2. bölüm / 20
Melez | Jax ValerıusMelez | JV 1-İşaret
Bölümler 20Şu an: Melez | JV 1-İşaret
- 1 GİRİŞ: Morbury’nin Gölgeleri874 kelime
- 2 Melez | JV 1-İşaret2.202 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Melez | JV 2- Gece ateşi festivali3.663 kelime
- 4 Melez JV 3- Kuzgun Kayalıkları3.065 kelime
- 5 Melez | JV 4- Mühür1.927 kelime
- 6 Melez | JV 5- 19873.294 kelime
- 7 Melez | JV 6-Aethel2.046 kelime
- 8 Melez | JV 7-Sürü4.487 kelime
- 9 Melez | JV 9- Valerıus Yemini2.665 kelime
- 10 Melez | JV 10- Lunareth3.274 kelime
- 11 Melez | JV -11 Kontrol2.914 kelime
- 12 Melez | JV 12-Telkin1.583 kelime
- 13 Melez | JV 13- Tabut1.713 kelime
- 14 Melez | JV 14- Kurtuluş2.430 kelime
- 15 Melez JV 15- Wilson malikanesi4.984 kelime
- 16 Melez | JV 16 - Bağlama Büyüsü3.937 kelime
- 17 Bölüm 17 Hoşgeldin, Tala Zayen.5.146 kelime
- 18 Bölüm 18 - Güle güle Tala Zayen, merhaba Anne.4.337 kelime
- 19 Melez | JV 19-Kutsal Kan, Kadim lanet2.467 kelime
- 20 Melez | JV 20- Ataların Yanılsaması5.248 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi açtığımda odamın penceresinden içeri süzülen solgun sabah ışığı tavanı usulca aydınlatıyordu. Normalde böyle sabahlarda birkaç dakika daha yatakta oyalanırdım ama bugün buna fırsatım olmadı.
Sağ omzumdaki keskin sızı, bütün bedenimi irkiltti. Sanki biri gece boyunca kızgın bir demiri tenime bastırmıştı. Yüzümü buruşturarak doğruldum. Elimi istemsizce omzuma götürdüm. Parmak uçlarım acıyan bölgeye değer değmez içime ince bir sancı yayıldı.
“Ah…”
Yatağımdan kalkıp banyoya geçtim. Aynanın karşısına geçtiğimde tişörtümün yakasını hafifçe yana çektim. Nefesim boğazımda düğümlendi. Normalde omzumda sadece mercimek tanesi kadar koyu bir doğum lekesi olurdu ama şimdi köprücük kemiğimin hemen altında, tenimin üzerine işlenmiş gibi duran ince bir hilal şekli vardı.
Parlıyordu. Hayır, Belki gerçekten parlamıyordu ama sanki tenimin altında canlıymış gibi görünüyordu.
“Bu da ne…”
Parmak uçlarımla işarete dokundum. Canım öyle bir yandı ki elimin titremesine engel olamadım. Dün ne olmuştu? Gözlerimi kapatıp düşünmeye çalıştım.
Üniversiteden çıktığımı, Eve doğru yürüdüğümü hatırlıyordum fakat sonraki kısmı hatırlamıyordum. Sanki hafızamın o kısmı yok olmuştu. Ne kadar zorlasam da önümde yalnızca yoğun bir sis vardı. Derin bir nefes alıp başımı iki yana salladım.
“Herhâlde fazla yoruldum.”
Kendi kendime bunu söylememe rağmen içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı. Elim boynuma gitti. Babamın yıllar önce bana verdiği gümüş kolyeyi parmaklarımın arasında bulunca rahatladığımı hissettim.
Dün evden aceleyle çıkarken takmayı unuttuğum kolye, bu sabah yeniden boynumdaydı. Ucundaki küçük çiçek motifi avucumun içine oturdu. Metalin serinliği tenime değdiği anda içimdeki gerginlik biraz olsun hafifledi.
Hazırlanıp odamdan çıktığımda mutfaktan gelen taze ekmek kokusu bütün evi sarmıştı. Teyzem Emma ocakta yumurta pişirirken, kuzenim Maya masada oturmuş telefonuyla uğraşıyordu. Maya başka bir şehirde üniversite okuyordu fakat Okulunun açılmasına daha bir hafta olduğu için birkaç günlüğüne evine gelmişti.
“Günaydın.” dedim.
Emma arkasını dönüp gülümsedi. “Günaydın, canım. İkinci sınıfın ilk günü için oldukça erkencisin.”
“Galiba.”
Omzumdaki sızıdan bahsetmedim. Zaten nasıl açıklayacağımı da bilmiyordum. Tam o sırada mutfağın kapısı açıldı. Lucien, içeri girdi.
“Günaydın.”
Masadan aceleyle bir dilim ekmek aldı. “İlk dersim erken. Ben çıkıyorum.”
Emma arkasından seslendi. “Kahvaltını doğru düzgün yap!”
Lucien çoktan kapıya yönelmişti. “Dönerken yerim.”
Kapı kapanınca Maya gülmeye başladı. “Hiç değişmiyor.”
Sonra bana döndü. “Ben de seninle geleyim. Hem kampüsü merak ediyorum. Biraz dolaşırım, sonra eve dönerim.”
“Olur.”
Kahvaltımızı bitirdikten sonra Emma’yı öpüp evden çıktık. Sabahın serin havası yüzüme çarpar çarpmaz kendime geldim. Morbury Üniversitesi her zamanki gibi hareketliydi. Bahçeye girer girmez Carrie ve Ethan’ı gördüm.
Yanlarında Olivia da vardı. Beni fark ettiği an yüzündeki ifade değişti. Hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve hızla uzaklaştı. İç çektim.
Carrie gözlerini devirerek güldü. “Boş ver onu.”
“Emin misin?”
“Geçen dönem hoşlandığı çocuk sana çıkma teklif etti diye hâlâ seni suçluyor.”
“Ethan bile bunun saçma olduğunu söyledi.”
Ethan iki elini havaya kaldırdı. “Ben hiçbir şeye karışmıyorum.”
Hepimiz güldük. Tam o sırada Ethan’ın dikkati kampüs girişine kaydı.
“Şuna bakın.”
Başımı çevirdim. Üniversitenin girişinden uzun boylu, koyu saçlı bir yabancı içeri giriyordu. Üzerindeki siyah kıyafetler ve kendinden emin yürüyüşü, istemeden de olsa dikkat çekiyordu. Sanki etrafındaki kalabalık onun umurunda bile değildi.
Carrie dirseğiyle beni dürttü. “Eee?”
Omuz silktim. “Fena değil.”
Carrie kahkaha attı. “‘Fena değil’ mi? Adam resmen dergiden çıkmış gibi.”
Gülmemek için kendimi zor tuttum. Tam o sırada, yabancı yürümeye devam ederken başını hafifçe bizim tarafa çevirdi. Bakışları kalabalığın arasından geçip doğrudan benimkilerle buluştu. Dudaklarının bir köşesi yavaşça yukarı kıvrıldı. Yüzüne, anlamını çözemediğim çarpık bir gülümseme yayıldı. Bir saniye bile sürmedi. Bakışlarını benden çekip hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti.
Aynı anda başımın içinde keskin bir uğultu yükseldi. Gözümün önünden birbirine karışan bulanık görüntüler geçti; taş bir duvar, yere damlayan birkaç damla kan ve boğuk bir erkek sesi…
“Aria?”
Carrie’nin sesiyle kendime geldim.
“İyi misin?”
Bir an afalladım. “İyiyim.”
Yabancı ise hiçbir şey olmamış gibi binaya girip gözden kaybolmuştu. Ellerim boynumdaki kolyeye uzandı. İçimde tarif edemediğim bir his vardı. Onu daha önce görmüş gibiydim ama bunun imkânsız olduğundan emindim.
Zil çaldığında Maya, kampüsü biraz daha gezmek istediğini söyleyerek bahçede kaldı. Ben ise laboratuvarların bulunduğu koridora doğru yürüdüm. İkinci sınıfın ilk günü olmasına rağmen okul şimdiden eski hareketliliğine kavuşmuştu. Sınıfa girip her zamanki yerime oturdum. Çok geçmeden Profesör Wick içeri girdi. Evraklarını masaya bıraktıktan sonra yoklamayı almaya başladı. Birkaç dakika sonra gözleri sınıfın arka sıralarında oturan yabancı öğrenciye takıldı.
“Sanırım seni daha önce bu sınıfta görmedim,” dedi profesör. “Kendini tanıtmak ister misin?”
Çocuk ayağa kalktı. Yüzünde kibar bir gülümseme vardı.
“Elias Valerius.”
Profesör Wick başını salladı. “Morbury Üniversitesi’ne hoş geldin, Bay Valerius.” Ardından yeniden listeye göz gezdirdi ve bana döndü. “Aria Fray, laboratuvar çalışmalarında Elias ile aynı masada olmanı istiyorum. Ders bitince de kampüsü ve kasabayı ona biraz tanıtabilir misin?”
“Elbette Bay Wick.” diyerek gülümsedim.
Elias masama doğru geldi. Bakışları sıcaktı ve yüzünde samimi bir ifade vardı. Sandalyeye oturduktan sonra bana elini uzattı.
“Tekrar merhaba. Ben Elias.”
Elini sıkarak gülümsedim. “Aria. Morbury’ye hoş geldin.”
“Teşekkür ederim.”
Laboratuvar önlüklerimizi giyerken profesör deney föylerini dağıtmaya başladı. Cam tüpleri ve kimyasalları hazırlarken Elias etrafa bakıyordu.
“Daha önce laboratuvar dersine girdin mi?” diye sordum.
Küçük bir tebessümle başını iki yana salladı.“Hayır. İlk kez bu kadar kapsamlı bir laboratuvarda bulunuyorum.”
“O zaman korkmana gerek yok.” dedim gülerek. “Profesör Wick biraz sert görünür ama aslında oldukça anlayışlıdır.”
“Dikkat ederim.” diye karşılık verdi.
Deney boyunca sohbetimiz beklediğimden çok daha rahat ilerledi. Elias kibar, saygılı ve konuşurken karşısındaki insanı gerçekten dinleyen biriydi. Daha ilk günden onunla iletişim kurmak hiç zor olmamıştı. Dersler sona erdiğinde Maya kampüs girişinde bizi bekliyordu. Bir süre etrafa baktıktan sonra eve dönmeye karar verdi.
“Ben artık kaçıyorum.” dedi gülümseyerek. “Siz gezin. Akşama görüşürüz.”
Vedalaştıktan sonra Elias ile birlikte kampüsten ayrıldık. Önce Morbury’nin merkezine doğru yürüdük. Eski taş binalar, dar sokaklar ve yıllardır hiç değişmemiş gibi görünen dükkânlar kasabaya kendine özgü bir hava katıyordu.
“Burası Morbury’nin en eski meydanı.” dedim çevremizi göstererek. “Kasaba küçük ama tarihi oldukça eski. Özellikle sonbaharda sürekli sis olur. O yüzden de burada anlatılan efsaneler hiç eksik olmaz.”
Elias çevresini dikkatlice incelerken gülümsedi. “Kasabanı sevdiğin belli oluyor.”
“Burada büyüdüm.” dedim omuz silkerek. “İnsan alışıyor.”
Bir süre daha yürüdükten sonra sokaklar sessizleşmeye başladı. Kalabalık geride kalmış, yerini bahçeli evlerin bulunduğu sakin mahallelere bırakmıştı. Elias saatine kısa bir bakış attıktan sonra bana döndü.
“Aslında senden küçük bir ricam olacak.”
“Dinliyorum.”
“Bizim ev buraya yaklaşık beş dakika uzaklıkta. Çıkmadan önce almam gereken birkaç dosya vardı ama tamamen aklımdan çıkmış. Eğer senin için sorun olmazsa uğrayabilir miyiz? Uzun sürmez. Sonra gezmeye kaldığımız yerden devam ederiz.”
“Tabii.” dedim hiç düşünmeden. “Benim için sorun değil.”
Yaklaşık beş dakika yürüdükten sonra iki katlı, eski mimarili ama oldukça bakımlı bir evin önünde durduk. Geniş pencereleri ve ahşap verandasıyla diğer evlerden biraz daha büyük görünüyordu ama gösterişli değildi.
“Burası mı?” diye sordum.
Elias başını sallayıp cebinden anahtarını çıkardı. “Evet, gel.”
Kapıyı açıp içeri girdik. Evin içinde huzurlu bir sessizlik hâkimdi. Antrede eski tablolar, ahşap merdivenler ve yılların izini taşıyan eşyalar vardı. Daha etrafı incelemeye fırsat bulamadan üst kattan gelen ayak sesleri dikkatimi çekti.
Başımı kaldırdığımda sabah kampüs girişinde gördüğüm koyu saçlı yabancının merdivenlerden aşağı indiğini gördüm. Bizi fark ettiği anda adımları durdu. Önce kardeşine baktı, ardından gözlerini bana çevirdi.
Bakışlarımız yeniden buluştuğu anda sağ omzumdaki sızı keskinleşti. Refleksle nefesimi tuttum. Nedenini bilmediğim bir şekilde içimde tuhaf bir huzursuzluk oluşmuştu. O ise yüzündeki kısa süreli şaşkınlığı saniyeler içinde gizledi.
Merdivenlerden aşağı inen yabancı son basamağa ulaştığında adımlarını durdurdu. Sonra bakışları önce Elias’a, ardından bana çevrildi. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
“Merhaba, kardeşim.” dedi sakin bir sesle. “Eve misafir getireceğinden bahsetmemiştin.”
Elias gülümseyerek omuz silkti. “Jax. Haber vermeye fırsatım olmadı. Aria’yla bugün laboratuvarda tanıştık. Profesör Wick Aria’nın bana kampüsü ve kasabayı tanıtmasını rica etti. Benim de evden almam gereken birkaç dosya vardı. Yolumuzun üzerindeydi.”
Jax başını hafifçe salladı. Gözleri bir an olsun üzerimden ayrılmıyordu.
“Anladım.”
Elias bana döndü. “Aria, tanıştırayım. Jax.”
“Memnun oldum.” dedim kibarca.
Jax kısa bir süre sessiz kaldı. Sonra dudaklarındaki gülümseme biraz daha belirginleşti. “Memnun olmana sevindim.”
Jax’ın ses tonu öylesine sakindi ki söylediklerinin alay mı, yoksa gerçekten ciddi mi olduğunu anlamak imkânsızdı. Ne diyeceğimi bilemeyince sadece ona baktım.
Elias hafifçe boğazını temizledi.
“Ben üst kata çıkıp dosyaları alayım. İki dakikaya dönerim.”
“Rahat ol.” dedi Jax, gözlerini benden ayırmadan. “Misafirin kaçacak gibi görünmüyor.”
Elias kısa bir gülümsemeyle merdivenlere yöneldi. Ayak sesleri yavaş yavaş üst kata karışırken salonda sessizlik hâkim oldu. Bulunduğum yerde birkaç saniye bekledim. Evin duvarlarını süsleyen eski tabloları incelemeye çalışıyordum ama dikkatim sürekli Jax’a kayıyordu. O ise hiç acele etmiyor, sanki zamanı istediği gibi yönetebiliyormuşçasına rahat görünüyordu.
“Her misafirinizi böyle mi karşılarsınız?” diye sordum sonunda.
Bakışlarını pencereden çekip bana çevirdi. “Hayır.”
“Kişiye özel demek.”
Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. “Bunu iltifat olarak alabilirsin.”
“Hiç öyle hissettirmiyorsun.” Dedim.
“Beni tanımıyorsun.”
“Şimdilik. Bu da değişebilir.”
Verdiği cevaplar kısa ama kendinden emindi. Sanki konuşmanın yönünü her defasında o belirliyordu.
Sessizliği bozmak için etrafıma bakındım.“Eviniz güzelmiş.”
“Öyle olduğunu söylüyorlar.”
“Sen ne düşünüyorsun?”
“Ben sadece burada yaşıyorum.”
Bu kez gerçekten ne diyeceğimi bilemedim. Tam bir şey söyleyecekken üst kattan Elias’ın sesi duyuldu.
“Buldum!”
Merdivenlerden elinde birkaç dosyayla inen Elias’ın yüzünde her zamanki sıcak gülümsemesi vardı. “Beklettim mi?” diye sorarken çantasını masanın üzerine bıraktı.
“Hayır.” dedim başımı hafifçe sallayarak.
Elias dosyaları çantasına yerleştirirken Jax ceketini kolunun üzerine aldı. “Ben çıkıyorum.” dedi sakin bir sesle.
“Akşam görüşürüz.” diye karşılık verdi Elias.
Jax kapıya yöneldi. Eli kapı koluna uzanmıştı ki bir an durdu. Başını hafifçe bana çevirdi. Yüzündeki ifade değişmemişti; her zamanki kadar sakindi.
“Yardımseverliğin başına iş açabilir, Fray.”
Kaşlarımı çattım. “Yardımsever olduğumu nereden çıkardın?”
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Çünkü dün gece de öyleydin.”
Başka hiçbir şey söylemeden kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Arkasından birkaç saniye öylece baktım.
“Dün gece mi?” diye mırıldandım kendi kendime. Ne demek istemişti?
Dün geceyi hatırlamaya çalıştım. Üniversiteden çıktıktan sonrası zihnimde birbirine karışıyordu. Ne kadar zorlarsam zorlayayım, hafızamın o kısmı bulanık kalıyor, sanki görünmez bir perde her şeyi benden saklıyordu.
“Aria?”
Elias’ın sesi düşüncelerimi dağıttı. “Hazırsan çıkabiliriz.”
Başımı hafifçe salladım. “Elias…”
“Evet?”
“Jax az önce neden öyle söyledi? ‘Yardımseverliğin başına iş açabilir.’ dedi. Bir de… ‘Dün gece de öyleydin.’”
Elias birkaç saniye sessiz kaldı. Kapıyı kilitleyip anahtarı cebine koyduktan sonra bana döndü.
“Jax durduk yere konuşan biri değildir.”
“Yani?”
“Bir şey söylediyse, mutlaka bildiği bir şey vardır.”
“Ben hiçbir şey anlamadım.”
Elias hafifçe gülümsedi. “Zamanla anlarsın.”
Cevabına karşılık sadece gülümsemekle yetindim. Birlikte bahçe kapısından çıkıp sokağa doğru yürümeye başladık. Akşam güneşi yavaş yavaş yerini serinliğe bırakırken etrafımızdaki sessizlik giderek belirginleşiyordu. Tam sokağın sonuna yaklaşmıştık ki sağ omzumdaki sızı yeniden kendini hissettirdi. Bu kez öncekinden daha keskindi. Adımlarım yavaşladı, elim acıyan bölgeye gitti.
“İyi misin?” diye sordu Elias, yüzündeki gülümseme kaybolurken.
“Sanırım… Evet.” dedim, acıyı belli etmemeye çalışarak. “Bir anda omzum ağrıdı.”
“İstersen seni hastaneye götürebilirim.”
Başımı iki yana salladım. “Gerek yok. Birazdan geçer.”
Ama söylediğim doğru değildi. Ağrı geçmiyordu. Sadece, sanki bir şey beni bekliyormuş gibi, her saniye biraz daha derine işliyordu.
JAX VALERİUS
Sokağın sonuna geldiğimde adımlarım yavaşladı. Yol kenarında yükselen yaşlı meşe ağacının önünde durup bakışlarımı karşıdaki boş araziye çevirdim. Akşam rüzgârı hafifçe eserken derin bir nefes aldım. Yanılmış olmayı isterdim ama hissettiğim enerji buna izin vermiyordu. Yüzyıllardır sessiz kalan o güç sonunda yeniden uyanmıştı. Onu ilk gördüğüm anda hissetmiştim. Önce kampüste, sonra evde. İşaret artık saklanmıyordu.
“Fray…” diye mırıldandım kendi kendime.
Bu mümkün olmamalıydı. Eski kayıtların çoğu Fray soyunun çoktan tükendiğini yazıyordu. Geriye kalanların ise işareti hiçbir zaman uyandıramadığı söylenirdi. Ama karşıma çıkan kız bütün bildiklerimi tek başına altüst etmişti. Üstelik işaret tam da onda uyanmıştı.
Başımı gökyüzüne kaldırırken hafifçe güldüm. Bu, eğlenceli olduğu için atılmış bir kahkaha değildi. Daha çok kaderin bana oynadığı oyuna duyduğum şaşkınlıktı.
“Demek gerçekten uyandı…”
Bunu ben hissedebildiysem başkalarının da hissetmesi uzun sürmeyecekti. Özellikle Konsey… Haber onlara ulaştığında ilk yapacakları şey işaretli Fray’ı bulmak olacaktı. Onlar için Aria yalnızca bir kız değildi; yüzyıllardır beklenen tehditti. Ve bu kez onu korumak, sandığımdan çok daha zor olacaktı.
Ceketimin cebine ellerimi yerleştirip yürümeye devam ettim. Oyunun kuralları değişmişti fakat Konsey’in bilmediği bir şey vardı. Aria Fray’a onlardan önce ben ulaşmıştım.
ORDO NOCTİS (KONSEY)
Morbury’nin merkezinden kilometrelerce uzakta, dağın yamacına inşa edilmiş eski taş binanın içi loştu. Yüksek tavanlı salonun duvarlarını yüzlerce yıllık tablolar süslüyor, uzun masanın etrafında oturan birkaç kişi sessizce bekliyordu.
Konsey salonunun ağır demir kapıları yavaşça açılırken içeride süren bütün konuşmalar bir anda kesildi. Loş ışıkların aydınlattığı geniş salonda oturan herkes aynı anda girişe döndü. Ağır adımlarla içeri giren adamın yüzünde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu. Koyu renk takım elbisesi kusursuzdu; yılların verdiği otorite ise sessizliğinin bile önüne geçiyordu.
Magnus Valerius.
Salonun en ucundaki koltuğa doğru yürürken kimse tek kelime etmedi. O yerine oturmadan Ordo Noctis’te konuşmaya başlamak, yazılı olmayan kurallardan birini çiğnemek demekti. Magnus yerine oturur oturmaz bakışlarını salondaki üyelerin üzerinde yavaşça gezdirdi.
“Rapor.”
Kapının yanında bekleyen vampir öne çıktı. Başını saygıyla eğdikten sonra konuşmaya başladı.
“Efendim… Bugün Morbury’de olağandışı bir enerji tespit ettik.”
Magnus’un yüz ifadesi değişmedi. “Devam et.”
“İzler, Fray soyuna ait. İşaret yeniden uyanmış.”
Salonda derin bir sessizlik hâkim oldu. Birkaç üye şaşkınlıkla birbirine bakarken Magnus tek kelime etmeden konuşmasını bekledi.
“Kızı göremedik.” diye devam etti vampir. “Fakat geride bıraktığı enerji son derece güçlüydü. Ayrıca olay yerinde Jax Valerius’un izlerine de rastladık.”
Magnus’un bakışları bir anlığına sertleşti. “Demek o da hissetti.”
“Emriniz nedir, efendim?”
Magnus ağır hareketlerle ayağa kalktı. Salondaki herkes onu dikkatle izliyordu.
“Kız bulunacak.” Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. “Ve Jax da.”
Yaşlı üyelerden biri yavaşça öne eğildi. “Yine de o senin oğlun.”
Magnus, yaşlı üyeye soğuk bir bakış attı. “Hayır.”
Sesi salondaki taş duvarlarda yankılandı. “O, karımın bana bıraktığı en büyük hata.”
Kimse bir şey söylemedi. Çünkü Ordo Noctis’te Magnus Valerius’un verdiği kararlar tartışılmazdı fakat o an, yaklaşan fırtınanın habercisi olan tek şey gökyüzü değildi
Bölüm etkileşimi
