4. bölüm · Melez | Jax Valerıus
Melez JV 3- Kuzgun Kayalıkları
Jax’ın bakışlarında çok küçük bir değişim oldu. Neredeyse fark edilmeyecek kadar ama çenesindeki kasın milimlik bir gerilmesini yakaladım.
Bir adım attım. “Beni duyuyor musun?”
Cevap yoktu. Öfkem daha da yükseldi. Bir adım daha atıp göğsünü ittim. “Beni hatırlıyor musun diye sormuyorum. Seni hatırlıyorum!”
Jax kıpırdamadı bile. Sadece bakışlarını bir anlığına göğsündeki elimde tuttu, sonra yeniden gözlerime çıktı. Sanki temasımı tartıyordu; gücümü değil, sınırlarımı.
“Dün gece… bana ne yaptın?”
Sessizlik.
“Bana baktın. Sonra her şeyi unutturdun. Ben delirdiğimi sandım.”
Hâlâ cevap yoktu.
“Konuş!”
Yumruğum göğsüne indi. Jax bu kez yalnızca başını hafifçe eğdi. Darbeyi hissetmişti ama tepki vermemeyi seçmişti. Bu, beni daha da öfkelendirdi.
“Bunu yapmaya hakkın yoktu!”
Jax gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi. Sanki sabrını ölçen bir şey vardı ve o sınırın kenarında duruyordu. Sonra gözlerini açtı. Bakışı değişmişti. Daha keskin. Daha net.
“Bitirdin mi?”
“Gerçekten bunu mu soruyorsun?”
“Evet.”
“Sana bağırıyorum.”
“Fark ettim.”
“Sana vuruyorum.”
“Onu da fark ettim.”
Sesi yükselmedi ama her kelimesi, sanki aramızdaki mesafeyi daraltıyordu. Bağırmıyordu; yönlendiriyordu. Sakinliği beni daha da çileden çıkarıyordu.
“Benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Şu an zamanı değil.”
“Ne demek bu?”
Bakışları bir anda omzumun üzerinden kaydı. Bu kez sadece bakmadı. Dikkati değişti. Sanki ortamın sesini değil, ritmini dinliyordu. Yüzü hâlâ sakindi ama vücudu milimlik bir hazırlık haline geçmişti. Omuzları gevşekti ama gevşeklik bir rahatlık değil, kontrol biçimiydi.
“Ne oldu?”
Cevap vermedi. Arkamı döndüm. Sokağın birkaç metre ilerisinde dört adam duruyordu. Siyah takım elbiseleri kusursuzdu. Fazla kusursuz. Sanki bu dünyaya ait değillerdi. Yüzleri ifadesizdi ama bu ifadesizlik boşluk değil, bastırılmış bir emir gibiydi ve en kötüsü orada olduklarını birkaç saniye önce hissetmemiştim bile.
Kalbim hızlandı.
“Onlar…”
Cümlem yarım kaldı. İçlerinden biri bir anda önümde belirdi. Geri çekilmeye çalıştım fakat yetişemedim. O sırada Soğuk bir el koluma uzandı ama eli havada yakalandı.
Jax.
Ne zaman hareket ettiğini görmemiştim bile ama şimdi oradaydı. Aramızdaki mesafeyi kapatmıştı; sessiz, hızlı, kesin. Adamın bileğini sıkıyordu. Öyle sert değil, gereğinden fazla değil. Sadece kaçamayacağı kadar.
Jax Bakmadan konuştu. “Yanlış kişiye dokundun.”
Sesi alçaktı. Düz. Ama içinde tartışmaya yer bırakmayan bir çizgi vardı.
“Ordo Noctis’in emriyle buradayız.”
Jax iç çekti. Bu bir sıkılma sesi değildi. Daha çok beklediği bir şeyin nihayet gerçekleşmesine duyulan sabırsızlıktı.
“Sabah sabah”
Başını hafifçe eğdi. Adamın bileğini tutuşu değişmedi ama parmakları bir milim daha sıkılaştı.
“Konsey seni çağırıyor.”
Jax’ın bakışları yavaşça adamın yüzüne çıktı. İlk kez doğrudan ona baktı ve o an, sanki hava biraz daha ağırlaştı.
“Gitmiyorum.”
“Seçenek değil.”
Jax’ın dudaklarında çok küçük bir kıpırtı oldu. Gülümsemeye benzeyen ama gülümseme olmayan bir şey.
“Seçenek değil mi?” Başını hafifçe yana eğdi. “Ne yazık.”
Bir an durdu. Sonra sesi daha da yumuşadı. “Ben seçenekleri severim.”
Bileği daha da sıktı. Adamın yüzü ilk kez bozuldu. Sadece acıdan değil, kontrolün kaydığını fark ettiği için. Diğer üçü aynı anda hareketlendi. Donup kaldım ama Jax, bana bakmadı bile. Sadece başını çok hafif çevirdi. Yeterince, beni görmesi için. Ama gözlerini benden ayırmadan konuştu.
“Geri çekil, Aria.”
Sesinde ilk kez net bir ciddiyet vardı. Bu bir uyarıydı ama aynı zamanda bir sınırdı ve ben bu kez itiraz etmedim.
Olduğum yerde birkaç adım geri çekildim. Kalbim öylesine hızlı atıyordu ki kulaklarımda kendi nabzımı duyabiliyordum. Dört adamın tamamı aynı anda harekete geçti. İnsan gözünün seçemeyeceği bir hızla Jax’ın üzerine atıldılar. Refleksle gözlerimi kapattım. Beklediğim çarpışma sesi yerine boğuk bir inilti duyuldu. Gözlerimi yeniden açtığımda ilk saldıran adam çoktan birkaç metre öteye savrulmuş, taş zeminin üzerinde sürüklenerek durmuştu. Jax ise olduğu yerden neredeyse hiç kıpırdamamıştı. Ceketinin kolunu düzeltiyor, yüzünde sıkılmış bir ifadeyle karşısındaki adamlara bakıyordu. Sanki dört kişi tarafından saldırıya uğrayan o değilmiş gibi sakindi.
“Konsey sizi gerçekten bunun için mi gönderdi?” diye sordu alaycı bir sesle. “Sabahımı mahvetmeye değecek kadar iyi olduğunuzu sanmıştım.”
Sözleri biter bitmez ikinci adam arkasında belirdi. Yumruğu Jax’ın ensesine inmek üzereydi. Jax son anda bile dönmedi. Başını yalnızca birkaç santimetre yana eğdi. Yumruk boşa çıktı. Aynı anda dirseğini geriye savurdu. Çıkan kemik sesi bulunduğumuz sokağın sessizliğini yardı. Adam olduğu yere yığıldı. Ayağa kalkmaya çalışırken Jax bu kez ona baktı.
“Bir dahaki sefere daha yavaş gel.” dedi kayıtsızca. “Belki seni fark ederim.”
Üçüncü ve dördüncü vampir aynı anda saldırdı. Birinin eli doğrudan Jax’ın boğazına uzanırken diğeri sırtına geçmeye çalışıyordu. Gözlerim onları takip edemiyordu. Bir an sonra ikisinin de yerde olduğunu gördüm. Nasıl olduğunu anlamamıştım. Jax içlerinden birinin kolunu arkaya doğru bükerken diğerini omzundan tutup dizinin üzerine düşürmüştü. Çatırdayan kemik sesleri peş peşe yükseldi. İkisinin de acı dolu hırıltıları sokağı doldururken Jax başını iki yana salladı.
“Magnus’un askerleri…” diye mırıldandı. “Eskiden daha kaliteli olurdu.”
İlk saldıran adam yeniden ayağa kalkmıştı. Dudaklarının kenarından koyu renk kan süzülüyordu. Öfkeyle hırlayarak cebinden kısa, siyah renkli bir hançer çıkardı. Metal güneş ışığında bir an parladı. Diğerleri de aynı anda silahlarını çekti. Nefesim boğazımda düğümlendi.
“Jax!” diye bağırdım.
Bana dönmeden konuştu.
“Eve gir.”
“Kafayı mı yedin? Seni öldürmeye çalışıyorlar!”
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. “Çalışıyorlar.”
O kadar rahattı ki söylediği kelime bile alay gibi gelmişti. İçlerinden en uzun boylu olan adam öne çıktı. Gözlerini Jax’tan ayırmadan konuştu.
“Son uyarımız.”
Jax esner gibi derin bir nefes aldı. “Kaçıncı oldu bu?”
“Konsey’e karşı gelmenin bedelini ödeyeceksin.”
Jax hafifçe güldü. “Şu cümleyi yüz yıldır değiştirmenizi bekliyorum.” Bakışları tek tek üzerlerinde dolaştı. “Ezberledim artık.”
Adamların sabrı tükenmişti. Beşi birden yeniden saldırıya geçti. Bu kez hiçbirini takip edemiyordum. Gördüğüm tek şey, siyah takım elbiselerin birbirine karıştığı bulanık görüntülerdi. Her saniye başka bir çarpma sesi yükseliyor, taş duvarlarda derin çatlaklar oluşuyordu. Bir adam havaya savruluyor, diğeri yere çakılıyor, üçüncüsü daha ayağa kalkamadan yeniden darbe alıyordu. Jax’ın nefes alışında bile değişiklik yoktu. Yüzündeki ifade hâlâ aynıydı; sıkılmış, umursamaz ve kendinden emin.
Bir anda lider olduğunu düşündüğüm adam Jax’ın arkasında belirdi. Elindeki hançeri doğrudan boynuna savurdu. Bu kez olacak sandım. Hatta istemsizce gözlerimi kapattım. Çelik sesi duyuldu. Gözlerimi açtığımda hançerin Jax’ın iki parmağının arasında sıkışıp kaldığını gördüm.
Adamın yüzündeki kendinden emin ifade ilk kez kaybolmuştu.
Jax başını hafifçe yana eğdi.
“Ciddi misin?”
Parmaklarını yavaşça sıktı. Hançer ortadan ikiye ayrıldı. Metal parçaları taş zemine düşerken çıkan ses sokakta yankılandı. Lider geri çekilmeye çalıştı ama Jax ceketinin yakasından tutup onu kendine doğru çekti.
“Magnus’a benden bir mesaj götüreceksiniz.”
Adam sessizdi. Jax’ın gözlerinde bu kez kısa süreliğine soğuk bir sertlik belirdi.
“Bir dahaki sefere…” dedi alçak bir sesle. “Beni oyalayacak adamlar göndersin.”
Son cümlesiyle birlikte dişlerini adamın boynuna geçirdi. Adamın boğuk çığlığı bütün sokağı doldurdu. Bedeni saniyeler içinde güçsüzleşti. Jax onu bıraktığında dizlerinin üzerine çöktü. Derisi hızla solmaya, çatlamaya başladı. Birkaç saniye sonra bedeni gri renkli ince tozlara ayrılarak rüzgârın içinde dağıldı. Geriye tek bir iz bile kalmamıştı.
Diğer üç vampir de bunu gördükleri anda geri çekildi. İlk kez yüzlerinde korkuya benzeyen bir ifade vardı. Birbirlerine baktılar. Sonra tek kelime etmeden insan gözünün takip edemeyeceği bir hızla sokağın sonuna doğru kayboldular.Bir anda her şey sessizleşti. Rüzgâr yeniden esmeye başlamıştı. Jax ceketinin manşetini düzeltti, sanki az önce yaşananların hiçbir önemi yokmuş gibi omzundaki görünmez tozu silkeledi. Ardından başını bana çevirdi.
“Şimdi…” dedi sakin bir sesle. “Konuşmaya devam edecek miydik?”
Sokağı yeniden sessizlik kapladı. Az önce yaşananlar öylesine gerçek dışıydı ki birkaç saniye boyunca olduğum yerde kıpırdayamadım. Gözlerim hâlâ boş kalan sokağı tarıyordu. Birkaç dakika önce önümde duran dört adamdan geriye hiçbir iz kalmamıştı. Ne ayak sesi… ne kan… ne de yaşanan mücadeleyi hatırlatacak en küçük bir işaret. Sanki hepsi hiç var olmamıştı.
Yavaşça bakışlarımı Jax’a çevirdim. O ise gerçekten hiçbir şey olmamış gibi görünüyordu. Ceketinin kol düğmesini düzeltiyor, ardından gömleğinin manşetini bileğine çekiyordu. Yüzünde yine o sinir bozucu sakinlik vardı.
Şaşkınlıkla ona baktım. “Bitti mi?” Sesim öfkeyle yükseldi. “Az önce dört kişiyi öldürdün!”
Jax omuz silkti. “Dört değil.”
Kaşlarımı çattım. “Ne?”
“Beşti.” Birkaç saniye sessiz kaldı. “Saymayı unutmuşsun.”
Sinirden gülüp gülmemek arasında kaldım. “Senin gerçekten bir sorunun var.”
“Olabilir mi?” Bir adım daha yaklaştım. Parmaklarımı göğsüne doğru uzattım. “Sen vampirsin…” Sözlerim boğazımda düğümlendi. “Hatta ikisi de.”
Jax’ın bakışları ilk kez yüzümden ayrıldı. Doğrudan boynumdaki kolyeye indi. Yüzündeki alaycı ifade bir anlığına silindi. Kaşları neredeyse fark edilmeyecek kadar çatıldı. Bakışları kolyenin ucundaki küçük çiçek motifinde birkaç saniye takılı kaldı.
“Sen ne yapıyorsun?” dedim huzursuzca. Refleksle kolyeyi avucumun içine aldım.
Jax gözlerini kolyeden çekmedi. Alçak bir sesle, daha çok kendi kendine konuşur gibi mırıldandı.
“Mine çiçeği.”
Kaşlarımı çattım. “Ne?”
Bu kez bakışlarını yeniden gözlerime çevirdi. “Dikkat etmemişim.”
Sesinde ilk kez hafif de olsa düşünceli bir ton vardı. “Demek saf hâli”
“Neyden bahsediyorsun?”
Cevap vermedi.
“Neden sürekli yarım konuşuyorsun?”
Jax’ın yüzündeki o kısa değişim de kayboldu. Her zamanki kayıtsız ifadesi geri dönmüştü.
“Bilmen gereken zamanı gelince öğrenirsin.”
Sinirle güldüm. “Yeter.”
Bir adım geri çekildim. “Geldiğin günden beri hayatım altüst oldu.”
Sesim artık öfkeden çok yorgun çıkıyordu.
“Önce o yaratık”
Sonra onu işaret ettim. “Ardından sen.”
Derin bir nefes aldım. “Şimdi de peşime Konsey denilen bir yerin adamları düşüyor.”
Jax sessizce beni dinliyordu.
“Benim bir hayatım vardı.”
Omuz silkti. “Artık yok.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“O hayat” dedi aynı sakin ses tonuyla, “dün gece sona erdi.”
Sanki hava bir anda ağırlaşmıştı. “İster kabul et ister etme. Geri dönmeyecek.”
Boğazım düğümlendi. “Bunu söylemek senin için ne kadar kolay.”
“Kolay.”
Tek kelime. Hiç düşünmeden söylemişti. “Çünkü gerçekler, insanların hoşuna gitmek zorunda değildir.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Ne seni”
Bir adım geri çekildim. “ne Konsey’i”
Bir adım daha. “ne de sizin o lanet dünyanızı görmek istiyorum.”
Jax en ufak bir tepki vermedi. “Bu karar.” dedi sakince. “sadece sana ait değil.”
“Bitti.” Arkamı döndüm. “Bundan sonra karşıma çıkma”
Arkamı dönüp yürüdüğümde alaycı bir tonla arkamdan söylendi.
“Buna söz veremem Fray.”
Hiç arkamı dönüp bakmadan yürümeye başladım. Arkamdan seslenmedi ya da durmamı istemedi. Sadece, sessizce arkamdan baktığını hissedebiliyordum. Sokağın köşesini döndüğüm anda onu artık göremiyordum ama içimde tuhaf bir his vardı. Sanki bu hikâye daha yeni başlıyordu.
Arkamı döndüğüm anda tek isteğim oradan mümkün olduğunca uzaklaşmaktı. Jax’ın son sözleri kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu ama bu kez dönüp bakmadım. Bahçe kapısını sertçe iterek çıktım ve dar sokağa doğru yürümeye başladım. Gece çoktan Morbury’nin üzerine çökmüştü. Sokak lambalarının solgun ışığı taş kaldırımlara vuruyor, esen rüzgâr ağaç dallarını usulca sallıyordu. İçimde büyüyen öfke, gecenin serinliğine rağmen dinmiyordu.
“Ne demek ‘artık yok’…” diye mırıldandım kendi kendime.
Hayatımı tanımadığı bir gecede altüst etmiş, sonra da bunu sıradan bir olaymış gibi söylemişti. Üstelik hiçbir şeyi açıklamıyordu. Sürekli yarım cümleler kuruyor, sorduğum her soruyu cevapsız bırakıyordu.
“Sinir bozucu herif…”
Adımlarımı hızlandırdım.
Bir süre sonra arkamdan gelen ayak seslerini fark edip istemsizce durdum. Başımı çevirip sokağın sonuna baktım. Kimse yoktu. Rüzgâr dışında hiçbir ses duyulmuyordu.
“Harika…” diye iç çektim. “Şimdi de paranoyak oldum.”
Yeniden yürümeye başladım.
Tam o sırada telefonum cebimde titredi.
Ekrana baktığımda arayan kişinin Carrie olduğunu gördüm.
Kaşlarımı çattım.
Bu saatte neden beni arıyordu?
Aramayı cevapladım.
“Carrie?”
Karşı taraftan birkaç saniye boyunca yalnızca hışırtılar geldi.
“Carrie, sesin gelmiyor.”
Yine cevap yoktu.
Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştıracakken boğuk bir nefes sesi duydum.
“…Aria…”
Kalbim hızlandı.
“Carrie? İyi misin?”
Tam konuşacak gibiydi ki bir anda keskin bir çığlık duyuldu.
“Hayır! Bırakın—”
Sesi aniden yarıda kaldı.
Ardından sert bir darbe sesi geldi.
“Nerede olduğunu söyle!” diye bağırdım.
Hiçbir cevap alamadım.
Sadece birkaç saniyelik sessizlik…
Sonra tanımadığım kalın bir erkek sesi duyuldu.
“Arkadaşını bir daha görmek istiyorsan…”
Boğazım düğümlendi.
“Kimsin sen?”
Adam alçak bir kahkaha attı.
“Gece yarısı.”
Kısa bir duraksamanın ardından devam etti.
“Kuzgun Kayalıkları.”
“Carrie nerede? Ona ne yaptınız?”
Karşı taraftan metal sürtünmesini andıran tuhaf bir ses geldi. Sonra aynı adam son kez konuştu.
“Geç kalma.”
Telefon kapandı.
“Nolur…”
Titreyen ellerimle Carrie’yi tekrar aradım. Telefon kapalıydı. Bir kez daha, Yine aynı. Olduğum yerde donup kaldım.
Polisi aramayı düşündüm ama birkaç saniye sonra bu düşünceden vazgeçtim. Ne söyleyecektim? “Arkadaşımı kaçırdılar.” Kim kaçırdı? Neden? Nereye? Elimde hiçbir cevap yoktu. Derin bir nefes aldım. Aklıma gelen tek kişi istemediğim kişiydi. Yavaşça başımı çevirip birkaç dakika önce çıktığım eve baktım. Valeriusların evi hâlâ aynı yerdeydi.
Eve vardığımda direk olarak odama doğru çıktım. Kimse yoktu. Odamın içinde bir aşağı bir yukarı yürüyordum. Ethan’ın telefondaki kesik kesik nefesi, ardından duyduğum o boğuk ses zihnimden çıkmıyordu. Her gözümü kapattığımda aynı cümle yankılanıyordu.
“Kuzgun Kayalıkları.”
Saatler ilerledikçe içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü. Sonunda dayanamadım. Ceketimi omuzlarıma geçirip evden sessizce çıktım. Morbury geceleri her zamankinden daha ürkütücü görünüyordu. Sokak lambalarının aydınlatamadığı köşeler karanlığın içinde kayboluyor, rüzgâr ağaçların arasından geçerken garip fısıltılar taşıyordu.
Valeriusların evine ikinci kez geldiğimde bütün ışıklar yanıyordu. Kapıyı beklemeden çaldım. Çok geçmeden kapı ağır ağır açıldı. Jax kapının eşiğinde durmuş bana bakıyordu. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık yoktu. Sanki yeniden geleceğimi en başından beri biliyormuş gibi sakindi.
Dudaklarının kenarında tanıdık o alaycı gülümseme belirdi. “Beklediğimden kısa sürdü, Fray.”
Bu kez söylediklerine takılacak hâlim yoktu.
“Carrie…” dedim nefes nefese. “Carrie’ı kaçırdılar ve kuzgun kayalıkları denilen bir yerdeymiş.”
Jax’ın ifadesi değişmedi. “Öyle mi?”
“Evet.”
“Kötü olmuş.”
Sesinde tek damla umursamazlığın dışında bir şey yoktu. Sinirle ona baktım.
“Bana yardım etmen gerekiyor Jax.”
“Neden?”
Çaresizlikle yumruklarımı sıktım. “Çünkü arkadaşım!”
“Beni ilgilendirmiyor.”
Sanki yüzüme buz gibi su çarpmıştı.
“Ne?”
“Yanlış duymadın.”
Kapıyı kapatacak gibi hafifçe geri çekildi.
“Arkadaşlarınla ilgili sorunları çözmek benim işim değil.”
Elimi hızla kapıya koyup kapanmasını engelledim.
“Lütfen.”
Jax birkaç saniye elime baktı. Sonra yeniden gözlerime.
“Bu kelime sana yakışmıyor.”
“Yalvarmıyorum.”
“Hayır.”
Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
“Sadece senden yardım istiyorum.”
Polise gidemezdim. Kimse bana inanmazdı. Kurtadamlar, Vampirler, Konsey. Bütün bunların gerçek olduğunu bilen tek kişi karşımda duruyordu.
Jax uzun süre konuşmadı. Bakışlarını yüzümde gezdirdi. Sonra derin bir nefes verdi.
“Arkadaşın Carrie umurumda değil.”
Bunu öyle sıradan söylemişti ki, sanki havadan sudan bahsediyordu.
“Benim umurumda.”
“Farkındayım.”
“Kurtarmak zorundayım.”
“Hayır.”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek hayır?”
“Zorunda değilsin.”
Sinirle başımı iki yana salladım. “Onu ölüme terk edemem.”
“Bunu da yapabilirsin.”
Dişlerimi sıktım. “Sen gerçekten tahammül edilmez birisin.”
“Uzun zamandır bana söylenen en nazik şey bu.”
Öfkeyle arkamı döndüm. “Tamam.” İki adım attım. “Tek başıma giderim.”
“Ölürsün.”
Durup ona baktım. “Bunu nereden biliyorsun?”
Jax omuz silkti. “Kuzgun Kayalıkları…” Bakışları bir an uzaklara kaydı. “kimsenin eğlenmek için çağırdığı bir yer değildir.”
Kalbim yeniden hızlandı. “Demek biliyorsun.”
“Evet.”
“Öyleyse benimle gel.”
“Sanmıyorum Fray.”
“Neden?”
“Canım istemiyor.”
Derin bir nefes aldım. Tam yeniden konuşacakken Jax gözlerini birkaç saniye kapattı. Sanki bir şey dinliyordu. Sonra yavaşça bana baktı.
“Telefonu ver.”
Şaşkınlıkla cebimden telefonu çıkarıp uzattım. Ekrandaki son aramaya baktı. Numarayı birkaç saniye inceledi. Ardından telefonu bana geri uzattı.
“Arayan Carrie değildi.”
“Biliyorum.”
“Hayır.” Bakışlarını gözlerime kilitledi. “Baştan beri değildi.”
İçime soğuk bir ürperti yayıldı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Cevap vermek yerine seni oraya çekmek istediler.”
“Nereden biliyorsun?”
“Hissettim.”
Bu cevabı hiç sevmedim. “Hissetmek nasıl bir açıklama?”
“Bana yetiyor.”
Sinirle nefes verdim. “Senin şu gizemli tavırlarından gerçekten nefret ediyorum.”
“Alışacaksın.”
“Hayır.”
“Olabilir.”
Tam bir şey söyleyecektim ki Jax başını hafifçe yana çevirdi. Sanki yeniden bir şey duymuştu. Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra ceketini askıdan alıp omzuna geçirdi. Kapıyı arkasından kilitledi. Şaşkınlıkla ona baktım.
“Gelmeyeceğini söylüyordun.”
“Söylüyordum.”
“E?”
“Fikrimi değiştirdim.”
“Neye göre?”
Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. “Merak ettim.”
“Neyi?”
“Kuzgun Kayalıkları’na seni çağıracak kadar cesur olan kişinin kim olduğunu.”
Bu cevap beklediğim gibi değildi.
“Yani Carrie için gelmiyorsun.”
“Hayır.”
“Benim için de değil.”
“Hayır.”
“Peki neden?”
Jax yürümeye başladı. Yanımdan geçerken sadece tek cümle söyledi.
“Çünkü bu oyunu başlatan kişinin kim olduğunu öğrenmek istiyorum.”
Ne demek istediğini anlayamadım ama peşinden yürümeye başladım. Jax hiçbir şey söylemeden cebinden anahtarını çıkardı. Bahçenin yan tarafındaki garaja doğru yürüdü. Birkaç saniye sonra otomatik kapı yavaşça açıldı. İçeride gece kadar siyah, parlak bir araç duruyordu. Farları bir anlığına yanıp söndü.
Şaşkınlıkla ona baktım. “Arabayla mı gideceğiz?”
Jax sürücü kapısını açtı. “Yürümeyi tercih ediyorsan seni tutmayacağım.”
Kaşlarımı çattım. “Dalga geçmeyi bırak.”
Yolcu kapısını işaret etti. “Bin.”
“Kuzgun Kayalıkları ne kadar uzak?”
Emniyet kemerini takarken bana kısa bir bakış attı. “Arabayla yirmi dakika.”
“Yürüyerek?”
Motor çalışırken dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
“Sabaha varırsın.”
Jax ile Arabaya bindik. Morbury’nin ışıkları dikiz aynasında yavaş yavaş küçülürken Jax tek kelime etmeden yolu izliyordu. Arabanın içini yalnızca motorun düşük uğultusu dolduruyordu. Gece, kasabanın dışına çıktıkça daha da kararıyor; iki yanımızdaki sık çam ormanları farların aydınlattığı dar yolun dışında kalan her şeyi karanlığın içine gömüyordu.
Camdan dışarı baktım. Yol boyunca tek bir ev, tek bir sokak lambası bile yoktu.
“Kuzgun Kayalıkları tam olarak nasıl bir yer?” diye sordum sonunda.
Jax gözlerini yoldan ayırmadı. “Gündüzleri terk edilmiş bir orman.”
“Ya geceleri?”
Kısa bir sessizlik oldu. “Oraya gitmek istemeyeceğin bir yer.”
Bu cevap hiç hoşuma gitmedi. “Biraz daha açıklayıcı olamaz mısın?”
“Denedim.”
Derin bir nefes verdim.
“Seninle konuşmak gerçekten çok zor.”
“Bunu söyleyen ilk kişi değilsin.”
Başımı cama yasladım. Arabanın içindeki sessizlik yeniden üzerimize çöktü. Dakikalar geçtikçe telefonumu defalarca kontrol ettim. Carrie’den hiçbir haber yoktu. Yaklaşık yirmi dakika sonra Jax ayağını gazdan çekti.
Araba yavaşlamaya başladı. Önümüzdeki yol giderek daralıyor, asfalt yerini taşlarla kaplı engebeli bir patikaya bırakıyordu. Birkaç metre daha ilerledikten sonra aracı durdurdu.
Motor sustu.
“E geldik mi?” diye sordum.
“Hayır.”
“Öyleyse neden durduk?”
Jax emniyet kemerini çözdü. “Buradan sonrası arabayla gidilmez.”
Kapıyı açıp dışarı çıktı. Ben de peşinden indim. Gece havası yüzüme sertçe çarptı. Etrafıma baktığımda yalnızca ağaçları görebiliyordum. Farların ışığı birkaç metre ötesine ulaşamıyor, gerisi koyu bir karanlığın içinde kayboluyordu.
“Kayalıklar ne kadar uzakta?”
Jax arabanın kapısını kapatırken kısa bir bakış attı.
“Yaklaşık beş dakika.”
“Beş dakika için arabayı bıraktık?”
“Cevabını birazdan alırsın.”
Ne demek istediğini soracakken Jax aniden olduğu yerde durdu. Başını hafifçe kaldırdı. Sanki rüzgârın taşıdığı bir sesi dinliyordu. Yüzündeki kayıtsız ifade ilk kez ciddileşti.
“Neden durdun?” diye fısıldadım.
Cevap vermedi. Bakışlarını karanlığın içine çevirdi. Sonra alçak ama net bir sesle konuştu.
“Geç kaldık.”
Kalbim hızlandı. “Ne demek istiyorsun?”
Jax gözlerini önümde uzanan karanlık patikadan ayırmadı.
“Artık yalnız değiliz.”
Tam o anda Ormanın derinliklerinden uzun, boğuk bir uluma yükseldi.
Bir tane, Sonra bir tane daha, Ardından onlarcası. Ulumalar gecenin sessizliğini paramparça ederken çevremizdeki çalılıkların arasından dalların kırılma sesleri duyulmaya başladı. Farların aydınlattığı alanın hemen dışında, karanlığın içinde birden fazla siluet hareket ediyordu.
Refleksle Jax’a biraz daha yaklaştım. Gözlerimi karanlığa dikmiş, çalıların arasındaki hareketi seçmeye çalışıyordum. Az önce ormanı dolduran ulumalar aniden kesilmiş, yerini insanın içini ürperten bir sessizlik almıştı.
Tam o sırada ağaçların arasından üç adam çıktı. Üzerlerinde koyu renk kıyafetler vardı. İlk bakışta sıradan insanlardan hiçbir farkları yoktu. Ağır adımlarla önümüze kadar geldiler.
“Nihayet…” diye fısıldadım. “İnsanlar.”
Jax’ın sesi yanımda soğukkanlı bir şekilde yükseldi.
“Henüz.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek…”
Cümlemi tamamlayamadım. Bir göz kırpma süresi kadar kısa bir anda üç adam gözlerimin önünde değişti. İnsan siluetleri kaybolurken yerlerini devasa kurtadamlar aldı.
Gri ve siyah tüylerle kaplı bedenleri ay ışığında ürkütücü bir şekilde parlıyor, sarı gözleri karanlığın içinden bize kilitleniyordu. Birkaç saniye önce önümde duran insanlar sanki hiç var olmamıştı.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
“Bu… nasıl…”
Farkında olmadan Jax’ın bir adım arkasına geçtim. O ise hiç kıpırdamıyordu. Sanki bütün bunları en başından beri bekliyormuş gibi sakindi. Tam o sırada diğer kurtadamlar sessizce iki yana çekildi. Ağaçların arasından ağır adımlarla başka biri çıktı. Dönüşmemişti.
Uzun boylu, geniş omuzlu bir adamdı. Siyah montunun yakası rüzgârla hafifçe hareket ediyor, yüzündeki sert ifade en ufak bir değişiklik göstermiyordu. Diğer kurtadamlar tek kelime etmeden ona yol verdi. Adamın bakışları doğrudan Jax’a çevrildi.
“Valerius.”
