14. bölüm · Kayıp Anılar
14. Maskenin Altındaki Ela Göz
1 Ekim 2026
Sayfalarım artık eskisi gibi temiz değil. Köşeleri kıvrılmış, bazı satırlar silikleşmiş, mürekkep yer yer dağılmış. Tıpkı hafızam gibi. Ne kadar yazarsam yazayım, bazı kelimeler siliniyor. Bazı duygular kayboluyor.
Günler geçiyor, zaman durmadan ilerliyor, anılar arttıkça azalıyor. Acı bir gerçek var ki o da: ben ne kadar defterime anılarımı yazıp hatırlamaya çalışsam da duygularımı ve hislerimi o anı yaşadığım gibi hissedemeyeceğim.
Bu imtihan çok acımasız...
Çünkü insana en sevdiği şeyi kaybettiriyor.
Ve ben, sevdiğim her şeyi yavaş yavaş kaybediyorum.
Söylesene Günlük, kaderime razı gelip sarsıcı anı mı beklemem gerekiyor? Deftere yazmak bir işe yaramayacaksa ben ne yapacağım? Her gün kedere mi boğulmalıyım, her şeyi unutacağım deyip boş mu vermeliyim?
Hayır, bu ben değilim...
Ben Gizem Derin Aydın'ım...
Benim dünyamda her şeye rağmen yaşamak var.
Benim dünyamda ağlayıp sızlamak yok.
Benim dünyamda adam olmayana haddini bildirmek var!
Ben, Gizem Derin Aydın isem şayet, ve hayat bana unutturmaya zorluyorsa hayat da bilsin ki ben, unutabilirim ama bu dünyada bir ben olduğumu kimse unutmayacak.
(1 ay sonra...)
Okuldan gelmiştim ve kasım tatiline girecektik. Yani 9 gün boyunca rahat bir uyku çekebilirdim. Eve geldiğim an kendimi yatağa bırakmıştım. Tatile girmek için gün sayıyordum ama tatilin de bir o kadar sıkıcı olacağını tahmin edebiliyordum. Sanırım tek eğlencem kitap okumak olacaktı...
Üstüme rahat yumuşak pijamalarımdan birini giyip aşağı indim. Salona geçtim. Annem veya babam yoktu. Koltuğa uzandım ve tavanı izlemeye başladım. Bir eksiklik vardı... Ablam... Bu evde o yoktu. Haber bile vermiyordu, ne yaptığından. Yaşadığından bile şüpheliydim. Onu da unutmamdan korkuyordum. Bir saniye! Ablam... Onun saçı ne renkti? Gözleri? Ani bir telaşla yerimden doğruldum ve hatırlamaya çalıştım. Neyseki onun da benim gibi sarışın olduğunu hatırlayabildim. Ama onun gözleri babamın gözleriyle aynı olan ela gözüydü. Benim gözlerim ise annemden gelen su yeşiliydi...
Tam bu sırada babam içeri girdi.
"N'oldu kızım?"
"Baba," dedim ona bakarak. "Ablam hiç aramıyor mu bizi?"
Babam elindeki kahve kupasıyla bir an duraksadı ve karşımdaki koltuğa oturdu. "Ablan şu aralar çok meşgulmüş. Aramaya fırsatı olmadığını söylüyor. En son 1 ay önce konuştuk. İnan, bende merak ediyorum onu. Aslında şu an tatildeyken gelse iyi olurdu. Uzun zamandır görmüyoruz."
"Hmm evet. Ama meşguldür işte..." dedim ve salondan çıkacaktım ki annem içeri girdi.
"Mükemmel bir haberim var." dedi el çırparak
"N'oldu?" dedi babam.
"Tatile misafirlerimiz var."
"Kimmiş?" dedi babam kahvesinden bir yudum alarak.
Annem bana baktı. "Gizem'in İzmir'de ki arkadaşları ve Nuriye. Ayrıca Hakan'ın babası da geliyormuş." Babam Hakan'ın babasıyla çok iyi anlaşırdı.
"Ne zaman geliyorlar?" diye sordum merakla.
"Bu akşam."
"Ne! Hemen bugün mü?"
"Evet tatlım, o yüzden ben evi derleyip toplayacağım siz ikiniz de evin eksiklerini gidereceksiniz."
"Bu evde niye çalışanlar var merak ediyorum..."
"Çalışanlar da yemek yapacak. Onların da çok işi var. Hadi hadi, kaldırın o kıçınızı da eksikleri alın."
"Anne eve daha yeni geldik."
"İtiraz edersen arkadaşlarınla beraber evin bahçesinde uyursunuz."
"Onların ne günahı vardı?"
"Çok erken gelecek olmaları ve son dakika haber vermeleri. Hadi çabuk gidin evden."
"Bu sefer kimin doğum günü? En son doğum gününde bizi evden kovuyordun." dedi babam.
Kaşlarımı çattım. "Doğum günü?" düşündüm ve "ha evet. Benim doğum günümde öyle yapmıştı annem." Yine bir unutkanlık yaşamıştım. Hızlı adımlarla yukarı çıktım.
Üstüme beyaz yünlü bir kazak ve altıma da siyah bir ispanyol paça bir pantolon giydim. Sarı saçlarımı açık bıraktım ve aşağı indim. Babam benden önce hazırlanmıştı. "Hadi gidelim hazırsan."
"Bu sefer acelen tutmamıştır umarım baba."
"Her an tutabilir. O yüzden bence hemen dışarı çıkmalıyız."
Derin bir nefes verdim ve siyah trençkotumu üzerime geçirdim. Evden çıktık. Neyseki bu sefer hava soğuk olduğu için arabayla gidiyorduk.
"Öncelikle markete gideceğiz. Eksikleri alacağız. Daha sonrasında AVM'ye gideceğiz."
Yüzümü buruşturdum. "AVM mi? Orada ne yapacağız?"
"Hediye alırız, ya da başka bir şey. N'oldu, AVM'leri sevmiyor musun yoksa?"
"Daha ilgi çekici yerler var."
"Nereymiş orası?"
"Doğa, dere kenarı... Bunlar daha iyi."
"Sen ne ara gittin de doğa ya da dere gördün?"
"Gittim işte bir ara." Babam şüpheyle bana baktı ama geri önüne bakmak zorunda kaldı.
Açık camdan yüzüme rüzgar vuruyordu ve bu çok ferahlatıcıydı. Sarı saçlarım uçuşuyordu. Bir süre yoli izleyerek marketin yakınına arabayı park ettik. İhtiyaç listesinde yazan 1 milyon tane maddeyi görünce hiç şaşırmadım. Babamla marketten alacaklarımızı alınca arabanın yanına gittik. Babam:
"Şurada ileride AVM var. Bence yürüyerek gidelim. Tekrar park etmekle uğraşasım yok." dedi.
"Baba zaten otoparka park ediyorsun."
"Sorun da bu zaten. Otoparkta bile park edilecek yer olmaması. Olsa bile iki saat boş yer arıyorum. Önce şu poşetlerden kurtulalım." dedi ve elindeki bir yığın poşeti arabaya attı. Bende poşetleri koyduktan sonra AVM'ye doğru yürüdük.
AVM'nin karşı kaldırımına geldiğimizde garip bir hava vardı. İçimde anlamdıramadığım kötü bir his... Etraf bir garipti. Karşıya geçmek için hareketleniyorduk ki babam kolumu tuttu ve beni durdurdu.
"Gizem, hemen, hemen uzaklaşalım buradan!"
"Ne, n'oluyor?"
Babam kolumu daha da sıktı ve aceleyle geriye doğru koşmaya başladı. Ben daha ağzımı açamadan "Pat!" sesiyle durdum. Babam arkasına baktı ve üzerime eğilerek beni korumak istercesine kollarıyla sardı. Gümbürtü sesleri çoğaldı, ard arda durmadan sesler devam ediyordu. Bu silah sesiydi!
Zoraki bir şekilde babamın gövdesinin ardından AVM'ye baktım. Siyah giyinmiş adamlar silah sıkıyordu. Onların karşısında ise karşılık vermeye ve etrafı boşaltmaya çalışan kişiler Türk İstihbarat Teşkilat'ından olmalılardı. Saldırıyı engellemeye çalışıyorlardı. Etraftaki insanlar bağırarak kaçışıyorlardı. Derken babam biraz ilerideki mağazaya kadar beni sürükledi. İçeri girdik. Korkup kaçan çoğu kişi bu mağazaya gelmişti. Babam:
"Burada güvenliyiz." dedi ve bana sarıldı.
"Noluyor, neden silah sıkıyorlar? Terörist miydi onlar?"
"Tamam, sakin ol. Geçti. Güvendesin. Babanın yanındayken hep güvenlisin." saçlarımı okşadı. 'Geçti' demişti ama geçmemişti. Hâlâ silah sesleri artıyordu.
Babamın kolları sımsıkı sarılmıştı bana. Mağazanın içinde korkudan titreyen insanlar, bağırışlar, cam kırıkları… Her şey bir kâbus gibiydi. Silah sesleri hâlâ devam ediyordu. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, göğsümden dışarı çıkacak gibiydi. Babamın kalp atışlarını ensemde hissediyordum. Sıcak ve hızlıydı.
“Geçti kızım, geçti…” diye fısıldadı kulağıma. Ama sesi titriyordu. O da korkuyordu. Babam korkmazdı. Hiç korkmazdı. Ama şimdi korkuyordu. Kendine bir şey olmasından değil, bana bir şey olmasından korkuyordu. Bir kızı zaten uzaktaydı, diğer kızını da kaybetmek istemiyordu.
Birkaç dakika sonra silah sesleri azaldı. Dışarıda koşuşturma sesleri, sirenler… Babam yavaşça doğruldu.
“Burada kal. Ben dışarıya bakacağım.”
“Hayır baba, gitme!”
“Güvendeyiz. Hemen döneceğim.”
Babam mağazanın kapısına yaklaştı. Ben de arkasından birkaç adım attım. Dışarıda siyah giyimli adamlar yerde yatıyordu. Türk İstihbarat Teşkilatı’ndan oldukları belli olan kişiler etrafı kontrol ediyordu. Bir tanesi bize doğru döndü.
Kadındı. Siyah kar maskesinden sadece ela gözleri görünüyordu. Uzun boylu, ince yapılı, hareketleri keskin ve profesyoneldi. Babamı görünce yutkundu. Duraksadı ama hemen bize doğru hızlı adımlarla yaklaştı.
“Buradan hemen uzaklaşın,” dedi katı bir sesle. “Bu bölge hâlâ tehlikeli. Ara sokaklardan gidin, ana caddeye çıkmayın.”
Babam başını salladı.
“Teşekkürler. Kızımı götürüyorum.”
Kadın bir an bana baktı. Ela gözleri bir süre yüzümde gezindi. Sanki beni tanıyor gibiydi. Bir an duraksadı, sonra sert bir sesle:
“Çabuk olun. Zamanınız yok.”
O an içimde garip bir his uyandı. Bu ses… Bu bakış… Nereden tanıdığımı bilemedim ama bir yerden tanıdığımı hissediyordum.
“Sizi daha önce görmüş olabilir miyim?” diye sordum.
Kadın bir an durdu. Gözleri hafifçe kısıldı. Sonra hızlıca başını iki yana salladı.
“Hayır. Çabuk uzaklaşın buradan.”
Babam kolumdan tuttu ve beni ara sokağa doğru sürükledi. Kadın arkamızdan bizi izliyordu. Gözleri hâlâ üzerimizdeydi. O ela gözler… Neden bu kadar tanıdık geliyordu?
Neyseki araba yakındaydı. Arabaya binene kadar kalbim deli gibi atıyordu. Babam arabayı çalıştırdı ve hızla oradan uzaklaştık. Arkama baktım. Kadın hâlâ orada duruyordu. Maskesinin altından bizi izliyordu.
Kimdi o? diye düşündüm. Neden gözleri bu kadar tanıdık geldi?
★★★★★
Eve vardığımızda anneme tüm olanları anlatmıştık. Annem ciğerlerimi koparmak istercesine bana sarıldı.Dayanamayıp gözyaşlarını döktü. "Gizem'im benim... Orada sana bir şey olsaydı asla kendimi affetmezdim." ellerini yanaklarıma koydu. "Seni Allah korumuş. Şükürler olsun, sağ salim geldiniz." tekrar sarıldı. Bu sefer kokumu içine çekerek.
"Birkaç gün boyunca dışarı çıkmak yok!" Karşı çıkamadım çünkü belki de haklıydı. Dışarda olmak güvenli değildi. Babam:
"Berfin," dedi iç çekerek. Koltuğa oturdu ve anneme baktı. "Mağazadan çıktıktan sonra biri geldi ve buradan hemen uzaklaşmamızı söyledi. Kadının kar maskesinden sadece gözleri görünüyordu. Elaydı gözleri. Erva'nın gözleri gibiydi. Aynı onun gibi bakıyordu. Aklıma kızım geldi o sırada. Sence ne yapıyordur şu an? Mutlu mudur yurtdışında?"
Annemin gözlerinden bir damla daha yaş düştü. "Yeni mi aklına geldi, bir kızın daha olduğu?" dişlerini sıktı. "Ayda bir kere arama şansımız var belki, o günlerde de hep ilk ben aradım kızımı. Kızımla konuşup arayacağım günlere günler saydım ben! Sana yurtdışına ona bakmaya gidelim dedim. Gidemeyiz dedin. O yüzden Ferit, sakın onu düşünüyormuş gibi yapma!"
"Sen ne dediğinin farkında mısın Berfin?" Babam ayağa kalktı. "O benim de kızım. Senin gibi ben de her gece onu düşünüyorum. Yurtdışında tek başına, kim bilir ne zorluklar çekiyordur. Ama sen… sanki sadece senin kızınmış gibi davranıyorsun.”
Annem gözyaşlarını silmedi. Aksine daha da öfkeyle baktı. Sesini yükseltti:
"Seviyorsan sevgini göstereceksin o zaman! Sen hep böylesin. Sevgini asla göstermezsin, sevip sevmediğini bile anlayamıyor insan! Bazen beni bile seviyor musun diye şüphe ediyorum. Gizem, senin onu koruyup kollarının arasına aldığını söyledi. Sen de aynı şeyi Erva'ya yapacaksın! Çünkü sen bir babasın ve babalık görevini yerine getireceksin!"
"Anne," diye araya girdim. "Babamı böyle suçlama. O da sen görmesen bile her gün ablamın fotoğraflarına baktığını ben görüyorum. Babam çocukları arasında ayrımcılık yapmaz, hiçbir baba yapmaz. Şuan tehlikeden geldiğimiz için sinirli ve üzgünsün, o yüzden ne dediğini bilmiyorsun. Sakinleş. Hem, ablamın bizi arayacak vakti bile olmuyor ki olsa babam arardı biliyorum."
Annem biraz sakinleşmiş olacak ki sustu. Ama geri babama baktı. "Ben daha fazla dayanamıyorum. Söylememiz gerek. Derin... Senin sadece bir ablan yok, bir abin de var."
A-abi mi?
Benim abim mi?
Annemin söyledikleriyle yutkundum. Benim sadece ablam vardı, abim yoktu ki... Hayır, hayır. Bu imkansız. Abim olamaz benim. Ben... Benim abim olsaydı hatırlardım. Derken zihnimde bir anı belirdi.
Salonda 3 kişi oturuyoruz. Ben,ablam ve... O, abim. Salya sümük ağlıyorum. O zamanlar daha çok küçüğüm. Abim bana yastığını fırlatıyor. "Sümüklü! Yine neye ağladın sen?"
Ablam konuşuyor "Kes şunu! Belli ki biri canını sıkmış." diyor. Abim ciddileşiyor ve yanıma geliyor. Elleriyle dağılan saçlarımı düzeltiyor. "Kim sıktı canını? Söyle de onun dişlerini sökeyim."
"Git başımdan!"
Ablam "Atlas, boşver şunu. Gizem, çekmecem de cipsim vardı onu sen ye." deyince tüm hüzünümü unutup koşarak ablamın odasında ki çekmeceden cipsi alıp onların yanına geri gidiyorum ve yiyorum. Abim "Bana da ver lan." diyor. Cipsi uzaklaştırıyorum. Ablam gülüyor ve "Bence yeme Atlas, çünkü o cipsi çöpe atmıştım." dedikleriyle duraksıyorum. Cips paketini ikisine doğru fırlatıyorum ve ağlayarak odadan çıkıyorum...
Hatırladıklarımla duraksadım. Ablamın cipsi çöpe soktuğunu hatırlıyordum ama orada abim olduğunu unutmuştum. Allah'ım! Hatırladığım şeyler bile kesik kesikdi. Sanki abim tamamen hayatımdan çıkmış gibi... Gözyaşlarımı tutamadım.
"Atlas abim...O... O ne zamandan beri yok? O da mimarlık için Ankara'ya gitmişti değil mi? O yüzden yok uzun zamandır..."
Annem başını salladı. "Hafızandan asıl şüphelenmemizin nedeni abini hatırlamamandı. Ama sana söyleyemedik." derin bir nefes verdi ve "Neyse, şu an bunları konuşmanın sırası değil. 2-3 saate misafirlerimiz gelecek, hazır olun."
(2 buçuk saat sonra...)
Düşünceler içindeydim. Kafam çok karışıktı. Zihnimin bir köşesi tamamen silik bir köşesi ise belli belirsiz anılarla dolu. Anlam veremiyorum... Benim cidden abim mi var? Nasıl unuturum? Sanki ilk defa abim olduğunu öğreniyormuş gibiydim. Ellerimi saçlarıma geçirdim ve sıktım. "Yeter." diye fısıldadım.
Tam bu sırada kapı çaldı. Arkadaşlarımın gelecek olmasına bile sevinemiyordum. Bir günde her şey çok üst üste gelmişti. Aşağı indim ve kapıya baktım. Çalışanlar kapıyı açmıştı.
Hepsi birden elindeki bavullarla içeri doluştu.
"Selam popkek."
"Aleyküm selam."
"Bunun niye surat beş karış."
"Seninki de on karış." dedi Derya.
"Hadi bavullarınızı yukarı koyalım da sofraya geçelim."
Hepsi bavulları koyup, masaya yerleşmeden önce hepsiyle sarıldık. Bir iki muhabbetten sonra sofraya oturduk. Hepsini çok özlemiştim ama aklım hâlâ başka yerdeydi. Yemek yerken ve sanki hiçbir şey olmamış gibi davranırken birden kapı çaldı.
Babam "Birini daha mı bekliyorduk?" diye sordu.
"Hayır, ay durun bakayım." dedi annem.
Onu durdurdum. "Sen kalkma, ben bakarım." dedim ve sofradan kalkıp kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda nutkum tutuldu. Çünkü gelmesini beklediğim son kişi bile değildi.
Tam karşımda sarı saçlı, ela gözlü biri vardı. Ablam... Ablam buraya gelmişti. Tekrar, bizi görmeye. Aylar belki yıllar sonra tekrar gelmişti...
