23. bölüm · KUSURSUZLARIN OKULU

22. Bölüm

🌞 Teomanım 🌞

AYNI BÖLÜM EYLÜL'ÜN AĞZINDAN...

Kızlarla akşam evde buluşacağız diye sözleşip ayrıldık hepimiz kendimize verilen ödev yerlerimiz için yola koyulduk.

Konuma yaklaştıkça bulunduğum semt resmen değişmeye başladı. Sıradan apartmanların yerini devasa malikâneler, yüksek duvarlar ve önünde güvenlik bekleyen siteler alıyordu. Kaldırımlarda tek bir çöp bile yoktu. Her yer o kadar temiz ve düzenliydi ki sanki gerçek bir mahallede değil de yabancı dizilerdeki zengin bölgelerinden birindeydim.
Yol kenarında duran arabaların bazılarını sadece internette görmüştüm. Simsiyah camlı lüks cipler, milyonluk spor arabalar, şoförlü araçlar… İnsan burada yaşayanların parasının hiç bitmeyeceğine inanıyordu.
Telefonumdaki konuma tekrar baktım çünkü yanlış geldiğimi düşündüm. Ama hayır. Atlas gerçekten burada oturuyordu.
Birkaç adım daha attığımda karşıma çıkan şeyi görünce istemsizce yavaşladım.
Bu ev değildi.
Resmen modern bir malikâneydi.
Koskocaman siyah demir kapılar vardı. Kapının yanında güvenlik kulübesi duruyordu ve içeride takım elbiseli güvenlikler vardı. Kapının üstünde altın detaylarla işlenmiş soyadı yazıyordu. İnsan daha içeri girmeden burada yaşayanların ne kadar güçlü olduğunu hissediyordu.
Kapılar açıldığında gözlerim istemsizce büyüdü.
İçeri uzanan taş yol bile bizim mahallenin sokağından daha şıktı. Yolun iki yanında kusursuz kesilmiş çimler, gece ışıklarıyla süslenmiş uzun palmiyeler ve dev heykeller vardı. Ortada mermerden yapılmış kocaman bir süs havuzu duruyordu. Suyun sesi bile lüks hissettiriyordu.
Biraz ileride camlarla kaplı ayrı bir bina gördüm. Büyük ihtimalle spor salonuydu. Hemen yanında yarı olimpik büyüklükte bir havuz vardı. Havuzun kenarında beyaz localar, ateş çukurları ve pahalı otellerdekine benzeyen oturma alanları vardı.
Ve asıl villa…
Gerçekten nefes kesiciydi.
Kocaman camlarla kaplıydı. Dış cephesinde siyah mermer ve koyu ahşap kullanılmıştı. Üç katlıydı ama öyle klasik zengin evleri gibi gösterişli değildi. Daha çok “sessiz ama korkutucu bir zenginlik” hissi veriyordu. İnsan bakınca burada yaşayanların sadece parası değil gücü de olduğunu anlıyordu.
Kapıya yaklaşırken yukarı baktım. Tavandan yere kadar uzanan dev camlardan içerisi görünüyordu. Kristal avizeler, modern tablolar, mermer merdivenler… Bir otelin lobisine benziyordu.
Hayatımda ilk defa bir insanın evine girerken kendimi fakir hissettim resmen.

Kendine gel Eylül saçmalama onlar da senin gibi insan.

Daha fazla vakit kaybetmeden korumaların yanına gittim ne için geldiğini söyledim zaten haberleri varmış.

Ucu bir daha görünmeyen dev bahçenin ortasındaki taş yoldan yürüyerek villanın geniş kapısına ulaştım zili çaldım ardından kapı açıldı ben kapının bir hizmetçi tarafından açılmasını bekliyordum ama kapıyı açan Atlas oldu hemde yüzünde kocaman bir gülümseme ile.

"Selam hoşgeldin"

"Merhaba"

"Ayakta durma geç içeri"

Evin salonu olarak kullanılan yer olağanüstü derecede etkileyiciydi. Atlas ın şık ve bakımlı hali gözümden kaçmadı.

Biraz oturduk evim fazla abartılı ve gösterişli olması beni elbette ki rahatsız etmişti alışık olduğum bir ortam değildi.

"Lina kuzeyi öldürmezse bari"

Diyerek güldü ben de güldüm harbi o ne yaptı acaba.

"Kuzey bulaşmasa bir şey yapmaz ya"

"Yani sanmıyorum kuzey in bu aralar kafası biraz dalgın"

"Nesi var?"

"Bilmem bana da anlatmadı miran a sordum ona da bir şey yok demiş muhtemelen ailevi bir sorundur"

"Anladım bu kötü üzüldüm açıkçası "

"Annesinin ve babasının yokluğu biraz zor geliyor herhalde tıpkı bana ve miran'a zor geldiği gibi"

"Sahi nerede aileleriniz"

"Hepsi yurt dışında bizim babamlar ortak üçünün ortak holdingi annemler değişti kendi aralarında bir grup kurmuşlar müzayedilerek atılıyorlar moda haftalarına gidiyorlar dergi kapaklarına konuk oluyorlar"

"Farklıymış benim annemde lina ve Derin in annesi ile çok yakın ama onlar genellikle birlikte pazar gidip 5 çayı yaparlar"

"Keşke bizimkiler de öyle olsa. Neyse boşverelim bunları vakit kaybetmeden ödevi yapmak istiyorsun sen de sanırım sana odamı göstereyim"

"Olur"

Atlas la birlikte çatı katındaki odasına gittik odanın konumu ve tasarımı harikyadı dekorasyonu da öyle tek sıkıntı fazlasıyla dağınık olmasıydı.

"Dağınıklığın kusuruna bakma ama toplu olmayı seven bir insan değilim"

"Benim için sorun yok senin odan ne de olsa"

Çalışma kitapları defterler tuttuğu notlar bir tarafta kıyafetlerinin yarısı yatağının üzerinde yarısı yerde dolabının kapakları açık ve daha sayamadığım birçok dağınıklık bunu görünce nedense gülesim geldi.

"Şu an bu dağınıklık adına utandım"

"Sorun değil Enes de böyle dağınık"

"Enes kim?"

"Lina nın erkek kardeşi 8 yaşında olmasına rağmen çok dağınık zor baş ediyoruz onunla"

"Kendimden biliyorum erkek çocuğu biraz yaramaz oluyor ben de küçükken öyleydim"

"Aslında o yaramaz değil fazla dağınık Lina da dağınıklıktan hiç hoşlanmadığı için sürekli tartışırlar"

"Aslında hizmetliler odayı toplamak istedi ama ben kendi yaptığım dağınıklığımı başkası tarafından toplanmasını doğru bulmuyorum ben de dağıttıysam ben toplayacağım"

"Benim için inan ki hiç sorun değil. Sadece video çekeceğim zaten bazı yerlerini kırpıcam odanın dağınıklığı görünmez"

"Sen başla o zaman"

Odaya girer girmez dikkatimi çeken bir diğer şey ise bir sürü çiçeğin olmasıydı.burnuma yoğun ama huzur veren bir çiçek kokusu çarptı. İlk başta odanın içinde bu kadar fazla çiçek olabileceğine inanamadım. Cam kenarları tamamen saksılarla doluydu; beyaz zambaklar, mor ortancalar, minik papatyalar… Hatta tavandan bile sarmaşıklar sarkıyordu. Sanki normal bir genç odası değil de gizli bir sera gibiydi.
Masasının üstünde kurutulmuş çiçeklerle doldurduğu cam şişeler vardı. Kitaplarının arasına çiçek yaprakları koymuştu, bazı sayfaların arasından kurumuş güller taşıyordu. Duvarlara poster asmak yerine çiçek çizimlerini çerçeveletmişti. Hatta yatağının üstündeki koyu renk nevresimde bile ince beyaz çiçek desenleri vardı.
En garibi de hepsine gerçekten değer veriyor oluşuydu. Bir yaprağı kopsa fark edecek gibiydi. Saksıların yanında küçük notlar duruyordu; hangi gün sulanacakları, ne kadar güneş sevdikleri yazıyordu. İnsan onun odasında uzun süre kalınca dışarıdaki dünyayı unutuyordu. Çünkü oda bir erkek odasından çok, karanlık ve sakin bir botanik bahçesini andırıyordu.

Bu kadar dağınık bir odada bu kadar fazla çeşitli çiçeğin olması biraz tuhaftı.

Ama daha tuhaf olanın normalde erkeklerin motorlara arabalara futbolculara takıntı olmasının yanında atlasın tamamen çiçeklere takıntılı olmasıydı.

Ben etrafımdaki bu şahane derecede güzel çiçekleri incelerken o da bana birkaç ay hakkında bilgi verdi.

"Beyaz zambakları ilk gördüğünde insanın içi garip bir şekilde sakinleşiyor. Hani bazı çiçekler bağırır gibi güzeldir ya, zambak öyle değil. Sessiz bir asaleti var. Kokusu ağırdır biraz, odanın her yerine yayılır hatta bazen fazla bile gelir ama yine de insan vazgeçemez. Eskiden beyaz zambak saflığın ve temiz kalbin simgesi sayılırmış. O yüzden düğünlerde ya da özel günlerde çok kullanılır. Ama bana sorarsan zambak biraz da yalnızlığı temsil ediyor. Tek başına bile dikkat çeken bir çiçek çünkü."

Vay be beyaz zambakların nasıl da bir geçmişi varmış.

"Mor ortancalar ise tam tersine kalabalığı seviyor gibi. Tek bir dalında onlarca küçük çiçek oluyor ve uzaktan bakınca bulut gibi görünüyorlar. Renkleri ışığa göre değişiyor bazen; kimi zaman açık lila, kimi zaman koyu mora yakın. Ortancaların ilginç tarafı toprağa göre renk değiştirebilmesi. Yani aynı çiçek başka bir yerde maviye ya da pembeye dönebiliyor. İnsanlar bu yüzden ortancaları biraz “ruh hali değişen çiçek” gibi görür. Bana hep eski yaz akşamlarını hatırlatıyorlar. Büyük bahçeler, taş evler, hafif rüzgâr falan"

Diye devam ediyor sözlerine derslerde kötü olan atlas ın çiçek bilgisi beni gerçekten şaşırttı.

"Minik papatyalar ise bambaşka. Gösterişli değiller ama insanı mutlu ediyorlar. Küçücük olmalarına rağmen bir yere yayıldıklarında ortamı canlı gösteriyorlar. Çocukluk gibi bir hisleri var. Masum ama aynı zamanda inatçı çiçekler. Çünkü en beklenmedik yerlerde bile çıkarlar; kaldırım kenarında, taşların arasında… Papatya denince çoğu kişinin aklına “seviyor sevmiyor” gelir ama aslında papatyalar sadeliğin güzelliği gibi biraz. Fazla uğraşmadan insanın kalbine dokunuyorlar."

Diye sözlerini bitiriyor Atlas. Çiçeklerin bu kadar çok yönlü olduğunu ve bu kadar detaylı olduğunu bilmiyordum.

"Bayağı bilgilisin bu konuda"

"Evet başlarda annemin hobisiydi. Tabii o yurt dışı kaçamaklarına başlayınca ben merak saldım. Evin geri kalanında da bir sürü farklı çiçek var bir de arka bahçede seramız var oradaki bütün çiçeklerle de beni ilgileniyorum odadaki çekim işim bittikten sonra sana orayı da göstermek isterim eminim bayılacaksın"

"Sen böyle söyleyince merak ettim doğrusu hemen buradaki işimi halledeyim de oraya geçelim"

Odada biraz çekim yapıp atlasa ilgili birkaç bilgi edindikten sonra vakit kaybetmeden evin geri kalanını gezdik evet söylediği gibi evin neredeyse her köşesinde farklı bir çiçek bulunuyordu eve resmen canlılık katmıştı evdeki soğuk hava bu çiçeklerin renkleri ve kokusuyla biraz kırılıyordu.

Daha sonra da bahçeye indik arka tarafta olan seraya götürdü beni tamamen camla kaplı olan bir seraydı.

Sera uzaktan bakınca bile insanın dikkatini çekiyordu çünkü neredeyse tamamen camdan yapılmıştı. Güneş vurdukça dev bir kristal gibi parlıyor, içerideki çiçeklerin renkleri dışarıya bulanık bir tablo gibi yansıyordu. Kapısından içeri girer girmez hava değişiyordu zaten. Dışarısı ne kadar soğuk ya da kuru olursa olsun içerisi sıcak, nemli ve yoğun bir çiçek kokusuyla doluydu. İnsan birkaç saniye boyunca sadece etrafa bakmak istiyordu çünkü nereye dönsen başka bir renk, başka bir bitki vardı.
Tavan o kadar yüksekti ki bazı sarmaşıklar neredeyse camlara kadar ulaşmıştı. İncecik metal köprüler vardı üst kısımlarda, oradan aşağı bakınca rengârenk çiçekler deniz gibi görünüyordu. Bir köşede bembeyaz zambaklar vardı; ağır kokuları havaya karışıyordu. Başka bir tarafta mor ortancalar kümeler halinde dizilmişti, sanki biri mor bulutları koparıp toprağa yerleştirmiş gibiydi. Minik papatyalar ise büyük çiçeklerin arasında kaybolacak kadar küçüktü ama yine de göz alıyordu.
Ama asıl dikkat çeken şey nadir çiçeklerin olduğu bölümdü. Oraya herkes alınmıyormuş gibi bir havası vardı zaten. Cam bölmelerin içinde başka ülkelerden getirilmiş çiçekler duruyordu. Bazılarının isimlerini okumak bile zordu. Japonya’dan getirilen koyu mavi bir orkide vardı mesela; ışık vurunca neredeyse siyah görünüyordu. Güney Amerika’dan gelen dev yapraklı egzotik çiçekler vardı, bazıları normal bir insanın kolu kadar büyüktü. Hatta geceleri açan bir çiçekten bahsediyorlardı, yılda sadece birkaç saat canlı kalıyormuş. Çalışanlar onun önünde özellikle dikkatli davranıyordu sanki paha biçilemez bir mücevhermiş gibi.
Seranın ortasında küçük yapay bir gölet vardı. Suyun üstünde beyaz nilüferler yüzüyordu ve tavandan süzülen ışık suya vurunca her yer parlıyordu. İnsan orada uzun süre kalınca zaman kavramını unutuyordu resmen. Dış dünyanın sesi tamamen kesiliyor, sadece suyun sesiyle yaprakların hafif hışırtısı kalıyordu. Sanki normal bir seradan çok başka bir ülkeye açılan gizli bir yer gibiydi.

Seranın en arka tarafında özel bir bölüm vardı. Normal ziyaretçilerin çoğu ilk başta orayı fark etmiyordu çünkü diğer yerlere göre daha karanlıktı ve cam kapılarla ayrılmıştı. Ama içeri girince insan neden ayrı tutulduğunu anlıyordu. Oradaki çiçekler sıradan değildi. Bazıları o kadar nadirdi ki dünyada birkaç tane kaldığı söyleniyordu.
Mesela en dikkat çekeni “Hayalet Orkide”ydi. İlk gördüğümde gerçekten gerçek değilmiş gibi gelmişti bana. İncecik beyaz yaprakları vardı ve karanlıkta hafif parlıyormuş gibi görünüyordu. Toprağın içinde bile durmuyordu tam olarak; ağacın gövdesine tutunmuştu sanki havada yaşıyormuş gibi. Çalışanlardan biri bu çiçeğin bataklıklarda yetiştiğini ve açmasının inanılmaz zor olduğunu söylemişti. Hatta bazı yıllar hiç çiçek vermiyormuş. O yüzden biri açtığında insanlar görmek için başka ülkelerden bile geliyormuş.
Bir başka cam bölmenin içinde “Kadupul Çiçeği” vardı. Ona yaklaşınca herkes otomatik olarak sesini kısıyordu nedense. Çünkü bu çiçek sadece geceleri açıyormuş ve güneş doğmadan ölüyormuş. Düşünsene… Hayatının tamamı birkaç saat. O yüzden dünyanın en gizemli çiçeklerinden biri sayılıyor. Kokusu da tarif edilemeyecek kadar yoğunmuş; vanilya gibi ama daha serin bir koku. Çalışanlar açacağı geceyi önceden tahmin etmeye çalışıyormuş çünkü kaçırılırsa bir sonraki açışı aylar sonra olabiliyormuş.
Sonra koyu mavi bir gül vardı. Gerçek bir mavi. Fotoğraflardaki gibi yapay duran renklerden değil, gece gökyüzü gibi derin bir mavi. İlk bakınca insan boyanmış sanıyor ama değilmiş. Özel bir üretim sonucu ortaya çıkmış ve yetiştirilmesi çok zor olduğu için inanılmaz değerliymiş. Yanındaki tabelada tek bir dalının bile küçük bir servet ettiği yazıyordu. Cam fanusun içinde tutuluyordu çünkü sıcaklık biraz değişse bile yaprakları zarar görüyormuş.
Ama beni en çok etkileyen çiçek “Siyah Lale” olmuştu. Tamamen siyah değil aslında; çok koyu bordo ama ışık az olunca simsiyah görünüyor. O kadar kusursuz görünüyordu ki insan dokunmaya kıyamıyordu. Hikâyelerde hep gizemli karakterlerle bağdaştırılan çiçeklerden biriymiş. Çalışan kadın bana bazı insanların onu takıntı hâline getirdiğini söylemişti çünkü doğada kusursuz siyah çiçek neredeyse imkânsız kabul ediliyor.
Bir de devasa bir çiçek vardı… Adını duyunca bile insanlar dönüp bakıyordu: “Ceset Çiçeği.” İsmi korkunç ama görüntüsü inanılmazdı. Kocaman kırmızı yaprakları vardı, neredeyse bir insan boyuna yakındı. Dünyanın en büyük çiçeklerinden biriymiş ama kötü kokuyormuş. Resmen çürümüş et gibi. Bunun sebebi de böcekleri kendine çekmekmiş. İlginç olan şey şu ki bu çiçek bazen yıllarca hiç açmıyormuş. Açtığında ise insanlar sırf görmek için kilometrelerce yol gidiyormuş çünkü birkaç gün içinde tekrar kapanıyormuş.
O bölümde dolaşırken insan kendini normal bir serada değil de başka bir dünyadaymış gibi hissediyordu. Her çiçeğin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir huyu vardı sanki. Bazıları sadece geceleri yaşıyor, bazıları yıllarca açmayı bekliyor, bazılarıysa tek bir sıcaklık değişiminde ölebiliyordu. Ve en garibi de şuydu… Orada duran her çiçek insanın içini garip bir şekilde ürpertiyordu. Çünkü hepsi fazla güzel ama aynı zamanda ulaşılmaz gibiydi.

Seradaki çiçeklerle ilgili bilgi alacağım derken saat epeyce geç olmuştu gerçekten buranın içinde zaman kavramının tamamen kayboluyordu.

"Eyvah çok geç olmuş benim gitmem lazım yoksa otobüsü kaçıracağım"

"Endişe etme ben seni bırakırım istersen"

"Hiç gerek yok gerçekten çok teşekkür ederim evin harika bu seraya bayıldım çiçek bilgin de gerçekten büyüleyici. Her şey için teşekkür ederim okulda görüşürüz"

Çocuğun başka bir şey söylemesine fırsat vermeden hemen evden Koşarak çıktım arkamdan gelecek sandım ama o öylece bakakaldı ben de daha fazla vakit kaybetmeden hemen otobüs durağına doğru yola koyuldum.