26. bölüm · Kayıp Anılar
26. Asıl İlaç, Gülmekti...
Acıların büyüklüğü herhangi bir şeyle ölçülemez. Acıyı yaşayanın bunu kaldırıp kaldıramamasına bağlıdır. En hafif bir durumda insan, bunu çok abartıyorsa onun için büyük bir acı haline gelir. Ama sevdiğini kaybetme gibi bir acı yaşayan insan, buna razı gelirse acısı hafifler. Ya üzülerek acıyı daha da fazlalaştırır ya da kabullenerek acısını hafifleştirir.
★★★★★
(15 Kasım 2026)
Başıma daha kötü ne gelebilir ki derken her seferinde daha da kötüsü geliyor. Artık öyle demeyeceğim. Düşünüyorum... Nerden sonra başladı tüm bunlar? Hafızamı kaybetmeye başladığımdan beri mi, yoksa onları tanıdığımdan beri mi? Ya da tüm bela bende mi, yoksa diğer insanlarda mı?
Bu defteri, unutacağım anlarda hangi duyguları yaşadım, diye sonradan bakmak için kullanmaya başladım. Ama bir gün bile tek bir sayfasını açıp bakmaya cesaret edemedim. Ben, yüzleşmeyi sevmem. Ne geçmişle ne şu an ki zamanla ne de kendimle. O yüzden bakamıyorum. Şimdi anlıyorum ki, unutmamın nedeni en sevdiğim şeylerin anılarım olması değilmiş. Yüzleşmekten korkmammış.
Madem yüzleşmekten korkuyorsun Derin, o zaman anılarını da unut. Çünkü yüzleşmezsen, anıları sevmenin de anlamı yok...
Yeliz'in vurulmasından tam 4 gün geçti. Yoğun bakımdan normal odaya geçmesinden ise 2 gün. Az önce İzmir'de ki arkadaşlarım ve ablam gitti. Bugün tatilin son günüydü ve ablam yurtdışına gidiyorum yalanıyla Ankara'ya İstihbarat'a geri döndü. İzmir'de ki arkadaşlarım Yeliz'i merak ettikleri için gitmek istemese de okullar açılacağı için gitmek zorunda kaldılar.
Yarın okula gidecek durumum bile yok. Son dört gündür cehennem oldu bana. Hâlâ olayları sindirmekte zorlanıyorum.
Tolga'nın annesi aslında bir asker.
Bir görev için annesi sahte evlilik yapmış.
Ceyhun denen it, vatan haini.
Tolga'da bu işin içinde.
O gece Yeliz vuruluyor...
Tolga'nın söylediği her şey yalanmış.
Şimdi bunlardan hangisine şaşırmalıyım? İşte bu yüzden düşünüp yüzleşmek istemiyorum. Hepsi fazla geliyor. Çok fazla. Böyle bir durumda insan nasıl tepki verebilir ki? Yeliz'in vurulmasına mı üzülmeliyim, tüm bu olanlara mı şaşırmalıyım, ne yapmalıyım?
İşte, Günlük.
Yüzleştim, her şeyle. Ne geçti elime?
Boş bir şaşkınlık ve üzüntüden başka ne geçti?
En azından bu sayfalar yüzleşmekten korkan bir kızın, korkusunu kağıda dökme çabası olarak kalsın.
Belki bir gün bu sayfaları açarım.
Belki açmam.
Ama bugün... En azından yazdım. Unutmamak için değil, unutsam bile bir yerde durması için...
★★★★★
Genellikle şakacı ve eğlence arayan İzmir'de ki arkadaşları, bu sefer sessizlik içindeydi. Yaklaşık 1 saat önce uçağa binmiş ve İstanbul'dan İzmir'e yola çıkmışlardı. Yolculuk geldikleri gibi eğlenceli değildi. Çünkü akılları İstanbul'dakilerde kalmıştı. En azından Yeliz'in iyi olup kendini toparladığını görmek isterlerdi ama okulları için geri dönmeliydiler.
“Off,” dedi Deniz, ilk konuşan olarak. “Yeliz o haldeyken bizim çekip gitmemiz çok mu bencilce bir hareketti?”
Derya, yandan ona baktı ve “Sus ve uyu Deno. Zihnim yeterince konuşup beynimi istila ediyor zaten, bir de sen konuşma.”
Bu sefer Deniz ona ters bir bakış attı. “Zohnom yotoronco konoşop boynomo ostola odoyor zoton.”
Derya sinirle soludu ve uyumak için kafasını yaslıyacaktı ki Berk'in omzuna yaslanınca ateşe deymiş gibi hemen geri çekildi. “Pardon.” diye mırıldandı. “ 'Pardon' ne kızım? Elin kırk kat yabancı adamı mıyım ben? Uykun varsa yaslan. Sıkıntı olmaz benim için.”
Ancak Derya onu hiç duymamış gibi yaptı ve kafasını hiçbir yere koymadan öylece gözlerini kapattı ve uyudu. Bir süre sonra farkında olmadan başını Berk'in omzuna yaslayacağını da biliyordu.
Bir arka sırada oturan Hakan ise başını cama yaslamış, karanlık gökyüzünü inceliyordu. Diğer iki yanında bir anne ve çocuğu oturuyordu. Çocuk rahatsızca kıpırdanıyor, sıkıldığını söylüyor, durmadan konuşup duruyordu. Hakan çocuğu takmadan önündeki Deniz'in saçını yavaşça çekti.
Deniz hızla arkasına döndü, saçı acımamıştı ama “Mal mısın?” diye de bağırmadan edemedi. Hakan “Uyumuş muydun?” diye sordu.
“Hayır, ne oldu?”
“Canım sıkkın be. Aklım hep onlara gidiyor. Düşünmekten sıkıldım.”
“Ne yapayım Hakan? Git, uyu.”
“Cık. Uykum gelmiyor.” diye omuz silkti Hakan.
“Sende keyfin yerine gelsin diye Deniz'i mi rahatsız edeyim dedin?”
“Rahatsız etmek değil...” diye mırıldandı Hakan. “Sadece konuşmak istiyorum.”
“Konuşmak mı? Ne konuşmak istiyorsun?”
Çok şey söylemek istedi Hakan, ama hepsini yutup tamamen bambaşka bir şey söyledi. “Sence tüm bu olanlardan sonra herkes eskisi gibi olabilir mi? Yeliz, Tolga, Gizem, biz...”
“Olamayız galiba. Belki yine neşeleniriz ama eskisi gibi olamaz.” bunu derken Hakan'a değil, önüne bakıyordu. Hakan, ona bakması için tekrar saçının bir tutamını yavaşça çekti.
“Deno,”
“Ne?” derken artık Hakan'a bakıyordu.
“Sen iyi misin?”
Alaycı bir ifadeyle baktı Deniz. Gülecek gibi oldu ama yuttu. “Ne zamandır 'İyi misin?' diye soruyorsun Hakan? Eskiden 'Uyudun mu mal' derdin.”
Hakan güldü. Sonunda demek istediği şey dudaklarından çıktı. “Senden hoşlandığımı fark edene kadar.” diye yanıtladı sorusunu. Deniz kaşlarını çattı, anlamamıştı. “Ne?” dedi sadece.
“ 'Ne zamandır 'iyi misin' diye soruyorsun' dedin, bende cevabımı söyledim.” dedi. Bu sefer bal rengi gözleri sıcaklıkla bakıyordu. Deniz yutkundu sadece. Bir süre ona baktı. Öyle ki Hakan'ın yanında oturan kız çocuğu bile sessizleşmiş, onları izliyordu.
Çenesini yukarı kaldırdı Deniz. Dikleşti ve “İyiyim.” diyerek sorusunu yanıtladı. “Sen bunu deyince daha iyi oldum.” Ve ilk defa 'İyiyim' cümlesi yalan olarak kullanılmadı. Gerçekten, samimi olarak söylendi.
Deniz daha fazla yüzüne bakmadan önüne döndü. Başını cama yasladı ve yok olmak istercesine küçüldü. Hakan'ın yüzünü göremese de sırıttığını hissetti. Ama Hakan bu sefer derin bir tebessümle bakıyordu.
Sakin ol Deniz, sakin ol. Az önce arkandaki çocuk sana senden hoşlandığını söylemedi. Boş boş konuşup sinirlerini bozdu her zamanki gibi. O yüzden şimdi gözlerini kapat ve uyu...
İçinden de geçirdiği gibi oldu. Daha fazla düşünceyle boğuşmak istemezcesine gözlerini kapattı ve uykuya daldı. Ne kadar küçülüp yok oradan yok olmak istese de o Hakan için hep vardı, var olacaktı...
★★★★★
Soğuk hastane odasında Yeliz'in başında bekleyen Tolga, uykusuna direnip gözlerini açık tutmaya çalışıyordu. Gözlerini dahi kırpmadan Yeliz'e göz kulak olmalıydı. Eğer uyursa başına tekrar bir iş gelecekmiş gibi hissediyordu. 4 gündür çıkmamıştı hastaneden. Yeliz hastaneden sağlıklı bir şekilde çıkmadan o da çıkamazdı. Yeliz'in annesi evden Yeliz'in kıyafetlerini almaya gitmişti ve odada sadece o ve Yeliz vardı.
Solgun beyaz teni ve kapalı olan gözleriyle derin bir uykudaydı Yeliz. Yoğun bakımdan çıkmış olsa da üzerinde ağır bir yorgunluk ve omuzunda bir acı vardı. Gözlerini açtığı süreler gün içinde çok azdı.
Gözlerini açsan, diye içinden geçirdi Tolga. Gözlerinin maviliğinde kaybolsam...
Tam bu sırada yavaşça gözlerini açtı Yeliz. Uzun zamandır kapalı olan gözlerini şimdi açmakta zorluk çekiyordu. Kamaşarak açtı ve tavanla göz göze geldi. Burnuna gelen hastane kokusuyla etrafına baktı. Şaşırmadı. Tolga yine başucundaydı. Uyandığını fark eden Tolga hemen Yeliz'in elini tuttu.
“Kızıl Panda...” diye mırıldandı.
“Tolga...” diyebildi Yeliz. Sesi hırıltılıylı. Doğrulmaya çalıştı ama canı acıyınca kendini geri bıraktı. Bir süre baktılar birbirlerine. Bir şey demediler.
En sonunda Tolga “Özür dilerim Kızıl Panda.” diyebildi. “Çok özür dilerim.” başı öne düştü. Bakamadı bu sefer gözlerine. O mavi gözlerde kaybolamadı.
“Neden?” dedi Yeliz. Öksürdü. “N-Neden özür diliyorsun?”
“Yaptığım her şey için. Sana yalan söylediğim için, gerçekleei anlatmadığım için, senin vurulmana neden olduğum için, seni sevdiğim için... Her şeyden özür dilerim.”
“Yalan mı söyledin?”
Boynu daha da büküldü Tolga'nın. Yeliz bakışlarını ondan kaçırdı. “Boşver.” dedi Tolga'ya. “Baban ne yaptı? Kaçtı mı? Yoksa yakalandı mı?”
Gerçekleri bilmediği için daha da genzi yandı Tolga'nın. Derin bir nefes aldı. “O adam babam değildi.” diyebildi. Yeliz kaşlarını çattı ama bir şey demedi. Devam et, dercesine ona baktı. Tolga, olanları en başından anlattı. Yeliz nutku tutulmuş bir şekilde ona bakıyordu.
“Yani... Tüm söylediklerin... O Ceyhun'un anneni aldatması, senin üzülmen... Hepsi yalan mıydı? Bana bile mi yalan söyledin?”
Tolga bir şey demedi. Sadece onaylarcasına başını salladı. Yeliz'in gözleri doldu ama bakışlarını tavana dikerek buna engel olmaya çalıştı. “Hiç söylemeseydin o zaman.” dedi. “Ceyhun'dan bahsedip yalan söylemek yerine hiçbir şey söylemeseydin! Ben sana acıdığım için o gün yemek götürdüm. Benim de babam yanımda yok, sen babasızlığı çekme diye yanında olmak istedim. Ama sen yalan söyleyecek kadar bana güvenmedin mi? Diğerleriyle beni aynı mı gördün? Kızıl Pandam kimseye söylemez, de mi demedin?”
“Kızıl Panda...”
“Bana tek bir şey söyle.” dedi Yeliz. “Bana olan sevgin de mi yalandı?”
“Saçmalama Kızıl Panda. Bu hayattaki her şeyim yalan olur, ama sana olan sevgim yalan olmaz. Sana güveniyorum. Sana en sonuna kadar güveniyorum. İmkanım olsa sana söyler, derdimi seninle paylaşırdım ama annem kimseye söylememem konusunda ikaz etti. Vatan içindi be Kızıl Panda. Ben de isterdim sadece sen ve ben olalım ama vatan için bir şey yapmak gerekti. Bunun için kendi canımı veririm, ama seninkini değil.”
“Özür dilerim. Bencillik yaptım, bana güvenmediğinden söz ettim. Ne aptalım ben!” dediğinde gözlerinden yaşlar boşalmaya başlamıştı.
Gözyaşlarını usulca sildi Tolga. “Ağlama Kızıl Panda. Artık ağlanacak şeyler yok.” Yeliz bir sey demedi ama kendini toparlayıp gözlerindeki yaşa engel oldu.
“Tolga,” dedi Yeliz. “Öldü mü yani o şerefsiz?”
“Bence işkence ederek öldürmelilerdi ama direk öldürmeyi seçtiler.”
“Çok korktun mu ben vurulunca?”
“Yok, sevinçden ölüp ölüp dirildim. Hep senin ölmeni istemiştim, hazır önüme fırsat da gelince öyle bi sevindim ki.” Anında ciddileşti ve “Kızım mal mısın? Kalbim durdu bir an seni öyle kollarımın arasında yaralı bir şekilde görünce. Günlerdir hastaneden çıkmıyorum, yine sana bir şey olacak korkusuyla. Şimdi gelmiş bana korktuğumu mu söylüyorsun? Cık cık cık.” dedi. Kınayıcı bir ifadeyle bakmıştı ama sesinde de hafif alay vardı çünkü Yeliz'in de neşelenmesini istiyordu.
İstediği gibi de oldu, Yeliz hafifçe güldü. Tolga “Söylemeyi unuttum. Sen görmedin ama halan boş vakitlerinde buraya geldi ama sen o sıralarda uyuyordun.”
“Halam mı?” dedi Yeliz kaşlarını çatarak.
“Tesadüfe bak ki, senin babanla benim annem aynı timdeymiş. Üstelik o timde halan da var. Annem hastaneye geldiğinde, halan da gelmişti.”
“Lütfen başka sok olunacak olay varsa sonra söyle. Daha fazla şok olmak istemiyorum.”
“Kızıl Panda.”
“Hmm?”
“Acıyor mu yaran?”
“Hayır.”
“Doğruyu söyle.”
“Sen yanımdayken acımıyor.”
“Ben hep yanındaydım zaten.”
“Evet.” diyerek onayladı Yeliz. Gözlerini kapatınca tekrar derin bir uykuya daldı. Bu sırada odaya gelen Derin ve Yiğit'i duymamıştı. İkisi de okul çıkışı hemen hastaneye gelmişti.
Çünkü onlar beraber olmalıydı.
Birinin yarası varsa diğerleri sarmalıydı.
Onlar 4 kişiydiler ve bu değiştirilmeyecek yazısız bir kuraldı...
★★★★★
(Derin'in Anlatımıyla...)
Okul çıkışı hiçbir yere uğramadan direk Yeliz'in yanına gitmeyi planlamıştık, Yiğit ile. Tolga, okula gelmemişti ve büyük ihtimalle Yeliz'in yanındaydı. Okuldan çıktığımızda Yiğit'in annesi ve yanında Mehsa'yı görmeyi beklemiyorduk. Mehsa, Yeliz'i merak ettiği için o da bizimke geliyordu. Hastaneye geldiğimizde adımlarımız Yeliz'in kaldığı odaya doğru ilerledi. Kapıyı açtığımızda Yeliz uyuyor, yanında duran Tolga ise elini tutuyordu.
İçeri girdiğimizde kapıyı arkamızdan kapattım. Oda genişti ama çok ferah bir havası yoktu. Biz de koltuklardan birine oturduğumuzda bakışlarımız Yeliz'e kaydı. Sol yanımda Mehsa, sağ tarafımda ise Yiğit vardı.
“Hiç uyanmadı mı?” diye sordum Tolga'ya.
“Az önce uyandı. Tam uyuduğunda siz geldiniz. Yarasının acımadığını söylüyor ama doğrulurken bile acıdığı belli oluyor.” Derin bir nefes verdi. “Ne yapacağım ben? Birkaç günde altüst oldu her şey. Kendimle beraber mahvettim hayatını. Eskisi gibi mutlu olamayacak belki...”
“Sus konuşma.” dedi Yiğit. “Sen bu musun lan? Acı çeken, her şeye duygulanan kişi misin, değilsin. Benim bildiğim Tolga, her ne yaşanırsa yaşansın insanı şakalarıyla mutlu eder, gülerdi hep. Ne yaptın o çocuğa? Her gün Yeliz'in yanında somurtarak üzülürsen o da üzülür tabii. Sen gül ki o da gülsün.”
“Bu kadar büyük bir acı yaşamışken mi gülüp mutlu olacağım?” dedi Tolga, Yiğit'e bakarak.
“Acının büyüklüğü ölçülmez.” dedim, bu sefer ben konuşarak. “Acıyı yaşayanın bunu kaldırıp kaldıramamasına bağlıdır. Mesela bir insan, çok küçük bir acıyı abartırsa onun için o acı büyük hale gelir. Ama büyük bir acının üstesinden gelebilirse acının yükü de hafifler. Sen de her şey mahvoldu, ne yapacağım ben, diye söylenmektense Yeliz'i mutlu et ki onun da acısı hafiflesin.”
Tolga, söylediklerimden sonra bir süre düşündü. Ardından aklına yatmış gibi başını salladı. Kısa bir sessizliğin ardından Mehsa konuştu. “Neden Yeliz ablam uyuyo?” diye sordu.
“Yorgun ya, ondan uyuyor.” diye cevapladım sorusunu.
“Yeliz ablama ne olmuş ki, bana anlatmıyolar.” dedi Mehsa.
İkisi de bir şey demeyince yine ben konuştum. “Ufak bir kaza geçirdi, omzu yaralandı. O yüzden orasında sargı var. Hem çok kötü değilmiş, birkaç güne geçermiş.” Keşke bazı yalanlar da gerçek olsaydı...
“Toyga abi.” dedi Mehsa. “Sen yokken ben oyunumuza devam ettim, ordaki Kızıl Pandalara dedim ki 'Eğer uslu durmazsanız Yeliz ablam iyileşmezmiş, ve iyileşmezse sizin de nesliniz tükenirmiş' dedim. Yeliz ablam iyileşir dimi? Hem iyileşmezse Kızıl Panda'ların da nesli tükenir.”
Buruk bir tebessümle baktı Tolga. Yiğit ile ikimiz de yutkunduk. “İyileşir.” dedi Yiğit.
“Ben Toyga abime sordum, hıh.” dedi Mehsa Yiğit'e ters ters bakarak.
Tolga hafiften güldü. Yiğit ise “Tolga'nın yanında olunca hemen beni satıyorsun, ayıp oluyor Mehsa. Öz abinim ben senin, öz abin!” dedi alayla sitem ederek.
“Sen benimle barbie oynamiyosun ki.” dedi Mehsa, omzunu silkerek.
Tam bu sırada Yeliz, hafifçe kıpırdandı ve yavaşca gözlerini açtı. Etrafına bakındı. Bizi görünce gülümsedi. “Daha az önce uyanıktım ve siz yoktunuz, ne ara geldiniz?” dedi.
“İyi misin?” diye sordum.
“Sizi görünce iyi oldum.”
“O zaman Kızıl Pandaların nesli tükenmeyecek!” diye mutlulukla coştu Mehsa. Bunu deyince Tolga da güldü. Yeliz ise yüzünü buruşturdu ve Tolga'ya baktı.
“Yine ne dedin de, Kızıl Pandalardan bahsediyor?”
Tolga ben yapmadım, dercesine ellerini havaya kaldırdı. “Valla ben suçsuzum. Mehsa, kendisi oyunundaki Kızıl Pandalara 'uslu durmazsanız Yeliz ablam iyileşmezmiş ve nesliniz tükenirmiş.' demiş. Ben demedim vallahi.” dedi gülerek.
Yeliz de bu tepkiye güldü. Hatta katıla katıla güldü. “Lütfen bir daha Mehsa'yla bir araya gelmeyin.” dedi hâlâ gülerek. Tolga kucağına Mehsa'yı aldı ve “Bizi kıskanmayın, Kızıl Panda Hanım. Oyunlarımız gayet eğlenceli oluyor.”
Yiğit de ayağa kalktı ve Tolga'nın kucağından Mehsa'yı aldı. “Kendimi çok yetersiz bir abi gibi hissediyorum. Mehsa, gel sen benimle. Yeliz haklı, bu çocuk psikolojini bozuyor senin. Uzak dur sen.”
Mehsa Yiğit'in kucağındayken omzuna vurdu. “Sende Tolga abimin hep yanındasın, senin psiminojin bozulmuyo ama.”
“Ney ney, psiminojin mi? Bir daha söyle.” dedi gülerek.
“PSİMİNOJİ!” dedi daha yüksek bir sesle.
Bu sefer hepimiz gülmeye başladık. Öyle ki Yeliz, gülerken omzu acımış olmalıydı ki inledi. Ama bozulmayıp yastığa başını geri koydu ve gülmeye devam etti.
Ve o an fark ettim ki gerçekten de dediğim gibi olmuştu. Gerçekten mutlu olarak, acılarımız hafiflemişti. Bazen kedere boğulup üzülmek yerine mutlu olup gülmek gerekiyordu. Çünkü acıların asıl ilacı gülmekti...
