26. bölüm · KUSURSUZLARIN OKULU

25. Bölüm

🌞 Teomanım 🌞

ARKADAŞLAR BU BÖLÜMDE BENİM ÇOK SEVDİĞİM BAZI ŞAİRLERİN HAYATINI ANLATTIM SİZLERE UMARIM BEĞENİRSİNİZ...

EYLÜL ÜN AĞZINDAN...

1. dönemin bitmesine çok bir zaman kalmadı. Son birkaç sınav sonra karne sonra yarıyıl tatili biz tabii ki de burada olmayacağız.

Yarıyıl tatilinde zaten burada olmak istemem bu birkaç ayı zar zor bitirdim Bir de tatil değil mi burada kalayım hiç sanmıyorum.

Dersimiz edebiyat ve bugünkü konumuz şairler ve şiirleri sanırım bu konuda en iyi olan Kuzey. Onun şiirleri olan bağımlılığını lina'nın onun evine gittiğinde öğrenmiştik.

"Evet çocuklar size bu konu ile ilgili bir de ödev vereceğim."

Haydar gider hayat ne ödevi İnşallah geçen seferki gibi bir evde değildir.

"Her birinize birkaç tane yazar vereceğim bunların hayatlarını araştırıp bir sonraki dersimizde bize anlatmanızı istiyorum."

Neyse bu basit internetten 5 dakikada öğreniriz.
Daha hoca vermeye başlamadan Kuzey hemen parmak kaldırıp söz hakkı istedi.

"Hocam ben Nazım Hikmet veya Atilla İlhan istiyorum lütfen ikisinden birini verir misiniz?"

"Tabii ki de kuzeycim sen o zaman Atilla ilhan'ın hayatını araştır bakalım nasıl biriymiş?"

"Tamam hocam teşekkür ederim."

"Lina sen de Nazım hikmet'i araştır"

"Peki hocam"

"Miran sen de Yunus Emre'yi. Derin sen Necip Fazıl Kısakürek. Atlastan Cemal Süreya. Eylül sen de Ahmet Hamdi tanpınar'ı araştır"

Hepimiz kendimize verilen şairlerin isimlerini not edip derse devam ettik. Bir sonraki edebiyat dersimiz 2 gün sonraydı neyse ki artık internet çok hızlı olduğu için hemen araştırabilecektik ve tabii bu araştırmanın sonunda bir de bu şairlerin birer şiirini okuyacaktık.

Ben eve gittiğimde ilk olarak bana verilen şairin hayatını araştırdım ve en güzel şiirlerinden birini buldum. Hayatım tabii ki de öyle özet geçip yapmadım iyice okudum kafama kazıdım çünkü ben bunları kendimi anlatacaktım kağıttan bakarak okumayacaktım.

Ben ödevimi hallettikten sonra kızlara da yardım ettim onlarınkini de hallettik. Aslında şairlerin hayat ını incelemek ve onların şiirlerini okumak güzel bir şeymiş kuzey'in neden bu kadar sevdiğini şimdi anlıyorum.

Tekrar edebiyat dersimiz geldiğinde benim gözüm kuzenin elindeki kağıtlara takıldı anlaşılan bu ödev çok hoşuna gitmişti çünkü bir sürü şiir getirmişti lina'nın anlattığına göre bunlar evinde panosunu asılı olan şiirlerden birkaç tanesiymiş.

"Çocuklar yaptınız mı bakalım ödevi?"

"Evet hocam ilk ben başlayabilir miyim?"

Dedi Kuzey sabırsız bir şekilde hoca da hemen söz hakkı verdi.

"Anlat bakalım Kuzey kimmiş Atilla İlhan"

"Bazen bazı insanlar vardır, daha odaya girmeden bile bir ağırlıkları hissedilir ya… İşte Atilla İlhan tam öyle bir adamdı. Sanki sürekli eski bir film sahnesinden çıkıp gelmiş gibiydi. Uzun pardösüsü, keskin bakışları, elinden düşmeyen sigarası… Ama onu asıl unutulmaz yapan şey görünüşü değil, kelimeleriydi. Çünkü o, aşkı da yalnızlığı da memleket özlemini de insanın içine işleyerek anlatırdı."

Diye söze başlıyor Kuzey.

"1925 yılında İzmir’de doğmuş. Daha genç yaşlarında bile diğer insanlardan biraz farklıymış. Sessiz ama içinde fırtınalar taşıyan biri gibi… Lisedeyken Nazım Hikmet’in şiirlerini sevdiği için başı derde giriyor hatta. Düşünsene, sadece bir şiir yüzünden hayatı değişiyor. Okuldan uzaklaştırılıyor, sorgulanıyor… Ama o hiçbir zaman yazmaktan vazgeçmiyor. Belki de tam o zaman anlıyor kelimelerin ne kadar güçlü olduğunu."

Arada nefes alıp vererek iştahla anlatmaya devam ediyor.

Sonra yıllar geçiyor, İstanbul’a geliyor. O dönemin edebiyat çevrelerine giriyor ama hiçbir zaman tam anlamıyla kimseye benzemiyor. Herkes bir tarafa giderken o başka bir yoldan yürümeyi seçiyor. Paris’e gidiyor mesela… Orada uzun süre kalıyor. Kafelerde oturup insanları izliyor, sokaklarda dolaşıyor, şiirler yazıyor. Sanki Paris’in yağmurlu geceleri onun ruhuna işlemiş gibi. Zaten şiirlerinde de hep böyle bir hava vardır; biraz hüzün, biraz aşk, biraz sigara dumanı ve gece.Onun aşk anlatışı da çok farklıydı. Böyle masum pembe bir aşk değil… Daha çok insanın içini acıtan, uykusuz bırakan türden. Bir kadının gözlerini anlatırken bile sanki bütün bir şehri anlatıyor gibi hissedersin. “Ben sana mecburum” dediğinde gerçekten o çaresizliği hissedersin mesela. Çünkü o, aşkı süsleyerek değil yaşayarak yazıyordu."

Kuzey gerçekten de çok hakim bu konuya.

"Sadece şair de değildi aslında. Romanlar yazdı, senaryolar yazdı, gazetecilik yaptı. Ama ne yaparsa yapsın içinde hep asi bir taraf vardı. Memleket meselelerine kafa yorardı, insanları gözlemlerdi. Sokaktaki insanı da anlardı, yalnız bir âşığı da…Ve yaşlandığında bile o eski film karakteri havasını hiç kaybetmedi. Hâlâ aynı derin bakışlar, aynı düşünceli yüz… Sanki her an cebinden buruşturulmuş bir şiir çıkaracak gibiydi.2005 yılında hayatını kaybettiğinde birçok insan sadece bir şairi değil, bir dönemin ruhunu kaybetmiş gibi hissetti. Çünkü Atilla İlhan öyle biriydi; onun şiirlerini okurken sadece kelimeleri değil, eski İstanbul gecelerini, yarım kalmış aşkları, tren garlarını, sigara dumanını ve insanın içindeki o tarifsiz yalnızlığı da hissederdin."

"Harika kuzeyciğim teşekkür ederiz evet Miran sıra sende sen anlat bakalım. Kimdir bu Yunus Emre "

Miran derin bir nefes alarak söze başlıyor.

"Bazı insanlar vardır, üzerinden yüzlerce yıl geçse bile söyledikleri hâlâ insanın kalbine dokunur. İşte Yunus Emre tam da öyle biriydi. Onu düşününce insanın aklına kılıçlar, savaşlar ya da saraylar değil… Sessiz bir Anadolu yolu, rüzgârın savurduğu topraklar ve elinde asasını taşıyan bir derviş gelir.

yüzyılda Anadolu’da yaşamış. Ama öyle kolay zamanlar değilmiş o dönemler… Savaşlar var, kıtlık var, insanlar yorgun ve umutsuz. Her yerde karmaşa hâkim. İşte Yunus Emre tam böyle bir dönemde ortaya çıkıyor ama insanlara korku değil umut veriyor. Çünkü onun dili sevgi diliydi.

Rivayete göre bir zamanlar oldukça fakir bir çiftçiymiş. Bir yıl kıtlık olunca eline biraz buğday almak için Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına gidiyor. Hacı Bektaş ona “Buğday mı istersin, nasip mi?” diye soruyor. Yunus o an aç olduğu için buğdayı seçiyor. Ama yolda giderken içini bir pişmanlık kaplıyor. Sanki kaçırdığı şeyin buğdaydan çok daha büyük olduğunu hissediyor. Geri dönüyor ama artık onun yolu değişmiş oluyor.

Sonra bir dergâhta yıllarca hizmet ettiği anlatılır. Odun taşıdığı, çalıştığı, nefsiyle mücadele ettiği söylenir. Hatta “Bu dergâha hiç eğri odun girmedi” derler onun için. Çünkü sadece odunları değil, kalbini de doğrultmaya çalışıyormuş gibi…

Ve bir gün şiirler söylemeye başlıyor. Ama onun şiirleri diğerleri gibi ağır, anlaşılması zor değil. Halkın diliyle konuşuyor. Köylünün de anlayacağı şekilde… O yüzden insanlar onu çok seviyor. Çünkü o, insanlara yukarıdan bakmadan konuşuyordu. Sevgiyle, sadelikle…

“Yaratılanı severim yaratandan ötürü” dediğinde insanlar sadece bir söz duymuyordu aslında. Bir hayat görüşü duyuyordu. Onun gözünde insanın dili, dini, zenginliği önemli değildi. Herkes aynı sevginin parçasıydı.

Şiirlerinde bazen öyle bir hüzün olur ki insan sanki uzak bir yolculuğa çıkmış gibi hisseder. Bazen de öyle bir huzur verir ki… Sanki biri omzuna dokunup “Geçecek” demiş gibi.

Yunus Emre sadece bir şair değildi aslında. O, insanlara kalbin önemini hatırlatan biriydi. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen hâlâ şiirlerinin okunmasının sebebi de bu belki. Çünkü onun sözleri eski değil… İnsanın içindeki duygular kadar canlı."

Tek nefeste bütün bildiklerini anlatıyor Miran onun anlatımı da gayet iyi ama ben kuzeyini anlatımını daha çok beğendim çünkü Kuzey kendinden bir şeyler katarak anlatıyordu.

"Teşekkür ederiz miracığım Atlascım sıra sende"

Atlas da tamamen sıradan bir anlatım diliyle anlatıyor bu konularda pek bir bilginizin olmadığı aşikar sanırım bütün hayatını internette yazıp da gelmiş buraya.

"Bazı insanlar konuşurken bile şiir yazıyormuş gibi gelir ya… İşte Cemal Süreya tam öyle biriydi. Onun hayatına bakınca insan, biraz hüzün biraz aşk biraz da yalnızlık görüyor. Sanki içinde hiçbir zaman tam dinmeyen bir boşluk taşımış gibi…

1931 yılında Erzincan’da doğmuş. Ama çocukluğu öyle huzurlu geçmemiş. Daha küçücükken ailesiyle birlikte sürgün gibi bir yolculuğa çıkmak zorunda kalmışlar. Dersim Olayları’ndan sonra ailesi başka şehirlere gönderilmiş. Düşünsene, daha çocuk yaşta evinden kopuyorsun, bildiğin her şeyi arkanda bırakıyorsun… Belki de onun içindeki o derin hüzün biraz da buradan geliyordu.

Sonra yıllar geçiyor. Çok zeki bir çocuk olduğu fark ediliyor. Okuyor, düşünüyor, yazıyor… Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde eğitim alıyor. Ama ne kadar ciddi bir bölüm okusa da ruhu hep şiire aitmiş gibi. Çünkü onun dünyasında kelimeler sıradan değildi. Bir cümleyi bile insanın içine işletecek şekilde kuruyordu.

Bir gün şiirleri yayımlanmaya başlıyor ve insanlar fark ediyor ki bu adamın dili başka. Özellikle İkinci Yeni döneminde adı çok duyuluyor. Şiirleri alışılmış gibi değil. Daha cesur, daha derin, daha özgür… Aşkı anlatıyor ama öyle klasik şekilde değil. Bir bakışı, bir sigara dumanını, bir ayrılığı bile şiire dönüştürüyor.

Ve aşk… Sanırım onun hayatında aşk hep vardı. Ama tam anlamıyla mutlu bir aşk değil. Daha çok insanın içini sızlatan türden. Şiirlerini okurken bazen bir kadını ne kadar sevdiğini hissedersin, bazen de o sevginin onu nasıl yalnız bıraktığını… “Üstü kalsın” dediğinde bile insanın içine dokunan bir şey vardır mesela.

Onun hakkında anlatılan en bilinen şeylerden biri de soyadındaki bir harf hikâyesi. Rivayete göre bir iddiada kaybettiği için “Süreyya” soyadındaki bir “y” harfini attığı söylenir. Gerçek mi tam bilinmez ama insanlar bu hikâyeyi seviyor çünkü ona çok yakışıyor. Bir harfi bile şiir gibi eksilten adam…

Hayatı boyunca dergiler çıkarmış, yazılar yazmış, çeviriler yapmış. Ama ne yaparsa yapsın insanlar onu en çok şiirleriyle hatırladı. Çünkü Cemal Süreya insanın kalbine dokunmayı biliyordu. Şiirlerinde bazen bir İstanbul akşamı vardı, bazen yalnız bir adamın sessizliği, bazen de unutulamayan bir kadın…

1990 yılında hayatını kaybettiğinde ardında sadece şiirler bırakmadı aslında. İnsanların içinden bir parça bıraktı. Çünkü onun dizelerini okurken insan kendinden bir şey buluyordu. Belki eski bir aşkı, belki yarım kalmış bir duyguyu, belki de sadece gecenin sessizliğini"

"Teşekkür ederim atlascığım kız iyi sanırım arkadaşlarına biraz kendinden katarak bir şeyler anlatmayı öğretmen gerekiyor evet derin sıra sende"

"Necip Fazıl Kısakürek’i anlatırken insan sadece bir şairden bahsediyormuş gibi hissetmiyor. Daha çok içinde sürekli fırtına kopan bir adamı anlatıyormuş gibi… Çünkü onun hayatında sakinlikten çok arayış vardı. Hep bir şeyin peşindeymiş gibi yaşadı; bazen anlamın, bazen inancın, bazen de kendi ruhunun…

1904 yılında İstanbul’da doğmuş. Çocukluğu oldukça rahat geçmiş aslında. Büyük konaklarda büyüyor, iyi okullarda okuyor. Daha küçük yaşta bile farklı biri olduğu belliymiş. Sessiz ama dikkatli… İnsanları izleyen, çok düşünen bir çocuk gibi.

Sonra gençliği geliyor. O dönemde oldukça hareketli bir hayatı varmış. Kumar oynadığı, geceleri sabahlara kadar dolaştığı, hayatın hızlı tarafına kapıldığı anlatılır. Ama ne kadar kalabalık içinde olsa da içinde büyük bir boşluk taşıyormuş gibi… Zaten şiirlerinde de bunu hissedersin. Özellikle yalnızlık ve insanın kendi içindeki karanlık çok vardır.

Bir süre sonra Paris’e gidiyor eğitim için. Orada bambaşka bir dünyayla karşılaşıyor. Kafeler, sanat çevreleri, uzun geceler… Ama yine de huzuru tam bulamıyor. Sanki nereye giderse gitsin içinde eksik kalan bir şey varmış gibi.

Sonra hayatının en büyük kırılma noktalarından biri oluyor. Abdülhakim Arvasi ile tanışıyor. İşte o tanışmadan sonra sanki başka bir Necip Fazıl ortaya çıkıyor. Daha önce içindeki boşluğu neyle dolduracağını bilemeyen adam, bu kez maneviyata yöneliyor. Yazıları, düşünceleri, şiirleri bile değişmeye başlıyor.

Ve şiirleri… Onun şiirlerinde insan bazen karanlık bir sokakta yürüyormuş gibi hisseder. Bazen de kendi iç sesiyle yüzleşiyormuş gibi. Özellikle “Kaldırımlar” şiiri vardır ya… Sanki geceyle konuşan yalnız bir adamı izlersin. Çünkü Necip Fazıl Kısakürek duyguları saklayarak değil, en sert hâliyle yazıyordu.
Sadece şair de değildi aslında. Dergiler çıkardı, tiyatro oyunları yazdı, konferanslar verdi. Özellikle Büyük Doğu dergisiyle düşüncelerini insanlara ulaştırdı. Kimi insanlar onu çok sevdi, kimi insanlar sert düşünceleri yüzünden eleştirdi. Ama kimse onu görmezden gelemedi. Çünkü girdiği her ortamda ağırlığı hissedilen biriydi.
Yaşlandığında bile o keskin bakışlarını kaybetmemişti. Sanki insanın içine bakıyormuş gibi duran gözleri vardı. Konuşurken bazen sert, bazen derin bir hüzün taşıyan biri gibi görünürdü.
1983 yılında hayatını kaybettiğinde ardında sadece şiirler bırakmadı. Büyük tartışmalar, fikirler, düşünceler ve unutulmayan dizeler bıraktı. Çünkü Necip Fazıl Kısakürek öyle biriydi ki onu okuyan insan ya çok severdi ya da ona karşı çıkardı… Ama mutlaka etkilenirdi."

"Teşekkür ederiz derinciğim "

Bana ve lina'ya sıra gelmeden maalesef ki zil çaldı bir sonraki dersimiz haftaya artık haftaya da biz anlatırız sınıftan birkaç kişi daha anlatmamıştı onlar da herhalde haftaya olan derste anlatırlar.