30. bölüm · Kayıp Anılar
30. Senin İçin Ölür De...
(Erva'nın Anlatımıyla...)
Çok sıradan düşündüğüm günler artık normal değildi. Gün geçtikce görevlerim zorlulaşıyor, ailem üzerine tehtidler alıyordum. Neyse ki hepsinin işini önceden bitirip aileme zarar vermelerini engelliyordum. Bu hayatta benim en büyük zaafım ailemdi. Ne kadar onlardan uzak olmaya çalışsam da bu zordu.
Düşman bir şekilde ailemi öğreniyor, istediklerini yaptırmak için ailem üzerine tehdit ediyorlardı. Tabii söyledikleri sadece söz olarak kalıyordu. Gün doğmadan işlerini bitiriyordum.
Akşam vaktiydi. Hava kararmaya yüz tutmuştu. İzmir'deydik. Yaklaşık 1 saat önce görevden gelmiştik. Hepimiz dinleniyorduk. Bu gece Ankara'ya geri dönecektik. Sosyal tesiste bir koltukta oturmuştum. Düşünceler içindeydim. Derken telefonum çaldı.
Arayan: Annem
Müsaitken telefonu açmalı mıydım? Elim meşgule gidecekken Yavuz yanıma oturdu ve “Bence açmalısın.” dedi. O dediği için açmayacaktım ama açtım.
“Alo?” dedi annemin neşeli sesi.
“Alo.”
“Nasılsın kızım? Bayağıdır arayıp sormuyorsun.”
“Dersler yoğun anne. Gizem nasıl?”
“Gizem İzmir'de şu an.”
“İzmir mi? İzmir'de ne işi var?”
“Öğretmeni sınıftan 4 öğrenciyi İzmir'e gezmeye götürmüş. Yarın sabah gelir.”
“Hmm. İyi.”
“Bir şeyin mi var kızım?”
“Hayır anne. Gayet iyiyim, siz?”
O an masanın üstündeki açık bilgisayarımdan bildirim geldi. Annem bir şeyler anlatıyordu ama dinlemiyordum. Hemen bilgisayara uzanıp gelen bildirime tıkladım. Bir e-posta gelmişti.
“Bu gece kardeşin Gizem'e veda et Erva :)”
E-postanın kimden geldiğine bakmaya çalıştım ama gizlenmiş ve ulaşılması imkansızdı. Hangi şerefsizdi bu?
“Kızım, dinliyor mus-”
“Anne kapatmam gerek, sonra ararım.” dedim ve telefonu masaya koydum. Mesajın nerden geldiğini bulmalıydım en azından.
Yanımda ki Yavuz “Bir sorun mu var?” diye sorduğunda “Evet, var.” diyerek yanıtladım. E-postanın İzmir'den geldiğini bulduğumda bir mesaj daha geldi. Mesaj değil, bir fotoğraftı bu.
Bir restoranttı burası. Masalardan birinde Gizem ve arkadaşları vardı. Ve onlardan başka kimse yoktu. Yüzlerinde korkmuş bir ifade. Dikkatle bakmaya başladım. Burası neresi olmalıydı?
Az önce annem Gizem İzmir'de demişti.
Mesaj İzmir'den gelmişti.
İzmir'de bir lokanta...
Lokantanın iç yapısına baktım. Tahmin ettiğim bir yer vardı ama emin değildim.
Hızlı ol Erva.
Hızlı ol.
Buranın yanan lokanta olduğunu anladığımda hızla yerimden kalktım. Derken bir mesaj daha geldi.
“15 dakikada patlayacak her yer. Kardeşin, geçmişte yanamadığı o ateşte yanacak.
«Nuriye Teyze olarak bildiğin ama Nadia Saleh'den...»”
Tahmin etmeliydim. O kadında en başından beri bir kötü huy sezmiştim. Hislerim asla yalan söylemezdi. Bugün kardeşime hiçbir şey yapamayacak o kadın! Yıllar önceki o patlamayı da o yapmıştı o zaman!
“Pelin!” diye bağırdım. “İstihbarata haber yolla, Sahil Sofra lokantasında bir bomba bulunuyor. İçeride 8 çocuk bulunmakta. Hemen ekipler yönlendirilsin!”
“Ne oluyor Erva?” dedi Pelin.
“Dediğimi yap. Acele etmeliyiz. Kardeşimin hayatı tehlikede! 10 dakikadan az süremiz var, hazırlanın hemen çıkıyoruz, hadi!”
Yavuz'un yüzü gerildi. “Emin misin?” diye sordu.
“Bir kez de sorgulamadan dediğimi yapın, hadi!”
Aceleyle tesisten çıktım. Bir yandan koşar adım arabama ilerliyor bir yandan da telefondan Hande Abla'yı aramaya çalışıyordum.
“Alo?” dedi telefondaki ses.
“Oğlunun ve kardeşimin başı dertte. Eğer hâlâ İzmir'deysen sana daha önce anlattığım patlama olan restorana git. Hemen git. Oğlun orada ve başı dertte. O restorantta bir bomba patlayacak. Acele et!” dediğimde arabaya binmiştim.
Arkamdan da ekibin diğerleri arabaya doluştuğunda hızla arabayı çalıştırdım. Hande de bugün görevde bize yardım etmişti. Farklı bir tesisteydi ve eğer hâlâ İzmir'deyse oğlunu kurtarmalıydı.
Hande sorgulamadan telefonu kapattı. Umarım anlamıştır. Son sürat giderken Caner “Erva, ne olduğunu söyleyecek misin?” diye sordu.
“Hayır. İstihbarattan geliyorlar mı? Yola çıkmışlar mı? Silahlarınızı aldınız mı?” diye ard arda sorular soruyordum. Derin bir nefes verdim. Sakin olmalıydım ama sakin olamıyordum.
“Evet, çıkmışlar. Ama yetişebilirler mi bilmiyorum. Silahlar da yanımızda.” dedi Efe.
Konuşmadan süratle arabayı sürdüm. Sokaklar kalabalık değildi. Gece vakti görmekte zorlansam da sürmeye devam ettim. En sonunda restoranı uzkatan gördüğümde durdum. Karşılaştığım kişilerle arabadan indim. Diğerleri de indi.
Hızlı adımlarla karşımdaki kişinin yakasını tuttum.
Nuriye Teyze
Hayır, Nadia Saleh.
“Seni geberteceğim! Seni öyle bir geberteceğim bana ölmek için yalvaracaksın. Seni yaşamaktan beter edeceğim!”
“Sen... Sen nasıl bu kadar erken gelebildin?” dedi şaşkınlıklar içinde bakarak.
“O olmayan zekan benim hangi şehirde olduğumu öğrenecek kadar yetmedi. Ama burdayım, ve kardeşimi kurtaracağım!”
“Efe ve Caner! Yakalayın şunları. Yavuz ve Pelin, gelin benimle!”
Efe ve Caner onlara silah doğrultup gitmelerine engel olurken biz de koşarak restorana gidiyorduk. Restorana yaklaşmıştık ki Gizemlerin binadan çıktığını gördük. Yavuz “Erva geri çekil!” diye bağırmasına rağmen ileri gidecekken büyük bir gümbürtünün etkisiyle geriye düştüm.
Saniyeler içinde her yer alev aldı. Restoranın yandığını gördüm. Girişe baktım. Alevlerden Gizem'i göremiyordum. Hızla alevlerin arasına daldım.
“Gizem!” diye bağırdım.
Ve onu gördüm. Yüzüstü bir şekilde alevlerin arasında, Yiğit'in kolları arasında onu gördüm. Kurtarma ekiplerinin ve İstihbarattan gelenlerin seslerini duyar gibiydim ama şu an ilgilendiğim Gizem'di.
Yanan alevleri umursamadan onun yanına gittim. Dizlerim üstünde oturdum ve yüzüne baktım. “Gizem.” diye fısıldadım. Gözleri hafif aralıktı ama acı çekiyor gibiydi.
“Gizem iyi misin? Gözlerin hafif aralık, tepki ver!” derken gözleri tamamen kapandı. Ellerimi yanaklarına koydum sarstım. Tepki vermediğinde “Gizem!” diye çığlık attım.
Tüm mahalle boyu yankılandı sesim. Kucağıma aldım hızla. Onu götürecekken kurtarma ekiplerinden biri geldi. Yiğit’i sedyeye yatırdılar. Ben ise Gizem’i kucağımda sıkıca tutuyordum. Alevler hâlâ etrafta dans ediyordu ama ben sadece kardeşimin yüzüne bakıyordum. Solgundu. Çok solgundu. Saçları yanmış, yüzü is içinde kalmıştı.
“Gizem… Gizem bak bana,” diye fısıldadım. Sesim titriyordu. “Gözlerini aç. Lütfen. Ben buradayım. Ablan burada.”
Kurtarma ekiplerinden biri yanıma çöktü.
“Hanımefendi, lütfen… Onu bize verin. Hemen hastaneye yetiştirmemiz lazım.”
Vermek istemedim. Kollarım kasılmıştı. Ama aklım bir anlığına netleşti. Onu sıkı tutarsam daha çok zarar verebilirdim. Dişlerimi sıkarak yavaşça sedyeye bıraktım. Ellerim hâlâ titriyordu.
“Nabız var mı?” diye sordum hemen.
Adam boynuna dokundu, birkaç saniye bekledi.
“Var… ama zayıf. Hızlı olmalıyız.”
Sedyeyi ambulansa doğru götürürlerken peşlerinden koştum. Yavuz arkamdan yetişti, kolumu tuttu.
“Erva, sen de bin. Biz burada kalıp diğerlerini kontrol ederiz.”
Başımı salladım. Ambulansa atladım. Gizem’in yanına oturdum. Bir elini tuttum. Soğuktu.
“Ben buradayım,” diye fısıldadım. “Duyuyor musun? Unutma… Ben buradayım. Seni bırakmayacağım.”
Ambulans sirenleri çalmaya başladı. Hızla uzaklaşırken pencereden dışarı baktım. Lokanta tamamen alevler içindeydi. Etrafı polis ve istihbarat ekipleri sarmıştı. Nadia’yı Efe ile Caner’in kontrol altına aldığını gördüm. Gamze ve Egemen de yerde, elleri kelepçeliydi.
Ama hiçbiri umurumda değildi.
Sadece Gizem.
Parmaklarını hafifçe sıktım.
“Lütfen... lütfen gözlerini aç. Bir kere daha ‘abla’ de bana. Sadece bir kere...”
Cevap gelmedi.
Sadece monitörlerin düzensiz bip sesleri ve benim boğuk nefes alışım vardı.
Bu sefer yetişememiş olabilirdim.
Ambulansın içinde, kardeşimin elini tutarken hissettim. Korkuyu. İlk defa birini kaybetmenin korkusunu yaşadım.
★★★★★
(Yazar Anlatımıyla...)
Hastanenin koridorları her zamanki gibi beyaz ve steril kokuyordu. Ama bu gece hava daha ağırdı. Duvarlara vuran ayak sesleri telaşlı, konuşmalar fısıltı halindeydi.
Yiğit, ameliyathaneye alınmıştı.
Patlamada Derin’i korumak için üzerine kapanmış, sırtına ve göğsüne isabet eden parçalarla ağır yaralanmıştı. İç kanama riski yüksekti. Kaburgalarının birkaçı kırılmış, akciğerlerinden biri zarar görmüştü. Doktorlar hemen müdahale etmiş, ama durum başından beri kritikti.
Ameliyathane kapısının arkasında saatler geçiyordu.
Derin'in sadece bedeninde birkaç çizik vardı. Yanık izi pek yoktu. Yiğit, ona siper olduğu için asıl yarayı Yiğit almıştı. Ancak bilinci kafa darbesiyle kapanmıştı sadece. Diğerleri birkaç yanığa rağmen hayattaydı. Sadece normal odada dinleniyor kimisi de uyuyordu.
Derin'in odasında ki Erva, kardeşinin gözlerini açmasını bekliyordu. Ağır yaralı değildi, gözlerini açmalıydı. Yerinde duramayıp bir ileri bir geri gidiyordu. Yanı başında oturan Yavuz ise “Sakin ol Erva. Çok ağır yaralı değilmiş. Birazdan uyanır dedi doktor.” dedi.
“Aileme ne diyeceğim ben? Kızın yine bir patlama da mı bulunuyordu diyeceğim? Hem de aynı restorantta.”
“Kardeşin iyi. Önemli olan bu. Tüm bu karışıklık içinde hesap soracaklarını zannetmiyorum.” Yanındaki koltuğu işaret etti. “Otur şuraya. Biraz soluklan ve dinlen. Kendine gel.”
Dediği gibi yaptı Erva. Yanına oturdu ve dirseklerini dizlerine yasladı ve eliyle yüzünü ovuşturdu. “Hiç iyi değilim ben. Hiç iyi değilim. Neden tüm bunlar benim ailemi buluyor? Yoruldum. Çok yoruldum. Her gün onlara bir şey olacak mı korkusuyla çok yoruldum.”
Yavuz emin olamasa da bir kolunu Erva'nın omzuna attı ve destek verircesine okşadı. “Artık korkmana gerek yok. Hepsi iyi olacak, eminim.” diye mırıldandı ardından sımsıkı sarıldı Erva'ya.
Sarılışına karşılık verdi Erva. Tutunacak, destek alacak biri lazımdı. O da Yavuz'du. Gözyaşlarının akmasına direnerek sarıldı sadece.
Derken Derin hasta yatağında yavaşça açtı gözlerini. Etrafına bakındı. Yavuz ve Erva'yı görünce “Abla...” diye mırıldandı. Erva hemen ayağa kalktı ve Derin'e baktı, gülümsedi.
“Abla... Ben... Bana ne oldu?”
“İyisin, iyisiniz. Neyseki bomba içerde patladı size çok bir şey olmadı.”
“Abla... Ben, ben hatırlıyorum.” dedi ve güldü.
“Ne?” dedi Erva.
“Ben patlama olunca hatırladım her şeyi. Hafızamı geri getirecek olayı yaşadım.” Güldü. Erva da gülümsedi. Derken Derin yüzü soldu.
“Yiğit?” dedi. “Yiğit ve diğerleri? Onlar nasıl?”
Erva derin bir nefes verdi. “Diğerleri iyi. Senin gibi normal odadalar ama uyuyorlar. Başlarında İstihbarattan kişiler var. Korumadalar. Ama... Yiğit, o ameliyathanede. Ağır yaralıymış. Ameliyattan çıkmasını bekliyoruz.” dediği gibi Derin yerinde doğrulmaya çalıştı.
“Beni ona götürün.”
“Olmaz. Dinlenmen lazım. Birkaç yaran var-” diyordu ki Yavuz, Derin onları takmadan yataktan hemen kalktı. Ayakları çıplaktı.
“Dur!” deyip kolunu tuttu Erva. “Ne yapmaya çalışıyorsun, yat dinlen.”
“Onu görmem lazım.” deyip yürümeye başladı. Erva bir şey yapamadığından kolundan tutup destek oldu sadece. Yavaş adımlarla ameliyatın olduğu koridora geldiklerinde durdular. Bir pencerenin ardından baktı Derin. Perdenin arasından ameliyathanenin içi görülüyordu.
Yatakta yatan Yiğit, yanında bip bip öten cihazlar ve başında ameliyatla mücadele eden doktorlar... Derken her şey durdu. Kalp atışlarını gösteren cihaz düz bir çizgiyi gösterdi. Doktorların bakışları cihazda takılı kaldı.
“Ne oluyor?” diye mırıldandı Derin. “Ne oluyor? Cihaz durdu kalbi atmıyor! Noluyor orada!”
Derken ameliyathane kapısı açıldı.
Başhekim maskesini indirdi. Yüzü yorgundu. Gözleri, kötü haber taşıyan insanların gözleri gibiydi.
“Yiğit Kılıç...” diye başladı. Sesi boğuktu. “Elimizden geleni yaptık. İç kanamayı kontrol altına almaya çalıştık ama… yaralar çok derindi. Kalbi… dayanamadı.”
Koridorda bir an için hiçbir ses çıkmadı.
“Hayır...” diye mırıldandı Derin. “Hayır ölemez o, ölemez! Benim için yaşar o. Bir şey yapın o benim için yaşar!”
Senin için ölür de, dedi iç sesi.
“Hayıır!” diye çığlık attı Derin. Koridorda yankılandı sesi. Yere düştü. “Bir şey yapın, yalvarırım bir şey yapın. Ben onsuz yapamam. Ben onsuz bu dünyada yaşayamam. Ne olursunuz bir şey yapın. Geri yaşatın onu.” Acıyla fergat etti tekrar.
Göğsüne yumruklarını geçirdi. Gözlerinden ard arda yaşlar boşaldı. Doktor Derin'in yanına eğildi ve bir şey uzattı. “Bu, hastanın elinde tuttuğu kolyeydi.” dedi.
Siyah turmalin kolye.
Kolyeyi eline aldığında daha da çok bağırıp ağladı. “Bir şey yapın.” dedi son kalan gücüyle.
İçeriden bir doktor daha çıktı. “Hocam, son bir kez daha deniyoruz.
Başhekim hızla geri döndü. Ameliyathane kapısı kapanmadan önce içeriden yükselen sesler duyuldu:
“Defibrilatör hazırla!”
“200 joule’a şarj et!”
“Herkes çekilsin… Clear!”
Keskin bir elektrik sesi. Sonra tekrar:
“Tekrar şarj et! 200!”
“Clear!”
Derin yerde, dizlerinin üzerinde, kolyeyi göğsüne bastırmış ağlıyordu. Erva yanına çökmüş, kardeşini tutmaya çalışıyordu.
İçeride üçüncü kez:
“Son kez… 360’a çıkar! Clear!”
Derin içeriden gelen sesleri duymuyordu. Elindeki kolyeyi sıkıyor kalbinde tutuyordu.
Yiğit ölürse ne yapacaktı?
O olmadan nasıl yaşardı bu dünyada?
Hafızasına geri kavuşmuşken şimdi Yiğit mi gidecekti?
Bir süre sonra kapı açıldı. Başhekim ve yardımcıları çıktı ve koridordaki iki kız gence baktılar. Derin mutlu bir haber gelmesi ümidiyle doğrulup kalktı yerinden.
Allah'ım nolur, ne olur yaşıyor olsun...
İkisi de doktordan gelecek haberi merakla bekledi...
