklaşık bir saat geçmişti.
Carrie’yle odamda sohbet ederken koridordan hafif ayak sesleri duyuldu. Birkaç saniye sonra Emma’nın sesi merdiven boşluğundan yukarı ulaştı.
“Aria!”
Kapıya doğru döndüm.
“Ne oldu?”
“Arkadaşın gelmiş!”
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
“Arkadaşım mı?”
“Evet.” dedi Emma. “Seni soruyor.”
Carrie şaşkınlıkla bana baktı.
“Bu saatte?”
Omuz silktim.
“Bilmiyorum. Bir bakıp geleyim.”
Odamdan çıkıp merdivenleri inmeye başladım. Emma kapının yanında durmuş beni bekliyordu. Yüzünde her zamanki neşeli ifade vardı.
“Kimmiş?” diye sordum.
“Tanımıyorum.” dedi omuz silkerek. “Ama senin arkadaşın olduğunu söyledi.”
Kapıya yaklaşıp kolu çevirdim. Kapıyı açtığım anda nefesim bir anlığına kesildi.
Karşımda Liora duruyordu. Geceyi andıran siyah kabanının içinde dimdik duruyor, yüzünde kusursuz bir tebessüm taşıyordu.
“İyi akşamlar, Aria.”
Şaşkınlığımı gizleyemedim.
“Sen…”
Liora’nın bakışları omzumun üzerinden içeri kaydı. Emma’yı gördüğü anda gözlerindeki ifade neredeyse fark edilmeyecek kadar değişti.
“Buraya gelir misin?” dedi yumuşak, neredeyse fısıltıyı andıran bir sesle.
Emma hiç tereddüt etmeden birkaç adım yaklaştı.
Liora gözlerini ondan ayırmadı. “Şimdi içeri gideceksin.”
Emma’nın bakışları bir anda boşlaştı. “İçeri gideceğim.”
“Ben ayrılana kadar da buraya gelmeyeceksin.”
“Gelmeyeceğim.”
Ses tonu duygusuzdu; söylediklerini yalnızca tekrar ediyordu. Liora hafifçe başını salladı.
“Git.”
Emma tek kelime etmeden arkasını döndü. Ağır ve sakin adımlarla salona doğru yürüdü, ardından gözden kayboldu. Kapının önünde yalnız kaldığımızda, Liora bakışlarını yeniden bana çevirdi. Dudaklarındaki o zarif gülümseme hiç bozulmamıştı.
“Artık rahat konuşabiliriz, Aria.”
Emma hiçbir şey söylemeden arkasını döndü.
Yüzündeki ifade bir anda donuklaşmış, gözlerindeki canlılık kaybolmuştu. Ağır adımlarla salona doğru yürümeye başladı.
Kaşlarım çatıldı.
“Emma?”
Durmadı.
Bir adım atacakken Liora’nın sakin sesi duyuldu.
“Merak etme. Birazdan normale dönecek.”
Gözlerimi hızla ona çevirdim.
“Ne yaptın sen?”
Liora’nın yüzündeki o kusursuz gülümseme hiç bozulmadı.
“Sadece konuşmamızın bölünmesini istemedim.”
“Onu telkin ettin.”
Bu bir soru değildi.
Sesimdeki öfkeyi ben bile hissedebiliyordum.“Ne yapmaya çalışıyorsun sen?”
Liora başını hafifçe eğdi. “Konuşmak.”
“Konuşmak için insanların zihnine girmek zorunda değilsin.”
“Canım öyle istedi.”
“Buna sen karar veremezsin!” dedim sertçe. “Emma’yı neden telkin ediyorsun? Ne yapmaya çalışıyorsun?”
Liora birkaç saniye boyunca gözlerimin içine baktı. Ardından derin bir nefes aldı.
“Çünkü söyleyeceklerimi senden başka kimsenin duymaması gerekiyor.”
“Öyleyse söyleyeceklerinden şimdiden şüphelenmek için bir sebebim var.”
Liora’nın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Şüphelenmen normal.” Bir adım bana yaklaştı. “Ama yine de beni dinleyeceksin, Aria.”
“Burada konuş.”
“Kapının önünde konuşacağız.”
Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Seni içeri davet etmeyeceğim.”
“Bunu beklemiyordum zaten.”
“Öyleyse söyleyeceklerini söyle.”
Liora birkaç saniye sustu. Ardından bakışlarını doğrudan gözlerime dikti. “Önce dışarı çık.”
Olduğum yerde kaldım. “Bunu yapmayacağım.”
Liora’nın yüzündeki tebessüm yavaşça silindi.
“Aria…” Sesi ilk kez biraz daha sertti. “Şimdi kapının önüne geleceksin…” Kısa bir duraksadı. “ya da bu evden çıkan ilk kişiyi öldürürüm.”
Boğazım düğümlendi. “Ne?”
“Beni gayet iyi duydun.”
“Bunu yapamazsın.”
“Denemek ister misin?”
İçeriden hafif bir ses geldi. Carrie… Kalbim hızlanmaya başladı. Liora tek bir adım bile atmıyor, sadece beni izliyordu.
“Kararını ver.”
Dişlerimi sıktım. “Bana söz ver.”
“Neye?”
“Evdekilere dokunmayacaksın.”
“Onlar benim umurumda değil.”
Derin bir nefes aldım. Yavaşça kapının eşiğinden dışarı çıktım. Arkamdan kapıyı usulca çektim.
“Şimdi konuş.”
Liora’nın bakışları bir anlığına omzumun arkasına kaydı. O kadar kısa sürdü ki fark etmemeliydim. Ama ettim.
“Ne—”
Cümlem tamamlanamadı. Ensemin arkasında sert bir darbe hissettim. Dünya bir anda dönmeye başladı. Dizlerim boşaldı. Yere düşerken görebildiğim son şey, Liora’nın bana doğru attığı sakin adımdı. Yüzünde ne panik vardı ne de pişmanlık. Sadece beklediği şey gerçekleşmiş gibi duran ifadesiz gözleri ve sonra her yer karardı.
